29 Ocak 2017 Pazar

Lewis Wolpert - Bilim Sağduyuya Karşı: Bilimin "Doğal Olmayan" Doğası

Zonguldak'ta çalıştığım son sene okula yeni bir fizik öğretmeni gelmişti. Parlak bir zeka, değerlendirilememiş bir yetenek. Sohbetlerimizden birinde, "Düşünce yapısını bilimin şekillendirdiği insanların, bilim adamlarının zihinlerini sokaktaki insanlarınkiyle birmiş gibi düşünmemek lazım. Dünyaya daha farklı bir pencereden bakıyorlar; analitik zekaları öyle gelişmiş olabilir ki onlar için her şey sayılardan, verilerden, neden-sonuç ilişkilerinden ibaret olabilir," demişti. Wolpert bu durumu sistemleştirmiş; bir kefeye bilimi, diğerine sağduyuyu koymuş ve olabildiğince hassas bir ölçümle argümanlarını sunmuş. Kendisi de bir bilim insanı, embriyoloji dalında araştırmacı biyolog. Uzmanlığında boğulmadan, okuru da boğmadan güzel bir araştırmaya imza atmış.

Epigraflardan biri Asimov'dan: "Bilimin nasıl çalıştığını anlamayan bir halk son derece kolayca cahillerin pençesine düşebilir... anlamadıklarıyla alay edenler ya da bilimcileri günümüzün paralı askerleri, militarizmin araçları olarak ilan eden slogancılar. Aralarındaki... fark... anlamak ve anlamamaktır... Ayrıca bir yandaki saygı ve hayranlıkla öbür yandaki nefret ve korkunun farkıdır." (s. 9)

Giriş bölümünde BK'nin de katkısıyla bilimin açılmaması gereken bir kutu olarak algılanmasıyla birlikte distopik gelecekten kaçılamayacağı korkusu üzerinden bir başlangıç yapılıyor. Sanatın yaratıcılığıyla bilim birbirinden tamamen kopuk değil aslında; nebulalar, gök cisimleri, zamanın fantastik, günümüzün olabilir yaratıları kaynaklarını sanatta buldular zira insanın hayal etme gücünün bir sınırı yok. Bu noktada bilimsel yaratıyla bilimsel yöntemi ayırmak gerekiyor; Clarke'ın uzay araştırmalarına dayanan romanlarında ilki mevcut ve herkes tarafından anlaşılabilir, ikincisiyse bilimin asıl kimliği: Araştırmak, sonuca ulaşmak, sonucu kanıtlanabilir hale getirmek ve yanlıştan dönebilmek. İkincisi bilimin izlemesi gereken yol ve laboratuvarlardan başka bir yerde uygulanamaz gibi duruyor, en azından sosyal yaşamda. Terminoloji bilgisi, soyut düşünme becerisi, deneyler, halkın anlayamadığı ve haliyle konuşamadığı bir dil haline geliyor. Bu bir anlamda kutsal olandan uzaklaşmak demek, öyle bir misyon taşımamasına rağmen Tanrı'yı öldürdüğü düşünülen bilime karşı reaksiyon gösteriliyor ve sağduyu/sezgi yüceltiliyor. Bilimin belli bir noktaya kadar sezgiyle dirsek teması var ama sonrasında işi bilimsel süreç devralıyor, olması gerektiği gibi. Sağduyu ve sezgi hataya açıktır, bilimsel yöntemin aksine. Doğadışı Düşünceler adlı ilk bölüm bu görüşe ayrılmış. "Bertrand Russell'ın işaret ettiği gibi hepimiz şeylerin gerçekten olduğu gibi göründüklerine kanan 'safdil bir gerçekçilik'le yola çıkarız ve çimenin yeşil, taşın sert ve karın soğuk olduğuna inanırız. Oysa fizik bize çimenin yeşilinin, taşın sertliğinin ve karın soğukluğunun bizim kendi deneyimlerimizle bildiğimiz yeşillik, sertlik ve soğukluk olmadığını, tamamen farklı şeyler olduğunu öğretir. Hatta aynı şey ekonomi için de doğru olabilir. Nobel ödülü sahibi James Meade mezar taşına şu sözlerin yazılmasını istemişti: 'Bütün yaşamı boyunca ekonomiyi anlamaya çalıştı ama sağduyu her zaman onu yolundan alıkoydu.'" (s. 21) Tabii işin buraya kadar olan kısmı gözlemlenebilirlikle ilişkilidir, iş belirsizlik ilkesine doğru kaydıkça su bulanıklaşıyor. Hayal ediyorum; belki de o noktayı da anlayabilecekse insan, bilimsel yöntemin getirdiği belli bir aşamadan itibaren sezgileriyle harekete geçmesi gerekir. Kim bilir?

Sağduyuyla bilimsel düşünceyi çocuklar ve yetişkinler üzerinden değerlendirir Wolpert, çocukların sezgisel dünyasında sebep-sonuç ilişkilerinin varlığından söz edilemez, keza animizmin ortaya çıkması da böyle bir boşluğun ürünüdür ve günümüzde animistik düşünceye rastlanan topluluklar hala vardır, bilimsel düşünceye en uzak olanlar da haliyle onlar. Neyse, bu mevzuya Homo Deus'u anlatırken gireceğim. Hume'un getirdiği nedensellikse her şeyi mantığa oturtmaya çalışan insanoğlu için temel dayanak haline gelmiş durumda. Böyle bir düşünme yapısıyla da kronolojik boyutun ötesine geçemiyoruz, iş Arrival'a geliyor bu noktada da. Bir çizgi üzerinde ilerliyoruz ve arkamızda bıraktıklarımızın yanımızdakiyle ve önümüzdekiyle bir bağlantısı olması gerektiğini düşünüyoruz, bu da yanlış bağdaştırmaya yol açıyor. Dar ve uzun kaptaki su, geniş ve kısa kaptakine göre daha çokmuş gibi geliyor, zira insanoğlunun yükseklik algısı genişliğe göre daha baskın. Sadece tek bir örnek bu, Wolpert birçok örnekle konuyu zenginleştiriyor.

Teknoloji Bilim Değildir başlıklı bölümün temelini anlatıp geçiyorum. Bilimin mantığını yukarıda anlattım, teknolojide olay işlevsellik temelinde yükseldiği için metodoloji farkı var. Temel prensiplerin bulunması bilimin işi, kullanılması ise teknolojinin. Teknoloji bilimsel bir veri yaratmıyor. İşin uygulama safhası gibi düşünebiliriz. "(...) Bir yapıya etki eden güçleri doğru ve kesin olarak hesaplamaksa ancak 18. ve 19. yy.'da mümkün oldu. Ancak bu bilgi yapı sanatlarında ilk kez 19. yy.'da uygulanmaya başlandı. Bundan önce yapılan yapıların hiçbirinde bugünkü modern mühendislikte kullanılan bilimsel prensipler kullanılmamıştı. Onlar muhtemelen '5 dakika' kuramını uyguluyorlardı: Eğer bir yapı payandaları kaldırıldıktan sonra 5 dakika süreyle yıkılmadan durabiliyorsa sonsuza kadar ayakta kalacağı varsayılırdı." (s. 50)

Thales'in Yükselişi: Batı ve Doğu nam bölümde insanı "mitolojinin deli gömleğinden kurtaran" Thales'in bilimsel bakış açısını doğuran başarısı anlatılıyor. İnsan, Thales'le birlikte ilk kez doğayı gözlemlemeye ve çıkarımlarda bulunmaya başladı, genel-geçer kuralları ilk kez bu dönemde keşfetti. Aristo, bilimsel merakını sezgilerinden yola çıkarak dindirmeye çalışıp yanlış sonuçlara ulaşsa da mantığının durmadan cevap arayıcı niteliği bilimsel yönteme yol gösterdi. Tabii uygarlıkların kurdukları kozmolojiler bir müddet daha devam etti, Anlatının Gücü'nde de değinildiği gibi insanları bir arada tutmak için hurafelere, inançlara ihtiyaç vardır ve egemen sınıfın bir enstrümanı olarak inanç günümüzde hala varlığını sürdürmektedir ama tokatlanmadığını da söyleyemeyiz. Yunan düşünürlerin ellerinden öperiz. Tabii bilimin mezar taşları üzerinde yükseldiğini de söylemeden geçmemek lazım, her bir buluş başka bir soruya yol açmakta ve doğru bilinen yanlışlar bilimin ışığında düzeltilmekte, bu durumda Aristo'nun mekaniği de çoktan çöpü boyladı ve fikir üretilmesine katkıda bulunduğu için saygıyla hatırlanıyor.

Şunları anlattım ve kitabın yarısına dahi gelemedim, siz tamamını okuyunuz. Çeviri rezalet, imla kepaze ama bir müddet sonra toparlıyor, sanıyorum kitabın yarısından sonra gerekli çalışma başlamış. Her neyse, aydınlanınız.

28 Ocak 2017 Cumartesi

Rebecca Solnit - Yol Aşkı: Yürümenin Tarihi

Solnit, yürümenin yarattığı büyüye başka bir kitabında değinmişti, bu kez mevzuyu derinleştirmiş ve yürümenin felsefi, psikolojik, ekonomik vs. pek çok yönüne değinmiş. Oldukça kapsamlı bir araştırma, yürümeyi seven okurlar için eski bir dostu dinlemek gibi olacak bu kitap. Küçükyalı sahilde bir aşağı bir yukarı yürümekten iflah olmadığımdan keyifle okudum.

"Sadece yürümek dünyayı değiştirmiş değildir fakat birlikte yürümek, şiddete, korkuya ve baskıya karşı durabilen sivil toplumun bir töreni, aracı ve güçlendiricisi olmuştur. (...) İzole edilmiş ya da edilgen bir nüfustan pek de yurttaş olmaz." (s. 12)

Giriş bölümünde bir sivil eylem olarak yürümenin kısa tarihini buluyoruz. Yürüyüş, insanların istatistiklerden çıkıp birkaç sayıdan çok daha fazlası olduğunu göstermek için yaptıkları en başarılı ve etkili sivil itaatsizlik işlerinden biri. Bu, belirli bir alan içinde yapılabileceği gibi daha sembolik güzergahlarda da gerçekleştirilebilir; darbe girişimini protesto etmek için yürüyen adam ve 15-16 yıl önce kızıyla oğlunu trafik terörüne kurban verdikten sonra yollara düşen adam, İstanbul'dan Ankara'ya yürüdü. Ülkenin en kalabalık şehrinden idarenin başkentine giden yollarda, sokak aralarında, geniş caddelerde, dik yokuşlarda atılan her adım, kokuşmuşluğa ve insanı onursuzlaştıran her türlü çarpıklığa karşıdır.

Solnit hem dahil olduğu eylemleri, hem de yürüyüşün tarih boyunca nasıl algılandığını, insanları nasıl değiştirdiğini anlatıyor. Kendi hikâyelerini de anlatarak iki ayağı üzerinde doğrulan ilk insandan günümüze nedir, ne olmuştur, sayıp döküyor. Bilgiçlik taslayan adamları da unutmamak lazım, feminizminin okları mantıksızlığa yelken açmış adamları delik deşik edecek.

İlk bölümde yürüyüşün insanı değiştirici etkisi, Romantizm'in hac yolculuklarıyla bağdaştırılarak inceleniyor. Teknolojinin bu ilerlemeciliği baltalaması da arada kendini gösterecek, zira evde oturup bilgisayar başında dünyayı gezmek mümkün, her sokağın fotoğraflandığı, izlenebildiği zamanlarda yaşıyoruz, interaktif kanallar yoluyla dünya hakkında bilgi edinmek mümkün ama yaşamı baltalayan en önemli kalemi gömmeden olmaz. Koşu bantlarının, ev egzersizlerinin ve algı yönetimi sayesinde insana doğadan kopmadığını empoze eden reklamların mutlak bir hayattan/sokaktan koparma, doğadan soyutlama başarısı gösterdiği günümüzde yerinde sayan adımlar atmak yerine ilerlemek, her adımda farklı bir manzaraya şahit olmak ve düşünce zenginliği kazanmak çok daha önemli bir hale gelmiş durumda. Karikatürleşmiş bir yıkım: The Kids From Room 402 adlı çizgi filmi bilirsiniz, çeşit çeşit tipin bir sınıfta toplandığı güzel bir iştir. Bir bölümde Nancy adlı kızımız kurabiye satarak rozet kazanmaya çalışmaktadır. Kurabiyeleri kime satacağını düşünürken bir spor salonunun önünden geçer, içeride camın önünde üç kilolu insan bön bakışlarla yürümektedir. Nancy üç kişiye kurabiyeleri gösterir, bir iki tanesini ağzına atıp yalanır falan. Elemanların mutsuzluktan çökmüş yüzleri aydınlanır, paralar cepten çıkar, kutu kutu kurabiye alırlar. Zannımca her şeyi anlatıyor bu sahne. Kamusal alanlar terk edilmiştir, insanlar salonlara tıkışmıştır ve kendileri için daha iyi olacağı düşünülen düzenlemeler yapıldığı zaman tepki veremeyecek bir hale gelirler. Bomboş duran parklar, yürünmeyen yollar bina olduğu zaman kimsenin sesi çıkmayacaktır, zira parklarda geçirilen zamanın yerini AVM'lerde boşa harcanan onca zaman almıştır, daha bir sürü şey. Klasik hikâye, uzatmıyorum.

Solnit, yürümenin insanoğlu için bir araç olmaktan çıkıp bilinçli bir kültürel faaliyet olarak değerlendirilmesini Rousseau'ya bağlar. Peripatetikler, Stoacıların zamanında yürümeye dayalı kendi felsefi sistemlerini sürdürüyor olsalar da modernizme omuz verildiği zamanların ilk neferi Rousseau'dur. Sonrasında Mill, Hobbes, Wittgenstein ve özellikle Kant, yürüyüş işini sürdüren değerli isimler.

Rousseau, Tanrı'ya hakaretten hapse atılan arkadaşı Diderot'yu ziyaret etmek için altı millik yolu yürümek zorundaydı ve bunu sürekli yapıyordu. İyiliğin kültürel bir olgu olduğu, İnsanın Cennet'ten kovulmasıyla birlikte doğayla olan iletişimini kaybettiği ve Hıristiyan inancının bunu geri getirebilecek olması o zamanların yürüyüşlerinde gizlenmiş yorumlardır. "Felsefi yürüme yazını Rousseau'yla başlamışsa bunun nedeni, içinde derin düşüncelere dalıp gittiği koşulları tüm ayrıntılarıyla belgelemeye değer gören ilk kişi olmasındandır." (s. 45)

Kierkegaard da bir diğer yürüyüşçülerden. Kalabalıklara ihtiyacı olduğunu, onunki kadar gergin bir zihne tahammül edebilmek için yaşamın sürekli değişmesi gerektiğini ve bunu sağlayan en önemli aracın da yürümek olduğunu söylüyor.

Yürümenin postmodern açılımı da dikkat çekici. Aşırı soyutlanmış bir beden algısı, insana bir bedene sahip olmadığını düşündürüp deneyimlerin değersizliğini dikte ediyor. Susan Bordo'nun dediği: Beden, aman ve mekana ait oluşumuzun, insanın sınırlı algısının bir metaforuysa o zaman postmodern beden bir beden bile değildir. Yolculuk, akışkanlık izleği ele alındığında bedenin önemi göz ardı edilmekte, zira uçaklar, arabalar, trenler, aklın ikametini önemsiz kılıyor.

Bilimsel bölüm: İki ayak üzerinde durmaya dair birçok teori mevcut ve Solnit kadınları aşağılayan bir iki teoriyi sıkı bir biçimde eleştiriyor. Eğlenceli... Erkek egemen bilime şamar indirilmiştir.

Şehir planlamasından Wordsworth'e, Woolf'tan Zen'e, dinlerden sembolik yürüyüşlere kadar pek çok konuda döktürüyor Solnit, şiddetle tavsiye edeceğim bir kitap.

26 Ocak 2017 Perşembe

David Peace - Tokyo Sene Sıfır

"'Ben bir kadınım,' diye fısıldıyor. 'Gözyaşlarından yapılmışım.'" (s. 55)

Savaş sonrası toplumlarında kadınların yaşamlarını sürdürebilmek için yapmak zorunda kaldıkları şeyler -sanırım- savaştan çok daha korkunçtur. Ataerkil düzende büyük çocukların kavgalarında milyonlarca küçük kardeş ölür ama asıl geride bıraktıkları kadınlar ölür. Güvenlik ihtiyacı yüzünden istemedikleri birlikteliklere sürüklenirler, o andan itibaren alternatif bir yaşam yaratmak zorunda kalırlar. İstedikleri bu değil ama o koşullarda sağ kalabilmenin başka bir yolu da yok. Savaş sırasında Yahudilerle birlikte olan Almanlar, Almanlarla birlikte olan Yahudiler -ki bu ayrımı yapabilmek bile başlı başına utanç verici bir durumdur- öldürülmüştür. Aynı şey ABD'de beyaz-siyah çatışmasında da görülür, mevzu çok daha gerilere de götürülebilir elbet ama burada önemli olan, yıkılmış bir ülkenin tam kalbinde geçen polisiyenin temelinde yatan şey kadınların savunmasızlığı ve onurlu bir toplumun yenilgiye karşı geliştirdiği tepki. Yiyecek bir şeyler bulmak için erkeklere boyun eğmiş kadınların öldürülmesi, katilin kim olduğunu bulma oyunu orijinal değil elbette, Peace'in yaratıcılığı daha çok derin araştırmalar sonucu tekrar yarattığı enkaz bir ülkenin panoramasında ve manzarayı sunarken kullandığı anlatım tekniklerinde.

Tekrar eden tümceler, kelimeler. Dedektif Minami'nin aklında sürekli aynı sözcükler dönüyor ve bu sözcükler bölümlenmiş anlatıları birbirine bağladığı gibi Minami'nin psikolojisinde bir yamuk olduğunu sezdiriyor. Küçükleri içeren büyük bölümler var, her bir büyük bölümün başında birinci tekilin zamanı bilinmeyen olayları anlattığı kısımlar mevcut. Bölük pörçük hepsi, başta bunalımlı bir zihnin zırvalamaları olarak görülebilir ama sonlara doğru Minami'nin yaşadıkları ortaya çıktıkça anlam kazanıyor.

Tekrarları ülkenin savaştan henüz çıktığı, ABD'nin iç işlere son derece müdahil olduğu ve toplumsal utancın havanın sıcaklığından elbiselere kadar her yere sindiği bir zamanda, binlerce parçaya ayrılmış kente/ulusa/topluma dair bir hafıza kaybı ürünü olarak görmek mümkün. Geçmişin parçalandığı, geleceğin karanlığından hiçbir şeyin görülemediği Japonya'da/Minami'de tek anlamlı olgu, dünyayla bütünleştirildiği halde hiçbir çıkar yol sunmayan sözcüklerde gizlidir. Güneşin batışa geçtiği imparatorluk, yıkılan umutların bulvarı.

Kimse göründüğü gibi değil. Minami'nin dahil olduğu polis teşkilatında kişisel çıkarlar öncelik kazanmış durumda. Adamımızın bağlantı kurduğu mafya babası, Minami gibi pek çok polisin ipini eline almış ve koca teşkilatı istediği gibi yönetecek güce sahip. Cinayet soruşturmasının arka planında eski dünyaya ait, değer verilen kişilerin ölümlerinin gizemi çözülmeyi bekliyor. Minami, katili aradığı kadar patronunun istediği bilgileri de arıyor ve kendine saygısı doğrultusunda -ki bundan pek de kalmadığı söylenebilir- köstebeklik yapıyor, bağımlısı olduğu ilaçlar ve para için. Parayı eşine ve metresine götürüyor, vicdanını rahatlattığını düşünüyor ama soruşturma ilerledikçe akıl sağlığı pek de olumlu sinyaller vermiyor. Çözülmeye hiç girmiyorum, böyle kalsın.

Şerefli mağlubiyet söz konusu değil, zira kendi kurallarıyla oynanmayan bir oyuna dahil oldular. Bombalanan şehirlerde parlak günler enkaz altında kaldı, çürüme ve dağılma herkes gibi Minami'yi de vurdu. Kişisel bir trajediden toplumsal acıya, Peace'in kurduğu dünyada savaştan olabildiğince uzak durmuş kişiler dahil kimse bu utançtan kurtulamayacak.

Cem Akaş - İse (Nadüz Yazılar)

Akaş Bey'in insafsızlığına şerh: Yazılar düzlükten nasibini almıştır ama doğrusal anlatıdan pek de sebeplenmemiştir. Dönüşler yapılmalı, dallardan köklere ulaşılmalı, yaratıcı o[l/k]unmalı. Bunlar yapılır İse, yoksa size göre değil bu. İse, Ki Değil diye genişletilmiş hali de var, o bende yok. Nasıl genişletmiş, bir fikre sahip değilim. Ben Akaş'ı romanlarından, öykülerinden ve Zibaldone uğraşlarından, bir de zamanında sitesine koyduğu şarkılarından biliyorum, o şarkılar hala duruyor mu bilmiyorum. Şimdilerde zenginlerin evlerine kütüphane kurmakla/satmakla iştigal ediyor. Şöyle bir yazısı var, okunması faydalı olur: Kütüphane Kardeşliği. Muhtemelen okunmayacak kitaplarla dolu bir kitaplık, Akaş'ın satıcı kılığından çıkıp yorum yapmasını isterdim bu konuda. Çoktan yapmıştır gerçi, aralardan cımbızla çekip almak gerek.

Başlıklar halinde.

Cogitare başlığında çeşitli akıl yürütmeler, açmalar, kapamalar, kurmalar.

Aşk=f(Karanlık): Karanlığın fonksiyonu aşkı belirler temalı. 7'de ilgili bir bölüm vardır, paralel okunabilir. Fonksiyonun tersini almadan devam ediyorum. Aklım yine başka başka şeylere, filmlere, metinlere gidiyor. Big Night'ı hatırlıyorum. Aldatılan ve aldatan iki kadın konuşuyor, biri erkeklerin karanlıklarının çekici olduğundan, çekildikleri zamansa öyle bir karanlığın var olmadığından/erkeklerin anlattıkları gibi bir karanlık olmadığından yakınıyor. İşin oyuncul kısmı bu. Akaş için karanlık şart. Dürüstlükten ayrı düşünmemek lazım bunu; olabildiğince açık olmak lazım ama gizem unsuru ilişkinin sürmesi açısından mutlaka olmalı. Birlikte yaratılan üçüncü kişinin asıl kişilikleri bozmaması gerektiğinden bahsediyor Akaş, asıl kişilikler her zaman korunmalı, pamuklara sarılmalı. Asıl kişiliğin özgürlük alanını kısıtlamak, aşkın boğuculuğu konusunda güzel bir alıntı var, bir de Knausgaard'un ikinci cildine bakmak yeterli olacaktır sanırım.

"İyi bir şey bu: her aşk, keşfetme ve öğrenme heyecanını yaşatabildiği ölçüde ve sürece yaşıyor." (s. 18)

Marjinal Suç, Sanal Ceza: Kantlı, Hegelli bir suç-ceza sayımdökümü. Spinoza'nın zirvede bıraktığı, Kierkegaard'ın döktürdüğü bir yoldan ilerliyor, madde içinde madde içinde madde. Toparlanıyor, sıkıntı yok.

Bireysel Hak, Toplumsal Görev ve Kaçınılmaz Durum Olarak Yalan: Beutler'ın her türlü mektubun açık edilebildiği öyküsünü akılda tutarak konuşuyorum, Akaş'a ve biraz bana göre kişisel özgürlüğü kısıtlayan her türlü yaptırıma karşı yalan en büyük silahtır. "Kendi kurgusunu (yani kendini ve yaşamını) saklamayı başaramayan birey, yapay kurgularla hedef şaşırtmak zorundadır." (s. 32) Yalan bir soluklanma anı yaratıyor, zaten kelimelerin anlamları karşılayamadığı bir yapıda bazen olduğu gibi ortaya çıkan gerçekdışılık -yalan değil- da bunu destekler gibi görünüyor.

Yazarlar için sokak çalgıcısı etiği konulu yazıda çalın, dinleyen dinler, yazın, okuyan okur mantığı güdülmüştür. Metnin kendisi önemlidir, yazar değil, böylece tek başına bir antoloji yaratabilen yazarlar da bir nebze anlaşılabilir sanıyorum.

Vigilia başlığı altında New York yazıları var, edebiyatın makineleşmesi, Türk sanat dünyasının yabancılara anlatılamaması gibi meseleler mevcut. Borges ve Casares üzerine de güzel bir oyunsal çıkarım var, nihayetinde soykırımların yaşanmadığına dair paralel gerçekliğin diğer ucu, yazarların aslında yazar olmadığına dair başka bir noktaya çıkıyor.

Çalmak konusu. Akaş'ın yürütme maceralarını okuyunca kendi hırsızlık maceralarınızla ekmek/kitap çalmak arasında bir mukayeseye girişiyorsunuz. Hala kitap çalanlar için ben söyleyeyim o halde; kütüphaneler ellerinizden öper. Hiçbir şeye sahip olmak zorunda değilsiniz. Açlıktan ölecek haldeyken ekmek çalmayın demiyorum elbette.

Follis nam bölümde anlatım oyunları mevcut, "Saçma"nın Tipolojisine Bir Giriş başlıklı yazıyı her türlü yazara, yazar adayına, aklında muhteşem metinler yazıp gerçekte eli kaleme/klavyeye gitmeyen herkese şiddetle öneriyorum. Akaş'ın kendi biçem alıştırmaları çok geyik, hele alıntılar konusunda uydurduğu isimleri görünce kahkaha atabilirsiniz.

Testler bölümü zayıf halka diyorum, test yapmadan okuyunuz.

Mutlaka okuyunuz.

25 Ocak 2017 Çarşamba

Tennessee Williams - Mrs. Stone'un Roma Baharı

Kitabın çevirmeni Fatih Özgüven, Karanlığın Yüreği, Venedik'te Ölüm ve Williams'ın oyunlarındaki kadın karakterler üzerinden yaptığı değerlendirmede Williams'ın novellasının iskeletini kuruyor. Kolonyal bir bakış açısıyla değerlendirildiğinde geri dönmek üzere Afrika'ya gidip bilinmeyenin ortasında mahsur kalan karakterle Bayan Stone'un macerasındaki paralellik, sezilen ve sonrasında bilinen ırkçılık son derece aşikar. Sömüren-sömürülen yer değiştiriyor, biri ekonomik olarak sömürürken öbürü kültürel bir bozuma maruz bırakıyor.

Mann'ın karakteriyle Karen Stone arasında da belli bir benzerlik var; ikisi de bilmedikleri bir yere geliyorlar ama motivasyon kaynakları farklı; biri imgelerle dolu bir yaşantı kurarak sonbaharda ölümü aramak için geliyor, diğeri baharın yeni başlayacağı Roma'da yeni bir başlangıç ve kendinden kurtulma çabasına girişmek için.

Özgüven, Williams'ın diğer kadın karakterleriyle bir kıyaslama yapınca ortaya bıçak sırtında yaşamaya çalışan, yaşamdaki onlarca etkeni dengede tutmaya çalışan karakterler ortaya çıkıyor. Mücadele içinde geçen yaşamlar, ince hesaplar, anın kaçırılışı onulmaz yaralar açıyor ve zaman içinde biriken yaralardan kurtuluş, kaçıştan öteye geçmiyor. Karen Stone'un yaşamı böyle.

Bende Adam'dan çıkmış baskısı var. Bu Helikopter çok güzel kitaplar basıyor ama fiyatlar biraz yüksek. İndirseler azıcık, deli abanırım.

Kronolojik anlatmayayım da meselelere değineyim, zaten kurguda geri dönüşler çok. Ben ortaya karışık sunuyorum.

Önce şehir. Her zaman bir yerlerden su sesinin gelmesi, sırtüstü uzanmış yatan dev kadınların memeleri gibi kabararak evlerin köşeli çatıları üzerinde yükselen eski kubbelerin altın rengi bir ışıkla yıkanması, Roma'nın akışkanlığını, akar gönüllüler için aşkın çağlayıp dinme döngüsünü çok iyi anlatıyor. Roma kadim bir şehir, binlerce yıllık tarihinde çok aşk, çok yıkım, çok ölüm görmüş, insanlığın aynası olmuş bir yerleşim. Bu durumda taş çatlasın 300 yıllık tarihe sahip bir ülkenin karşısında birikimsel avantajı büyük. Karen'dan para sızdırmaya çalışan Paolo'nun oyunun kurallarına uymayışında, daha doğrusu bu kadim şehrin kurallarıyla oynayıp Stone'u yerle bir etmesinde bu birikimin rolü var. Paolo kendisi de ara ara söyleyecek, Stone gibiler çok gelip geçti Roma'dan, fethetmeye geldikleri topraklarda bir kilit daha takıp boyunları bükük olarak ayrıldılar. Kadim bir kültürün içinde yetişmemiş, en azından kendisini bu şekilde kandırmamış insanlar için hayatta kalmak zor. Paolo'nun durumu biraz daha komplike; genç dostumuz Roma'nın köylerinden gelip aç kaldığı günlerden sonra yaşlı bir kontesin yaşlı kadınları ayartıp paralarını yemek için kullandığı bir silaha dönüşür. Kontes'in Stone'a önerdiği üçüncü adamdır Paolo, sonuncudur aynı zamanda.

Karen Stone'un okul arkadaşı Meg Bishop, Roma'da karşılaştığı arkadaşını yaptıklarından dolayı uyarır, Stone'un herkesin dilinde olduğunu söyler ama kendini dinletemez. Aralarındaki cinsel gerginlik bu iletişim kanalını kapatmıştır, okul yatakhanesinde Bishop'ın Stone'a yakınlaşma çabalarının gölgesi yıllar sonrasına dek uzanır ve Stone'un gerçeği görmesini engeller. Gerçi sadece bu değildir gözüne set çeken, kadının geçmişindeki sayısız gerilimin sonucunda yol Roma'ya çıkmıştır.

Stone ünlü bir tiyatro oyuncusu. Şaşalı günlerini geride bırakması, eşinin ölmesi ve menopoza girmesi üst üste gelir, yitirdiğini düşündüğü saygıyı bulabilmek için Roma'ya gelir. Hikâyenin bu boyutunda geri dönüşler çok mühim, Paolo'yla kurulan ilişkiye ayna tutacak nitelikte.

Stone, çocukluğundan itibaren mücadelelerle dolu bir yaşamı sürüklüyor. Oyun oynarken ele geçirdiği tepeye yaklaşan diğer kızları tekme tokat dövdüğü günlerden sonra oyunculuk kariyerinde de benzer bir tutum sergiliyor. İyi bir oyuncu değil, bunun farkında ve bu eksikliğini kapatmak için ezber yeteneğini kullanıyor. Kendinden daha alımlı bir oyuncuyla karşılaştığı zaman onu cinselliğiyle kontrol altına alıp içten içe yenik, yıkık haliyle kocasına dönmesinde bir günah çıkarma havası var ama kendine verdiği bir hesap değil bu, kendiyle çözemediği meseleleri kocasında bulduğu baba figürünün sıcaklığıyla perdeliyor. İlginç; zira ilişkileri tam tersi bir istikamette doğmuştu, kendinden daha yaşlı olan eşi için bir anne şefkati taşıyordu, adamsa anne sıcaklığını nihayet bulduğunu düşünüyordu. Gerçek bir tutku yok, sevginin maskeleri takılmış halde.

Kocanın ölümü, Karen'ın sağlık problemlerini umursamayarak tatile çıkmaları yüzünden gerçekleşiyor. Kadının hatası: Her şey kontrol altında illüzyonu yüzünden gerçekleri göremeyecek kadar kör, öngörüsü dumura uğramış durumda. Karen'ın özgürlük algısı son derece çarpık; oyun yazarlarının kuklası olduğunu düşündüğü, yaratıcılığı da oldukça kısır olduğu halde sosyal ilişkilerini iyi tuttuğu, iyi göründüğü zaman bağımsız olabildiğini düşünüyor. Böyle bir paradigmaya sahip, bir yeni dünya bakışı. Paolo'da tutmayacak bu, kendine saygısını, özgürlüğünü yitirecek ve bir zamanlar ne kadar meşhur olduğunu anlatmaya çabalayacak ama bu onun sonunu getirecek, öz saygısını yerle bir edecek yegane şey. Geçmiş hayatıyla şimdi arasında kurduğu anlık köprüler, hatıralarının Paolo'yla birlikteyken beliren görüntüleri, Karen'ı peşi sıra takip eden yenilgilerin yankılarından ibaret.

Karen'ın yaşadığı çatışmalar, Paolo'nun gladyatörlere özgü hayatta kalma yolu, medeniyetler çatışması falan, çok katmanlı güzel bir novella. 

Şu da güzel şarkı, bu haftayı Steven Wilson haftası olarak ilan ediyorum.

24 Ocak 2017 Salı

Ted Chiang - Geliş

Arrival'dan geliyorum elbet ama böylesi bir yaratıcılıkla karşılaşacağımı ummuyordum.

Sadece 15 öykü yazan Ted Chiang, insanoğlu için temel problemleri saptayıp BK'ye şahane yedirmiş. Safi BK demek de haksızlık olur, fantazyadan realist anlatıya pek çok türe sokulabilecek öyküler bunlar. Dokuz tanesi kitapta var, Monokl diğerlerini de basacakmış. Bassınlar efendim, geri kalmasınlar, bu adam ne yazdıysa Türkçeye çevrilmeli.

Öykülerin izleğini çember, kuyruğunu ısıran yılan, bir noktada buluşan iki nokta gibi üfürmeler olarak belirledim. Yola çıktığımız noktadan pek de uzakta değiliz kısacası, spiralin denk gelen noktalarını inceliyor Chiang. Tam bir tur boyunca algıladığımız/çözdüğümüzü sandığımız dünyanın meseleleriyle uğraşıyoruz. Neler bunlar, bakalım:

Babil Kulesi: Yatay bir sonsuzluk, Borges'in düşündüğü buydu. Kule inşaatı için gereken her şey şehri ucu bucağı olmayacak şekilde yapılandırırken inşaat bir türlü bitmiyor. Kafkaesk bir yandan. Kulenin içinde kurulan yerleşimler fraktal geometriyi andırıyor, Mitik yapıda gerçek meskenler türetiliyor. Burada yaşayan insanlar Babil'i hiç görmemiş, sanki kalu beladan beri kule inşaatı devam ediyormuş da şehir sonradan etrafına kurulmuş gibi.

Kozmoloji tamamen o zamanın bilgisiyle sınırlı; yedi kat göğe bloklar döşenecek ve kuleyle gökyüzü birleştirilecek. Tanrı'nın karşı çıktığı bir şey değil, en azından kule yıkılmadan önce böyle düşünüyor dönemin insanları.

Hillalum, Elam'dan bir işçi. Bakır külçeleri arkadaşlarıyla beraber kuleye taşıyacak. Zirvede işleri var. Kule uzaktan görününce mitle gerçeğin kaynaşması, fantastik bir anlatının kapılarını aralıyor. Öykülerin hikâyelerini anlatırken Chiang'ın yapmak istediğinin bu olduğunu anlıyoruz, Kutsal kitaplarda anlatılan facianın diğer yüzü, hikâyeciliğe daha yakın bir versiyon üzerinden yürüyor yazar. Kule öylesi heyula ki düşürülen bir şey bir yıl sonra zemine ulaşıyor, enlemesine yürümesi dört gün alıyor, böyle şeyler var. Hillalum, zeminden göğe baktıkça ayaklarının yerden kesildiğini hissediyor, sanki kulenin tepesine ulaşmaya ihtiyacı yokmuş gibi, ki yok ama bu sürpriz en sonda.

Tırmandıkça bir fenomenle karşılaşıyorlar, karanlığın dünya üzerine çökmesi gözle görülür hale geliyor. Bu olayı karşılayan bir terim vardı ama ne olduğunu hatırlayamadım şimdi, hatta Poe'nun bu olayı merkezine oturttuğu bir öyküsü de var. Neyse Ay'la aynı seviyeye geliyorlar, Güneş'i geçiyorlar, bitkiler ışık almak için yanlara ve aşağıya doğru büyüyor. Göğe ulaşıyorlar, katı bir maddeden yapılmış. Tufan zamanında olduğu gibi bir facia yaratmamak, göğü delmemek için çok dikkatli bir şekilde çalışıyorlar ama olmuyor, deliyorlar bir şekilde. Adamımız tek başına delikten içeri giriyor ve var oluşunun özüne, yaratılışının başladığı noktaya, Tanrı'nın karşısına çıkacağını düşünüyor.

Öyle olmuyor. Şöyle oluyor:


Bu film de deli filmdir, tavsiye ederim. Aynı olay canım Lovecraft'ın The Outsider nam öyküsünde de vardır. Anlatıcımız kuleye tırmanır, kadim bir kapıyı zorlukla açar ve göğe ulaşacağı yerde sert, soğuk toprağa adım atar. Bu başka bir mevzu tabii, burada çölde uyanan adamımız, silindir mührü gördükten sonra dünyayla cennetin birbirine düşünüldüğü kadar uzak olmadığını anlıyor. Doğrusal olarak evet ama iki ucun birleşimiyle, hayır.

İnancın yarattığı gerçeklik, ilahi gücün başladığı yere kadar sürüyor. O zamanlar Yahve olarak bilinen Tanrı'nın inceden mesajı: Beni uzaklarda aramayın.

Anlamak: Lucy, Limitless gibi filmlerdeki kahramanlarımızı düşünün. Onlardan birinin, Greco'nun hikâyesi.

Beyin hasarı, K hormonu yardımıyla tedavi edilen adamımız, beyninin giderek daha çok işlem yapabildiğini keşfeder. Önce iki işi birden yapar, sonra bildiğimiz dünyayı formülize eden bilimleri sezgi yoluyla kavramaya başlar. Hawking'in ıslah olmaz bir şekilde aradığı Her Şeyin Teorisi'ni çözer, aydınlanır. Dil onun için yetersiz kalır, telepatik yetenekler geliştirir. Tabii devletten kaçması da gerekir, peşine düşerler. Öykünün temeli bu sınırsız potansiyelin işlenmesi, karakterin geçirdiği değişim üzerine kurulu.

Sonuç: Karakter kendinden bir tane daha olduğunu öğrenir ve adamı bulur. Reynolds yeteneklerini insanoğlunun saçma sapan davranmadan, aptal aptal işlere kalkışmadan varlığını sürdürmesi için kullanmak ister. Greco'nun amacı ise güzelliktir; gidebildiği yere kadar gitmek, daha çok hormon alarak daha çok gelişmek, bir nevi Tanrı olmak ister. İnsanlık onun için önemsizdir. Haliyle bu noktada çatışma çıkar, ikisi arasında telepatik bir savaş başlar. Kaybeden zihnini yitirecektir.

İnsanın geldiği yeri unutmaması lazım diyor, bir alıntıyla bitiriyorum: "Pragmatizm, bir kurtarıcıya estetikçilikten çok daha fazla yarar sağlar." (s. 81) Yine çember; başladığınız uçtan çok uzakta olduğunuzu düşünmeyin.

Bu zihinsel savaş sırasında çok ilginç taktikler vardı, bir de adamımızın gelişim aşamaları nefes kesici.

Sıfıra Bölünme: Bildiğiniz "Törless'in bunalımı" aslında ama temel fark şu: İrrasyonel sayılarla birlikte rasyonel sayılar da belli bir örüntüden muafsa, insanoğlunun kaos içinde tutunmaya çalışıp mihenk taşı olarak belirlediği matematiğin sabitliği -geçerliliği diyelim- ortadan kalkarsa hayatını matematiğe adamış kadına ne olur? Birin ikiye eşit olduğunu, farklılıkların ortadan kalktığını keşfeden kadın, düşünüş ve yaşayış biçimini, hayatını şekillendiren analitik zekasını, sayıları, her şeyi bir kenara atabilir mi? Matematik evrenin dilidir, Tanrı'nın dili olduğu da söylenir. Tanrı'dan koparılmaya, O'na inanıldığı halde merhametinden uzak tutulmaya benziyor bu.

Aralara serpiştirilmiş anekdotlardan bu sabitlik konusunda matematiğe pek de bel bağlanamayacağına meylediyoruz. Kadınla eşine de bolca üzülüyoruz; bu noktada Chiang'ın psikoloji yaratımındaki ustalığını da teslim etmek lazım ki iki insan arasındaki duyguların değişiminin böylesi ustalıkla anlatıldığı öykü pek yoktur. Belki vardır da ben bilmiyorum.

"Altı yıllık evliliklerinin ardından kadına duyduğu aşk sona ermişti. Böyle düşündüğü için kendinden nefret ediyordu, fakat gerçek şu ki kadın değişmişti ve artık onu ne anlayabiliyor ne de onun duygularını nasıl paylaşabileceğini biliyordu. Renee'nin entelektüel ve duygusal hayatı birbirlerine ayrılmaz bir biçimde bağlıydı ve ikincisi adamın ulaşabileceğinin ötesine geçmişti." (s. 99)

Çiftlerin yarattığı üçüncü kişiliğin yıkılmasına anbean izliyoruz, mesnet noktalarımızın kaybolmamasını diliyoruz.

Hayatının Hikâyesi: Arrival'ın temelini oluşturan öykü bu.

Yeni bir dilde düşünebilmek o dili öğrendiğinizi gösteren en önemli etken. Dünyanızı o dilde kurabiliyorsanız, algılarınızın çıktılarını o dilde ifade edebiliyorsanız Wittgenstein'a göre ikinci bir dünyanız oldu demektir. Peki öyle bir dil öğrenseniz ki geçmişi ve geleceği sonsuz bir şimdi içinde yaşasanız?


Sezilebilir ama öğrenilemez. Öğrenmek için birkaç uzaylı dostunuzun kendi dillerini öğretmeleri gerekiyor.

Filme Hollywood mahsulü birkaç heyecan unsuru eklenmiş ve bazı önemli noktalar çıkarılmış. Mesela iki uygarlığın evreni yorumladığı matematiksel ilkeler ortak ama bizim kronolojik zaman algımızla onların noktasal zamanının yarattığı fark bilime de yansıyor; adamlar için sezgisel olan şeyler bizim son noktamız. Bizim temel terimlerimiz ise adamların aradıkları şey. Nedenlerin ve sonuçların yarattığı zincirleme reaksiyon sonucu eklemlenen bilim mantığı adamlara çok uzak, öyle bir algıları yok çünkü. Onların mantığını anlatmak için Borges'ten Çağlar Kitabı örneğini veriyor Chiang. Dediğim gibi; sezilebilir ama öğrenilemez. Bunlar niye konmamış filme mesela, koysanıza.

Yetmiş İki Harf: Alternatif bir dünyada Kabala bilim haline gelmiş, isimlendirme ve sayı gizemciliği yoluyla Golem türevi varlıklar yaratılıyor. Bu arkadaşlar insanlığın ilerlemesi için yaratılabilir, gerçi o zaman da insanlar işsiz kalacaktır. Adamımız yeteneğini insanlığın iyiliği için kullanmak ister ama çeşitli dalaverelerle önünü kesmek isteyen güç odakları vardır falan. Güncel bir mesele, iyi öykü.

İnsan Biliminin Evrimi: Metainsan-insan ikiliği üzerinden yürüyor. Metainsan, insanın yarattığı bir üst model. İnsan gibi düşünmüyor, çok daha karmaşık işlemler yapabiliyor ve insanlar onların bilimsel buluşlarını ancak tefsir edebiliyor. Chiang'ın yarattığı bir problem de bu; acaba bazı insanların temel özellikleri farklılaşsa bireysel ve toplumsal yaşam nasıl değişir?

Cehennem, Tanrı'nın Yokluğudur ve Gördüğünüzü Beğenmek: Bir Belgesel adlı öyküler bu farklılaşmanın temelinde yükseliyor, özellikle ilki nefes kesici. Meleklerin, mucizelerin gözler önüne serildiği bir dünya hayal edin. Üç karakterin davranışları, başlarına gelen facialar ve yaşadıkları mucizeler bu bakış açısıyla yaratılmış. Orijinal, hele inancın aklın yolunu izleyip izlemeyeceği konusu akıllara zarardı.

Okuyun, başka bir şey diyemiyorum.

Maja Beutler - Flissingen Haritada Yok

Bir kere basılmış. Sahaflardan ve malum siteden edinebilirsiniz. Yazarın başka kitabı çevrilmemiş, Yıldız Ecevit'in ön sözünden yola çıkarak söyleyebilirim ki büyük kayıp. Sözcüklerin bazı anlamlara gelmemesi, iletişimsizlik gibi meselelerden Pirandello hassasiyetine yakın bir anlatı dünyası kurulduğunu düşünüyorum. Yayınevleri, çevirmenler göreve.

Yine aynı ön sözde yazarın 1968'den sonra ortaya çıkan nispeten özgürlükçü ortamda feminist yazarların da kendilerini gösterdikleri söyleniyor, bunlardan biri Beutler. "Beutler'in yapıtlarında egemen anlatım tutumunu, insanın kendisine ve çevresine karşı geliştirdiği eleştirel bilinç belirliyor." (s. 8) Meselesi bariz bir yazar Beutler; birey-toplum ilişkisinin çıkmaza girdiği noktaları, bireyin toplumsal yapılar karşısında önceden belirlenmiş koşullar altında verdiği tepkileri inceliyor. Kurmacasında iç içe geçmiş anlatılar, bireysel ilişkilerin sözcük yığınları karşısında iletişimin sekteye uğramasının güzel bir yansıması. Pirandello'dan bir bölümle karşılaştırma yapacağım, ilk alıntı Beutler'dan: "'Artık sağlığına kavuştun' diyorsun sürekli; ben de sana, 'Evet, artık sağlığıma kavuştum' diyorum. Ama tümceler bizi taşımıyor, başaramıyoruz. Birbirimizin yanısıra uzanıp susuyoruz. Gerçeği yansıtmayan tümcelerin arkasına sığınıyoruz." (s. 9)

Bu da Pirandello'nun Biri, Hiçbiri, Binlercesi nam kitabından: "Siz o sözcükleri bana söylerken kendi anlamınızla dolduruyorsunuz; ben de kavrayamıyorum onları, kaçınılmaz olarak kendi anlamımla dolduruyorum. Birbirimizi anladığımızı sandık; oysa gerçekte birbirimizi anlamadık." (s. 48)

Beutler iyi bir öykücü, text-context uyumu hoş.

Mahkeme: Kafkaesk. Mahkeme sürerken gençlerin karşısında yerini alan yaşlılar, özel iletişimin varlığını sürdürmesi gerektiğini söyler. Gençler tam tersini iddia eder. Mektupların içerikleri ve kanundaki maddeler araya serpiştirilmiştir, bireyselliği bitiren toplumsal temayül sergilenir. Her şeyin apaçık olduğu bir toplumun daha huzurlu olacağı düşünülür, yaşlıların zamanı geçmiştir. Öykünün sonunda yaşlılar ayağa kalkar, gençlerin karşısında son bir duruş sergilerler. "Hayır" diyebilmenin erdemi varlığını sürdürür.

Resim Yapmasına İzin Veriyorum: İzin ironik bir hadise tabii, memur adamımız Max, Elsa'yı memnun edemediği gibi kişiliğinden de tamamen def edilmiştir. Hikâye anlatamaz, odanın havalandırılması gerektiği konusundaki düşünceleri külfet haline gelir. Bağ öyle onmaz bir şekilde kopmuştur ki Max, Elsa'nın yaşamında neyin önemli olduğunu bilemeyecek hale gelmiştir. Özneliği değersizlikle birlikte yitmiş, nesneliği de beş paralık olmuştur. Muştur da muştur, hayalete dönüşen bir adamın öyküsü.

Sözcük Müzesi: Anlamsız bir sözcüğünü müzeye kaptıran adamla ilgilidir. Sözcüğün bir anlam ifade edip etmemesi önemli değildir, mühim olan sahibin haklarından sonsuza kadar feragat etmesinin acısıdır. İnsanlar sahibe güler, müze görevlisi adamı pışpışlar, kişiliğin bir parçasının herkese sergilenmesinin ve kimse için bir anlam ifade etmemesinin acısı daimdir.

Blues: Ölümün umut olarak algılandığı bir dünyanın biçimlendirilmesiyle ilgilidir. Trafik kazaları haricinde ölüm meleğine pek iş düşmeyecektir, herkes mutlulukla yaşamına devam edecektir, tabii ölümün yaşamın bir parçası olduğuna inanılmayan bir dünyada.

Bekleyiş: Kocası ölümü bekleyen bir kadının kitapçıyla girdiği diyalogla derinden bağlantılıdır. Bilge Karasu bunu üçlü olarak kurgulamıştı, burada ikili. Kadının aklından kocasının pek zamanının kalmadığı geçerken satıcı kitapları sayar, birinin düşünceleriyle diğerinin sözcükleri iç içe geçer ve iki insanın gerçekten birbirini anlayamamasına yol açacak duruma şahit oluruz. Siz ne konuşuyorsunuz ya, öyle bir acım var ki dünya batsın, herkes ölsün sendromu. Hani aşık olduğunuz kişi sizi terk ettiğinde falan olur. Hah, o. Bir de zamanı kitaplarla ölçme meselesini düşündürür ki o da mühim. Acaba okunacak kaç kitaplık ömrümüz kaldı?

Şimdi Adım Irma Kramer: Evet, son derece feminist bir öykü. Yaratılan personalarla ilgilidir. Benim bir tanesinin adı Erbil Yaşmaklı, bir iki dergide şiirlerim basılıyor mesela. Servet Büyükyangöz adıyla bir gazetenin kitap ekinde kitap tanıtımı yazım çıkmıştı. Kendinizi kaç kişiliğe bölmek isterseniz o kadar kişisiniz, Hawthorne'a göre mühim olan asıl kişiliğinizi unutmamanız. Unutmayın. Bu öyküdeki kadın unutmuyor. Bir kişiliği sanatçı, diğeri tutkularından vazgeçmek zorunda kalmış mutsuz bir eş. Hangisi gerçek kişiliği, onu sezmek güç. Arada bir form oluşmuş, anlatıcı o. Üçüncü bir kişi.

İşin bu boyutu zannediyorum çok önemli, azıcık Güzin Abla'lık yapacağım. Lütfen birlikte olduğunuz kişinin tutkularını, zevklerini öldürmeyiniz. O kişiyi lüzumsuz can sıkıntılarıyla darlamayınız. İnsan sosyal bir varlıktır, sosyalleşmenin gereği insan ilerleyecektir, gelişecektir ve dönüşecektir. Lütfen bunlar olurken o insandan geri kalmayınız, yaşamınızı o insanın üzerine kurmayınız. Kimseyi boğmayınız, kendinizi de boğdurmayınız. İlişkinizi kişisel problemleriniz yüzünden öldürmeyiniz. Gölgenin Kadınları'nı ve Şükrü Erbaş'ın Yaşıyoruz Sessizce'sinde yer alan şu dizeleri okuyunuz: "Babanız içerde şiir yazıyor diye/Çocuklarımı sessiz ağlattım ben."

Öykülerin yarısı böyle, diğer yarısı ellerinizden öper. Almanca bilsem oturup çevirmeye başlayacağım, öyle güzel.