7 Ekim 2018 Pazar

Yukio Mişima - Denizi Yitiren Denizci

Noboru'nun annesi iyi geceler diliyor, odanın kapısını kilitliyor ve yatak odasına gidiyor. Noboru yangın çıkmasından korkuyor, o zaman kurtulamayacak. Anneyle araya girmiş keskin bir ayrılık. Kilidin sesi Noboru'yu evinin diğer kısımlarından, annesiyle kurmaya çalıştığı bağdan koparıyor, tek bir mekâna hapsediyor. İkincisi, annenin bekçilik etsin diye Noboru'yu evde yalnız bırakması. Sağlıksız bir ilişki geliştirdikleri ortada, babanın yokluğunda anne-oğul ilişkisinin güdüklüğü en kritik yaşlarda, Noboru'nun çocukluğunda yaratılıyor. Annesini bir "dişi" olarak görüyor Noboru, biyolojik bağ oluşmadığı için karşı cinsten herhangi biri gibi anne, kendi yaşamına dönük. Evde yalnızken işgal askerlerinin duvarda açtıkları deliği keşfediyor, annesinin odası dikizlenmiş. Noboru, bir zamanlar kendisinin yerinde iri, sarışın, kıllı bir gövdenin durduğunu hayal ediyor, o kişinin gözlerini ödünç alıyor ve annesini dikizleyenlerden birine dönüşüyor. Ağlayıp sızlanmaya geldiği zaman artık eskisi gibi çocuk olmadığını, odaya dalmaktan vazgeçmesi gerektiğini duyuyor. Noboru'nun savaş sonrası travma dönemlerinde serpilen yaşamı zaten olabildiğine kırılganken annesinin dışlayıcı davranışlarıyla bitmez bir tekilliğe boğuluyor, çarpık davranışlarını bu temele oturtmak gerek. Sonrasında annesini gözetlemeye başlıyor, kendi dünyasındaki boşluğu evinin boşluğuyla bütünlüyor, on üç yaşına geldiğinde bir parçası olduğu çetesi boşluğu büyütüyor. Savaş sonrası nesli, Avrupa'da palazlanan varoluşçulukla etkileşimli, "kendilerine ve dehalarına inanan" birkaç çocuk. Otoriteden, yaşamın büyük bir bölümünden nefret ediyorlar ve bir şeyleri değiştirmek istiyorlar. Üreme, toplum, hepsi uydurma kavramlar onlara göre. Yüceltilen bireysellik tek inandıkları şey. "Babalar ve öğretmenler, baba ve öğretmen oldukları için, bağışlanmaz bir günah işliyorlardı." (s. 15) Noboru yüreğini çapa olarak imliyor, çürümenin arasında bir sabitlik, denizin sürükleyiciliğine bir nokta. Her şey kontrol altında, öfke çok kuvvetli, Noboru eyleme hazır. Kurulu bir halde bırakayım kendisini.

Tsukazaki, ticaret gemilerinden birinde ikinci kaptan. Noboru'nun annesiyle aralarında kuvvetli bir çekim oluşuyor, yemeğe çıkıyorlar, sevişiyorlar. Noboru için kutsal olan ikililerin bir parçası haline geliyor Tsukazaki; anne-Noboru ve anne-adam. Üçlenecek bir durumu ne pahasına olursa olsun engelleyeceğini söylüyor Noboru, kendi kendine. İkililer kusursuzluk demek, bozulmamalılar ama yaşamın akışı bozuma doğru uzanıyor. Tsukazaki'nin denizle olan ilişkisinin anneyle -Fusako diyeceğim bundan sonra- birlikte değişimini ele almalıyım, bir denizcinin denizini yitirmesiyle birlikte gelen facialara göğüs gerip geremediğini söylemeyeceğim ama bu konu mühim. Karaya yabancılaşma ve karayla tanışma süreci ruhunu yıpratmış durumda, bitimsiz tekrarlar "özel biri" olduğunu duygusunu ortadan kaldırmak üzereyken anneyle tanışıyor, kusursuz bir zamanlama. Başlarda uyandığı zaman kendisini gemide bulacağı inancı ortadan kalktıkça yaşadıklarının yol açtığı şaşkınlıktan da kurtuluyor, bir kadının evinde uyandı, kadın içten ve sıcak, oğlu sessiz, usul. Gemisini özlese de özleminde bir tavsama var, belki de kadın olarak düşünüp kendisini bıraktığı denizi yanlış yerde arıyordu, aradığı şey deniz değil, bir kadındı, yanlış eşleştirme yüzünden otuzlu yaşlarına geldiğinde özlemini çektiği sihirli yaşamına ulaşamayacağını düşünür haldeydi. Aradığı ideal aşkı bulamayacağını düşünüyordu, Fusako'yla seviştikten sonra bu ideal aşk fikrini ona açmamasının sebebi anlaşılamama korkusuydu ama korku da kayboluyordu yavaş yavaş. Yine de emin değildi, kadının yeterince derinlikli olmadığını, sadece bir "et parçası" olduğunu düşünüyordu. Kendisine gösterilecek incelikten başka türlü incelikler olduğunu da görecekti.

Anlatı kronolojik seyrederken biraz geriye dönüyoruz, Tsukazaki'yle Fusako'nun nasıl tanıştığını görüyoruz, Noboru'nun edilgenliği onu düşünmeye zorluyor, annesiyle bu yabancı adam arasındaki ilişkinin derinleşmesini kaygıyla izliyor. Adam onun için büyülü bir dünyanın kahramanı, bitmek bilmeyen denizlerden, dünyanın öbür ucundan çıkıp gelen bir serüvenci. Üstün bir varlık kısaca; Tsukazaki'nin karaya alışamaması da tetikliyor bu üstünlüğünü, garipliği çocukların gözünde kahramanlığa dönüşüyor, ta ki Fusako'yla ilişkileri başlayana kadar. Çete toplanıyor, yaşamın anlamsızlığı üzerine rutin konuşmalar yapılıyor, bu bölümde Mişima'nın varoluş kargaşasını çözmek için getirdiği çözümü Sartre'ın kafayı kırıp sağa sola ateş açan adamının eyleminde bulabiliriz; yok etmenin ve değişime yol açmanın bir anlamı vardır, eylemler ne kadar radikal olursa olsun eylenmelidir. Aşağı yukarı böyle bir şey. "İnsancıl olmamak her biri için onur duyulacak bir özellikti." (s. 51) Küçük bir hayvanın derisini yüzerler, anlama kavuşmak için uç noktalara kadar gidebilirler. Adamla kadının yakınlaşması gözlerinden kaçmaz, adamın aslında bir kahraman olmadığı, Noboru'nun annesiyle birlikte olmak ister istemez anlaşılır. Konumunu bir anda yitirir adam, o da otoritenin, baba figürünün bir parçası haline gelir. Denizdeki maceralarını bırakıp bir kadın için karada yaşamayı kabullenecek kadar düşük bir insandır çocukların gözünde, cezalandırılmayı hak etmektedir. Noboru, çetenin Tsukazaki için hazırladığı planı uygulamaya karar verir, annesiyle Tsukazaki'yi gözetlediği anlaşıldıktan sonra. Kopma noktasıdır bu; annenin öfkesi çocuğa güç verir, yetişkinlerin patlamalarına alışıktır, kendisini asıl yıkacak şey adamın göstereceği öfkedir. Tsukazaki'nin denizden kopuşu ruhunu değiştirmiştir, haşinliği ortadan kalktıktan, denizi Fusako'da bulduktan sonra sertliği giderek törpülenir, Noboru'yu dostça uyarmaktan başka bir şey yapmaz. Noboru için Tsukazaki'yi bitiren bir davranıştır bu, yaptığı kötülüğün karşılığında her türlü aşağılamayı hak ettiğini düşünürken, aşağılamayı neredeyse özlemle beklerken affedildiğini görmek, adamı gözünde iyice değersizleştirir.

Çete, hayvana yaptıklarının benzerini Tsukazaki'ye de yapmak ister, planlar yapılır. Klasik bir son aslında; Fusako'yla Tsukazaki'nin birbirlerinin korkularını törpülemeleri, yaşamlarının anlamlarını birbirlerine uyacak şekilde yontmaları tamamlanmaya yakındır, evliliklerinden önce son bir kez ayrılırlar, Fusako adamın döneceğini bilir, en azından buna inanır. Adam, çocukların davetine icabet ederek gizli mekânlarına gider, denizlerdeki hikâyelerini anlatacaktır. Geri dönüp dönmediğini söylemeyeyim.

Birkaç mesele var, dokunup bitireceğim. Bir, herhangi bir konuda liste yapan insanlara korkuyla yaklaşınız. İki, çocuklar saf kötülüğün neferleri haline gelebilirler, yetişkinlerin bu mertebeye ulaşmaları zor. Üç, Mişima ne kadar çabalarsa çabalasın, birazını olsun anlatamayacağı bir karanlığa sahipmiş zamanında. Dört, varoluşun Japonlarda ne kadar uçuk bir hale geldiğini iki müntehirden, yaşamlarında dost olan ve ölümlerinde de dostlukları süren Kobo Abe'den ve Yukio Mişima'dan biliniz.

6 Ekim 2018 Cumartesi

Marcel Proust - Guermantes Tarafı

Guermantes cemiyeti şimdiye kadar hatırlanacak bir anı olarak ortaya çıktı, "daha sonra anlatılacak bir cemiyet" için yeterince gizem yaratıldıktan sonra Proust yaşamının bu bölümüne doğrudan bir giriş yaparak gençliğinin büyüsünü hatırlıyor. Odaklandığı konular üzerinden konuşursak, burjuva ortamlarının gediklisi olması Guermantes tayfasına katılmasıyla gerçekleşiyor, öncesinde katıldığı yemekler, evine gelen misafirler yoluyla edindiği izlenimlerini aktarırken bu kitapta görkemli bir yaşam tarzının bir parçası haline geldiği için aristokratların ilişkilerini, yaşam tarzlarını anlata anlata bitiremiyor. Önceki kitaplarında her bir bölüm farklı insanlara ve farklı mekânlara pencereler açarken burada bütün pencereler Guermantes cenahına açılıyor, başlarda yer alan arkadaş ziyareti bile yaşamın farklı bir bölümü olarak değil, bu sihirli dünyaya giden bir yol olarak görülebilir. Yoğunlaşma noktası Guermantes familyası kısaca, gönül yaylarının tıngırdamasından dostlukların ve düşmanlıkların belirmesine kadar pek çok hadise bu ailenin merkezinde olduğu bir ana anlatı ve bir iki yan anlatı yoluyla sağlanıyor. Dikkat çekici bir mesele de Dreyfus Olayı'nın iyice alevlendiği zamanlarda aristokrasinin olaya zıt noktalardan bakarak gergin bir sosyal ortam yaratması. Şimdiye kadar Dreyfus bahsinin en çok geçtiği anlatı bu, Yahudi düşmanlığının yavaş yavaş ortaya çıkmasını da ilk kez burada, açık seçik görebiliyoruz.

Françoise anlatıcının olaylar arasında köprü kurması gerektiğinde temel taş olmaya devam ediyor, bütün taşralılığıyla ve peşin hükümlülüğüyle orada, yaşamı olduğu gibi görüyor ve pek bir süzgeçten geçirmeden anlatıcının bir parçası haline getiriyor. Yerleşilen yeni evin düzenlenmesi ve sorumluluğu yine kendisine ait, bu sebeple anlatı boyunca nerede karşımıza çıkacağını bilemiyoruz ama sürekli orada, varlığı okura farklı bir bakış açısı kazandırıyor, anlatıcının gözlemlerini kendisinin gözlemleriyle kıyaslayarak ikinci bir gözlemci haline gelebiliyoruz, okur çoğalıyor, tek bir bilince hapsolmamış oluyoruz. Tekil bir anlatı biçimi ne kadar zengin olursa olsun başka bir bilinçle tartılmadığı müddetçe kısıtlıdır, bu şekilde genişletilebilir. Genişletilmiştir; Françoise anlatıcıyı anlayabilecek tek insan olarak beliriyor ve tahlillerden nasibini alıyor. Sinirli bir insan, hassasiyeti ölçüsünde bencil, kendisinde gördüğü eksikleri başkasında görmek istemiyor. Guermantes Konağı'ndaki dairede anlatıcının Françoise'yla kıyası, anlatıcıyı soyluların yaşamına hazırlıyor bir bakıma. Daha keskin bir bilinç, daha iyi gözlemler. Mekânlar da bu yeni bilinçle tekrar kuruluyor, daha önce karşılaştığımız Combray Kilisesi'nin vitraylarına, duvar halılarına daha farklı bir duyarlılıkla yaklaşır anlatıcı, çocukluğunda yapıların bıraktığı izleri gençliğinin izlerinden tamamen ayırır ve yepyeni bir insan olarak izler yaşamı. Guermanteslar için çalışan hizmetçilerin inceliği de bu gözle incelenir, Jupien'in Mme de Guermantes'la geçirdiği zamanlarda edindiği bilgi, edebi derinlik ve soylu incelik, Françoise'nın niteliklerinden oldukça farklıdır ve anlatıcı için yeni bir şeydir bu, ilgi çekicidir. Tanışılan insanların inşası, o insanların davranışlarındaki en küçük detaylardan bile koca bir dünya kurulmasını sağlar. Guermanteslar'ın kurulumunda da bu teknik kullanılır; ailenin yaşadığı muhiti biçimlendirmesi, anlatıcının ailesiyle olan münasebetleri, evlerine girip çıkan çok mühim insanlar nispeten az bölümlemeye ve çokça psikolojik çözümlemeye yol açar.

Mme de Guermantes'a kesilen anlatıcının neden bu aileye taktığını da az buçuk anlarız, gönül işlerinin başladığı noktada anlatıcının daha keskin bir bakışa sahip olduğunu tecrübe etmiştik, o halde bu ilginç ve görkemli kadının yaşamına boğulacağız demektir ama öncesinde durmadan hasta olan anlatıcının babasında uyandırdığı kaygıyı ortadan kaldırması, bunu yaparken de Mme de Guermantes'a yaklaşması gerekiyor. Bir yandan yaşam durmadan akıyor, anlatıcı yeni anımsayış biçimleri buluyor, örneğin bir şiirin bir hecesini hatırlayamadığı için şiirin tamamının silinip gitmesi gibi kayıpların yanında önceden gördüğümüz tiyatro salonunun yeni anılara zemin hazırlıyor. "İnsanoğlunun eserlerini görme kuruntusunun, meraklı tanrıçaları eşiğine getirdiği, yaklaşılması imkânsız bütün bu barınakların arasında en ünlüsü, Guermantes Prensesi'nin locası namıyla bilinen loş kütleydi." (s. 994) Hayal gücünü "daima istenenden farklı bir şey çalan bozuk bir laterna" olarak niteleyen anlatıcı için farklı zamanların anıları bir araya getirilip tekrar ayrıştırılır, bu kez Prenses için. Locadan atılan bir bakış, verilen bir selam, anlatıcının sanat hakkındaki görüşleriyle birleşip yeni bir pencere oluşturur. Net bir pencere değil bu, Mme de Guermantes görünümünü sürekli değiştirdiği için anlatıcının bilincini de yönlendirir ve anılar arasında bir uyumsuzluk yaratır. Netleşen panorama tek bir an için geçerlidir, örneğin birçok aristokratın katıldığı bir yemek sekansında. Anlatıcı, yakın arkadaşı ve Mme de Guermantes'ın yeğeni olan Saint-Loup'yu karargahında ziyaret ederken berrak bir manzarayla karşılaşırız, askerliğin doğasının ve askeriyedeki hiyerarşinin incelenmesi son derece yalındır ama aşık olunan kadın ortaya çıktığı zaman bir tedirginlik, her şeyi bir düzleme oturtma kaygısı sezilir.

Anımsama nesnelerine yenileri katılıyor arada, örneğin Saint-Loup'nun emir erinin getirdiği kakao, ilk kitaptaki madlen gibi bir etkiyle tat duyusunun anıları biçimleyişindeki etkisini gösterir, anlatıcı odasının penceresinden gördüğü manzarayı onca zamandan sonra en ince ayrıntısına kadar hatırlar. Odalarla alakalı, aslında mekânla alakalı yorumlar bu anımsayışları zamanın peteğine yerleştirir: "(...) bu odalar topluluğu, sessiz bir hayatları olmakla birlikte bir insanlar kolonisi kadar gerçekti ve içeri girdiğinizde, onlarla karşılaşmak, onlardan kaçınmak, onları ağırlamak zorundaydınız." (s. 1034) Ağırlanan oda imgesi, mekânın da bilincimizde ağırlanan bir varlık olarak düşünülmesini sağlar, çok ince bir hassasiyet. Proust'un hakkında düşünmediği bir varlık olduğunu sanmıyorum, yaşamı şekillendiren her şey onun zihninden nasibini almıştır. Hemen her kitapta olduğu gibi burada da uykunun hiçlikle samimiyeti irdelenir ve uyku, olaylar arasında bir koridor olarak kullanılır. Odalardan karakterlere, karakterlerden zamanlara geçişler yapılır. "Çeşitli yıllara denk düşen sabit yerleri kendi içimizde bulmak daha iyidir." (s. 1043) Anlatıcı sadece yerleri değil, yaşama dair her şeyi kendi içinde bulur ve onları kendine has bir biçimde bir araya getirir. Uykuyu bu edimde bir derleyici olarak görebiliriz, uyku mühimdir. Uykuya dalmakla uyanmak arasında kişinin aynı kalması, ölümden sonra ruhun dirilişinin bir hafıza olayı olarak incelenmesi de üzerinde durulan onlarca düşünceden bazıları.

Mme de Guermantes'in kişiliği, popüler bir kadının sahip olması gereken bütün özellikleri taşıyor. Prenses edebiyat biliyor, siyaset biliyor, insan idaresini biliyor, toplumun her kesiminden insanla iletişim kurmasını biliyor, oldukça da güzel. Anlatıcıyı pek sevmediği söylense de çekim gücüne tutulan anlatıcı için ondan uzak durmak mümkün değil, kendini bir şekilde davet ettiriyor Prenses'in evine.

Birçok davette bir araya gelen birçok insanla yaşananlar bir yana, Mme de Guermantes'ın son daveti özellikle uzun tutulmuştur, anlatıcıda derin bir iz bırakan bu bölümün okurda sıkıntıdan kendi kafasına odunla vurmak gibi etkilere yol açtığı söylenmiştir ama sıkıntının bu büyük anlatıyla pek bir ilgisi yoktur, Fransız aristokrasisinin unvanları, entrikaları, çekişmeleri ve benzeri pek çok olguları anlatıcının zihninde beliren tek bir parçadır, metnin tamamını ele geçirmemiştir, metnin tamamını ele geçiren şey, detay oluşturma başarısının okurda yarattığı güvenilirlikle zenginleşen bir hatıra dizilimidir. Döngüsel bir dizilim; her şey hatırlanır, tekrar hatırlanır ve hatırlanan şey önceki biçimlerinden farklılaşır. Proust okumak -gerçekten- eşsiz bir deneyimdir, geriye kalan kitapları bütün bir seneye yayacağım sanırım, hemen bitirmek istemiyorum. Gerçi onca kişinin, olayın ve mekânın unutulmaması gerek, arayı açmamak gerek. Kısacası bu taraf, onca parçaya ayrılmış anımsayışın şimdiye kadarki en iyi bölümünü oluşturuyor. Bence.

Ek: Sonda bir tartışma sahnesi var, soylu bir adamın oldukça kibar bir şekilde yürüttüğü düşmanlığı, öfkeyi pek az yerde görmüşsünüzdür. Anlatıcının ne yapacağını bilemediği, karşısındaki beyefendinin kibar kibar hakaret ettiği kısımlarda çok eğlendim.

4 Ekim 2018 Perşembe

Jean-Marie Laclavetine - Yarın Dündür

Balıkçı'nın Bertrand Russell'a yazdığı bir mektup var, tarihin tekerrür etmediğine dair. Sonradan Russell düşüncelerini değiştirdiği zaman, "O da benim gibi düşünmeye başladı işte, durum bu," diyordu Balıkçı, hangi kitabında olduğunu hatırlamıyorum. Tarihin topyekun tekrarı zamanın doğası gereği mümkün değilse de binlerce yıl boyunca varlığını kimlik değiştirerek sürdüren sosyal, politik, ekonomik vs. yapılar, kültür gibi pek çok geciktirici veya önceleyici etkene göre belirli örüntüler ortaya koyabiliyor. Din savaşlarının on binlerce yıl önce ağaca tapanlar ve buluta tapanlar arasında çıktığı söylenebilir, bu savaşların günümüzdeki karşılıklarına baktığımızda insanın ahmaklığı tekerrür eder belki, tarih değil. İnsan tekerrür eder hatta. Arketiplere kadar yolu var, Kabil'in kardeşini deşmesi, biçmesi gibi cinai hamleleri farklı durumlarda, aynı şekilde ortaya çıkabiliyor. Laclavetine'in geçmişte mağaralara resim çizen adamıyla modern zamanların arkeoloğu arasında kurduğu ruhsal bağı bu tekrara bağlayabiliriz. Laclavetine, metnini insanlara ithaf ederken değişmezliğin bir yerinden kırılabileceğini umuyor olabilir, insanın değişmeyeceğini düşünüyor olabilir, aslında sadece olduğumuzu anımsatıyor olabilir, kendi bilir. İnsanın onca dünya acısının içinde kaybolduğu düşünülse bile bir yerden fırlayıveriyor, ayrık otu gibi. Sanırım bu fırlamaları güzelliyor kendisi; çağ ne olursa olsun hayvan kemiğiyle kafa yarılabilir ve en acımasız zamanlarda bile bir umut vardır.

İki farklı zamanın anlatısı bu; birinde pterodaktil eti yenen, çizim olaylarının yeni başladığı ilkel dünya, diğerinde günümüzün dünyası anlatılıyor, Noah ve Noé üzerinden. Bağlantı noktası, Noah'nın rüyalarının gösterdiği gelecekteki diğer zaman ve Noah pek az insanda olduğunu düşündüğü duyarlılığıyla geleceğin toplumsal yapısını, iletişim biçimlerini çözerek geleceği geçmişe getirmeye çalışıyor. Parodik bir anlatım tekniği yok, rüyaların açtığı geçit kolektif bilinçaltının kuvvetli bir yansıması olarak bütün zamanları bir araya getirmeye uğraşıyor ama her çağın kendine has problemleri ortaya çıktıkça bu birlik hayal ürünü bir yapı olarak kalıyor. Noah yine de çabalıyor, en azından çevresindekilere dilin ne olduğunu öğretiyor ki sağlıklı iletişim kurma yönünde faydasız bir çabadır bu, uzun vadede bunu kendisi görmeyecek ve geleceğin kaotik yapısından iki dünyayı birleştiremeyeceğini anlayamayacak, yine de tekrar tekrar deneyecek. Tekrardaki farkı bulmak için. Vahşet dolu dünyasını biraz olsun uygarlaştırmak için çabalayacak. "Noah'nın yaşı yoktu, o yorgunluklardan, kaba güçlerden dolayı bitik düşmüş ve artık türünün mükelleşmediğini göre göre umutsuzlaşmıştı. Birçok savaş, birçok gereksiz kıyım, yabani sevinç haykırışları içinde geçici olarak konakladıkları çayırların üzerine fırlatılan ve son nefeslerini verirken çırpınan cesetler görmüştü." (s. 11) Noah'nın insanın iyi tarafını simgelediği söylenebilir, kendisi zamanının bilim adamı, otacısı, şamanı, bir garip adamıdır. İnsanların acılarını dindirmeye çalışır, çalıştıkça da daha fazla acıya maruz kalır. Hiçbir şeyi sağaltamadığını görmek onun lanetidir, ne kadar didinirse didinsin diyalog kurarak problemleri çözmek yerine bir mızrak darbesine sığınan insanları görür her tarafta, şiddetin kolaylığı kendi zamanını ele geçirmiştir. Sadece kendi zamanını değil tabii, gelecekte şiddet de kimlik değiştirmiştir, farklı maskelerle karşısına çıkar. Noé'nin gözlerinden gördüğü dünyada da problemlerin çözülemediğini görür, orada farklı bir hikâye akmaktadır. Bu hikâyenin kendi dünyasına sızdığını görür, vahşilerin bir anlığına korkuyla göğe baktıkları bir zaman tepedeki uçağı görür, eşiyle karbon 14 dolu konuşmalar yapar. Rahmetli karısından sonra yalnızlaşıp kendini toplumdan soyutladığını söyleyebiliriz. İnsanlara ateşin sırrını vermeyi düşünür, avladıkları hayvanları daha çabuk öldürebilmek için düşündüğü yöntemleri öğretmek ister, öğreteceği şeylerin insanlar tarafından başka insanları öldürmek amacıyla kullanılmayacağını bilse bir an olsun beklemezdi.

Noé'yle Hélène'in dünyası, Noah bir gün uyanıp elindeki sarı saçları görünce biçimlenmeye başlar. Noah, Hélène'e ilgi duymaya başlar ve Noé'nin gözünden geleceğin dünyasını izler. Gelecekte büyük sıkıntılar yaratan çokevlilik yoktur, sosyal yapı aile düzeyinden başlayarak olabildiğince oturmuştur. Noé'nin ve Hélène'in ilginç ilişkisine bu noktada şahit olmaya başlarız. Noé işine aşık bir arkeolog olarak birçok kazı alanına gider, Hélène'in isteklerini yerine getirmez, kadını pek sallamaz ama kadın Noé'nin tam da bu huyuna aşıktır. Birbirlerinden kopamazlar, çocukları olur sonunda. Fantastik işler yine devreye girer; öbür tarafta Noah'ın yakın arkadaşlarından biri doğum yaparken çocuğunu kaybeder, o çocuk öbür tarafta, Hélène'in çocuğu olarak ortaya çıkar. Böyle pek çok geçiş var, tarih öncesinde uçak motorlarının sesinin yankılanması gibi geleceğin dünyasında da eski çağların kalıntıları yaşar, fosil ve bebek olarak. Sonuçta doğan bebeğin Noah zamanındaki zorbalar gibi olduğu anlaşılır, ilkel bir para kazanma makinesi. Parayı tarih öncesindeki kazançlar gibi düşünüyoruz, bu çocuk büyüdükçe ekonomiye merak salar ve Noah'ın etrafında örneklerini gördüğümüz despotların acımasızlığına sahip olduğu için tarihi mekânları rüşvetle, yıldırıcılıkla ele geçirir, kanunen yamuksuz işler yapar ama tarihi katleder, otel ve benzeri tesisler kurar, hatta bunların adlarını erdemli bir insanın davranışlarından aparır. Cömertlik Kulesi, Yardımlaşma Binası, bilmem ne. Adamlarını üç otuz paraya çalıştırır bu velet, eşine çok kötü davranır, saf çıkarcı bir elemandır. Hélène ve Noé ne yapacaklarını bilemezler, kendi oğulları olan -aslında öyle olmayan, "fantastik iş" çünkü- bir canavarla mücadele etmeleri gerekmektedir. Dünyalar arasında yardımlaşma yoktur, bir taraf izleyiciyken diğer taraf eyleyicidir, doğal durumun tam tersi. Atalarımızın yaptıklarını bir anlamda izleyebiliriz, neler olduğunu biliriz çünkü. Burada tam tersi, Noah izliyor ve geleceği geçmişe iteliyor. Zamanın lineer akışının bir öneminin olmadığını düşünmeye başlıyoruz, aslında geçmiş veya gelecek yok, insan ürettiği onca metanın, duygunun arasında hâlâ aynı, değişmiyor.

Değişmezlik üzerine bir roman. Zaman oyunları iyi, bir topluluğun iletişim ögeleri ile biçimlenmesi güzel, mizah dozunda, okunası bir metin.

2 Ekim 2018 Salı

Roger Boussinot - Bir Çobanın Yaşamı ve Ölümü

Şişhane civarında çalışıyorum. Çalıştığım okulun az aşağısında eski bir iş hanı var, bizim sokağa bakan girişin önünde, dersimin sabahtan başladığı zamanlarda yaşlı bir evsizin yattığını görürdüm. Kirli bir yatak, bir su şişesi, bir yorgan. Öğleye doğru polislerin adamı kaldırdığını, oradan uzaklaştırdığını görürdüm. Çarşamba ve cuma günleri simit alıp bırakırdım, karın tokluğundan başka pek bir yardımım olmuyordu. Sonra binayı yenilemeye başladılar, giriş tamamen kapatıldı. Adamı bir daha görmedim, nereye gittiğini bilmiyorum. Daha iyi bir yerde olduğunu umuyorum, ona uyanıkken denk geldiğim bir zaman olsaydı konuşacaktım ama kısmet olmadı. Boussinot'nun çobanını okuyunca o adam aklıma geldi. Bir yerlerde kesiştiğimiz insanların dinlenmeye değer hikâyeleri var, vardır herhalde, ıskalamazsak dinleriz, dinleyemezsek de bu metin vasıtasıyla dinlemiş kadar oluruz.

Çevirmen Aydın Emeç, Hür Yayın 1982'de basmış. Boussinot, Sorbonne'da felsefe okuduktan sonra gazetecilik yapmış, 1946'dan 1982'ye kadar on beş roman yazmış, yönetmenliği de var. Türkçeye şimdiye kadar tek bir metni çevrilmiş, diğer metinlerini bilemiyorum ama bunun kadar iyiyse kesinlikle değerlendirilmeli. Tek bir sorunun etrafına örülen anlatı, kişisel tarihin uzak bir zamanında başlayıp Forrest Gumpvari bir adamın yaşamına açılıyor ve resmi tarihin belgeleriyle desteklenerek kurmacanın gerçekle bir araya gelmesini sağlıyor. İyi kotarıldığında iyi bir metin demektir bu. Boussinot iyi bir iş çıkarmış.

Metin iki bölümden oluşuyor, ilk bölümün adı Chalosse Diye Bilinen Jean. Anlatıcı, otuzlu yıllarda Bordeaux'daki Michel-Montaigne Lisesi'nde okurken civardaki tıp fakültesinin birkaç basamağında yaşayan dev adamı hatırlıyor, yıllar sonra. Kırk yılın sildiği anılar arasından kurtulan adamın anısı çok canlı; serseri görünümlü biri değil, alkolik değil, kimseyle iletişim kurmuyor, kendi halinde yaşayıp gidiyor. Yıllar sonra tıp fakültesindeki iskeletlerden biri olarak karşılıyor anlatıcıyı, bedenini tıp fakültesine satıp öldükten sonra laboratuvarın en heybetli sakinlerinden biri olarak görev yapıyor. Kimliğinin yazdığı fiş, anlatıcı için koca bir kişisel tarihin kapılarını aralıyor. Kurmaca kısımlar burada devreye giriyor; adamın çocukluğundan ölümüne kadarki süreci adamın -bundan böyle Jean- yaşadığı dönemde gerçekleşen siyasi ve toplumsal olaylar üzerinden, anlatıcının araştırmalarının sonuçlarından ve Jean'ın -olabildiğince kurmaca- yaşantısından öğreniyoruz. Bir insan kuruluyor; elde yeterli malzeme var ve malzemenin yetmediği noktalarda hayal gücü devreye giriyor. Ele geçen fişte Jean'ın 1858 doğumlu olduğu yazıyor, 1879'da askere alındığı ve aynı yıl çürüğe çıkarıldığı bir diğer bilgi. Ölüm tarihi, 15 Ağustos 1936. Anlatıcı, kendi zamanının yüz yirmi yıl öncesindeki doğumdan itibaren hikâyeyi anlatmaya başlıyor, Tierrabec'in Jean'ı bulmasıyla birlikte bir hayatın izleyicisi oluyoruz. Mavi gözlü, sarı bir bebek Jean, çoban Tierrabec'in yalnızlığını dindirecek tek insan. Büyüdükçe kuvvetleniyor, gelişiyor ve iki metreyi aşan bir boya ulaşıyor, bu sırada çobanlığı öğreniyor ve Tierrabec'in bir kaza sonucu uçurumdan düşmesiyle tek başına kalıyor. Civardaki papaz ve köylüler, Jean'a yardımcı olup çobanlıkla geçinmesine yardım ediyorlar. Hayvan sahipleri, Jean'ı açlıktan ölmemesini sağlayacak kadar besliyorlar, Jean da fazlasını istemiyor zaten. Kraldan, Fransa'dan, cumhuriyetten, hemen hiçbir şeyden haberi yok. Dağlardan asker kaçakları geçiyor, askerler geçiyor ve Jean bazılarına yardım edip bazılarından uzak duruyor. Yerel lehçeden başkasını anlayamıyor, bu yüzden iletişim de kuramıyor pek. Yakınında yaşayan insanlardan başka tanıdığı yok. Biraz Yüzyıllık Yalnızlık havası da işin içinde; çitlerle çevrilen topraklar ve "parlak, uzun bir yara" olarak ortaya çıkan raylar, giderek biçimlenen ve paylaşılan dünyayı Jean için anlaşılmaz kılan detaylar ama kendine ait bir yeri, bir evi ve Tierrabec'ten kalan bir parası var, yeterli. Parayı noter işletiyor, Jean şimdilik iyi gidiyor.

Askere alındıktan sonra yazısının kötülüğü ortaya çıkıyor. "Ağlayan asker" olarak bilinmesine yol açan olaylar, kendisi için oldukça yaralayıcı. Savaş çıktığını söyleyen askerler Jean'ı orduya alıyorlar ve bu tekinsiz, suskun devden korkan ordu mensupları pek de iyi davranmıyorlar adama. Ne ki düztaban olduğu ortaya çıkınca evine dönmesine izin veriliyor, ahmağın teki olduğu için ordunun kaybettiği pek bir şey yok komutanlarına göre. Zaten koyunlarını, dağlarını ve ağaçlarını istiyor o, her ağacı bir İsa, tapılası bir ilah. Dini yok Jean'ın, doğanın kendisi için tek tanrı olduğunu söyleyebiliriz. Papazın da pek bir baskısı yok bu konuda, bu yalnız, garip adam için en iyisini istiyor sadece, bu yüzden Jean'ın bir kadınla yaşaması gerektiğini söylüyor. Böyle bir kadın var; evi çekip çevirebilir, çocuğu olmasına rağmen genç, hoş bir kadın. Aşık da oluyorlar sonra birbirlerine, kadın ölmese çok mutlu olurlardı. Kadın, Jean'ın soyulmasını da engelleyebilirdi belki; noter öldükten sonra yerine gelen adam hırsız çıkıyor, Jean'ın parası dahil olmak üzere pek çok kişinin parasını cebe atıp kumar oynuyor, kaybediyor ve intihar ediyor. Savaş sırasında Jean'a kaktırılan devlet tahvilinin de pek bir kıymeti yok. Sokağa ve hapse düşüyor Jean, insanların kendisine yaptıklarına pek de hayret etmiyor, insanları biliyor çünkü. Bilge bir adam, ne kadar aptal gibi gözükse de aslında her şeyi anlıyor, oldukça duyarlı.

Adamın acı sonunu zaten biliyoruz ama hikâye Jean'ın ölümünden sonra da devam ediyor, zamanında karşılaştığı insanların çocukları veya torunları devletin üst düzey bürokratları haline gelmişler, bir şekilde tarihin izini üstlerinde taşıyorlar ve bazıları doğrudan Jean'ın her şeyini yitirmesine sebep oluyor. İlginç bir nokta: Jean'ın aşık olduğu kadından bir çocuğu olduğu ortaya çıkıyor, anlatıcı bir araştırmacı gazeteci gibi çalışırken bu çocuğun aslında kendi zamanının çok önemli bir politikacısı olduğunu keşfediyor. Adama durumu anlatan bir mektup yazıyor, arşivlerdeki belgelerin örneklerini yolluyor ve bir süre sonra bakıyor ki arşivler tahrip edilmiş, kimlik bilgileri ortadan kaybolmuş. Jean'ın izi kalmayacak neredeyse, hatta anlatıcının çabaları olmasa çoktan yitmiş durumda. İkinci bölümde, Katmanlar'da bu meseleler anlatılıyor.

Kaybolup gitmemeli bu metin, kesinlikle okunmaya değer. Hem Jean'ın kurmaca-gerçek hikâyesi, hem anlatım tekniği, hem modernleşen dünyada kaybolan bir insanın acısı ilgi çekici. Denk gelinirse alınsın. 5 TL'ye bulunabilir.

1 Ekim 2018 Pazartesi

Krisztián Grecsó - Peşinden Gidiyorum

Macarlara özgü bir duygu olmalı, sadece Macar diyarında yaşayanların anlayabileceği türden. Bomboş, bitimsiz bir ovanın yaşamla doldurulması duygusu. İnsan bunu kendi ruhu için de hisseder, okuduğum kadarıyla çoğu Macar yazarda bunun izi var. Çorak geçebilecek bir yaşamı uçlarla doldurma güdüsü. İfade edemiyorum tam, okudukça sezilen bir şey. Macaristan'ı enine boyuna gezmiş bir arkadaşım, Macarların doğayla garip bir ilişkileri olduğunu söylemişti. Doğanın parçası olmaktan öte, kendi yaşamlarını sonsuz döngünün dengiymişçesine üretme yeteneklerinin olması, coğrafyaya özgü bir durum. Metinlere baktığımızda gördüğümüz kontrol edilemez akışın kaynağını da burada aramak lazım. Grecsó'nun Daru'sunda bir dönemin toplumsal ve siyasal olaylarını izleyebiliriz ama asıl olay, dönüşmek istemediğim(iz) birinden ne kadar uzaklaşabileceğimize dair bir kıyasın ortaya çıkmasıdır. Anlatıcı olarak Daru'yu bulur bulmaz ikinci, üçüncü, sayısız Daru'nun hikâyesi başlar. Anlatıcı-Daru, kendisinin anlattığı kişi olmadığını söyler, başka zamanların başka kendiliğidir o. Geride kalmış ama unutulması güç benliklerin geçidini takip ederiz, hepsi bir araya gelerek anlatıcı-Daru'nun sözcüklerini, duygularını biçimler. Serbest dolaylı anlatımın değişik bir biçime bürünmesine yol açar bu; çoğu kez karakterin veya anlatıcının seslerinin birbirine karışma tehlikesi baş gösterince afallatıcı, kötü bir etki oluşur, okur metinle olan mesafesini yitirir. Daru ve anlatıcı-Daru arasında böyle bir problemin doğmaması, anlatılan zamanların onlarca yıla yayılmasına rağmen, hatta Daru'nun kendini bölmesine rağmen, kısacası onca parçalanmaya rağmen hâlâ kaynaktan, özden bir parçanın aynı kalması sayesinde. Klişe bir tanıma ulaşıyorum; ne kadar aynı kalsak da parçalanırız, farklılaşırız ve ne kadar parçalansak da değişmeyiz, bütünümüz yine biz ederiz. Eder miyiz?

Grecsó'nun YKY'den de bir romanı çıktı, çevirmeni yine Gün Benderli. Birçok Macar yazarı Türkçeye kazandırdığı için kendisine sonsuz teşekkür.

Daru'nun erginlenme ayinlerinden, ilişkilerinden ve yaşamı oluşturan diğer pek çok parçasından daha fazlası var bu anlatıda, en başta benliğin oluş(a)ma(ma) sancılarının çeşitliliği ve anlatılış biçimleri. Çocukluğundan kırklı yaşlarına kadar uzunca yolculuğu boyu yanındayız Daru'nun; anlatıcı olarak kurduğu benliğini dinliyoruz ama davranışlarının göstericiliğinde buluyoruz gerçeği. Deneyimlerinin davranışları üzerindeki etkileri silikleştikçe ortaya çıkan çatışmaları okur olarak incelemeden önce anlatıcı-Daru tarafından nasıl değerlendirdiklerini görüyoruz, bu açıdan kendini tartan bir anlatı olarak karşımıza çıkıyor. Macaristan'ın devrimle muhasebesi, savaş yıllarında ve Sovyet yönetiminde insanların kendilerini durmadan yeniden konumlandırmaları ve bunun sonucu olarak kaçarı olmayan kuşak çatışmaları da atmosferi sağlayan etkenler olarak karşımıza çıkıyor. Hızla gerçekleşen çok sayıda değişim, nesiller arasındaki bağlantıyı kopardığı gibi bireyin kendini kurma çabasını da sekteye uğratıyor. "Neden her şey bu kadar çabuk değişti. Bunu kavrayamıyor bir türlü, yetişkin olmayı beceremiyor." (s. 87) Çocuk olmayı da beceremiyor aslında, hayalet bir anneyle kaba, anlayışsız bir babanın çocuğu olarak sevgiyi karşı cinste aramaya başlaması yaşamının oldukça erken zamanlarına denk geliyor. Anlatının bölümlere ayrılmasında Daru'nun hayatına giren kadınların başlıklar olarak karşımıza çıkmaları, bitmek bilmeyen sevgi arayışına, doyumsuzluğa bağlanabilir. Bir başka dikkat çeken nokta da Daru'nun gelişiminin kadınlarla ilişkileri üzerinden takip edilmesi. Her ilişki farklı duyarlılık seviyelerine ulaştırıyor Daru'yu, daha iyi bir sezgi daha büyük acıları, çıkmazları getiriyor. Bir süre sonra sürüklenme duygusundan başka bir şey kalmıyor geriye, yeterince acı çektiği zaman bu sürüklenmenin yaşamın ta kendisi olduğunu fark eden Daru, kim olduğunu bir başkasında aramaktan vazgeçip sadece o âna odaklanıyor. Bu yapının oluşumunda Depeche Mode, a-ha gibi grupların müzikleri önemli ama ne kadar önemli olduğu konusunda Grecsó ne yazık ki isimleri anmanın ötesine geçmiyor. Jo ve alkol var, mançizde umutsuzca doymaya çalışanlar gırla, partiler duman altı cinselliğin kapısını aralıyor ama müzik, Daru'nun taşındığı bir evde bulduğu gitarla yaptığı müzik, sevgililerinden birinin az meşhur olması sonrasında kendisinin yarım bıraktığı müzik ne yazık ki pek anlatılmamış, aslında Daru'nun seyrinde önemli bir yere sahip olabilirmiş ama bir fikir olarak belirip sonrasında bırakılmış gibi.

Daru'nun çocukluğundan itibaren, Lili'den başlıyoruz ve ilk yenilgilerine, okuldaki ilk başarısızlıklarına, okul çocuklarıyla ilk çekişmelerine şahit oluyoruz. Grecsó'nun yaşamıyla paralellikler taşıdığı söylenebilir, Daru gibi yazarı da nispeten yoksulluk içinde bir çocukluk geçirmiş. Perde'yle çevrilmiş bir ülkenin fakir ama umutlu çocukları büyüyor, belki geleceksizlik duygusu yüzünden biraz pervasızca, bu yüzden yaşamlarının nereye gideceği konusunda bir fikirleri yok, kaderlerinin başkaları tarafından çizildiğine inandıkları için gelişine yaşıyorlar biraz. Daru büyüyor, öğretmen okuluna gidiyor, kütüphaneci oluyor ve karşısına çıkan insanlarla bir arada yaşamaya çalışıyor, bazen yaşadığı onca rezillik isyan etmesine yol açsa da devam ediyor, başka hiçbir şey düşünmeden, çarpık ilişkilerini sürdürerek ve her şeyi biriktirerek. Anlatıcı-Daru'nun varlığı bir bölünmenin ipuçlarını veriyor sanki, bir noktaya kadar Daru, Daru olarak kalmış ama en sonunda kişiliğini bölüp geçmişine başka bir gözle bakmak zorunda hissetmiş gibi. İnsanı parçalayan üzüntüleri bilirseniz, kendinizi bölüp bir parçanızı unutmanın tek kurtuluşunuz olduğunu da bilirsiniz. Şöyle bir imge: Anlatıcı-Daru kendini böldükten sonra o ândan öncesindeki, anlattığı parçasını metne döktü ve ondan kurtulabilmek için metni ortadan kaldırdı. Metin sonlanırken Daru'nun başladığı yere dönmesi, eşiyle birlikte doğduğu yerleri ziyaret etmesi kendine dönüşün işareti değil, bir çemberi kapatıp metni de kapatması anlamına geliyor. Bir şey bitmeden yeni bir şey başlamayacaktır, bu yüzden kurtuluruz, unuturuz, hatırlayacak bir şey kalmaz.

Daru'da büyük bir parçamı gördüm, daha ne kadar ileri gidilebilir diye düşünürken çoktan gidilmiş olduğunu görmenin şaşkınlığı, gelmesi beklenen son nokta bir türlü gelmezken başka bir yere ulaşılmış olduğunu fark etmenin sersemleticiliği, sinirlenmek, üzülmek, yine de çabalamak, denemek, bir döngü. Stres dolu anlarda kesintili düşünce yapısının getirdiği kesintili cümleler, huzur anlarında detaylı, tasvirli anlatımlar, Daru'nun yaşamına göre biçimlenen bir anlatı. Hararetle öneriyorum, bu metin tez okuna.

28 Eylül 2018 Cuma

Niklas Luhmann - Aşk - Bir Alıştırma

Üremeyi iletişimin ilk adımı olarak görmüştük, Dilin Tarihi'nde iletişimin temellerinden biriydi. Biyolojik bir iletişim yolu bu, ekonomideki karşılığı metanın el değiştirmesi olabilir, bu da kendi içinde iletişimin temel öğesini, mesajı taşır. Her sistem kendi iletişim yolunu oluşturuyor, Luhmann'ın öne sürdüğü fikir bu. Kendi sistem kuramına göre toplumdaki bireylerin salt dille birbirini anlaması mümkün değil. Pirandello'dan Kosztolányi'ye pek çok yazarın ele aldığı bir mesele. Doğrudan, vokal iletişim yorumlamalara ve haliyle yanlış anlamalara açık, kelimelerin bazı anlamlara gelmemesini de buna katabiliriz. Mutabık olunan kavramlar bile her bireye göre -az veya çok- değişiklik gösterir, dolayısıyla "iletişim mecraları" denen nanenin asıl iletişim kanalı olduğunu söyler Luhmann. Cinsellik, hediye alıp vermek gibi eylemler kusursuz bir bağlam yaratmasa da mesajların nispeten sağlıklı bir şekilde iletilmesini sağlayan kodlardır ona göre, aşk da böyle bir koddur. Luhmann'ın sosyolojik düzlemde incelediği aşk olgusu, insan ilişkilerinde anlam üretiminin en özgül biçimlerinden biri olarak karşımıza çıkıyor. Rastgele bir sevişmenin doğuracağı tutkunun aşkla olan ilişkisinden tek eşliliğe kadar pek çok mesele sosyalleşme kapsamında ele alınıyor, aşkın maskeleri ve maskelerin altında ne olduğu üzerine fikir yürütülüyor. Kabaca bu.

Luhmann, postmodernizm, postyapısalcılık gibi fırtınaların estiği düşünce ortamında kendi sistemini ortaya koyuyor, Talcott Parson'dan devraldığı otonom sistemler kavramını kendi fikirleriyle birleştirerek somutlamaya çalışıyor. 20. yüzyılın ikinci yarısında özgün bir girişim, o atmosferde özgün olduğu söylenebilir. Eylemsel ve deneyimsel anlamın birleşimini analitik bir anlam olarak görür ve bu anlamın dünyayla sistem arasındaki bölünmelerinden gerçekliğin ortaya çıktığını söyler. Ona göre bölünmeler sonucu ortaya çıkan parçalar gerçekliği oluşturan parçalardır, birbirleriyle uyumlu oldukları sürece bireyin gerçeklik algısı stabil ve sağlıklı bir şekilde kurulur, iletişimsel bir kurulumdur bu; parçaları üreten sadece biz olmayız, aldığımız ve verdiğimiz mesajlar bu parçaları oluşturur. Bu bağlamda aşkın korunmasında belli bir açıklığın bulunması gerektiğini söyler Luhmann, iletişim sosyal sistemlerin desteği ve dağıtıcı bir riski olduğuna göre partnerler arasında bir denge kurulması gerektiğini, anlatılmamış veya uydurma bir hikâyenin varlığının partnerleri ayıran önemli bir etken olduğunu söyler. Evlilik kurumunun, hayat arkadaşlığının temelinde bu vardır. Gerçekliklerin eşitliği olarak adlandırmıştım ben bunu, Luhmann'dan haberim yoktu ve kendi ilişkimin bunun yokluğundan mustaripliğini anlatan bir metin yazıyordum. Yazdım, bitti. Bir zaman basılır. Sanırım. Neyse, bu eşitlik "bireyselliği etkisizleştirmek yerine karmaşıklığı azaltma sürecinde bir referans noktası olarak bireyi oluşturur". "Aşk, başka bir kişi ya da birtakım kişilerin kendi bireysel kavrayışlarına ve özel dünya görüşlerine yönlendirmek suretiyle seçimler sunar. Bu iletişim mecrasının özel işlevi de, somutlaşmış ve bireyselleşmiş deneyim işleme tarzına dayanır." (s. 15) Aşkta kişi kodlardan arınmıştır, olduğu gibi kabul edilir. Kendini kabul ettiği ölçüde -yine gerçekliğin eşitliği çıkıyor ortaya- partneri tarafından da kabul edilecektir, dolayısıyla önce öz bilincin gelişmiş olması gerekir ki başka bir bilinç tarafından kusursuz bir şekilde kavransın. Partnerler, birbirlerinin dünyalarında bu kavramaların başarılı olması ölçüsünde yer alırlar veya birbirlerinden koparlar. Birlikte bir dünya kurmanın, ilişkinin bir boyutu olan üçüncü kişiliği yaratmanın temelinde bu etken vardır.

Diğer iletişim mecralarının aşkın yerini çok sınırlı bir ölçüde tutabileceğini söyler Luhmann, aşk da onların yerini kısmen tutabilir. Toplumun karmaşık yapısı, mesajların berraklığını ortadan kaldırırken aşkın kimliği de tarih boyunca değişir, cinselliğin aşka göre konumu yer değiştirir, bir edim olarak cinsellik aşk bağlamında geri plana alınır, deneyimsel düzeyde işlerliğini sürdürür. Aşkın bir temsilidir, kendisi değil. Lefebvre'ın mekânlar için söylediklerini aşka uyarlayabiliriz; temsil mekânlarının ideolojilerin aygıtları olarak kullanıldığını düşünürsek mekânın gerçekliğinden -gerçek mekânı düşünüyorum, olabildiğince saf ve tamamen kendime ait olan imgelemimle oluşturduğum mekândır herhalde- aşkın gerçekliğine uzanan nitelik benzerliği görürüz. Aşk biriciktir, yardımlaşmaya, tanımaya ve tanınmaya, rahatlığa ve aidiyete yol açar. "Kurulu" bir mekânda kendiliğimize yapılan saldırıdan ötürü rahatsız oluruz, örneğin AVM'lerde nefes alamayacak gibi olurum. Partnerimin "kurduğu" aşk da bir başka boğulma vakasıdır. Misal. Doğal bir dengelenmenin gerçekleşmesi gerekir, yoksa o aşk bir zaman sonra ortadan kalkacaktır, zira mesajlar aşırı yorumlara açık hale gelecektir. Belli bir ölçüde yıkıcılık kabul edilebilir, dengelenme için dağıtıp birleştirmelere ihtiyaç duyulur ama mutlak bir yıkımdan korunmak için bireyin kendini dengelemesi de gerekir. Bu noktada çok hassas bir durum çıkıyor ortaya; aşkın doğması için aşk idollerinin, aşk hakkında okunan metinlerin, makyaj malzemelerinin, kısacası temas kurmada aracı olacak pek çok etkenin varlığı gerekir, aşkın ayrışmasına yol açan bu etkenler, aşkın korunması ve sürdürülmesi konusunda oldukça yardımcıdır. Bir iletişim mecrasının ögeleri olarak görmeliyiz bunları, yoksa yüzün boyanmasının aşkı doğurmasında yanlış bir kod olarak değerlendirilebilir olması elbette incelenebilir. Flörtözlüğün yerine derinlere dokunan, belki istemsiz bir bakışın iz bırakması anlaşılabilir.

Aşkın toplumsal mecradaki karşılıkları, iletişim kanallarını oluşturma biçimleri gibi pek çok meseleyle devam ediyor inceleme. Luhmann, sezdiğim şeyleri belirli bir sisteme oturtmuş olarak çıktı karşıma, dünyanın karanlığı biraz daha dağıldı. Kesinlikle okunmalı bu.

27 Eylül 2018 Perşembe

Jeanne Cordelier - Gatien'in Tutkusu

Sel'in sitesinde 1990'da basıldığı ve Armağan Ekici tarafından çevrildiği yazıyor. Bu bilgi doğru değil sanırım, bendeki "ilk baskı" 1998 tarihli, Ayşe Banu Karadağ çevirisi. İkinci baskıyı görememiş, kaybolmuş kitaplardan biri. İzini sürüyorum böyle kitapların, demiştim. İsmail Abi'de buluyorum, bulunuyorum genellikle. Çalıştığım okuldan İstiklâl Caddesi'ne beş dakikada yürüyorum, bir beş dakika daha yürüyorum, İsmail Abi'nin çay ısmarlaması da bir on saniye tutsa, kayıp kitaplara erişimim bu sürecin sonunda. İyi bir şey. Meltem'i götürdüğüm zaman dükkânın yarısını alacak gibi olmuştu. Normal.

Bir cin tarafından hacamat edilip kuş formuna sokulmuş anlatıcı vasıtasıyla dinlediğimiz hikâye, aşkın bütünlenip parçalanmasıyla ilgilidir. İnsanın sayısız parçası bir araya geldiğinde, kusursuz bir yapı ortaya çıktığında aşık olunur, sanırım böyledir bu iş. Aşkın bir durum olduğu ve en uygun nesnenin bu duruma yerleşir yerleşmez biricikliğe kavuştuğu söylenir, zaten orada olan yaraları taşımak için doğmuş olmakla benzer bir mevzu. Niklas Luhmann'ın aşk konusundaki incelemesini okuyorum şimdi, orada ilk görüşte aşık olmanın böyle bir doğum olduğu söyleniyor. Bir şeye hazır olma durumu gerçekten vardır, parçaların kusursuz birlikteliği diyeceğim ben buna. Aşık olmalık durum oradadır yani, bu tamam, ama kuvvetli bir vurulma için nesnenin varlığı çok daha önemliymiş gibi geliyor bana. Azıcık bilen adam olarak konuşuyorum; tek bir kez ilk görüşte aşık oldum ve hiçbir parçam buna hazır değildi, Luhmann'ın iddia ettiğinin tersini savunuyorum. Aşk kesinlikle bir hazırlıksız yakalanma olayıdır. Aşk, düşen ilk dolu tanesini kafaya yiyecek kadar şanslı olma halidir. Evet, tanesi. Şanssızlık değil ki, dolunun oluşmasından itibaren kafaya inene kadar çizdiği yolu okuyabilseydik eğer... Sanırım aşkı yine çözemezdik. Aşkı anlayabilmenin bir yolu yok, Luhmann aşkın yarattığı iletişime onca taban oluşturuyor ama kesin bir açıklaması yok. Dolayısıyla aşkın, tutkunun bürüneceği kimlikler de bu ansızlıktan doğan bilinmezin niteliğine sahip. Aşkın paylaşılabilirliği, paylaşılmazlığı, yarası, onarısı, sayısız yüzü var ve her birinin ne zaman ortaya çıkacağı belirsiz. Onca parçanın kusursuz birleşimi dedim, bir parça arıza çıkarsa sihir sönüyor. Aşk çok kırılgan, çok belirsiz, çok yorucu. Bunların tersi aynı zamanda, çakılı bir kaya gibi, tam şurada.

Her şey hazırdır, şartlar olgunlaşmıştır, zemin sağlamdır, aşık oluruz. Engelleri aşıp bir araya geliriz, arkamızda yıkıntılar bırakırız, arkamız diye bir şey kalmaz, şimdinin doludizginliğinde bilmediğimiz bir yere doğru sürükleniriz. Cordelier, iki aşığın bu sürüklenişini anlatıyor diyebiliriz. Anlatıcı kuş -bundan sonra Gatien olarak geçecek- sahibesine aşıktır, kadının her davranışını izler, hatta tanrılığa soyunup ne düşündüğünü, ne hissettiğini bilir, çok uzaklarda gerçekleşen olayları bile bilir. Cin çarpmış bir adamdan beklenecek hareketler. Yine de, aşkın kıyım kıyım kıydığı çiftin anlatısında yersiz gibi duruyor, bu tekniğin anlatıyı derinleştirdiği herhangi bir nokta yok, bir paspas da anlatabilirmiş hikâyeyi mesela. Tek bir nokta var, onca sadakatsizlikten sonra -birbirlerinin gözü önünde gerçekleşen olaylar bunlar, ben bir noktada üçlü ve dörtlü ilişki bekledim ama Cordelier o kadar yürütmemiş mevzuyu- sahibe, kendisine aşık olan Gatien'e "aşk" demeyi öğretiyor. Sahibin hediyesine öğretilen kelime, kadının peşinde koştuğu heyecanın en saf haline dönme özlemini taşıyor bir yandan. Kadın adama hâlâ aşık, onca onur kırıcı hadiseden sonra basitleşiyor, yaşamındaki ağırlıktan kurtulmaya çalışıyor -aşktan değil- ve kuşa dönüyor, o güne kadar pek de umursamadığı, hatta kötü davrandığı kuşa. Bunun dışında Gatien'in dahil olduğu pek bir mevzu yok.

Nedir, sahip ve sahibe tanışırlar. Sahibe, çoksatar birkaç kitabın yazarıdır, eşiyle çok sağlıksız bir ilişkiyi sürdürmeye çalışırken sahiple tanışır. Sahip, işi gereği uzaklara seyahat edip durur ama kadını unutamaz, bir süre sonra kadın, kendisine korkunç bir biçimde bağlı, saplantılı eşinden boşanır, adamla evlenir. Aşkın doğuşu ve serpilişi keyif vericidir, kavuşma tablosu mutluluk saçar ama, işte, sayısız parçalar. Bu parçalardan haberdar değiliz, aşık olduğumuz kişinin parçalarını hiçbir zaman tam olarak bilmeyiz, sadece bir arada durmaları için dua ederiz. Kadının parçalarından birkaçı yitiktir, muhtemelen nevrotik ebeveyn yüzünden. Kendisi de bunaltıcı bir ilişki kurar. Sanırım şöyle; başta her şey bütünken aşkın sağaltıcılığı ortaya çıkıyor ve zirveyi gören bir sağaltım uyguluyor ruha veya eksik olan her neyse ona. Aşkın ilk günleri bu, insanın en "iyi" olduğu zaman. Sonrasında, biraz alışıldıktan sonra... Parçalar dağılıyor. Sahibe, sahibi delicesine kıskanmaya başlıyor, zaten en başından beri adamdan çocuk yapmak istiyor delicesine. Çocuk, yer yer başka bir şey düşünmediği söylenebilir. Bu uğurda zorlu bir ameliyat oluyor, ölümden dönüyor, çocuk oluyor nihayet ama sahibe aklını iyice kaçırıyor. Başka dünyalardan, başka varlıklardan bahsetmeye başlıyor ve adamı da kendinden uzaklaştırıyor böylece. Gerisi son derece acılı bir kopuş-kopamayış hikâyesi. Bol cinsellikli, bol kırık kalpli. Kuşun basit dilinden.

Eh, çok boş bir zamanda okunabilir. Sırf ideal aşıkların birbirlerinin katili olmalarının seyri için okunur aslında.