Postane sonrası Chinaski dönemini anlatan ve en çok gömüşmenin yaşandığı roman. Chinaski'nin hayatını zaten biliyoruz. Dolayısıyla bilmeyen biri için bol içmeli, affedersiniz, bol potur potur sıçmalı, bol işemeli, bol yarıklı, bol kamışlı, iğrenç bir roman bu. Odun gibi yazılmış, doğru düzgün bir kurgusu yok, karakterlerinin derinliği yok, bu yüzden bok gibi bir roman. Evet, sahiden de götüm gibi bir roman, gerçekten çok özür diliyorum. Ama çok güzel bir göt. Bukowski'yi insanları iğrendirebildiği için seviyorum, basit yazdığı için, kendi deyimiyle "ciddi" olmadığı için.
Kadınlar, postaneden sonraki dönem. 50-56 veya 58 yaş aralığını anlatıyor. Postane'nin yazılışını görmek mümkün ilk sayfalarda; bolca viski, bolca puro, bolca klasik müzik ve bir gecede yazılan sayfaların hesabı. Chinaski kendini yazarlığa vermiş. Şiir yazıyor, roman yazıyor, at yarışlarına devam, kadınlar zaten bir dünya. Bukowski'nin romanlarında bunların hepsine rastlarız ama her bir romanda da ana bir izlek olur. Tayfalı romanda at yarışlarıydı, barlar da vardı. Postalı romanda postane ve saçmalıkları. Factotum'da bir dolu iş ve iğrenç iş hayatı. Burada da kadınlar. Kadınlar üstünden Bukowski'nin yazarlığı, içişleri, sıçışları, seksleri, yolculukları, geçmişi, sevdiği yazarlar, her şey.
Kişi: Lydia Vance. Chinaski'nin aşık olduğu kadın. Lydia da Chinaski'ye aşık. Manyak bir hanım. Heykeltraş. Chinaski'nin büstünü yapıyor. Ayrıldıkları zamanlarda büst kızın evine gidip geliyor. Arıza bir ilişkileri var, hanım tam şirret.
Kişiler: O'Keefe ailesi. Yaşlı bir karı koca. Chinaski'nin ev sahipleri. Pek yer alamasalar da Chinaski'ye oğul muamelesi yapıyorlar. Chinaski 50 yaşında adam, insan garipsiyor. Demek ki yalnız ve sefil bir hayat süren herkese çocuk gözüyle bakılabilir. Bunlara göre.
Chinaski, Lydia'ya kadar dört yıl boyunca kimseyle sevişmemiş. Lydia oluyor ve bir anda patlıyor kadın mevzusu. Lydia aşırı kıskanç, delirdiği zaman ne yapacağı belli olmayan bir kadın. Dans etmeyi çok seviyor, erkeklere yükselmeyi çok seviyor, gömüşmeyi çok seviyor. Chinaski'nin etrafında bir dünya yeni insan olduğu için de ne zaman patlayacağı belli olmayan bir saatli bomba gibi Lydia. Şuna gel: "'Evi tertipli bir erkek tanıdığımda bir sorunu olduğunu bilirim. Çok tertipliyse i.nedir zaten.'" (s. 22)
Şiir dinletileri genişçe yer tutuyor gömülecek hanım bulma konusunda. Chinaski artık yavaştan bilinmeye başlanan bir şair, şiir dinletilerine çağrılıyor yayınevleri ve üniversiteler tarafından. Gidip bol bol içiyor, şiir okuyor, seyirciyle küfürleşiyor ve bulduğu kadınlara yumuluyor. Arada Lydia arıyor tabii, kontrol amaçlı. Bir de mektuplar var, adama çıplak fotoğraflı mektup yolluyor kadınlar. Oradan da hanım buluyor Chinaski. Mektupla kız buluyor adam. Saygı göstermeliyiz.
Bir dinleti ertesinde bir profesörün karısı olan Selma'ya sarıyor: "Saat onda kahvaltı etmek için yukarı çıktım. Pete ve Selma'yı buldum. Selma harika görünüyordu. İnsan nasıl bir Selma edinirdi? Bu dünyanın köpekleri asla bir Selma edinemezler. Köpeklere köpekler düşüyordu. Selma kahvaltıyı hazırladı. Harikuladeydi ve bir erkeğe aitti, bir üniversite profesörüne. Haksızlıktı, bir şekilde. Eğitimli kaypak balonlar. Eğitim yeni Tanrı'ydı, eğitimli erkekler de yeni toprak ağaları." (s. 32)
Eğitime geçirmece bir yana, bir de Chinaski'nin her kadını aynı görmediğinin de kanıtı bu. Bir düdüklenecek kadınlar var, bir de düdüklenemeyeceği için uzaktan bakılan kadınlar.
Kişiler: Bobby ve Valerie. İki blok ötede oturan evli çift. Chinaski'nin arkadaşları. Bobby karısını Chinaski'ye sunuyor, birçok kişiye de sunmuştur zannediyorum. Acayip insanlar, Bobby de bulduğu kadınla sevişiyor. Özellikle Chinaski'nin yazdığı kadınlarla. Chinaski adama değil, kadınlara kızıyor. Kendisi de gençliğinde Bobby'den farksızdı çünkü. Köpekler köpeklere ses çıkarmıyor.
Bir cümlede varoluşla zamanın ilişkisini süper bir şekilde anlatıyor Bukowski: "Varoluş nabız gibi atan dayanılmaz bir şeye dönüştüğünde zaman geçmek bilmez." (s. 42) Lydia'nın kafayı yiyip durmadan Chinaski'yi aradığı, evini basıp içki şişesini kırdığı bir gecede Chinaski içki dükkanının açılmasını beklerken böyle düşünüyor. Alkol, adamın benzini.
Dee Dee giriyor sonra Chinaski'nin hayatına, Lydia'yla yine kavga gürültü ayrıldıkları bir dönem. Dee Dee adamı yazarların takıldığı bir bara götürüyor. Yazarlardan nefret ediyor Chinaski.
"İlk görüşte uyuz oldum hepsine, orada oturmuş zeki ve üstün görünmeye çalışıyorlardı. Sıfırlıyorlardı birbirlerini. Bir yazar için en kötü şey başka bir yazarla görüşmek, ondan da kötüsü, çok sayıda yazar tanımaktır. Aynı bok parçasına konmuş sinekler misali." (s. 55)
Şu paragrafın daha sonra deli bir şekilde açıldığını göreceğiz. Şimdi Lydia dönmeye karar veriyor, Chinaski de Dee Dee'yi çok sevmesine rağmen kadını terk ediyor, çünkü Lydia'ya aşık. Sonrasında Nicole'le tanışıyor mektup yoluyla. Yine bir Chinaski edebisi:
"'The New Yorker okur musun?' diye sordu. Çok iyi öyküler basıyorlar.'
'Katılmıyorum.'
'Neden?'
'Fazla eğitimliler.'" (s. 69)
Lydia Nicole'ün evine bira şişesi fırlatıyor, kafayı yiyor. Aynı felaketler, bunları geçiyorum. Chinaski'nin dağda kaybolduğu bir bölüm var. Lydia ve Lydia'nın kız kardeşiyle pikniğe gidiyorlar, salak Chinaski kayboluyor. Saatlerce yürüyor, kimseyi göremiyor. Umutsuzluğa kapılıyor falan. Sonra Lydia buluyor bunu. Chinaski'nin dediği: "'Hayır, cehaletim ve korkaklığım yüzünden kayboldum. Tam bir insan değilim -gelişmesi önlenmiş bir kent insanıyım. Sunacak hiçbir şeyi olmayan başarısız bir bok yağmurundan başka bir şey değilim.'" (s. 92)
Chinaski'nin bütün hayatı kocaman bir kent eleştirisi. Nefret ettiği insanları kullanıyor, onları düzüyor, onları dövüyor -arada dayak yediği de oluyor tabii- ve evine dönüp horul horul uyuyabiliyor. İnsanın olmadığı yerde küçük bir çocuk kadar çaresiz. Her şeyin farkında. Aslanın güçlü olduğu yeri bilmesi, güçsüz olduğu yerden uzak durması demektir, dolayısıyla ormanda Chinaski'yi bırakırsanız garanti ölür ama şehirdeyken kız arkadaşınızı yanında iki dakika bırakmayın.
Kadınlara da hiç girmeyeceğim artık, o kadar çok var ki. Gömüşmelerden bıktım. Chinaski'nin dediklerinden gidiyorum.
Katherine adlı süper bir hatunla beraber boks maçına giderler.
"Tuhaf bir duyguydu Katherine'le orada olmak. İnsan ilişkileri tuhaftı. Demek istediğim, bir süre biriyle birlikte oluyor, onunla yiyor, yatıyor, sevişiyor, konuşuyor, geziyor, hayatını paylaşıyordun. Sonra bitiyordu. Bir süre kimseyle birlikte olmuyordun, sonra bir başka kadın çıkıyordu karşına, bu sefer onunla yiyor, onunla düzüşüyordun ve her şey çok doğal görünüyordu; siz hep onu, o da hep sizi beklemiş gibi. Hep eksik hissettim kendimi yalnızken; iyi hissettiğim de oldu, ama hep eksik." (s. 106)
Ne eksik ne fazla, kitabın olayı bu. Bir de Bukowski'nin yazarlığa yaklaşımı var aynı sayfalarda:
"İlk dövüş sıkıydı, bol kan ve cesaret. Boks maçlarına ve hipodroma giderek yazmak hakkında bir şeyler öğrenebiliyordun. Mesaj açık değildi ama bana yararı oluyordu. Önemli olan da buydu zaten: Mesajın açık olmayışı. Sözsüzdü, yanan bir ev gibi, deprem gibi, sel gibi, arabadan inerken bacaklarını sergileyen bir kadın gibi. Başka yazarların neye gereksindiklerini bilmiyordum; merak da etmiyordum, okuyamıyordum onları zaten. Kendi alışkanlıklarımın ve önyargılarımın tutsağı olmuştum. Nedeni sadece kendi cehaletinizse hiç de fena değildi aptal olmak. Bir gün Katherine hakkında yazacağımı ve kolay olmayacağını biliyordum. Fahişeler hakkında yazmak kolaydır, ama iyi bir kadın hakkında yazmak zor." (s. 197)
Okuyucusuna biçtiği rol de belli değil Bukowski'nin; bir "siz" diyor, bir "sen". Yine de okuyucuya yakın hissettiği söylenebilir, zaten okurları da ya gömdüğü kızlar, ya da hiç sallamadığı erkekler. Hepsi aynı. Bir yerlere sürüklenen ve buldukları tahta parçalarına sarılan, bazen onları düzen insanlar. Chinaski'nin kaybolma deneyiminden sonra bu duruma dikkat etmeye başlaması son derece doğal, anlatıcının kendini çözmeye başlaması da kayboluştan sonraya rastlıyor: "(...) Beni boks maçlarındaki ve hipodromlardaki insanlarla özdeşleştirdiğini biliyordum; ve doğruydu, onlarla birdim, onlardan biriydim. Sağlıklı insanların olduğu anlamda sağlıklı biri olmadığımın farkındaydı Katherine. Hep yanlış şeylere meyletmiştim: içmeyi seviyordum, tembeldim, tanrım yoktu, siyasetim yoktu, fikirlerim yoktu, ideallerim yoktu. Hiçliğe razıydım; yoktum aslında, ve bunu kabullenmiştim. Bu ilginç kılmıyordu beni tabii ki. İlginç olmak da istemiyordum zaten, fazlasıyla zahmetliydi. Tek isteğim yumuşak ve puslu bir yerde bir başıma, rahatsız edilmeden yaşamaktı. Diğer taraftan içince nara atıyor, sapıtıyor, kontrolden çıkıyordum. Genel halimle sarhoş halim çelişiyordu. Umursamıyordum." (s. 110) Umursamıyordu, umursadığı zaman düşüncelerini aklından şöyle bir geçirip içkiye devam ediyordu, basit ve güzel olan oydu çünkü. Fikirler de güzeldi ama zordu, yaşamaksa kolay. İçkiyle.
William Burroughs içeren bir bölüm var, süper. Kendisi Beat yazarlarının krallarından biri. Neyse, yine bir şiir dinletisi vermeye gidiyor Chinaski, işleri ayarlayan adam da Joe. Burroughs'u görüyorlar odanın penceresinden. Ertesi gece o şiir okuyacakmış. Chinaski, Burroughs'la tanışmak istemediğini söylüyor, Joe tanışmaya gidiyor.
"Joe Washington döndü. 'Burroughs'a yan dairede senin kaldığını söyledim. 'Burroughs,' dedim, 'Henry Chinaski yan dairede.'
'Oo,' dedi, 'Öyle mi?' Seninle tanışmak isteyip istemediğini sordum. 'Hayır,' dedi." (s. 198)
Dsdf, iki yazarın gerçekten de konuşacak neleri olabilir ki?
Alıntı yapmayacağım; Chinaski en sevdiği iki yazar olarak Fante'yi ve Céline'i gösteriyor. Fante: Dugusallıktan korkmayan, cesur bir adam. Céline: Bağırsaklarını deştiler ve güldü, onları da güldürdü. Çok cesur bir adam. Hemingway'i sevmiyor. "Fazla ciddi. İyi bir yazar, cümleleri güzel. Ama onun için hayat kesintisiz bir savaştı. Hiç bırakmadı kendini, hiç dans etmedi." (s. 216)
Bukowski'nin bütün tanıştığı kadınları düzmediğini biliyoruz; bazıları gerçekten çok iyi kadınlar. İnsan olarak. Erkeklere aynı gözle bakmasa da kadınların iyi olanlarını da ayırt edebiliyor kendisi, bir et manyağı değil. Zaten kendisi de belirtiyor, duygusuz, makineleşmiş seksten nefret ediyor. Onun için öpüşmek başta olmak üzere duygu dolu bir seks önemli. Böyle diyor ama köklüyor, makattan düdüklüyor, bütün ayrıntıları da veriyor yani ayıcık. Oh. İnsanlık için hissettikleri belki de en belirgini: "İnsanlık, baştan kokuşmuştun zaten. Budur benim düsturum." (s. 241)
Bir bunun kadar daha yazılacak malzeme vardı ama sıkıldım, bitiriyorum. Bukowski işte.
13 Ekim 2012 Cumartesi
11 Ekim 2012 Perşembe
Saki - Kaderin Tazıları
Saki'ye Karanlıkta 33 Yazar'da rastladım ilk. Sonra Taksim'de bir sahafta İnsanlar Hayvanlar ve Yırtıcı Hayvanlar'ına rastladım, onu da aldım. Son olarak geçtiğimiz yaz Ayraç Yayınevi'nin seçme öykülerini gördüm, onu aldım. Nerede görülürse alınmalı, zira pek bilinen bir yazar değil Saki ve haliyle de pek basılmıyor.
Hector H. Munro, a.k.a. Saki, valla nasıl diyeyim, öykü olayına yeni bir soluk getirmiştir. Bierce'ın İngiliz şubesi gibi ama tam da değil. Saki'nin taşları kafa yarma konusunda daha başarılı. Eleştiriler daha acımasız, özellikle kadın başlı başına, her yönden bir eleştiri konusu Saki için. Borges şöyle demiş: "Saki, bir türk alçakgönüllülükle acımasız ve acıklı öykülerine önemsiz bir hava verir. Bu incelik, hafiflik ve vurgu eksikliği Wilde'ın tadına doyulmaz komedilerini anımsatıyor." Sahiden de birkaç dakika içinde gerçekleşen olayların gelip geçiciliğinden besleniyor Saki'nin öyküleri; birkaç dakikada kahramanlar hayatlarına devam ederler -ölürler veya- ama o iğneleyici üslup, acayip olaylar okuyucunun aklına kazınır. Böyle de süper bir yazar Saki. Bir iki öyküsüne bakalım, fikir versin.
Alışveriş Yapmayan Cins: Kadınların alışveriş manyaklığına dair bol gülmeçli, şakaçlı bir öykü. Ağır giydiriyor.
Tepelerdeki Müzik: İşte en kral Saki öykülerinden biri. Ormanlık bir alanda yaşamaya başlayan bir çift var, Sylvia adlı hanım tanrılara falan inanmıyor. Eşiyle şöyle bir konuşma geçiyor aralarında:
"'Böylesi bir yerde, Pan inanışının tamamen ölmediğine inanası gelmiyor insanın.'
'Pan inanışı asla ölmedi ki,' dedi Mortimer. 'Sonradan ortaya çıkan diğer tanrılar ona inananları zaman zaman gölgede bırakmıştır, ama o her şeyin kendisine döneceği doğa tanrısıdır. Ona bütün Tanrıların Babası denmiştir, ama çocuklarının çoğu ölü doğmuştur.'" (s. 44)
In the Mouth of Madness diye bir film var, türü sevenler çok iyi bilir. Orada şöyle bir şey var ki hangi inanç sayıca insan üstünlüğüne sahipse o inanç gerçektir. Zihin gücüyle. Burada da benzer bir şey var; orman civarında yaşayanlar Pan'a inanıyor. Bizim hanım inanmıyor ve inanmamasının sonucunu da görüyor.
Kutlama Programı: "Roma Tarihi'nde Kayıtlara Geçmemiş Bir Olay" alt başlığını taşıyan bu öyküde Placidus Superbus adlı Roma imparatoru için bir şenlik düzenleniyor, şenliğin ilk bölümünde araba yarışları var, ikinci bölümünde bir sürü vahşi hayvan dövüşecek. Lakin bir haber geliyor ki kadın hakları savunucuları ilk bölümü sabote edecek diye. Gerçekten de iniyorlar arenaya, koşturuyorlar falan. Yarışlar yapılamıyor. İmparator da gösterilerin yerlerini değiştiriveriyor, arenaya hayvanlar salınıyor. Sonuç süper.
Bu tarz. Arada ters köşeye yatırmalı, güldürmeli şeyler de var. Müthiş. Öykü sevenler için Saki süper bir yazar.
Hector H. Munro, a.k.a. Saki, valla nasıl diyeyim, öykü olayına yeni bir soluk getirmiştir. Bierce'ın İngiliz şubesi gibi ama tam da değil. Saki'nin taşları kafa yarma konusunda daha başarılı. Eleştiriler daha acımasız, özellikle kadın başlı başına, her yönden bir eleştiri konusu Saki için. Borges şöyle demiş: "Saki, bir türk alçakgönüllülükle acımasız ve acıklı öykülerine önemsiz bir hava verir. Bu incelik, hafiflik ve vurgu eksikliği Wilde'ın tadına doyulmaz komedilerini anımsatıyor." Sahiden de birkaç dakika içinde gerçekleşen olayların gelip geçiciliğinden besleniyor Saki'nin öyküleri; birkaç dakikada kahramanlar hayatlarına devam ederler -ölürler veya- ama o iğneleyici üslup, acayip olaylar okuyucunun aklına kazınır. Böyle de süper bir yazar Saki. Bir iki öyküsüne bakalım, fikir versin.
Alışveriş Yapmayan Cins: Kadınların alışveriş manyaklığına dair bol gülmeçli, şakaçlı bir öykü. Ağır giydiriyor.
Tepelerdeki Müzik: İşte en kral Saki öykülerinden biri. Ormanlık bir alanda yaşamaya başlayan bir çift var, Sylvia adlı hanım tanrılara falan inanmıyor. Eşiyle şöyle bir konuşma geçiyor aralarında:
"'Böylesi bir yerde, Pan inanışının tamamen ölmediğine inanası gelmiyor insanın.'
'Pan inanışı asla ölmedi ki,' dedi Mortimer. 'Sonradan ortaya çıkan diğer tanrılar ona inananları zaman zaman gölgede bırakmıştır, ama o her şeyin kendisine döneceği doğa tanrısıdır. Ona bütün Tanrıların Babası denmiştir, ama çocuklarının çoğu ölü doğmuştur.'" (s. 44)
In the Mouth of Madness diye bir film var, türü sevenler çok iyi bilir. Orada şöyle bir şey var ki hangi inanç sayıca insan üstünlüğüne sahipse o inanç gerçektir. Zihin gücüyle. Burada da benzer bir şey var; orman civarında yaşayanlar Pan'a inanıyor. Bizim hanım inanmıyor ve inanmamasının sonucunu da görüyor.
Kutlama Programı: "Roma Tarihi'nde Kayıtlara Geçmemiş Bir Olay" alt başlığını taşıyan bu öyküde Placidus Superbus adlı Roma imparatoru için bir şenlik düzenleniyor, şenliğin ilk bölümünde araba yarışları var, ikinci bölümünde bir sürü vahşi hayvan dövüşecek. Lakin bir haber geliyor ki kadın hakları savunucuları ilk bölümü sabote edecek diye. Gerçekten de iniyorlar arenaya, koşturuyorlar falan. Yarışlar yapılamıyor. İmparator da gösterilerin yerlerini değiştiriveriyor, arenaya hayvanlar salınıyor. Sonuç süper.
Bu tarz. Arada ters köşeye yatırmalı, güldürmeli şeyler de var. Müthiş. Öykü sevenler için Saki süper bir yazar.
10 Ekim 2012 Çarşamba
David Eddings - Efsuncunun Son Oyunu
Önce ganimetler. Kariler, ara ara burada ucuza kitap bulabileceğiniz yerleri söylüyorum. Çünkü aranızda benim gibi ağır fakirler olabilir. Onlara bir el etmek, bir yardım etmek lazım. Gidip bir kitaba 20 TL verecek durumum bir tek üniversitenin ilk senesi burs aldığım zamanlarda oldu, onda da içim kan ağlaya ağlaya veriyordum parayı. Lovecraft'ın Dost'tan çıkan bütün öykülerini aldım işte, bir daha da öyle paralar vermedim kitaplara, veremedim daha doğrusu. Bir yandan da okuma tutkusu var. Ne yapacağız? Korsan kitap bir çözüm olarak var, daha iyisiyse kitaptan anlamayıp kitap satan insanlar. Kim bunlar? Eskiciler, ikinci elciler, bu tarz kişiler.
Hazine bulma duygusundan bahsetmiştim; onca çöp kitabın arasından süper bir kitap çekersiniz ve dünyalar sizin olur. Geçen yüzyılın başlarında pörtleyen altın arama deliliğini anlayabiliyorum, çünkü nerede bir ikinci el dükkanı görsem kendimi o dükkanın önünden geçerken buluyorum, kapının önünde üstünde kitaplar olan bir tezgah var mı diye. Böyle bir yer daha buldum, paylaşayım. Küçükyalı'da Fenerium var bir tane, İdealtepe taraflarında, cadde üstünde. Girin solundaki caddeden. Yukarı marş marş. Sağda bir market var, geçtiniz. İleride bir ikinci elci. Yumulun, tanesi 2 TL. Bir de Yalçın Tosun'un kitabını anlatırken söylediğim yer var Kadıköy'de, inanılmaz bir yer. Lan yazayım da anlayın ne kadar inanılmaz olduğunu:
Kemal Tahir - Sağırdere (4 TL, Kadıköy)
Kemal Tahir - Büyük Mal (4 TL, Kadıköy)
Nedim Gürsel - Resimli Dünya (4 TL, Kadıköy)
Charles Bukowski - Kadınlar (5 TL, Kadıköy)
Yevgeni Zamyatin - Biz (2 TL, Küçükyalı, Ayrıntı'da birinci basım)
Latife Tekin - Sevgili Arsız Ölüm (2 TL, Küçükyalı)
Boris Vian - Kızlar Farkına Varmıyor (2 TL, Küçükyalı)
Nilüfer Göle - Modern Mahrem (2 TL, Küçükyalı, birinci basım)
Korkunun Bütün Sesleri (2 TL, Küçükyalı)
Özellikle sonuncusunu BK severler görmüşlerdir; Metis'in toplama işi. Dört beş kitaptan oluşuyor yanlış bilmiyorsam. Lem, Heinlein, Ellison gibi kral BK yazarlarının öyküleri. Bir günde bunlar çıktı. Valla kitapçılara hiç para gömmeyin, serüvene çıkın derim ben. Serüvene çıkın ve bulduğunuz defineyi evinizin baş köşesine koyun. Çok keyifli. Şimdi Eddings.
Saga bitti, her şey sevgiyle çözüldü. Bence biraz boktan bir sondu, çünkü o ne lan öyle. Anlatacağım.
Serinin son kitabının giriş bölümü Torak'ın ağzından. Mevzuyu karşı taraftan ilk kez dinliyoruz. Torak da kendince haklı. Olayları daha farklı yorumluyor, kendine göre. Haksızlığa uğradığını düşünüyor. Efendilerin efendisi olduğunu iddia ediyor, çünkü süper bir tanrıymış. Daha iyisi Şam'da kayısıymış. Egoya gel.
İpek, Garion ve Belgarath, Torak'a doğru yol alırlarken bir kervancıya takılıyorlar. Burada Garion hâlâ kaderini sorguluyor. İşte ben istemedim bunların olmasını diyor, omuzlarımdaki yük çok fazla diyor. Harry Potter'da Dumbledore mu diyordu ya, biri diyordu Harry'ye, işte başa oynayan adamların en kusursuzu başa oynamak istemeyen ve vicdanı temiz adamdır diye. Burada da aynı durum var. Garion, bu tür hadiseler için çok temiz bir genç ama yapacak bir şey yok, kaderi çizilmiş.
Bir de ihtiyarın teki çıkıyor karşılarına yolda. Garion'un büyüyle dikkat edilmez kıldığı kılıcı görüyor falan. Bu da Tom Bombadil'in her şeyi görmesine benziyor. Bazılarının her şeyden haberi var, lakin konuşmuyorlar. Belgarath bu yaşlı hakkında şöyle diyor: "'Hayatında hiçbir şeyi unutmamıştır o,' dedi. Sonra gözleri daldı. 'Dünyada onun gibi birkaç kişi var, başkalarının işleriyle hiç ilgilenmeyen insanlar. Belki de fena bir özellik değildir bu. Eğer dünyaya yeniden gelseydim, böyle yaşamak isteyebilirdim belki.'" (s. 32)
Gar Og Nadrak'ta yürüyorlar, düşman topraklar. Malloryalılar barları falan basıp asker topluyorlar zorla, bizimkiler kıl payı kurtuluyorlar bir baskından. Sonra o memleketin kralı Drosta bunları yakalıyor ve İpek'le bir anlaşma yapmak istiyor. Kötü adamların da kendi aralarında savaşabileceklerini söylemiştim. İşte bu Drosta arada sıkışıp kalmak ve ülkesini kaybetmek istemiyor, bu yüzden çift taraflı oynayıp bizimkilerle de anlaşma yapıyor ama bizimkilerin kaybetmesi durumunda karşı tarafa geçeceğini de açıkça söylüyor. Delikanlı adam. İpek, arkadaşı Yarblek'i başka bir arkadaşına yolluyor, o arkadaş da Kraliçe Porenn'e anlaşmanın haberini iletecek. Porenn, Rhodar'ın eşi. Rhodar da iyi tarafın ordusunun başındaki adam. Gizli bir müttefikleri oluyor kısaca, bu da ilerideki savaşta çok işe yarayacak.
Dünyanın bir denge üstüne oturtulduğunu söylemiştim. Bu dengeye göre karşılaşacak taraflar eşit olmalı. Bu yüzden şu yüce taş, Torak'ın kör gözünü açacak, kehanet böyle diyor. Bir taraf daha avantajlı olmayacak. Tamamen eşitlik. Bu da mücadelenin sonucunu öngörülemez kılıyor.
Bu sırada ordu yürüyor, gemileri karadan yürütüp denize indiriyorlar falan. Bildiğin İstanbul fethediliyor. Sonra bin kişilik küçük bir ordu ortaya çıkıyor, bizimkiler hacamat ediyorlar bu orduyu. Meğersem tuzakmış. Belgarath da ordunun savaşacağını duyunca çok sinirlenmişti, çünkü bu Ce'Nedra'nın toparladığı ordunun amacı sadece gürültü çıkarmak olacaktı, Garion da olayı içten bitirecekti. Böyle olmadı. Taur Urgas, seferin çok ciddi olduğunu gördü ve önemli bir şehri ele geçiren bizim ordunun karşısına muazzam bir kuvvet çıkardı. Doğan güneşle birlikte Taur Urgas'ın ordusunu gören bizimkilerin götleri uçukladı çok affedersiniz. Bir de bu orduların büyük bir kısmı gemiyle taşınmıştı, dolayısıyla aradaki büyük engeli aşmak için zaman da yok. Ordunun bir yarısı karşıya geçiyor, bir yarısı öbür tarafta kalıyor. Sıkıntı büyük. Bunun nedeni ne? Bir komutanın yanlış çıkarım yapması. Bu sahte saldırı vardı ya bin kişilik, işte o bizim ordunun gerçekten savaşıp savaşmayacağını anlamak içinmiş. Bunu anlamıyor çok büyük bir savaş stratejisti, "Pardon, yanılmışım," diyor. İnandırıcı değil, serinin en zayıf halkası bence bu noktaydı. O kadar büyük komutansın, adın dünyanın her yerinde saygıyla anılıyor, küçük bir katakulliyi göremiyorsun. Eddings orada hafiften batırmış bence.
İşte savaş çıkıyor, ulu büyücüler Grolimlere karşı savaşıyor, kılıçlar iniyor, kalkanlar kalkıyor. Epik bir savaş beklenmesin ama, karşıda deli kenetlenmiş, deli kuvvetli bir ordu yok. LOTR savaşlarının kıyısından geçmiyor, farklı bir olayı var. Tolnedra lejyonerleri de bildiğin phalanx. Tam o tarz savaşıyorlar.
Sonunu da yazıp bitiriyorum eeyh. Torak uyanıyor, Garion da Torak'ın karşısına geçiyor. Garion Torak'ın süper gelecek yalanlarına kanmıyor, Torak da sevgi, aşk gibi insani hisleri bilmiyor, Garion bunları düşünerek saldırıyor Torak'a. Torak da Garion'u kandıramadığı için kaybediyor. Bir inanma/inanmama savaşı yani, kılıç kalkan falan hikâye.
Böyle, seri bitti, Malloryon var sırada ama ona başlamadan önce üç beş küçük şey okuyacağım. Belgariad için hoş bir seri derim, dedim. Okunmalı da derim ama geniş bir zaman varsa. Tabii bir ayda okuyacaksanız hiç okumayın zaten, başka şeylere yönlenin. Benim hoşuma gitti ama. Güzel.
Hamiş: Bir saçma şey daha var; sonda Durnik Torak tarafından öldürülüyor. Polgara deliye dönüyor, kendini yerden yere atıyor falan. Ama kehanette herkesin özel bir adı var, Durnik'in de iki kere yaşayan mı ne. E neyin tatavasını yapıyorsun o zaman, adam zaten dirilecek? Bir de Polgara'ya biçilen rol pek neydi öyle ya. Polgara güçlerinden vazgeçiyor Durnik dirilsin diye. Sonradan güçlerini hiç kaybetmediği ortaya çıkıyor.
Ya aslında bu seri okunmasa da olur, türe yeni başlayacaklar için ideal. Öbür türlü yavan.
Hazine bulma duygusundan bahsetmiştim; onca çöp kitabın arasından süper bir kitap çekersiniz ve dünyalar sizin olur. Geçen yüzyılın başlarında pörtleyen altın arama deliliğini anlayabiliyorum, çünkü nerede bir ikinci el dükkanı görsem kendimi o dükkanın önünden geçerken buluyorum, kapının önünde üstünde kitaplar olan bir tezgah var mı diye. Böyle bir yer daha buldum, paylaşayım. Küçükyalı'da Fenerium var bir tane, İdealtepe taraflarında, cadde üstünde. Girin solundaki caddeden. Yukarı marş marş. Sağda bir market var, geçtiniz. İleride bir ikinci elci. Yumulun, tanesi 2 TL. Bir de Yalçın Tosun'un kitabını anlatırken söylediğim yer var Kadıköy'de, inanılmaz bir yer. Lan yazayım da anlayın ne kadar inanılmaz olduğunu:
Kemal Tahir - Sağırdere (4 TL, Kadıköy)
Kemal Tahir - Büyük Mal (4 TL, Kadıköy)
Nedim Gürsel - Resimli Dünya (4 TL, Kadıköy)
Charles Bukowski - Kadınlar (5 TL, Kadıköy)
Yevgeni Zamyatin - Biz (2 TL, Küçükyalı, Ayrıntı'da birinci basım)
Latife Tekin - Sevgili Arsız Ölüm (2 TL, Küçükyalı)
Boris Vian - Kızlar Farkına Varmıyor (2 TL, Küçükyalı)
Nilüfer Göle - Modern Mahrem (2 TL, Küçükyalı, birinci basım)
Korkunun Bütün Sesleri (2 TL, Küçükyalı)
Özellikle sonuncusunu BK severler görmüşlerdir; Metis'in toplama işi. Dört beş kitaptan oluşuyor yanlış bilmiyorsam. Lem, Heinlein, Ellison gibi kral BK yazarlarının öyküleri. Bir günde bunlar çıktı. Valla kitapçılara hiç para gömmeyin, serüvene çıkın derim ben. Serüvene çıkın ve bulduğunuz defineyi evinizin baş köşesine koyun. Çok keyifli. Şimdi Eddings.
Saga bitti, her şey sevgiyle çözüldü. Bence biraz boktan bir sondu, çünkü o ne lan öyle. Anlatacağım.
Serinin son kitabının giriş bölümü Torak'ın ağzından. Mevzuyu karşı taraftan ilk kez dinliyoruz. Torak da kendince haklı. Olayları daha farklı yorumluyor, kendine göre. Haksızlığa uğradığını düşünüyor. Efendilerin efendisi olduğunu iddia ediyor, çünkü süper bir tanrıymış. Daha iyisi Şam'da kayısıymış. Egoya gel.
İpek, Garion ve Belgarath, Torak'a doğru yol alırlarken bir kervancıya takılıyorlar. Burada Garion hâlâ kaderini sorguluyor. İşte ben istemedim bunların olmasını diyor, omuzlarımdaki yük çok fazla diyor. Harry Potter'da Dumbledore mu diyordu ya, biri diyordu Harry'ye, işte başa oynayan adamların en kusursuzu başa oynamak istemeyen ve vicdanı temiz adamdır diye. Burada da aynı durum var. Garion, bu tür hadiseler için çok temiz bir genç ama yapacak bir şey yok, kaderi çizilmiş.
Bir de ihtiyarın teki çıkıyor karşılarına yolda. Garion'un büyüyle dikkat edilmez kıldığı kılıcı görüyor falan. Bu da Tom Bombadil'in her şeyi görmesine benziyor. Bazılarının her şeyden haberi var, lakin konuşmuyorlar. Belgarath bu yaşlı hakkında şöyle diyor: "'Hayatında hiçbir şeyi unutmamıştır o,' dedi. Sonra gözleri daldı. 'Dünyada onun gibi birkaç kişi var, başkalarının işleriyle hiç ilgilenmeyen insanlar. Belki de fena bir özellik değildir bu. Eğer dünyaya yeniden gelseydim, böyle yaşamak isteyebilirdim belki.'" (s. 32)
Gar Og Nadrak'ta yürüyorlar, düşman topraklar. Malloryalılar barları falan basıp asker topluyorlar zorla, bizimkiler kıl payı kurtuluyorlar bir baskından. Sonra o memleketin kralı Drosta bunları yakalıyor ve İpek'le bir anlaşma yapmak istiyor. Kötü adamların da kendi aralarında savaşabileceklerini söylemiştim. İşte bu Drosta arada sıkışıp kalmak ve ülkesini kaybetmek istemiyor, bu yüzden çift taraflı oynayıp bizimkilerle de anlaşma yapıyor ama bizimkilerin kaybetmesi durumunda karşı tarafa geçeceğini de açıkça söylüyor. Delikanlı adam. İpek, arkadaşı Yarblek'i başka bir arkadaşına yolluyor, o arkadaş da Kraliçe Porenn'e anlaşmanın haberini iletecek. Porenn, Rhodar'ın eşi. Rhodar da iyi tarafın ordusunun başındaki adam. Gizli bir müttefikleri oluyor kısaca, bu da ilerideki savaşta çok işe yarayacak.
Dünyanın bir denge üstüne oturtulduğunu söylemiştim. Bu dengeye göre karşılaşacak taraflar eşit olmalı. Bu yüzden şu yüce taş, Torak'ın kör gözünü açacak, kehanet böyle diyor. Bir taraf daha avantajlı olmayacak. Tamamen eşitlik. Bu da mücadelenin sonucunu öngörülemez kılıyor.
Bu sırada ordu yürüyor, gemileri karadan yürütüp denize indiriyorlar falan. Bildiğin İstanbul fethediliyor. Sonra bin kişilik küçük bir ordu ortaya çıkıyor, bizimkiler hacamat ediyorlar bu orduyu. Meğersem tuzakmış. Belgarath da ordunun savaşacağını duyunca çok sinirlenmişti, çünkü bu Ce'Nedra'nın toparladığı ordunun amacı sadece gürültü çıkarmak olacaktı, Garion da olayı içten bitirecekti. Böyle olmadı. Taur Urgas, seferin çok ciddi olduğunu gördü ve önemli bir şehri ele geçiren bizim ordunun karşısına muazzam bir kuvvet çıkardı. Doğan güneşle birlikte Taur Urgas'ın ordusunu gören bizimkilerin götleri uçukladı çok affedersiniz. Bir de bu orduların büyük bir kısmı gemiyle taşınmıştı, dolayısıyla aradaki büyük engeli aşmak için zaman da yok. Ordunun bir yarısı karşıya geçiyor, bir yarısı öbür tarafta kalıyor. Sıkıntı büyük. Bunun nedeni ne? Bir komutanın yanlış çıkarım yapması. Bu sahte saldırı vardı ya bin kişilik, işte o bizim ordunun gerçekten savaşıp savaşmayacağını anlamak içinmiş. Bunu anlamıyor çok büyük bir savaş stratejisti, "Pardon, yanılmışım," diyor. İnandırıcı değil, serinin en zayıf halkası bence bu noktaydı. O kadar büyük komutansın, adın dünyanın her yerinde saygıyla anılıyor, küçük bir katakulliyi göremiyorsun. Eddings orada hafiften batırmış bence.
İşte savaş çıkıyor, ulu büyücüler Grolimlere karşı savaşıyor, kılıçlar iniyor, kalkanlar kalkıyor. Epik bir savaş beklenmesin ama, karşıda deli kenetlenmiş, deli kuvvetli bir ordu yok. LOTR savaşlarının kıyısından geçmiyor, farklı bir olayı var. Tolnedra lejyonerleri de bildiğin phalanx. Tam o tarz savaşıyorlar.
Sonunu da yazıp bitiriyorum eeyh. Torak uyanıyor, Garion da Torak'ın karşısına geçiyor. Garion Torak'ın süper gelecek yalanlarına kanmıyor, Torak da sevgi, aşk gibi insani hisleri bilmiyor, Garion bunları düşünerek saldırıyor Torak'a. Torak da Garion'u kandıramadığı için kaybediyor. Bir inanma/inanmama savaşı yani, kılıç kalkan falan hikâye.
Böyle, seri bitti, Malloryon var sırada ama ona başlamadan önce üç beş küçük şey okuyacağım. Belgariad için hoş bir seri derim, dedim. Okunmalı da derim ama geniş bir zaman varsa. Tabii bir ayda okuyacaksanız hiç okumayın zaten, başka şeylere yönlenin. Benim hoşuma gitti ama. Güzel.
Hamiş: Bir saçma şey daha var; sonda Durnik Torak tarafından öldürülüyor. Polgara deliye dönüyor, kendini yerden yere atıyor falan. Ama kehanette herkesin özel bir adı var, Durnik'in de iki kere yaşayan mı ne. E neyin tatavasını yapıyorsun o zaman, adam zaten dirilecek? Bir de Polgara'ya biçilen rol pek neydi öyle ya. Polgara güçlerinden vazgeçiyor Durnik dirilsin diye. Sonradan güçlerini hiç kaybetmediği ortaya çıkıyor.
Ya aslında bu seri okunmasa da olur, türe yeni başlayacaklar için ideal. Öbür türlü yavan.
8 Ekim 2012 Pazartesi
David Eddings - Büyülü Şato
Sona pek bir şey kalmadı, kitabın temposu bu yüzden biraz düşük. Yani kitaptan kitaba bir yükseliş yok. Onca olayın bir raya oturması var, bir soluklanma kitabı.
Ctuchik ölmüştü, bizimkiler yıkılan kuleden kaçmaya çalışıyorlardı. Relg'in katkıları büyük oluyor bu konuda, kendisi Ulgo diyarından olduğu için taşın toprağın sesini çok iyi yorumlayabiliyor. Bir koridor çökecekse oraya sokmuyor grubunu. Taiba'yı da göçükten kurtarıyor. İkisi arasında bir ilişki başlayacak ama Relg ağır yobaz. Tanrısına dualar ediyor, yakarıyor ki meme, kıç falan hiç etkilemesin kendisini çok affedersiniz. Tam olarak böyle: Meme ve kıç etkilemesin. Ama aşık oluyor Taiba'ya. Pol Teyze için bu olması gereken bir şey. Zaten bu dünyada ağır bir nedensellik hüküm sürdüğü için gerçekleşen hiçbir şeye dokunmamak lazım. Ne olacaksa olsun, yeter ki kitabına göre olsun. Dünyanın mantığı bu.
Garion da tütüşlerde. Mekan yıkılırken aklına yaşadığı maceralar geliyor, kokular üstünden hatırlıyor maceraları. Şuradaki yanık kokusu, buradaki bok kokusu diye. Aklında kalan en ayırt edici koku ise Ce'Nedra'nın saçlarının kokusu.
Taşı geri alıyorlar bu arada, taş Garion'u tanıyor. Bir ağ kuruluyor aralarında. Geri dönüş yolculuğu da sıkıntıyla başlamış oluyor.
Son savaşta Belgarath ağır yaralanıyordu, uzunca bir süre kendine gelemiyor. Yokluğunda tayfayı Garion yönlendiriyor, bu onun ilk hükümdarlık denemesi aynı zamanda. Vereceği kararlar hakkında İpek'in çok yardımı oluyor. Bu İpek acayip bir adam. Prens Kheldar yani. Yalan dolancı, yüzünün şeklini değiştirebilen, kumarbaz, acayip bir herif. Soyluluğu falan hiç sevmiyor. Her an herkesi satabilecek potansiyele sahip ama gruba bir zararı dokunmuyor. Dokunacak bence.
Belgarath kendine gelince her şey normale dönüyor, kaçışları zor oluyor biraz. On Grolim rahibi zihin gücüyle saldırıyor, Garion iç sesinin yardımıyla zihnini gölgesine aktarıyor, yanlarına uçup hacamat ediyor adamları. Mekandan çıkıyorlar, açık arazide kaçmaya çalışıyorlar bu sefer. Hettar, kral Ço-Hag'ın yardımını istemek üzere gruptan ayrılmıştı. Bu yardımı bekliyorlar, çünkü Taur Urgas öküz gibi ordusuyla peşlerinden geliyor. Yetişiyor da, işler boka sarmışken Ço-Hag son anda ortaya çıkıyor. Meğer en başından beri bekliyorlarmış. Boşuna aksiyon yaratıyor götler, okuyucuyu da sinir ediyorlar. Lan zamanında gelin Allah aşkına.
Belgarath iyileşmiş numarası yapıyor ama durum çok daha vahimmiş aslında, fenalaşıyor ve Polgara kafayı yiyor, çünkü adamcağız ölüme çok yakın. Algar Kalesi'ne geliyorlar, Belgarath dinlendiriliyor. Polgara'yla Garion sıkıntılı, çünkü fena yamuluyor Belgarath ve zihni hasar görmüş olabileceği için bir daha büyü yapamama ihtimali var. Çaktırmamaları gerektiğini söylüyor Polgara, çünkü durum kritik. Büyük bir savaş kapıda ve müttefiklerin morali tavan yapmalı.
Bu arada Ulgo'ya geçip Ce'Nedra'yı da alıyorlar. Şımarık kız Riva'ya gitmek istemiyordu ama istediğine karar verdi sonradan. Bence serinin en oynak, biraz da başarısız karakteri Ce'Nedra. Şımarık kızlıktan kraliçeliğe terfi etmesi, koca orduları gaza getirmesi falan. Öeh. Kraliçeliğe gelmedik daha gerçi.
Riva'ya geçiyoruz, buradaki şehir Gondor'a benziyor. Kat kat. Riva'da Garion kral olarak tahta oturuyor, Ce'Nedra'yla evleniyor. Sonra İpek, tahta geçtikten sonraki adıyla Belgarion ve Belgarad kimseye haber vermeden ayrılıyorlar saraydan. Belgarion yollara düşmek istiyor, çünkü Torak'ı yendiği zaman büyük savaşlara gerek kalmayacak. En yakın iki arkadaşını da alıp gidiyorlar işte. Mallorya'ya doğru. Polgara durumu öğrenince sinirden kafayı yiyor ama bir şey yapamıyor. Ce'Nedra'nın olayı bundan sonra başlıyor; evlilik belgesinde krallığın yönetimine ortak olmasıyla ilgili bir madde var. Bu maddeyi kullanarak Garion'un yerine ordu toplamaya başlıyor. Diğer krallar da yanında, önce onları ikna ediyor, sonra dolaşıp ordu topluyorlar. Ce'Nedra'da bu olayların üstesinden gelecek yetenek hiç gösterilmemişti, bir anda ortaya çıkması okuyucuuyu garipsetiyor. Şımarık velet, savaşta ölecek askerleri düşünüp ağlıyor, omuzlarına binen büyük sorumluluğu düşünüyor falan. Memleketine dönüp babasının lejyonunu kendi ordusuna katıyor. Acayip acayip işler.
Son kitaba geldik, yarın biter zannediyorum. Sağlam seri olmasa da bence güzel. Evet.
Ctuchik ölmüştü, bizimkiler yıkılan kuleden kaçmaya çalışıyorlardı. Relg'in katkıları büyük oluyor bu konuda, kendisi Ulgo diyarından olduğu için taşın toprağın sesini çok iyi yorumlayabiliyor. Bir koridor çökecekse oraya sokmuyor grubunu. Taiba'yı da göçükten kurtarıyor. İkisi arasında bir ilişki başlayacak ama Relg ağır yobaz. Tanrısına dualar ediyor, yakarıyor ki meme, kıç falan hiç etkilemesin kendisini çok affedersiniz. Tam olarak böyle: Meme ve kıç etkilemesin. Ama aşık oluyor Taiba'ya. Pol Teyze için bu olması gereken bir şey. Zaten bu dünyada ağır bir nedensellik hüküm sürdüğü için gerçekleşen hiçbir şeye dokunmamak lazım. Ne olacaksa olsun, yeter ki kitabına göre olsun. Dünyanın mantığı bu.
Garion da tütüşlerde. Mekan yıkılırken aklına yaşadığı maceralar geliyor, kokular üstünden hatırlıyor maceraları. Şuradaki yanık kokusu, buradaki bok kokusu diye. Aklında kalan en ayırt edici koku ise Ce'Nedra'nın saçlarının kokusu.
Taşı geri alıyorlar bu arada, taş Garion'u tanıyor. Bir ağ kuruluyor aralarında. Geri dönüş yolculuğu da sıkıntıyla başlamış oluyor.
Son savaşta Belgarath ağır yaralanıyordu, uzunca bir süre kendine gelemiyor. Yokluğunda tayfayı Garion yönlendiriyor, bu onun ilk hükümdarlık denemesi aynı zamanda. Vereceği kararlar hakkında İpek'in çok yardımı oluyor. Bu İpek acayip bir adam. Prens Kheldar yani. Yalan dolancı, yüzünün şeklini değiştirebilen, kumarbaz, acayip bir herif. Soyluluğu falan hiç sevmiyor. Her an herkesi satabilecek potansiyele sahip ama gruba bir zararı dokunmuyor. Dokunacak bence.
Belgarath kendine gelince her şey normale dönüyor, kaçışları zor oluyor biraz. On Grolim rahibi zihin gücüyle saldırıyor, Garion iç sesinin yardımıyla zihnini gölgesine aktarıyor, yanlarına uçup hacamat ediyor adamları. Mekandan çıkıyorlar, açık arazide kaçmaya çalışıyorlar bu sefer. Hettar, kral Ço-Hag'ın yardımını istemek üzere gruptan ayrılmıştı. Bu yardımı bekliyorlar, çünkü Taur Urgas öküz gibi ordusuyla peşlerinden geliyor. Yetişiyor da, işler boka sarmışken Ço-Hag son anda ortaya çıkıyor. Meğer en başından beri bekliyorlarmış. Boşuna aksiyon yaratıyor götler, okuyucuyu da sinir ediyorlar. Lan zamanında gelin Allah aşkına.
Belgarath iyileşmiş numarası yapıyor ama durum çok daha vahimmiş aslında, fenalaşıyor ve Polgara kafayı yiyor, çünkü adamcağız ölüme çok yakın. Algar Kalesi'ne geliyorlar, Belgarath dinlendiriliyor. Polgara'yla Garion sıkıntılı, çünkü fena yamuluyor Belgarath ve zihni hasar görmüş olabileceği için bir daha büyü yapamama ihtimali var. Çaktırmamaları gerektiğini söylüyor Polgara, çünkü durum kritik. Büyük bir savaş kapıda ve müttefiklerin morali tavan yapmalı.
Bu arada Ulgo'ya geçip Ce'Nedra'yı da alıyorlar. Şımarık kız Riva'ya gitmek istemiyordu ama istediğine karar verdi sonradan. Bence serinin en oynak, biraz da başarısız karakteri Ce'Nedra. Şımarık kızlıktan kraliçeliğe terfi etmesi, koca orduları gaza getirmesi falan. Öeh. Kraliçeliğe gelmedik daha gerçi.
Riva'ya geçiyoruz, buradaki şehir Gondor'a benziyor. Kat kat. Riva'da Garion kral olarak tahta oturuyor, Ce'Nedra'yla evleniyor. Sonra İpek, tahta geçtikten sonraki adıyla Belgarion ve Belgarad kimseye haber vermeden ayrılıyorlar saraydan. Belgarion yollara düşmek istiyor, çünkü Torak'ı yendiği zaman büyük savaşlara gerek kalmayacak. En yakın iki arkadaşını da alıp gidiyorlar işte. Mallorya'ya doğru. Polgara durumu öğrenince sinirden kafayı yiyor ama bir şey yapamıyor. Ce'Nedra'nın olayı bundan sonra başlıyor; evlilik belgesinde krallığın yönetimine ortak olmasıyla ilgili bir madde var. Bu maddeyi kullanarak Garion'un yerine ordu toplamaya başlıyor. Diğer krallar da yanında, önce onları ikna ediyor, sonra dolaşıp ordu topluyorlar. Ce'Nedra'da bu olayların üstesinden gelecek yetenek hiç gösterilmemişti, bir anda ortaya çıkması okuyucuuyu garipsetiyor. Şımarık velet, savaşta ölecek askerleri düşünüp ağlıyor, omuzlarına binen büyük sorumluluğu düşünüyor falan. Memleketine dönüp babasının lejyonunu kendi ordusuna katıyor. Acayip acayip işler.
Son kitaba geldik, yarın biter zannediyorum. Sağlam seri olmasa da bence güzel. Evet.
7 Ekim 2012 Pazar
David Eddings - Sihirbazın Tuzağı
Tayfa Maragor'a doğru ilerliyor, yılanların kraliçesi öldükten sonra Belgarath'ın bir kankasından mesaj geliyor ki Aldur, çömezi Belgarath'ı ve tayfasını görmek istiyormuş. Yol uzun ama yapacak bir şey yok. Bir de bu taşı çalan Zedar, Cthol Murgos'a girdiği an Ctuchik'in tuzağına düşmüş ve zar zor kaçabilmiş, taşla taşı alan masum çocuk Ctuchik'in tutsağı olmuş. Kötüler arasında da bir çekişme, bir dalavere var. Çıkarlar çok çeşitli. Zedar da efendisi Torak'ın vücudunu alıp kaçmış. Kimin eli kimin cebinde belli değil. Kim kimin kuyusunu kazıyor, kim kime ne yapıyor, yani nebiliyim ne diyceene deyip demiyceene kim kimi kim kem kimi...
Bu sırada Ce'Nedra'yla Garion sürekli kavga ediyorlar. Sürekli. Kehanet bunları birleştirecek galiba ama daha farkında olmadıkları çok şey olduğu için... Gençler işte, kanları kaynıyor. Ce'Nedra arada öpüyor bunu falan. Pol Teyze ikisine de taktik veriyor arada. Dünya yok olabilir, bunların dertlerine bak. Tabii kehanetle alakaları olduğu için bu gönül işleri bile mühim aslında.
Belgarath'la Garion şu kafa sesi hakkında konuşuyorlar. Sesin kime ait olduğu belli olmuyor uzun süre, kitabın sonunda da öğrenemiyoruz.
Şimdi vadiye gidilecek, ardından Cthor Murgos'a gidilecek ama arasında bir de Ulgo yolculuğu var, anlatacağım.
Vadi yolunda Brill'e rastlıyorlar yine, Brill ta en başından beri bunların etrafında ama bizimkiler iyi saklandıkları için Brill bir türlü bulamıyor bunları. Brill'in kavgasını izliyor bizimkiler ve adamın bir Dagaşi, yani gizli bir tarikatin üyesi olduğu ortaya çıkıyor. Fanatikler. Ctuchik ne isterse onu yapıyorlar ve profesyonel katiller. Bu sebeple bizim İpek, Brill'i hafife aldığı için kendine kızıyor. Bu ikisi arasında bir çekişme var, ikisi de birbirini sevmiyor. Kapışıyorlar da zaten, geleceğim oraya.
Belli oluyor mu bilmiyorum ama Maragor bir anıtlar ve harabeler kenti. Çağlar önceki tanrılar savaşında yıkılmış bir şehir, bir sürü acı çeken ruh var burada. Bu sebeple tayfanın büyücüleri, diğerlerini bir yarı uyku haline sokuyorlar. Maksat keçilerin kaçmasını engellemek.
Bu yolculuğun en önemli kısmı, Belgarath'ın Garion'la yaptığı konuşma. Evrenin gidişatını değiştiren, doğru anda ve doğru yerde ortaya çıkan bir etki. Bu etkiyle birlikte evrenin yolu ikiye ayrıldı, iki farklı kehanet ortaya çıktı. Eğer Garion doğru yerde ve doğru zamanda olursa bu ikilik tekrar tekliğe inebilirmiş. Büyük görev bu.
Yıkık bir şehirden geçerken Garion'un düşündükleri ilginç:
"Şehrin tek caddesi helezon şeklinde dolaşarak tam ortadaki yuvarlak meydana çıkıyordu. Garion tuhaf bir içgörüyle bu şehrin bir kadın tarafından tasarlanmış olduğunu fark etti hemen. Erkeklerin kafaları düz çizgiler halinde çalışıyordu, oysa kadınlar daha ziyade yuvarlaklarla düşünüyorlardı." (s. 61)
Buradan ilerisi için bir şey çıkar belki, sırf tespitin ilginçliği için bile altı çizilir.
Yıkık şehirlerden birinde Mara'yla karşılaşıyorlar, ağıtlar yakan tanrıça. Evlatları öldürüldüğü için sonsuz bir yasın içinde durmadan ağlıyor. Tayfaya yardımı dokunmuyor, hatta Ce'Nedra'yı istiyor üstüne. Zar zor kurtuluyorlar.
Aldur Vadisi biraz sıkıntılı. Dağlardan geçerlerken üşüyorlar, Brill'in adamlarından güçlükle kurtuluyorlar. Tanrıların zamanında yedikleri, içtikleri, güzel zaman geçirdikleri ve dünyayı yarattıkları bir mağarada dinleniyorlar, bu sırada Garion ölü doğan bir tayı canlandırıyor. Pol Teyze falan şaşkınlıktan böyle kalıyor, sonra uyarıyorlar Garion'u. Her şey denge üstüne kurulu olduğu için eğer bir can verilmişse onu yerine koymak sıkıntı yaratabilir. Bunu söylüyorlar ama küçük bir tayın canı çok bir şeyi değiştiremeyecek olduğu için sıkıntı çıkmıyor zannediyorum. Büyüyle ilgili bir konuşma da geçiyor Belgarath'la Garion arasında. İrade ve Söz diyor Belgarath, her şeyin temeli bu. Yine işte bir şeyi yok etmemesi gerektiğini söylüyor. Yani var olan bir maddeyi yok etmek evrenin doğurucu anasına karşı bir hareketmiş, geri tepermiş falan. Çok mantıklı. Öyle höyy diye büyü yapmak yok, her şeyin bir mantığı var bu dünyada.
Sonunda Belgarath büyücü kardeşleriyle karşılaşıyor. Bu büyücülerin sahip oldukları kuleler de incelemeye değer. Bu saga, diğer saga'lar, neden büyücülerin kuleleri var? Göklere yakın olmak için mesela. Tanrılara en yakın varlıklar olarak kendilerini biliyorlardır belki. Belki büyüsel amaçlı. Belki mimari estetikleri o yönde gelişmiştir. İncelenmesi gereken bir mevzu. Neyse, ardından Aldur geliyor yanlarına. Belgarath'ta bir eğilip selam vermeler, "Usta," demeler... Büyü dünyasıyla ilgili bir önemli bilgi de burada geliyor:
"(...) 'Bir şey yaptığımızda gücümüzü çevremizden alırız. Mesela sen Çamdar'ı yaktığında ısıyı çevrenden topladın; havadan, topraktan, o civarda bulunan herkesten. O ateşi yakmak için herkesten biraz ısı aldın." (s. 124)
Dünyadan bağımsız bir şey değil yani bu büyü. Bir de şöyle bir şey var, Eddings mizah katmıyor pek. Yani karakterler arasında küçük espriler, durumla alakalı bir iki komiklik, o kadar. Başka bir şey yok. Çok nadiren var. Bir büyü çalışmasının ardından:
"'İt mi dedin?' dedi Belgarath şaşkınlık içinde.
'İt de, dedin.'
'İt de, demedim. İt dedim.'
'Devrildi işte. Ne dediğimin ne önemi var?'
'Bu bir üslup meselesi,' dedi ihtiyar sıkıntılı bir suratla. 'İt çok bebeksi oluyor.'
Garion halsiz halsiz gülmeye başladı.
'Yani bizim de bir haysiyetimiz var Garion,' dedi ihtiyar havalı bir tavırla. 'Öyle it, zıpla, hopla gibi laflar edip durursak bizi kimse ciddiye almaz.'" (s. 125)
Asdf, taktiklere gel.
Aldur'un hayır duasını alıp yola devam.
Ulgo diyarında mağaralara iniyorlar, her şey yerin altında. Kitapların giriş bölümlerinde efsanelere dayanan hikâyeler anlatılıyor, her kitabın hikâyesi o kitapla ilgili çok önemli bilgiler içeriyor. Mesela bu kitabın giriş bölümünde tanrı UL'un yaratılan ve umursanmayan biçimi bozuk, şekilsiz yaratıkları nasıl tebaası olarak kabul ettiğinden bahsediliyor. İşte bu mağaralarda UL'a tapan yaratıklar var, bir de vekilharç var. Bazı sapkınlar bu vekilharca çok kötü davranıyorlar. Bizimkiler ortamdayken duvarların arasından gelen UL, bu kötü davranan arkadaşların başı olan herife giderin kralını çekiyor, bizimki sıçızlayıveriyor oraya korkudan. Tabii Aldur'un selamını alan UL, dostu olan tanrının grubuna çok iyi davranıyor, aynı davanın savunucusu olduğunu söylüyor ve iyi şanslar dileyip köşesine çekiliyor. Ce'Nedra da geçici olarak tanrıyla birlikte orada kalıyor. Sonradan çok hayırlı bir iş olduğu ortaya çıkıyor bunun. O tanrının gider yaptığı Relg'e ihtiyaç var, adam kayaların içinden geçebiliyor ve bunun açıklaması da moleküllerini katı bir cisimden geçirebilecek kadar şey edebilmesi. Cthol Murgos mağaralarla dolu olduğu için arkadaşa ihtiyaç büyük.
Cthol Murgos'a geçtiklerinde bir bataklık var, orada biraz sıkıntı oluyor ama geçiyorlar. Sonra Rak Cthol'a giriyorlar, Ctuchik'in mekanı. Öğreniyorlar ki Ctuchik ve diğer bazı kötü adamlar, oralarda dolanan bütün batılıları öldürmek niyetinde. Savaş öncesi ortalarda casus dolansın istemiyorlar, bu yüzden katliam yapıp tazminat ödeyecekler. Bizim dünyamıza ne kadar da çok benziyor. Bu katliam dolayısıyla devriyeler geziyor, bizimkiler İpek'in bir tanıdığının çadırında gizlenirlerken İpek uzuyor, bu arada yakalanıyor. Kurtarıyorlar onu Relg sayesinde. En sonunda da Ctuchik bir mallık yapıp taşı yok etmeye çalışıyor. Kendi yok oluyor. Taşı ve masum çocuğu alıyorlar, kaçıyorlar. Bir de tünellerde Taiba adlı bir Marag kadınına rastlıyorlar. Kadın kölelikten kaçıp oraya sığınmış, iki çocuğunu Torak'a kurban etmişler. Belgarath binlerce yıldır bu kadını arıyormuş tayfanın tamamlanması için. Kehanetin, kendilerinin lehine olan kehanetin gerçekleşmesi için grubun tamamlanması çok önemli ve son adamı da buluyorlar galiba.
Bu kitap da böyleydi, bir sonrakine.
Bu sırada Ce'Nedra'yla Garion sürekli kavga ediyorlar. Sürekli. Kehanet bunları birleştirecek galiba ama daha farkında olmadıkları çok şey olduğu için... Gençler işte, kanları kaynıyor. Ce'Nedra arada öpüyor bunu falan. Pol Teyze ikisine de taktik veriyor arada. Dünya yok olabilir, bunların dertlerine bak. Tabii kehanetle alakaları olduğu için bu gönül işleri bile mühim aslında.
Belgarath'la Garion şu kafa sesi hakkında konuşuyorlar. Sesin kime ait olduğu belli olmuyor uzun süre, kitabın sonunda da öğrenemiyoruz.
Şimdi vadiye gidilecek, ardından Cthor Murgos'a gidilecek ama arasında bir de Ulgo yolculuğu var, anlatacağım.
Vadi yolunda Brill'e rastlıyorlar yine, Brill ta en başından beri bunların etrafında ama bizimkiler iyi saklandıkları için Brill bir türlü bulamıyor bunları. Brill'in kavgasını izliyor bizimkiler ve adamın bir Dagaşi, yani gizli bir tarikatin üyesi olduğu ortaya çıkıyor. Fanatikler. Ctuchik ne isterse onu yapıyorlar ve profesyonel katiller. Bu sebeple bizim İpek, Brill'i hafife aldığı için kendine kızıyor. Bu ikisi arasında bir çekişme var, ikisi de birbirini sevmiyor. Kapışıyorlar da zaten, geleceğim oraya.
Belli oluyor mu bilmiyorum ama Maragor bir anıtlar ve harabeler kenti. Çağlar önceki tanrılar savaşında yıkılmış bir şehir, bir sürü acı çeken ruh var burada. Bu sebeple tayfanın büyücüleri, diğerlerini bir yarı uyku haline sokuyorlar. Maksat keçilerin kaçmasını engellemek.
Bu yolculuğun en önemli kısmı, Belgarath'ın Garion'la yaptığı konuşma. Evrenin gidişatını değiştiren, doğru anda ve doğru yerde ortaya çıkan bir etki. Bu etkiyle birlikte evrenin yolu ikiye ayrıldı, iki farklı kehanet ortaya çıktı. Eğer Garion doğru yerde ve doğru zamanda olursa bu ikilik tekrar tekliğe inebilirmiş. Büyük görev bu.
Yıkık bir şehirden geçerken Garion'un düşündükleri ilginç:
"Şehrin tek caddesi helezon şeklinde dolaşarak tam ortadaki yuvarlak meydana çıkıyordu. Garion tuhaf bir içgörüyle bu şehrin bir kadın tarafından tasarlanmış olduğunu fark etti hemen. Erkeklerin kafaları düz çizgiler halinde çalışıyordu, oysa kadınlar daha ziyade yuvarlaklarla düşünüyorlardı." (s. 61)
Buradan ilerisi için bir şey çıkar belki, sırf tespitin ilginçliği için bile altı çizilir.
Yıkık şehirlerden birinde Mara'yla karşılaşıyorlar, ağıtlar yakan tanrıça. Evlatları öldürüldüğü için sonsuz bir yasın içinde durmadan ağlıyor. Tayfaya yardımı dokunmuyor, hatta Ce'Nedra'yı istiyor üstüne. Zar zor kurtuluyorlar.
Aldur Vadisi biraz sıkıntılı. Dağlardan geçerlerken üşüyorlar, Brill'in adamlarından güçlükle kurtuluyorlar. Tanrıların zamanında yedikleri, içtikleri, güzel zaman geçirdikleri ve dünyayı yarattıkları bir mağarada dinleniyorlar, bu sırada Garion ölü doğan bir tayı canlandırıyor. Pol Teyze falan şaşkınlıktan böyle kalıyor, sonra uyarıyorlar Garion'u. Her şey denge üstüne kurulu olduğu için eğer bir can verilmişse onu yerine koymak sıkıntı yaratabilir. Bunu söylüyorlar ama küçük bir tayın canı çok bir şeyi değiştiremeyecek olduğu için sıkıntı çıkmıyor zannediyorum. Büyüyle ilgili bir konuşma da geçiyor Belgarath'la Garion arasında. İrade ve Söz diyor Belgarath, her şeyin temeli bu. Yine işte bir şeyi yok etmemesi gerektiğini söylüyor. Yani var olan bir maddeyi yok etmek evrenin doğurucu anasına karşı bir hareketmiş, geri tepermiş falan. Çok mantıklı. Öyle höyy diye büyü yapmak yok, her şeyin bir mantığı var bu dünyada.
Sonunda Belgarath büyücü kardeşleriyle karşılaşıyor. Bu büyücülerin sahip oldukları kuleler de incelemeye değer. Bu saga, diğer saga'lar, neden büyücülerin kuleleri var? Göklere yakın olmak için mesela. Tanrılara en yakın varlıklar olarak kendilerini biliyorlardır belki. Belki büyüsel amaçlı. Belki mimari estetikleri o yönde gelişmiştir. İncelenmesi gereken bir mevzu. Neyse, ardından Aldur geliyor yanlarına. Belgarath'ta bir eğilip selam vermeler, "Usta," demeler... Büyü dünyasıyla ilgili bir önemli bilgi de burada geliyor:
"(...) 'Bir şey yaptığımızda gücümüzü çevremizden alırız. Mesela sen Çamdar'ı yaktığında ısıyı çevrenden topladın; havadan, topraktan, o civarda bulunan herkesten. O ateşi yakmak için herkesten biraz ısı aldın." (s. 124)
Dünyadan bağımsız bir şey değil yani bu büyü. Bir de şöyle bir şey var, Eddings mizah katmıyor pek. Yani karakterler arasında küçük espriler, durumla alakalı bir iki komiklik, o kadar. Başka bir şey yok. Çok nadiren var. Bir büyü çalışmasının ardından:
"'İt mi dedin?' dedi Belgarath şaşkınlık içinde.
'İt de, dedin.'
'İt de, demedim. İt dedim.'
'Devrildi işte. Ne dediğimin ne önemi var?'
'Bu bir üslup meselesi,' dedi ihtiyar sıkıntılı bir suratla. 'İt çok bebeksi oluyor.'
Garion halsiz halsiz gülmeye başladı.
'Yani bizim de bir haysiyetimiz var Garion,' dedi ihtiyar havalı bir tavırla. 'Öyle it, zıpla, hopla gibi laflar edip durursak bizi kimse ciddiye almaz.'" (s. 125)
Asdf, taktiklere gel.
Aldur'un hayır duasını alıp yola devam.
Ulgo diyarında mağaralara iniyorlar, her şey yerin altında. Kitapların giriş bölümlerinde efsanelere dayanan hikâyeler anlatılıyor, her kitabın hikâyesi o kitapla ilgili çok önemli bilgiler içeriyor. Mesela bu kitabın giriş bölümünde tanrı UL'un yaratılan ve umursanmayan biçimi bozuk, şekilsiz yaratıkları nasıl tebaası olarak kabul ettiğinden bahsediliyor. İşte bu mağaralarda UL'a tapan yaratıklar var, bir de vekilharç var. Bazı sapkınlar bu vekilharca çok kötü davranıyorlar. Bizimkiler ortamdayken duvarların arasından gelen UL, bu kötü davranan arkadaşların başı olan herife giderin kralını çekiyor, bizimki sıçızlayıveriyor oraya korkudan. Tabii Aldur'un selamını alan UL, dostu olan tanrının grubuna çok iyi davranıyor, aynı davanın savunucusu olduğunu söylüyor ve iyi şanslar dileyip köşesine çekiliyor. Ce'Nedra da geçici olarak tanrıyla birlikte orada kalıyor. Sonradan çok hayırlı bir iş olduğu ortaya çıkıyor bunun. O tanrının gider yaptığı Relg'e ihtiyaç var, adam kayaların içinden geçebiliyor ve bunun açıklaması da moleküllerini katı bir cisimden geçirebilecek kadar şey edebilmesi. Cthol Murgos mağaralarla dolu olduğu için arkadaşa ihtiyaç büyük.
Cthol Murgos'a geçtiklerinde bir bataklık var, orada biraz sıkıntı oluyor ama geçiyorlar. Sonra Rak Cthol'a giriyorlar, Ctuchik'in mekanı. Öğreniyorlar ki Ctuchik ve diğer bazı kötü adamlar, oralarda dolanan bütün batılıları öldürmek niyetinde. Savaş öncesi ortalarda casus dolansın istemiyorlar, bu yüzden katliam yapıp tazminat ödeyecekler. Bizim dünyamıza ne kadar da çok benziyor. Bu katliam dolayısıyla devriyeler geziyor, bizimkiler İpek'in bir tanıdığının çadırında gizlenirlerken İpek uzuyor, bu arada yakalanıyor. Kurtarıyorlar onu Relg sayesinde. En sonunda da Ctuchik bir mallık yapıp taşı yok etmeye çalışıyor. Kendi yok oluyor. Taşı ve masum çocuğu alıyorlar, kaçıyorlar. Bir de tünellerde Taiba adlı bir Marag kadınına rastlıyorlar. Kadın kölelikten kaçıp oraya sığınmış, iki çocuğunu Torak'a kurban etmişler. Belgarath binlerce yıldır bu kadını arıyormuş tayfanın tamamlanması için. Kehanetin, kendilerinin lehine olan kehanetin gerçekleşmesi için grubun tamamlanması çok önemli ve son adamı da buluyorlar galiba.
Bu kitap da böyleydi, bir sonrakine.
6 Ekim 2012 Cumartesi
David Eddings - Büyücüler Kraliçesi
Sardı.
Garion'un hadisesi, şey, ben Kahramanın Sonsuz Yolculuğu'nu yazıp yazmadığımı hatırlamıyorum. Yazdım muhtemelen. Orada adam diyor ki işte mitolojik, dinselli kahramanların prototipleri mevcuttur ve bu prototiplerin ardıllarında benzer özellikleri görürüz. Bilinmeyene karşı gösterilen cesaret, fedakarlık, vazgeçiş ve sonsuz bir güç. Böyle şeyler. Şimdi Garion'a bakalım:
"Evi olarak bildiği tek yerden koparılan, kendisine en yakın iki insanın kimliklerinden bile emin olamayan ve mümkün olanla olmayan arasındaki fark kavramı tahrip olan Garion, kendini tuhaf bir hac yolculuğunun ortasında bulmuştu. Ağaçların yuttuğu bu yıkık şehirde ne işleri olduğunu bilmiyordu; buradan ayrıldıklarında nereye gidecekleri hakkında en ufak bir fikri yoktu. Emin olabildiği tek şey, dünyanın bir yerlerinde, şafaktan önceki alacakaranlıkta unutulmuş bir köydeki küçük bir eve sürünerek yaklaşan ve Garion'un annesiyle babasını öldüren bir adamın varolduğu yolundaki korkunç bilgiydi; eğer hayatının geri kalanını buna adaması gerekse bile, Garion o adamı bulacak, bulduğunda da öldürecekti. Bu tek, elle tutulur gerçekte Garion'a tuhaf bir biçimde rahatlatıcı gelen bir şeyler vardı." (s. 20)
Bir de kendini tanımak var işin içinde, bu da bir kahraman için çok önemli. Ulaşılması gereken bir hedefinn varlığı da noktayı koyuyor. Garion, kendini tamamlaması gereken bir karakter, soruları var ve bu soruları sorarak değil, yaşayarak çözecek bir karakter. Bir serüvenin değil, bir çocuk-peygamberin -veya kahramanın- serisidir bu.
Tayfa güneye doğru inişe devam ediyor. Garion biraz daha kendini tanımış halde, en azından yanındakilerin de kim olduklarını biliyor artık. Evet. Devam ederlerken Garion bir gence saldırıyor. Genç sağlam çıkıyor, Belgarath gelip ayırıyor arkadaşları. Bu arada Kurt olarak geçiyor, Belgarath demeyeceğim bir daha. Yani kimin kim olduğu ortada ama eski isimlerden devam ediyoruz. İsimleri gizliyorlar, hele İpek'in birden fazla kimliği var. Gizli işler çevirip yakalanmamak istiyorsanız şart.
İşte bu Garion'un daldığı genç Lelldorin bir Arend. Eşlikçi olması için babası tarafından gönderilmiş. Babası Wildantor Baronu. Mimbre hakimiyetinden nefret ediyor, topraklarında çok sayıda Mimbre var. Bu yüzden onlara karşı öfkeyle dolu, katakulli döndürüp başlarındakini öldürmeyi falan düşünüyor hatta. Saf bir genç ama güçlü. Bu toprak kavgasını Güney Afrika olayına benzetebiliriz. Mimbreler yönetim kademesinde ve Arendlileri sallamıyorlar hiç. Bu yüzden de Lelldorin krala suikast düzenleyecek bir grubun elemanı ama bu olay iç savaşı daha da kızıştıracak. Bu da bazılarının işine geliyor, Murgoların. Bundan sonraki her katakullide Murgoların bir şekilde olaya dahil olduklarını düşünelim, adamların diplomasi yetenekleri, manipülasyon olayları tavan yapmış. Murgolar ve Grolimler, kaçırılan taşı kötü tanrı Torak'a götürmek isteyen doğunun ve güneyin iğrenç halkları. Grolimleri Ctuchik diye bir rahip yönetiyor ve taşı çalan Zedar'dan nefret ediyor. Dolayısıyla Kurt'un amacı, Ctuchik'i kullanıp Zedar'ı cortlatmak. İstikamet Rak Goska.
Bu dünyanın büyü hadisesi de şöyle:
"(...) 'İlle de o kelimeyi kullanmak istiyorsanız, büyü, nesnelerin doğal düzenlerinin bozulmasıdır. Bazen hiç beklenmedik etkileri de olabilir, o yüzden çok dikkat etmek gerekir. Üstelik bir de...' Kaşlarını çattı. '...Bir tür gürültü yapar diyelim. Yani ses olarak değil tabii, ama açıklamak için öyle diyorum. Bazı yetenekleri olan insanlar bu gürültüyü duyabilir. Polgara ve ben bir şeyleri değiştirmeye başlarsak, Batıdaki bütün Grolimler tam olarak nerede olduğumuzu ve ne yaptığımızı anlarlar.'" (s. 36)
Bir de var olan her şeyin diğer bütün şeylerle olan ilişkisi de var, tamamen katı bir maddecilik ve kelebek etkisi gibi bir şeyler. Telepatik işler gibi geldi bana, şifacılık tarzı olaylarda bitkilerin, bazı maddelerin kullanılması var ama büyüde öyle bir şey yok. Tamamen zihin gücü, mekanik dünyaya bir dış etki. Dengeleri bozabilecek olması bu yüzden.
Seride her şeyden biraz var, kapitalizm eleştirisi olarak da serfler var. Lelldorin için serfler, korunması gereken böcekler. Yaşasalar yeter, açlıktan sürünseler de olur. Bir yaşam tarzı olarak görüyor bunu onlar için. Sonradan bak kardeş diyorlar, öyle bir dünya yok ve bu adamları böyle yaşatmaya devam ederseniz isyan edip sizi gömerler. Aklı başına geliyor delikanlının sonradan.
Mandorallen de katılıyor aralarına, Vo Mandor Baronu. Neşeli, romantik bir şövalye. Hiçbir şeyden korkusu yok. Bir zamana kadar. Tayfaya bir dövüş esnasında katılıyor, o dövüşte Lelldorin yaralanıyor ve zehirleniyor. Bir şehirde bırakıyorlar onu. Ardından yine kavgalar, dövüşler, yollarda Murgolar, Grolimler... Hepsini anlatmaya üşendim. Arendiya kralının hayatını kurtarıyorlar, Lelldorin'in zamanında Garion'a verdiği bir bilgi sayesinde.
Doğuya doğru bir yollanış var. Yakalanıyorlar burada, ilk ciddi tehlike. Paslı kilitleri kurcalayan İpek sayesinde uzuyorlar. Nyissa Kraliçesi Salmissra'nın tuzağıymış o meğerse. O kadının da kendi çıkarı var. Herkesin kendine ait bir planı var, Game of Thrones gibi biraz ama hepsine ayrı bir pencereden bakmıyoruz tabii.
Bu bölümde Garion kendini tanımaya başlıyor, gücünün farkına yavaştan. Polgara rahatlatmaya çalışıyor çocuğu. Basit bir çocuk Garion; hayat onun için çiftlikten ibaretken birden onca kılıcın, büyünün arasına düşünce afallıyor tabii ve gücünden de korkmaya başlıyor.
Tolnedra imparatoru dünyada olup bitenlere uzak, kendi yağında kavrulan bir adam. Belgarath'ın, Polgara'nın varlığını da kabul etmiyor, inanmıyor onlara ve hiçbir şekilde Torak'a ve adamlarına savaş açmayacağını söylüyor. Aşarak adlı bir Murgo var, imparatorla ticari ilişkiler geliştirmiş ve bizim tayfanın da başına bela olacak bir adam. Önceden de karşılaşmışlardı. Gider yapıyor bizimkilere. Bir de Ce'Nedra var, kralın kızı. Riva kralıyla evlendirilecek, kadim anlaşma gereği. Soyun sürmesi, taşın korunması falan. Kız gitmek istemiyor, sonradan saraydan kaçıp bizim tayfaya katılıyor. Aşarak'ı da gebertiyor Garion, burası ilginç. Aşarak bizimkilere tuzak kuruyor, Garion'u yakalıyor falan. Sonra Garion'un içi kıpır kıpır oluyor, böyle bulutlar çarpışıp foşur foşur olur ya, öyle ışıklar falan çıkıyor içinde. Aşarak'a bir tane patlatıyor, adamın yüzü yanmaya başlıyor. Garion acıyor adama, tam yangını durduracakken Polgara telepatiyle durmamasını, ailesini öldürenin aşarak olduğunu söylüyor. Garion adamı gebertiyor ve gücünü ilk kez ortaya çıkartmış oluyor, bilinçli olarak. Bu ortaya çıkmanın arkasında kafadaki başka bir sesin etkisi de var, Belgarath'a bahsolunduğunda Belgarath da merak ediyor bu sesin kime ait olduğunu. Kimse bilmiyor. Garion kendinden nefret etmeye başlıyor, yüzleşemiyor bir süre bu olaylarla falan.
Nyissa Amazon gibi bir yer. Bol nehirli, bol sinekli, bol böcekli, nemli, sıcak, öeh.
Buradaki kraliçe Garion'u kaçırıyor ve onu seks kölesi gibi bir şey yapmak istiyor. Tövbe ya. Neyse, amaç sadece o da değil. Şimdi bu Garion'u arıyorlar ya, ele geçirip öldürecekler. Ctuchik'in bir elçisi geliyor kraliçenin önüne. Kraliçe de diyor ki Torak uyanınca benimle evlensin, ben de bu genci ona vereyim. Yoksa vermem diyor. Bu sırada Garion'un kafasındaki ses ortaya çıkıp Garion'u yönetiyor. Sarayı basıyor tayfa ve kraliçe korkudan tanrı İssa'yı uyandırıyor. İssa geliyor, olayları görüyor ve kendi köşesine çekiliyor, yardımcı olmuyor kraliçesine. Falan. Sonra kraliçeyi hacamat ediyorlar, yola devam.
Böyle, seri sardı ya. Güzel.
Garion'un hadisesi, şey, ben Kahramanın Sonsuz Yolculuğu'nu yazıp yazmadığımı hatırlamıyorum. Yazdım muhtemelen. Orada adam diyor ki işte mitolojik, dinselli kahramanların prototipleri mevcuttur ve bu prototiplerin ardıllarında benzer özellikleri görürüz. Bilinmeyene karşı gösterilen cesaret, fedakarlık, vazgeçiş ve sonsuz bir güç. Böyle şeyler. Şimdi Garion'a bakalım:
"Evi olarak bildiği tek yerden koparılan, kendisine en yakın iki insanın kimliklerinden bile emin olamayan ve mümkün olanla olmayan arasındaki fark kavramı tahrip olan Garion, kendini tuhaf bir hac yolculuğunun ortasında bulmuştu. Ağaçların yuttuğu bu yıkık şehirde ne işleri olduğunu bilmiyordu; buradan ayrıldıklarında nereye gidecekleri hakkında en ufak bir fikri yoktu. Emin olabildiği tek şey, dünyanın bir yerlerinde, şafaktan önceki alacakaranlıkta unutulmuş bir köydeki küçük bir eve sürünerek yaklaşan ve Garion'un annesiyle babasını öldüren bir adamın varolduğu yolundaki korkunç bilgiydi; eğer hayatının geri kalanını buna adaması gerekse bile, Garion o adamı bulacak, bulduğunda da öldürecekti. Bu tek, elle tutulur gerçekte Garion'a tuhaf bir biçimde rahatlatıcı gelen bir şeyler vardı." (s. 20)
Bir de kendini tanımak var işin içinde, bu da bir kahraman için çok önemli. Ulaşılması gereken bir hedefinn varlığı da noktayı koyuyor. Garion, kendini tamamlaması gereken bir karakter, soruları var ve bu soruları sorarak değil, yaşayarak çözecek bir karakter. Bir serüvenin değil, bir çocuk-peygamberin -veya kahramanın- serisidir bu.
Tayfa güneye doğru inişe devam ediyor. Garion biraz daha kendini tanımış halde, en azından yanındakilerin de kim olduklarını biliyor artık. Evet. Devam ederlerken Garion bir gence saldırıyor. Genç sağlam çıkıyor, Belgarath gelip ayırıyor arkadaşları. Bu arada Kurt olarak geçiyor, Belgarath demeyeceğim bir daha. Yani kimin kim olduğu ortada ama eski isimlerden devam ediyoruz. İsimleri gizliyorlar, hele İpek'in birden fazla kimliği var. Gizli işler çevirip yakalanmamak istiyorsanız şart.
İşte bu Garion'un daldığı genç Lelldorin bir Arend. Eşlikçi olması için babası tarafından gönderilmiş. Babası Wildantor Baronu. Mimbre hakimiyetinden nefret ediyor, topraklarında çok sayıda Mimbre var. Bu yüzden onlara karşı öfkeyle dolu, katakulli döndürüp başlarındakini öldürmeyi falan düşünüyor hatta. Saf bir genç ama güçlü. Bu toprak kavgasını Güney Afrika olayına benzetebiliriz. Mimbreler yönetim kademesinde ve Arendlileri sallamıyorlar hiç. Bu yüzden de Lelldorin krala suikast düzenleyecek bir grubun elemanı ama bu olay iç savaşı daha da kızıştıracak. Bu da bazılarının işine geliyor, Murgoların. Bundan sonraki her katakullide Murgoların bir şekilde olaya dahil olduklarını düşünelim, adamların diplomasi yetenekleri, manipülasyon olayları tavan yapmış. Murgolar ve Grolimler, kaçırılan taşı kötü tanrı Torak'a götürmek isteyen doğunun ve güneyin iğrenç halkları. Grolimleri Ctuchik diye bir rahip yönetiyor ve taşı çalan Zedar'dan nefret ediyor. Dolayısıyla Kurt'un amacı, Ctuchik'i kullanıp Zedar'ı cortlatmak. İstikamet Rak Goska.
Bu dünyanın büyü hadisesi de şöyle:
"(...) 'İlle de o kelimeyi kullanmak istiyorsanız, büyü, nesnelerin doğal düzenlerinin bozulmasıdır. Bazen hiç beklenmedik etkileri de olabilir, o yüzden çok dikkat etmek gerekir. Üstelik bir de...' Kaşlarını çattı. '...Bir tür gürültü yapar diyelim. Yani ses olarak değil tabii, ama açıklamak için öyle diyorum. Bazı yetenekleri olan insanlar bu gürültüyü duyabilir. Polgara ve ben bir şeyleri değiştirmeye başlarsak, Batıdaki bütün Grolimler tam olarak nerede olduğumuzu ve ne yaptığımızı anlarlar.'" (s. 36)
Bir de var olan her şeyin diğer bütün şeylerle olan ilişkisi de var, tamamen katı bir maddecilik ve kelebek etkisi gibi bir şeyler. Telepatik işler gibi geldi bana, şifacılık tarzı olaylarda bitkilerin, bazı maddelerin kullanılması var ama büyüde öyle bir şey yok. Tamamen zihin gücü, mekanik dünyaya bir dış etki. Dengeleri bozabilecek olması bu yüzden.
Seride her şeyden biraz var, kapitalizm eleştirisi olarak da serfler var. Lelldorin için serfler, korunması gereken böcekler. Yaşasalar yeter, açlıktan sürünseler de olur. Bir yaşam tarzı olarak görüyor bunu onlar için. Sonradan bak kardeş diyorlar, öyle bir dünya yok ve bu adamları böyle yaşatmaya devam ederseniz isyan edip sizi gömerler. Aklı başına geliyor delikanlının sonradan.
Mandorallen de katılıyor aralarına, Vo Mandor Baronu. Neşeli, romantik bir şövalye. Hiçbir şeyden korkusu yok. Bir zamana kadar. Tayfaya bir dövüş esnasında katılıyor, o dövüşte Lelldorin yaralanıyor ve zehirleniyor. Bir şehirde bırakıyorlar onu. Ardından yine kavgalar, dövüşler, yollarda Murgolar, Grolimler... Hepsini anlatmaya üşendim. Arendiya kralının hayatını kurtarıyorlar, Lelldorin'in zamanında Garion'a verdiği bir bilgi sayesinde.
Doğuya doğru bir yollanış var. Yakalanıyorlar burada, ilk ciddi tehlike. Paslı kilitleri kurcalayan İpek sayesinde uzuyorlar. Nyissa Kraliçesi Salmissra'nın tuzağıymış o meğerse. O kadının da kendi çıkarı var. Herkesin kendine ait bir planı var, Game of Thrones gibi biraz ama hepsine ayrı bir pencereden bakmıyoruz tabii.
Bu bölümde Garion kendini tanımaya başlıyor, gücünün farkına yavaştan. Polgara rahatlatmaya çalışıyor çocuğu. Basit bir çocuk Garion; hayat onun için çiftlikten ibaretken birden onca kılıcın, büyünün arasına düşünce afallıyor tabii ve gücünden de korkmaya başlıyor.
Tolnedra imparatoru dünyada olup bitenlere uzak, kendi yağında kavrulan bir adam. Belgarath'ın, Polgara'nın varlığını da kabul etmiyor, inanmıyor onlara ve hiçbir şekilde Torak'a ve adamlarına savaş açmayacağını söylüyor. Aşarak adlı bir Murgo var, imparatorla ticari ilişkiler geliştirmiş ve bizim tayfanın da başına bela olacak bir adam. Önceden de karşılaşmışlardı. Gider yapıyor bizimkilere. Bir de Ce'Nedra var, kralın kızı. Riva kralıyla evlendirilecek, kadim anlaşma gereği. Soyun sürmesi, taşın korunması falan. Kız gitmek istemiyor, sonradan saraydan kaçıp bizim tayfaya katılıyor. Aşarak'ı da gebertiyor Garion, burası ilginç. Aşarak bizimkilere tuzak kuruyor, Garion'u yakalıyor falan. Sonra Garion'un içi kıpır kıpır oluyor, böyle bulutlar çarpışıp foşur foşur olur ya, öyle ışıklar falan çıkıyor içinde. Aşarak'a bir tane patlatıyor, adamın yüzü yanmaya başlıyor. Garion acıyor adama, tam yangını durduracakken Polgara telepatiyle durmamasını, ailesini öldürenin aşarak olduğunu söylüyor. Garion adamı gebertiyor ve gücünü ilk kez ortaya çıkartmış oluyor, bilinçli olarak. Bu ortaya çıkmanın arkasında kafadaki başka bir sesin etkisi de var, Belgarath'a bahsolunduğunda Belgarath da merak ediyor bu sesin kime ait olduğunu. Kimse bilmiyor. Garion kendinden nefret etmeye başlıyor, yüzleşemiyor bir süre bu olaylarla falan.
Nyissa Amazon gibi bir yer. Bol nehirli, bol sinekli, bol böcekli, nemli, sıcak, öeh.
Buradaki kraliçe Garion'u kaçırıyor ve onu seks kölesi gibi bir şey yapmak istiyor. Tövbe ya. Neyse, amaç sadece o da değil. Şimdi bu Garion'u arıyorlar ya, ele geçirip öldürecekler. Ctuchik'in bir elçisi geliyor kraliçenin önüne. Kraliçe de diyor ki Torak uyanınca benimle evlensin, ben de bu genci ona vereyim. Yoksa vermem diyor. Bu sırada Garion'un kafasındaki ses ortaya çıkıp Garion'u yönetiyor. Sarayı basıyor tayfa ve kraliçe korkudan tanrı İssa'yı uyandırıyor. İssa geliyor, olayları görüyor ve kendi köşesine çekiliyor, yardımcı olmuyor kraliçesine. Falan. Sonra kraliçeyi hacamat ediyorlar, yola devam.
Böyle, seri sardı ya. Güzel.
3 Ekim 2012 Çarşamba
David Eddings - Kehanetin Oyuncağı
Serilere girişmek zordur, bitmezler çünkü. Başka hiçbir şey okumamanız lazım, başka hiçbir şeye kafa yormamanız lazım. Unutursunuz çünkü. Zibilyon tane isim vardır, zibilyon tane yer vardır, hepsini hatırlamak lazım gelir. Sonra kıvranıp durursunuz şu kimdi, burası neresiydi diye. Ansiklopedide madde arar gibi o unutulan adamı/yeri ararsınız önceki kitaplarda, sayfalarda. Bu yüzden şöyle derince bir soluk alıp başlamak lazım.
Okumayı ertelediğim bir seriye, hatta iki seriye girdim. Elenium, Tamuli falan da sırada bekliyor. Eddings'in dünyasına adımı attık, hayırlı olsun.
Haritamız var, çok şekil. Doğudakiler ve güneydekiler yine sıkıntılı, çakal ve sorun çıkaran abiler. Şimdi Türkler orkmuş geyiğine sarmayacağım ama ortada bir sıkıntı var zannediyorum. Tamam lan tamam çok adi insanlarız biz, tarihte hep uyuzluk çıkardık falan. Dsddf.
Olay kabaca şu: Yedi tanrı var zamanında. Bunların kendi halkı var. Bir gün içlerinden biri bir taş alıyor eline, süper güçlerle donatıyor bunu. Neden? Canı sıkılmış. Bu tanrı zaten yalnız yaşıyor, diğerleriyle münasebet kurmuyor pek. Sonra başka bir tanrı bu taşı çorluyor, kaçıyor. Yalnız takılan tanrının Belgarath adlı bir yamağı var, taşı almaya gidiyor bu ve taşa dokunamayacağını, dokunduğu anda kendisinin mahvolacağını söylüyor. Gandalf da yüzüğe dokunamıyordu, bizimki taşa dokunamıyor. Çerek adlı tanrının oğlu Riva taşa dokunuyor, çünkü pırıl pırıl, içinde kötülük olmayan bir genç. Neyse, taşla birlikte adasına dönüyor, bir de yıldızlardan bir kılıç yapıp duvarına asıyor. Hani düşman gelince kılıçla çat çat çat. Olay bu. Belgarath'ın iki kızı var, biri Polgara, diğeri Beldaran. Beldaran'ı Riva'ya yolluyor evlenmesi için. Soy devam ettiği sürece taşa bir şey olmayacak. Sonra Polgara'yla Belgarath beraber çağlarca yaşıyorlar, ölümsüzler. Giriş böyle.
Kitap, olayların geçtiği yerlere göre ikiye ayrılıyor. Sendarya'da Garion adlı bir çocuk var, Pol Teyze'nin yanında yaşıyor. Anası babası ölmüş. Faldor'un çiftliğinde çalışıyor ikisi de. Çiftliğe zaman zaman yaşlı bir serseri geliyor, masalcıymış adı. Garion'un en yakın arkadaşı gibi bir şey. Çiftlikte demirci var, çocuklar var, bayağı bir insan var. Tamamen kafa karıştırmak için. İyi bir okuyucu, Pol Teyze'yle yaşlı masalcının kim olduğunu ipuçlarından çıkarabiliyor. Bir de Frodo'yla Gandalf'ın olayını hatırlarsak yine çıkarabiliyoruz; Gandalf da ara ara köye geliyordu, hatırlarsınız.
Pol Teyze ve yaşlı adam -Belgarath diyeyim, Pol de Polgara- meğerse Garion'u koruyorlarmış. Çünkü onların soyundan geliyormuş Garion. Böyle bir sürü gizem var, Harry Potter'ın geçmişini öğrenmesi gibi bir şey. Garion uzunca bir süredir Murgo denilen düşman bir halkça izleniyormuşmuş. Bir saldırıdan kurtuluyor, sonra Polgara, Belgarath ve Durnik adlı demirciyle birlikte yollara düşüyor. Nelerin döndüğünü hiç anlamıyor yine. Biz de anlamıyoruz, çünkü gizem. Gizem olmazsa dört adamın yürü Allah yürü maceralarını ne yapalım yani.
Yolda Barak ve İpek adlı iki adam da katılıyor kafileye. Belgarath'ın dostlarıymış bunlar. Biri Prens Kheldar, ittifak halindeki ülkelerden birinin kralının yeğeni. Düzenbaz, sinsi ama iyi tarafta -şimdilik, sürpriz olur mu bilmiyorum- bir kardeşimiz. Diğeri de öküz gibi bir şey, savaşçı. O da bir kralın akrabası. Bunlar kuzeye gidiyorlar, bir toplantıya yanlış hatırlamıyorsam. Çok önemli bir şey çalınmış. Çalınanın en baştaki taş olduğunu az buçuk anlayabiliyoruz.
Bu en başta bahsettiğim kötü tanrının adı Torak. Sauron tarzı bir şey sanıyorum, şuradan çıkardım:
"'Kusura bakma, dostum Durnik,' dedi Kurt. 'Adını yüksek sesle söylemek akıllıca olmaz. Eğer nerede olduğumuzu anlarsa, her hareketimizi izleyebilecek güçleri var, eğer adını söylersek bizi bin fersah öteden bile duyabilir.'" (s. 131)
Bir de yine ozanlar var, ozansız bir fantastik dünya eksik olurdu zannediyorum. Ne ozan aşkıymış kardeş:
"'Bir ozan çağıralım,' dedi Seline Kontu. 'Bu macera ölümsüzleştirilmeli.'" (s. 186)
Sonra toplantıda konuşuyorlar işte şöyle yapalım, böyle edelim diye. Bir dünya casus var, olaylar çıkıyor. Kurtuluyorlar, güneye inmeye başlıyorlar bu sefer. Sanırım pek sarmamış beni ya dsfd. Başladık ama bir kere.
Valla güzel işte, fantastik. Türün hastaları için on numara. Benden geçti demek istemiyorum, ileride heyecanlanıyordur olaylar. Başladık, bitecek.
Okumayı ertelediğim bir seriye, hatta iki seriye girdim. Elenium, Tamuli falan da sırada bekliyor. Eddings'in dünyasına adımı attık, hayırlı olsun.
Haritamız var, çok şekil. Doğudakiler ve güneydekiler yine sıkıntılı, çakal ve sorun çıkaran abiler. Şimdi Türkler orkmuş geyiğine sarmayacağım ama ortada bir sıkıntı var zannediyorum. Tamam lan tamam çok adi insanlarız biz, tarihte hep uyuzluk çıkardık falan. Dsddf.
Olay kabaca şu: Yedi tanrı var zamanında. Bunların kendi halkı var. Bir gün içlerinden biri bir taş alıyor eline, süper güçlerle donatıyor bunu. Neden? Canı sıkılmış. Bu tanrı zaten yalnız yaşıyor, diğerleriyle münasebet kurmuyor pek. Sonra başka bir tanrı bu taşı çorluyor, kaçıyor. Yalnız takılan tanrının Belgarath adlı bir yamağı var, taşı almaya gidiyor bu ve taşa dokunamayacağını, dokunduğu anda kendisinin mahvolacağını söylüyor. Gandalf da yüzüğe dokunamıyordu, bizimki taşa dokunamıyor. Çerek adlı tanrının oğlu Riva taşa dokunuyor, çünkü pırıl pırıl, içinde kötülük olmayan bir genç. Neyse, taşla birlikte adasına dönüyor, bir de yıldızlardan bir kılıç yapıp duvarına asıyor. Hani düşman gelince kılıçla çat çat çat. Olay bu. Belgarath'ın iki kızı var, biri Polgara, diğeri Beldaran. Beldaran'ı Riva'ya yolluyor evlenmesi için. Soy devam ettiği sürece taşa bir şey olmayacak. Sonra Polgara'yla Belgarath beraber çağlarca yaşıyorlar, ölümsüzler. Giriş böyle.
Kitap, olayların geçtiği yerlere göre ikiye ayrılıyor. Sendarya'da Garion adlı bir çocuk var, Pol Teyze'nin yanında yaşıyor. Anası babası ölmüş. Faldor'un çiftliğinde çalışıyor ikisi de. Çiftliğe zaman zaman yaşlı bir serseri geliyor, masalcıymış adı. Garion'un en yakın arkadaşı gibi bir şey. Çiftlikte demirci var, çocuklar var, bayağı bir insan var. Tamamen kafa karıştırmak için. İyi bir okuyucu, Pol Teyze'yle yaşlı masalcının kim olduğunu ipuçlarından çıkarabiliyor. Bir de Frodo'yla Gandalf'ın olayını hatırlarsak yine çıkarabiliyoruz; Gandalf da ara ara köye geliyordu, hatırlarsınız.
Pol Teyze ve yaşlı adam -Belgarath diyeyim, Pol de Polgara- meğerse Garion'u koruyorlarmış. Çünkü onların soyundan geliyormuş Garion. Böyle bir sürü gizem var, Harry Potter'ın geçmişini öğrenmesi gibi bir şey. Garion uzunca bir süredir Murgo denilen düşman bir halkça izleniyormuşmuş. Bir saldırıdan kurtuluyor, sonra Polgara, Belgarath ve Durnik adlı demirciyle birlikte yollara düşüyor. Nelerin döndüğünü hiç anlamıyor yine. Biz de anlamıyoruz, çünkü gizem. Gizem olmazsa dört adamın yürü Allah yürü maceralarını ne yapalım yani.
Yolda Barak ve İpek adlı iki adam da katılıyor kafileye. Belgarath'ın dostlarıymış bunlar. Biri Prens Kheldar, ittifak halindeki ülkelerden birinin kralının yeğeni. Düzenbaz, sinsi ama iyi tarafta -şimdilik, sürpriz olur mu bilmiyorum- bir kardeşimiz. Diğeri de öküz gibi bir şey, savaşçı. O da bir kralın akrabası. Bunlar kuzeye gidiyorlar, bir toplantıya yanlış hatırlamıyorsam. Çok önemli bir şey çalınmış. Çalınanın en baştaki taş olduğunu az buçuk anlayabiliyoruz.
Bu en başta bahsettiğim kötü tanrının adı Torak. Sauron tarzı bir şey sanıyorum, şuradan çıkardım:
"'Kusura bakma, dostum Durnik,' dedi Kurt. 'Adını yüksek sesle söylemek akıllıca olmaz. Eğer nerede olduğumuzu anlarsa, her hareketimizi izleyebilecek güçleri var, eğer adını söylersek bizi bin fersah öteden bile duyabilir.'" (s. 131)
Bir de yine ozanlar var, ozansız bir fantastik dünya eksik olurdu zannediyorum. Ne ozan aşkıymış kardeş:
"'Bir ozan çağıralım,' dedi Seline Kontu. 'Bu macera ölümsüzleştirilmeli.'" (s. 186)
Sonra toplantıda konuşuyorlar işte şöyle yapalım, böyle edelim diye. Bir dünya casus var, olaylar çıkıyor. Kurtuluyorlar, güneye inmeye başlıyorlar bu sefer. Sanırım pek sarmamış beni ya dsfd. Başladık ama bir kere.
Valla güzel işte, fantastik. Türün hastaları için on numara. Benden geçti demek istemiyorum, ileride heyecanlanıyordur olaylar. Başladık, bitecek.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)










