9 Ekim 2013 Çarşamba

Adnan Özyalçıner - Gözleri Bağlı Adam

Özyalçıner'in 1978 Sait Faik Hikâye Ödülü'nün armağan konuşmasından bir bölüm:

"Sanatıma zaman zaman biçimsel kaygılar da egemen olsa, kimi sanat akımlarından da olumlu, olumsuz etkiler de almış olsam hep onları yazdım. Kendi mahallemin insanlarını. Yoksul İstanbul'u. İstanbul yazıcısı olarak, belki de en çok bu yüzden benzeşir yazdıklarımız Sait Faik'le." (s. 8)

Türk öykücülüğünde Sait Faik'le Sabahattin Ali'nin kendi kuşağı için çok önemli olduğunu belirtiyor Özyalçıner. Özellikle Sait Faik. O zamanlar Nazım Hikmet, Sabahattin Ali yasaklanmış, Sait Faik'se olabildiğince özgür. a tayfası için çok önemli bir yazar Sait Faik. Demir Özlü, Erdal Öz, hepsi söylüyor bunu.

Tutsaklar: İki mevzu bir arada; ABD üslerinin doğayı cortlatması ve faşo baba.

Köy yerinde ağa gibi biri var. Zengin bir adam. Kızı bir kamyoncuyu seviyor, kamyoncu kızı kaçıracak. Ağa haberini alıyor bunun, beraber iş yaptığı ABD askerlerinden birinin evine yerleştiriyor kızı, ev işlerine vs. yardımcı olması için. Kamyoncu dayı bunu öğreniyor, tarlalarında çalışanlara nutuk çekiyor. İşte ABD geldi üs kurdu, suyunuz kesildi, tarlalarınızı sulayamıyorsunuz, şimdi de bizim gönül işleri cortluyor gibi. Anlatıcının üslubu da aynı şekilde, ABD'ye cephe alınmış. Sosyal hayat eleştirisinin yanında siyasi eleştiri de bariz. Gizli olanı biz uyduralım: Tutsak alınan kız Türkiye, ABD yine ABD, kamyoncu da özgürlük mözgürlük.

Baskın: Yoksulluk yüzünden köyünü bırakıp gelen bir amca var, eşiyle birlikte kapıcılık yapıyor büyük şehirde. Bir sabah geç uyanıyorlar, servis için kendilerini çağıran da yok. Uzun süren bir sessizlik. Amca dışarı çıkıyor, dolanıyor biraz. Korku olaylarına bağlayacak sandım bu noktada, gerçi yine oraya bağlıyor. Apartmandaki iki genç öğrenci yaka paça götürülüyorlar, operasyon sırasında çıt çıkmamış, herkes evinden korkuyla izliyor olanları herhalde. Çocuklardan biri öldürülmüş çünkü. Amca özel time doğru hamle yapıyor, tekmeyi yiyip oturuyor. Sonra tası tarağı toplayıp köye dönüyorlar, bu olay onlar için son damla oluyor. Özyalçıner'in çaresizliği bir bütün; kişi üzerinden mekanı, mekan üzerinden olayı tamamlıyor. İnce bir işçilik var, okura tamamlaması için pek bir şey kalmıyor belki ama durum tam olarak, her yönüyle ortaya konuyor.

Buluşma: Grev. Hasan'ıyla buluşmak isteyen dikişçi abla, buluşma yerinde yalnız kalır, kimse gelmez. O sırada Hasan'ın götürüldüğü polis aracı geçer önünden. Hasan fabrikada grev başlatıcısı olmuş ama tuzakmış bu, herkes çekilince ortada bu kalmış. Aşık olduğu adamı son bir kez görmek isteyen kadın, aracı takip etmeye başlıyor falan.

İkinci Arka: Tayyar kardeşimiz mitinglere otobüs kiralayıp adam götürüyor ya, o aklıma geldi. Yevmiye de veriyorlarmış. Teşbihte hata olmaz gerçi, onlar yıkıma gitmiyorlar. Sonuçta 50 kayme varsa işin ucunda, kalabalık yapmak güzel bir şey. Bir hüloğ 50 kağıt.

Hamal Habip, ağrıyan bacağını dinlendirmek için yükünü yere bırakır ve geçmiş aklına gelir. Otobüslerle toplanan adamların arasında, 100 kağıt alacaklar gün sonunda. Sopalar, taşlar, yarılan kafalar, kırılan kemikler... Tam bir kargaşa. Bu sırada bir kurşun yiyor bacağa, o günden beri yarı topallıyor, yarı hatırlıyor. Bazı şeyleri hatırlayamasaydık belki de böylesi utanamayacaktık.

Gözleri Bağlı Adam: Yine bir ABD üssü. Teknik bir problem yüzünden Türk teknikerlerden biri ABD üssüne çağrılır. Üsse girerken gözleri kapatılır, adamımızın hayal gücü de ölümüne çalışır tabii. Dışarıda masal alemiymiş gibi anlatılan bir ortam çünkü. İşi biter, döner ve bire bin katarak gördüklerini anlatır. Böyle bir şey.

Hoş.

5 Ekim 2013 Cumartesi

Eduardo Galeano - Gölgede ve Güneşte Futbol

Futbol savaş çıkardı, futbol bir ülkenin başka bir ülkeden intikam almasını sağladı, futbol yüzünden insanlar öldü, öldürüldü. Bunların hepsini futbol gibi keyifli bir oyun mu yaptı, yoksa insanlar bu sporu yıkım, şiddet gibi doğal davranışlarında araç olarak mı kullandılar. Soru işareti yok, ikincisi. İnsanın doğasında şiddet vardır demiyorum, şiddete ulaşmanın çok kolay olduğunu söylüyorum ve futbol da insanla şiddet arasında ideal bir köprü vazifesi görüyor ne yazık ki. Bu vazife gördürülüyor daha doğrusu.

Galeano, Uruguaylı bir futbol aşığı. Deneme kitapları varmış, Can'dan çıkmış onlar da. Bende bunun ilk baskısı var ama onun kapağını bulamadım, yeni baskılardan birininkini koydum. Bu biraz tırto bir kapak. Ve hatta bu ney lan.

The Devil's Dictionary var Ambrose Bierce'ın. İnsanoğluna giydirmeli bir kitaptır. Mesela şöyle: "Elbise: İnsanların çirkinliklerini gizlemek için giydikleri hede." Tam böyle odunlamasına değil, ince ayarlar da mevcut. Bu sözlüğü alın, giydirmeleri çıkarın, maddelerin yerine dünya kupalarını, futbolcuları ve olayları koyun, bunu da kronolojik bir şekilde yapın. İşte bu kitabın olayı bu. Galeano, doğumundan önceki futbol olaylarını araştırıp incelemiş, ya da belki yaşlılardan dinlemiştir falan, kitabın ilk bölümlerini bunlarla oluşturmuş.

Taraftar, kaleci, oyuncu, top, bu maddelerle başlıyor kitap. Sonra futbolun tarihçesi. Brezilya'ya futbolun gelmesi var, İngilizler getirmiş. Futbolun kurallarının şekillenmesi, Güney Amerika'nın futbolla yatıp kalkmaya başlaması, sefaletten bir çıkış yolu olarak futbolu gören kavruk gençler, Falkland Adaları ve Maradona, Pele ve o dönemlerin bütün yıldızları, Kolombiyalı Escobar'a kadar giden bir yolculuk. Escobar'ın öldürülmesi çok çok üzücü. Bir küçük şanssızlık ve kurşun yağmuruna tutuluyorsunuz. Kalede eski Beşiktaşlı Cordoba var:


Futbolun mucidi İngilizler ve dünyanın geri kalanı arasındaki durum da ilginç. Sınıflar çok farklı olduğu için İngilizlerin şikayeti büyük: Kendileri gayet soylu, kont gibi, dük gibi adamlar ama futbolu başka ülkelerde fakirler, kokmuş adamlar oynuyor. Ühü. Hıyarlığı kes.

Goller, efsane hareketler, bir sürü ayrıntının yanında geniş bir endüstriyel futbol giydirmesi var, bir de faşizmin futbola yansıması elbette. Mussolini ve Franco dönemleri, göğüs reklamları, televizyon gelirleri ve daha fazla para kazanmak için uğraşan sömürücü bir FIFA. Ne pis oyunların döndüğünü görüyorsunuz.

Sadece futbol yok bu kitapta, geçtiğimiz yüzyılın kısa bir tarihçesi mevcut. Galeano'nun esprili üslubu keyif verici. Futbol sevmeyenler bile çok şey bulacak bu kitapta.

4 Ekim 2013 Cuma

Léo Malet - Ecel Terleri

Üçlemenin üçüncü kitabı.

Paul Blondel, düşlerinden tere batmış bir şekilde kurtuldu. Tıknaz, gözlüklü bir adam kabusu olmuştu; ne zaman görünse Paul'ü ölümüne korkutuyordu. Hele o gece, soyguna çıkmadan önceki gece Paul için çok sıkıntılı oldu. Reis'in söylediklerini yapmak zorundaydı, sevgilisini kaybetmişti ve aşağılık kompleksi yüzünden dünyasını zindana rahatlıkla çevirebiliyordu. Otuzlarına yaklaşmıştı ve yaşamak dışında başarabildiği pek bir şey yoktu.

Birinci bölümde her şeyin başladığı zamana dönüyoruz. Paul bir dolandırıcı, mücevher işi yapıyor. Bildiğimiz şey; kıytırık bir takıyı çok değerliymiş gibi gösterip kakalamak. Gözüne güzel bir kadını kestiriyor, yemi yutturuyor ve ödeme için kadının evinin civarına gidiyorlar. Barın birinde muhabbet ilerliyor. Sonrası yine aptal aşıklık. Serinin diğer iki metnindeki karakterlerin en problemlisi burada: Çok güzel, genç bir kadınla sevgili olan, kendine güveni eksilerde bir adam. Üstelik Jeanne, bütün dolandırıcı numaralarını bilen bir kadın, en başından beri dönen katakulliyi biliyordu, yine de Paul'den etkilendiği için renk vermedi.

Jeanne'in takıldığı barın sahibi Robert, yaşlı bir adam. Paul'ü ilk gördüğü an sevmiyor, üstelik Jeanne'i kaptığı için düşmanlık güdüyor. Jeanne ve Robert akraba, Robert'in barı Jeanne sayesinde döndüğü için Paul'ün ortaya çıkması sıkıntı yaratıyor. Yine de Jeanne Paul'e destek veriyor dolandırıcılık işlerinde, o da bu bataktan kurtulmak istiyor çünkü.

Diğer Paul ortaya çıktığı zaman işler karışmaya başlıyor. Reis denen bu zat, Jeanne'in eski sevgilisi. Kanunsuz işlerden servet yapmış, çetesiyle soygunlara devam ediyor. Paul, Reis'in varlığına tahammül edemese de sesini çıkaramıyor, beceriksizliği yüzünden sıkılmaya başlayan Jeanne'i elinde tutmak için Reis'in çetesine katılmayı kabul ediyor. Sonra Jean bunu terk ediyor falan, kitabın başında söz edilen soygunda da rüyalarındaki o gözlüklü adamı karşısında görünce basıyor kurşunu, polislerden kaçmaya başlıyor bu kez.

Adamımız son derece batık, şanssız ve biraz da kafadan cort olduğu için giderek dibe batıyor. Serinin en çaresiz kaçışı, en çaresiz karakteri bu kitapta. Adamımız dibe battıkça garip bir keyif alıyor okur. İşler daha ne kadar kötüleşebilir diye düşünüyor. Yeterince kötüleşiyor.

On numara final. Bulursanız alın bu üçlemeyi.

Léo Malet - Güneş Bize Haram

Üçlemenin ikinci kitabı.

Resim de yok, kitap sitesi reklamlısını koydum artık. Eh.

André Arnal 16 yaşında, serserilikten ıslahevine düşüyor. Serserilik, sokakta yatmak, kötü kişilerle takılmak ve böyle şeyler. André bunların hiçbirini yapmıyor, bir ayyaşın söylediklerini dinlemek zorunda kalıyor ve o sırada polisler bunu alıp atıyorlar kodese. Şanssızlık. 21 yaşına kadar, yani reşitliğine kadar orada kalma tehlikesi var. Gençlerle dolu bir yer ve çoğu sorunlu. Sıkıntı büyük. Neyse ki dayısından mı ne haber geliyor, bir miktar da para göndermiş. Salıveriliyor André.

Demir kapı ardından kapandıktan sonra bir anlığına tekrar açılıyor, Fernand çıkıyor bu sefer. 14 yaşlarında. Bir süre beraber takılıyorlar. Fernand, André'nin parasına sulanıyor. Annesiyle problemli bir kardeşimiz. André, Fernand'a annesini camdan atması gerektiğini söylüyor ve çocuktan kurtulmak için elinden geleni yapıyor. Fernand evine gidiyor, kısa bir süre sonra caddeye bir şey düşüyor. Fernand'ın annesi. Fernand, camdan sırıtıyor. Psikopatlığı kes.

Sefillik büyük problem, işsizlik de öyle. Kapitalizm giydirmesi sırasında şunlar geliyor:

"(...) Sefalet, üzerine yapıştığında adamı kolay kolay bırakmaz... Kurtulmak için bir mucize gerekirdi. İşin beteri de içimizde mucizeye inanan tek kişinin olmaması...

(...)

Söylüyorum sana, sefil düştüğün zaman, hiçbir şeye hakkın yoktur. Onların dediği gibi belini doğrultmaya da hakkın yoktur, güneş de uyku da sana haramdır." (s. 36)

André Milo'yla tanışır, Milo'nun yardımıyla bir iş bulur ve çalışmaya başlar. Kötü şartlarda. Tırışkadan iş kazası numarasıyla hem para alabileceğini, hem de yatabileceğini keşfeder. Öyle de yapar, numaradan bir kazayla yaralanır ve komisyonunu alan bir sigortacının yardımıyla kaza sigortasından para almaya başlar. Malet'nin kendisi de bu numarayla para kazanmış bir süre.

Fredo geliyor sonra. O da bir aylak. André'yle takılıyorlar bir süre. André, Fredo'nun eşcinsel arkadaşlarının ve pezevenklerinin de olduğu bir ortama giriyor. Gina'yla tanışıyor bu sırada, sonu getirecek olan kızla. Fredo'nun kardeşi. İlk görüşte aşk. Gina'nın babası intihar etmiş, anne alkolik. Trajikomik sahnede anne de var; André fark ediyor ki Gina'yla takılmasını istemiyor Fredo. Sonradan Fredo'yla Gina'nın yattığı ortaya çıkıyor, ensest bir ilişki. André, Fredo'yla kavga ediyor, ayyaş annenin önünde. Gina'yı kazanıyor. Bundan sonra işler çığırından çıkıyor zaten.

Eşcinsel arkadaşlar, pezevenklerini öldürüyorlar. André ifadeye çağırılıyor, orada davayı takip eden gazeteciyle tanışıyor ve çizimlerinden bazılarını adama veriyor. André yetenekli bir kardeşimiz. Gazeteci, çizimleri patronuna göstereceğini söylüyor ama bir haber gelmiyor. Çıkış yolu arayan André için ilk darbe. İkinci darbe Gina'nın evine döndüğü zaman. Çığlıkları duyup yukarı koşuyor, Abdullah nam bir zencinin Gina'ya tecavüz etmek üzere olduğunu görüyor. Oracıkta gebertiyor herifi. Fredo ayarlamış mevzuyu, onu da gebertiyor. Kaçış başlıyor sonra. Bundan sonrası trajik, kapkara anlatı.

Yokluktan kurtulmaya çalışan bir çocukla hemen hemen aynı şeyi isteyen bir kızın hikâyesi. Mekan ne kadar değişirse değişsin, her yerde boğuculuğu hissediyorsunuz. İnsanlar karanlık olunca metin de öyle oluyor ister istemez. Mis bir roman.

2 Ekim 2013 Çarşamba

Léo Malet - Hayat Berbat

Anlam veremediğim bir şekilde memur oldum. İstanbul'dan beş saat uzaktayım. Küçük bir sahil kasabası, demiştim bunları. Her yer çok sessiz. Tenha. Arkamda orman, önümde Karadeniz var. İnsan yok. Unutkanlığımın son raddesi: Pazar günü 5 litrelik su aldım, öteberi aldım, eve dönüyorum. Bir müddet yokuş çıkmam gerekiyor. Yoruldum, yol kenarında durdum. Yağmurluğumu yaslandığım çite astım. Sonra poşetleri yüklenip eve geldim. Dün. Dersim bitti, eve geldim, tütün doldurmak için makaron almaya indim. Çıkıyorum, aynı çite yaslandım. Aa, e benim yağmurluk bu? İki buçuk gündür bıraktığım şekilde duruyor? İstanbul'da olsa anında kaybolur, sanki evimin askılığına asmışım gibi duruyor öyle. Gelen geçen zaten pek yok, geçenler de umursamadılar mı artık ne oldu, bilmiyorum. Neyse, yapacak pek bir şey yok. Breaking Bad bitti zaten, Seinfeld izliyorum, hikâye yazıyorum, kitap okuyorum. Bu kadar. İlk maaşımı elime aldım, ne yapacağıma karar veremedim. Yıllar boyunca o kadar yolsuzdum ki o para elimi yaktı. Aldığım gibi bankaya geri yatırdım. Şimdi de bilmiyorum, ne yapacağım onu. Dursun öyle. Oğlum siz parayla ne yapıyorsunuz lan, bir iki anlatın da önemini falan anlayalım.

Şuraya gelecektim; mayış iyi güzel, çıkıp şunu yapayım bugün diyebiliyor insan ama alışkanlıklar değişmiyor. Hafta sonları İstanbul'a kaçıyorum, eskici eskici, spotçu spotçu geziyorum. Halk ekmekçi var, ona gidiyorum. Tekerleksiz Bisikletler'i 1 TL'ye aldım adamdan. Bir de şu: http://www.nadirkitap.com/kitapara_sonuc.php?kelime=%FEikasta&anasayfaara=ARA Doris Lessing'in iki kitabı var bende, bunu da merak edip aldım. Sapanca'da bir tezgahta buldum. 4 TL. Birinci ve muhtemelen son basım. Şimdi hazine bulmanın keyfi varken neden gidip de fahiş fiyattan birinci el almak? Kazın oğlum, kitap süpermarketlerine kaptırmayın paranızı.

Kara Üçleme'yi yine böyle eşelenirken buldum, Küçükyalı'daki kitapçımda. Hayat Berbat'ı Behzat Ç. izleyenler hatırlayacaktır, bir sahnede Şule okuyordu ve Behzat da saklıyor muydu neydi. Neyse. Metis Polisiye olarak geçiyor bu üçleme ama polisiyeye tür olarak yakın bulamadım ben. Sıkı bir polisiye okuru da değilim, pek ahkam kesmek istemem ama kitaplardan genel olarak anlamadığım için buna hakkım olduğunu düşünüyorum. Kara anlatı işte. Paris'in gettoları, kaybeden insanlar. Gırla. Léo Malet, gençliğinde böyle ortamlarda bulunmuş, hayata tutunmaya çalışmış biri. Breton'la vs. tanışmamış olsaydı kendi metinlerinin kahramanlarından biri haline gelebilirdi belki.

Albert, Paul, Marcel ve Jean, para yüklü bir banka aracını soymak üzere araçlarından fırlıyorlar. Kamyonet diyelim, kamyonetin arka kapısı açılıyor ve Jean, içerideki iki kişiyi tarıyor. paraları alıp tüyüyorlar, bir de yastık bırakıyorlar ki Paul'ün kamburu numaradanmış gibi algılansın. Paul gerçekten kambur.

Anlatıcı Jean, hikâyeyi Jean üstünden öğreniyoruz ama olay bir süre sonra tamamen Jean'a dönüyor. Saldırıdan önce Jean'ın düşündüğü: "(...) Hayat berbattı. Bu her gün kendini gösteriyordu. On yaşında olmak isterdim. Neden bilmem ama on yaşında olmak isterdim. Muazzam bir on yaşında olma arzusu. Hayat berbattı; bu tiksindirici ve korkunç bir çarktı; biz de berbatlığının sürmesine katkıda bulunuyorduk." (s. 9)

Jean, hayatın ve hayatla ilgili hemen her şeyin berbat olduğunu düşünen bir kardeşimiz. Çocukluğu pek parlak değil, sonunda kendini katliam yaparken buluyor. Soygun olayı, bir fabrikanın grevdeki işçilerine destek amaçlı. Jean'ın bağlı olduğu komitenin üyeleri, mücadelelerinin silahlı eylemlere dönüşmesinden rahatsız olsa da çoğu şey gibi bu da Jean'ı etkilemiyor, çünkü Jean bazı fikirlere, ideolojilere yakın olsa da -ya da böyle bir ihtimal var olsa da- düşünceleri hayatın berbat olduğuna çıkıyor her seferinde. Bu yüzden bağlı olduğu hiçbir şey yok. Bu sefilliği sürdürmek istemiyor gibi gözükse de bana kalırsa içten içe bundan keyif alıyor. Grevdeki işçilerin kanlı paraya sırt çevirmelerinin ardından soygunu onlar için yaptığını, sefilliğe razıysalar nesiller boyunca sefil kalmalarının en iyisi olduğunu düşünüyor falan. Başkalarını düşünüp kendi hayatını bok çukuru olarak gören bir adam. Oysa o bok çukurundan baktığında bütün dünyayı bokla sıvalı olarak görmesi lazım. İçten çatışmalı bir adam Jean.

Neyse, kaçıyorlar soygundan sonra. Marcel yaralanıyor, Jean arkadaşlarına Marcel'in işinin bitik olduğunu söylüyor ama aslında öyle değil. Diğerlerini uzaklaştırıyor, Marcel'in yüzüne gülerek yarasının ölümcül olmadığını, ancak bunu diğerlerinin bilmediğini söylüyor ve Marcel'i öldürüyor. Kendince bir mizah anlayışı var adamın. Banka aracını tararken öldürdüğü adamlardan biri de aşık olduğu kadın Gloria'nın babası. Görüştükleri zaman durumu ustalıkla gizliyor.

İşçiler kanlı parayı istemiyor, para da Paul'le Jean'a kalıyor. Şehrin dışında bir villada yaşıyorlar, gazetelerde soygun haberleri çarşaf çarşaf. Bir gün hapisten kaçan bir kız geliyor villaya, Paul'le birlikte oluyorlar. Bir zaman sonra kız anlıyor bunların soyguncular olduğunu, Paul kızı öldürüyor. Soğukkanlılıkla. Banka soygunları planlıyorlar, yaptıkları en iyi işe devam edecekler. Jean'ın isteği bu.

"İnsanoğlunun yokedilmesi dileklerimi hiç yüksek sesle söylememiştim. Sadece garip hayallerle hoş tutardım kendimi... Yeryüzünde evrenin seyredilebileceği noktayı bilseydim, oraya koşar, toprağa bir kazık sokar, ona asılır ve düşerken dünyayı da peşime katarak kendimi boşluğa atardım. Bir de, yeryüzünün karnında bir kutuptan diğerine kazılı ve içi dinamit dolu tünel sistemi vardı..." (s. 48-49)

İşin bir de Gloria'yla olan bölümü var. Gloria, Lautier'yle evli. Lüks içinde yaşayan bir kadın. Jean'la sinemaya gidiyorlar, geziyorlar falan. Lakin Jean'ın hiçbir meyli olmuyor Gloria için, en azından ayan beyan. Lautier bir gün aralarında bir şey olmasından şüphelenip çıngar çıkartıyor, bir tane ekliyor Jean'. Bu olaydan sonra Gloria'yla ayrılıyorlar. Bir gün Jean'le görüşmek istiyor. Yine Jean'la ilgili bir bölüm: "(...) Lautier, kendilerinden emin ve bir o kadar da mühim olan bu gerzekler oyundan geliyordu herhalde. Gloria'yla karşılaşmıştı ve onunla yatmıştı. Ben de Glorria'yla karşılaşmıştım, ama aramızdaki engelin büyümesine ses çıkarmamıştım. Hemen onunla yatmayı düşünmemiştim. Daha derin bir şeyler olmuştu. Yaldızlı parıltılarla dolu gözlerden gelen büyük bir fırtına uçurmuştu beni. Ne sefil bir batık olduğumu ancak daha sonra kavramıştım. Hayatta nasıl hareket edileceğini bilmiyordum. Ben bir nihilisttim. Ancak Browning arkadaşımın kurşundan havlamaları yoluyla kendimi ifade edebiliyordum. Engelleri kaldırırken bunun yol açtığı yeni engeller yaratarak Gloria'ya doğru kanlı bir yol açıyordum kendime. Ve en müthiş engeli ruhumun içinde taşıyordum." (s. 96) Hayatını yönlendirdiğini düşünen, Gloria'yla ilişkisinin kontrolünün elinde olduğunu sanan Jean, hayatta nasıl hareket edeceğini bilmediğini ekliyor. Her şey elinin altından kayıyor, Browning hariç.

Lautier'nin Jean'la son görüşmesinde gebertiyor bunu Jean. Sonrasında Gloria'yla yenen aile yemeğinde aile dostu psikolog giriyor devreye ve sona doğru geliyoruz. İlk görüşmede bir olay çıkmıyor. Burada çok malzeme var, sabrım yettiğince alacağım.

Jean dört yaşındayken annesinin öldüğünü öğreniyoruz. Bu olaydan sonra mezarlıklara seve seve gitmeye başlamış. "Ve kendim de bir mezarlık oldum. Evrensel bir matemi tutuyor gibiyim." (s. 126) Annesi dolayısıyla bütün kadınlar çürüyormuş gibi düşünüyor. Bir yerde onların sadece fahişe olduğunu da söylüyordu. Gloria için tam olarak geçerli değil bu. Bu çürüme duygusu, hayatta kimseye zevk vermediği ve hayattan zevk alamadığı düşüncesiyle paralel. Gloria'yı bundan uzak tutuyor. Olabildiğince.

İkinci görüşmede her şey çöküyor. Gloria da orada, sokaktan geçen bir gazeteciden gazete alıyor. Paul yakalanmış, ötmüş. Her şey ortaya çıkıyor, Jean esir alıyor bunları. Doktor tanıyı koyuyor bu sırada; Jean'ın elindeki silahı gösteriyor, "Sizin cinsel organınız bu!" diyor. Bundan sonra müthiş bir final var, doktorun Jean'ın psikolojisini çözümlemesi. Uzun, hepsini alamıyorum. Sadece iki şey: Gloria'nın Jean için bir ceset olması ve Jean'ın yaşamının uzun, zarif bir intihardan ibaret olması.

Olduğu gibi anlattım kitabı zaten, son da sürpriz olsun ama pek de sürpriz olmayacak.

Yakın bir zamanda Erich Fromm'dan İnsandaki Yıkıcılığın Kökenleri'nin ikinci cildini okumuştum. Onu da yazmam lazım ya buraya, neyse. Bu ciltte "Kıyıcı Saldırganlık: Ölüseverlik" adlı bir bölüm var, burada Hitler inceleniyor. Hitler'in bir iki özelliğini Jean'a benzettim, o yüzden bu konuyla ilgili bir bölümü alıntılayıp bitiriyorum. Durumun temellerini alamadım, sadece genel bir değerlendirme:

"Aşırı ölüsever kişilerin çok tehlikeli olduklarını vurgulamaya pek gerek yoktur. Bunlar, içi nefretle dolu, ırkçı, savaş, kan dökme ve yıkım yanlısı kişilerdir. Bu kişiler, yalnızca siyasal önder olmaları durumunda değil, diktatör bir önderin olası yandaşları olarak da tehlikelidirler. Bunlar ilerde cellat, terörist, işkenceci olurlar; onlar olmaksızın hiçbir terör dizgesi kurulup işletilemez." (s. 159-160)

1 Ekim 2013 Salı

Cem Akaş - Tekerleksiz Bisikletler

Anlatım biçimlerine göre söz konusu olan mevzunun kimlik değiştirmesi güzel. Bunlar edebi işler. Bizde Ferit Edgü'nün böyle bir çalışması var, Gökdemir İhsan'ın Kurmaca Alıştırmaları var, usta Raymond Queneau'nun Biçem Alıştırmaları var. Bir şey anlatırken kimileri bunu oyun oynayarak anlatmak istiyor. Queneau şuna benzer bir şeyler diyordu: "Bütün bilimler tek bir noktaya doğru ilerliyor, edebiyat da bunun bir parçası ve yazar, yazarlığını korumak istiyorsa kendini bu olanlardan soyutlamamalıdır." Aşağı yukarı. Oyunları bu görüşün bir köşesinden çıkarabiliriz. Bunun belli bir sınırı yok; az oyun, çok olay/durum olur, tamamen oyun olur. Edebiyat bu yüzden çok güzel; istediğinizi seçebilirsiniz. Her çeşit yazarımız mevcut. Bütün dünyadan bahsediyorum.

Cem Akaş da bana göre bir oyuncu. Röportajlarında böyle bir çaba gütmediğini, sadece yazdığını söylüyor. Kuralları koyarken oyun oynamak istemediğini söylüyor ama bu da bir oyun. Edebiyatla yaşam iç içe geçmiş, olayı bu.

Tekerleksiz Bisikletler, postişten ek yazımlara kadar geniş bir alan sunuyor okura. Belli bir hikâyenin peşinde koşan bir okur değilseniz değişik anlatım teknikleri hoşunuza gidecek. Bir iki örnek vereyim, gerisi sürpriz. Şimdi gördüm, künyede şu yazıyor: "Bu kitapta yazım kuralları konusunda yazarın isteklerine bağlı kalınmıştır." Neden böyle bir şey ekleme ihtiyacı duydular acaba. Okur için oldukça yabancı bir olay olduğunu mu düşündüler, bilmiyorum. Leyla Erbil'in Karanlığın Günü metninde üç virgülden türetilmiş vs. noktalama işaretleri vardı. Bilge Karasu da yeni anlatım biçimleri denemiştir. Yeni bir şey değil bu yani, belki yayınevinin sadık okurları için bir uyarıdır bu. Öyle düşünmek istiyorum.

Halı Nerde, Dedi: Diyaloglarla ilerleyen bir hikâye. Sayılı durum cümleleri dışında alayı diyalog. Tırnak işareti kullanılmamış.

Bir Gün Hepiniz: İçinden Banksy geçen, fiilsiz bir hikâye. Jilet'in sokak sanatı, Lale'yle tanışması ve bol bol Kadıköy. Dediğim gibi, cümlelerde fiil yok.

Feniks'in Külleri: Bir Borges anlatısı gibi başlayıp Borges'i anarak biten bir metin. Dipnotların pek de dip olmaması var üstelik.

Madame Bovary eklemeleri, Thérèse Raquin çıkması, fotoğraf altı hikâyelemeleri. Üslubun özgürlüğü konusunda ufuk açıcı bir kitap. Tavsiye. 7'yi de tavsiye ederim.

Ek: Röportaj buldum bir tane.

27 Eylül 2013 Cuma

Nick Hornby - Düşerken

İntihar etmek için kurduğunuz alarmla uyandınız. Giyindiniz, makyaj yaptınız. Belki hiç öyle bir niyetiniz yokken, işinizin ortasında bir anda ofisten çıktınız. Belki evinizdeki izmarit dağının ardınızda bıraktığınız tek şey olduğunu düşünerek ayakkabılarınızı giyip sokağa fırladınız. İstikamet bir gökdelen. Hayat boktan, intihar edeceksiniz. Belki hiçbir şey size yetmemeye başladı, hayatınızda radikal bir değişim istiyorsunuz. Belki canınız çok sıkıldığı için. Her neyse, gökdelene çıktınız ve orada üç kişi daha var. İntihar etmek için en popüler gökdeleni seçtiniz. İntiharı biraz ertelemeniz gerekecek.

Martin Sharp, ünlü bir sabah programı sunucusu. 15 yaşında bir kızla cinsel ilişkiye girdiği için eşini, çocuklarını, işini kaybediyor. Çatıya. Maureen, engelli oğluna yıllardır bakan, kiliseyle ev dışında başka bir yere gitmeyen bir kadın. Rutinden bıkmış. Çatıya. Jess, takıntılı bir genç kızımız. Babası bürokrat, kardeşi kayıp. Zor bir çocukluk geçirmiş, kafayı kırmış biraz. Deli gibi. Chas'in kendisini arayıp sormamasına takmış, çocuğu arayıp bulamamış. Çatıya. JJ, ABD'de iki albüm yapıp dağılmış bir grubun elemanı. Sevgilisinin peşinden İngiltere'ye geliyor, kız bunu terk edince kurye olarak çalışmaya başlıyor. Bir siparişi adrese götürürken motoru yol kenarında bırakıyor. Çatıya. Dördünün karşılaşmalarına kadar hikâyeleri böyle. Karşılaştıktan sonra birbirlerinin hayatlarını toparlamaya çalışacaklar, yapacak başka bir şeyleri yok. Sıkı bir grup da değil bu; her biri çok farklı sebeplerle çatıya çıkmış. Çok farklı insanlar. Bu toparlama mevzusu da haliyle oldukça ilginç olacak.

Jess atlamak üzereyken Martin kızı boynundan yakalıyor, Maureen'le birlikte kızın üstüne oturuyor. O sırada ortama JJ geliyor, pizza sipariş edip etmediklerini soruyor. Çalıştığı yerin motosikletini çalışır halde aşağıda bırakmış. Böyle tanışıyorlar. JJ hakkında bir iki şey: Faulkner, Dickens, Vonnegut, Brendan Behan, Dylan Thomas seviyor. Gerisi kendi ağzından:

"Neyse, kısacası bir yılbaşı gecesi Kuzey Londra'da o boktan mopedinizle pizza dağıtıyor, üstelik bütün ay çalışmanın kaarşılığında ala ala asgari ücret alıyorsanız insanlar hemen sizin bir zavallı olduğunuz sonucuna varıyor. Tamam, evet, işin içinde bir zavallılık var tabii. Zavallı adamlara, hiçbir işte dikiş tutturamamış olanlara göre bir iş pizza dağıtmak. Ama bu işi yapanların hepsi de geri zekalı değil. Hatta Faulkner ve Charles Dickens okumuş olmama karşın bu işi yapanlar arasında en aptalı, en azından en eğitimsizi bendim. 

(...)

Benim kuşağımın sorunu şu: Hepimiz kendimizi birer dahi sanıyoruz. Elimizle bir iş yapmak ya da bir şeyler satmak bizi tatmin etmiyor, biz ille de bir şey olmak istiyoruz. 21. Yüzyılda yaşayan insanlar olarak bunun en doğal hakkımız olduğunu düşünüyoruz. Eğer Christina Aguilera, Britney ya da bilmem kaç tane boş kafalı Amerikan pop yıldızı bir şeyler olabiliyorsa, biz niye olmayalım? Biz de istiyoruz, tamam mı? Benim grubum için de geçerliydi bu. Biz de böyle düşünüyorduk işte. Bir barda görebileceğiniz en şahane sahne gösterilerini biz yapıyorduk. İki albüm çıkardık. Müzik eleştirmenleri albümlere bayıldı ama sokaktaki insanlar için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Yetenekli olduğunu bilmek insanı mutlu etmeye yetmiyor, değil mi? Aslında yetmeli tabii. Yetenek bir armağandır, sana öyle bir armağan bahşedildiği için yatıp kalkıp dua etmelisin. Ama ben öyle yapmadım. Tam tersi, öfkelendim çünkü yeteneğim para etmiyordu, üstelik Rolling Stone'un kapağına bile çıkamamıştım." (s. 35)

Sonrasında yapmak istediği ve yapamadığı onca şey var, anlatıyor bir bir. Yeteneği olan, fakat kendi deyişiyle ayaklarının üstünde duramayan bir adam. Kimsenin yetenekli olmakla yetineceğini sanmam, ego manyakları hariç. Kullanılamayan yetenek adamı içten içe yer. Fırsatı olsa dünyanın en iyi müzisyenlerinden biri olacağını düşünen, hatta bilen bir adamın memur vs. olduğunu düşünebiliyor musunuz? Her gün ayrı bir işkence olur. Bu abimiz için de durum bu. Evet, belki herkes bir şey olmak istiyor ama yeteneğinin olmadığını er geç anlayan biri için rüya çabuk bitiyor. JJ gibiler için o rüya devam ediyor. Boktan bir işte çalışırken bile.

Yarım saat veriyorlar birbirlerine, hikâyelerini anlatmaya başlıyorlar. Martin için kolay bir olay; bir televizyon yıldızının skandalını elbette duymayan yok ama işin öbür boyutunu anlatıyor. Kızın 15 yaşında olduğunu bilmiyormuş, çok alkollüymüş. Böyle şeyler. Jess Chas'i anlatıyor. Maureen oğlunu anlatıyor. Arada intihar sebeplerini tartışıyorlar. Bu dört karakter de sırayla anlatıcı oldukları için olayların her biri açısından nasıl şekillendiğini rahatlıkla görebiliyoruz. Düşüncelerini de okuyabiliyoruz tabii. Mesela JJ'in intihar sebebi olarak beynindeki CCR hastalığını söylemesi. CCR, Creedence Clearwater Revival. Who'll Stop the Rain. Kendi trajedisini intihar etmek için yeterli görmemesi. Her birinin böyle küçük mevzuları çıkıyor arada.

Önce Jess'in olayı çözülüyor; gökdelenden inip Chas'in olduğu partiye gidip çocuğu buluyorlar. Çocuk, Jess deli gibi bir şey olduğu için onu aramamış falan. Jess müsteşar kızı işte, ailenin durumu iyi olsa da yıllar önce kaybolan bir abla var, aileyi dağıtmış bu. Anne manyak olmuş, Jess'e karşı leş gibi. Jess de tırlatıyor hafiften. Ne diyeceği, ne yapacağı belli olmayan bir kız.

Martin'in evine gidiyorlar sonra. Eşi Martin'den ayrılmış haliyle, çocuklar da yanında. Martin, birlikte program sunduğu Penny ile birlikte yaşıyor. Penny'le hikâyesi için dediği: "(...) Kitapta birbirlerine aşık oldukları halde bir türlü bir araya gelemeyen, nihayet bunu başardıklarındaysa artık yüz yaşına basan bir çiftin hikâyesi anlatılıyordu. (...) İşte Penny'le ilişkimiz de böyleydi." (s. 91) Burası güzel, çünkü kitap Kolera Günlerinde Aşk ve Hornby bundan Ölümüne Sadakat'te de bahsediyordu. Böyle ince izleri bulunca seviniyor insan.

Martin'de Sevgililer Günü'ne kadar intihar etmeyeceklerine dair söz veriyorlar. 14 Şubat'ta buluşacaklar. O arada hayatları daha iyiye gitmiyor tabii, hatta buluşmalarından sonra da işler iyice acayip bir hale geliyor, gazeteciler Martin'den dolayı bu intihar grubuna ilgi göstermeye başlıyor, bunlar da bir meleğin kendilerini intihardan vazgeçirdiğini söylüyorlar, para karşılığı röportaj yapıyorlar falan. Kitabın yarısı böyle, diğer yarısında farklılıklarının ve ettikleri onca kavganın kendilerini iyileştirdiğini görüyorlar. En azından kitabın sonunda kimse ölmüyor. Ha, başka bir buluşma gününde gökdelenin tepesinde bir araya geldikleri zaman beşinci bir kişi görüyorlar, binanın kenarında. Adamı vazgeçirmeye çalışırlarken adam sessizce inleyip bırakıveriyor kendini aşağı. Kendi hayatlarını sona erdirmeye o kadar yaklaşıp başaramadıkları, aslında pek de sorunlu kişiler olmadıklarını düşünerek utanıyorlar diyebiliriz, bu duyguyla birbirlerine sarıyorlar yine. Kim anlatıcıyken düşünüyordu, bilmiyorum ama birinin fikri şuydu: Aslında yaşamayı çok seviyorlar ama hayatları boktan. Yaşamla ilgili bir problemleri yok, sadece bazı şeyleri değiştirecek güce, sabra sahip değiller.

Daha pek çok olay var, tatile çıkıyorlar falan, büyük bir toplaşma oluyor tanıdıklarıyla ama şu kadarını söyleyeyim, Maureen kendi hayatını yaşamayı unuttuğunu anlıyor, bir işe giriyor. JJ, kendisini terk eden kızla konuşuyor ve kızın kendisini müziği bıraktığı için terk ettiğini duyunca sokakta gitar çalmaya başlıyor. Başarısızlıktan değil, onu hayata bağlayan müziği bıraktığı için. Martin ve Jess de bir şekilde devam ediyorlar. Hayat devam ediyor.

Hornby okurları bu romanı pek sevmemişler, çok sinematografikmiş. He, bir de kitabın film haklarını Johnny Depp satın almış, öyle de bir olay var. Öyledir, değildir, bilmiyorum. Beş Hornby kitabı okudum, Ölümüne Sadakat bir yana, diğerlerinden iyi veya kötü diyemem. Hornby işte. Akar gider. Pek tavsiye ederim.


Bunu da tavsiye ederim.