1 Ocak 2017 Pazar

Jorge Luis Borges - 25 Ağustos 1983 ve Diğer Öyküler

Önsöz Enis Batur'dan. Frano Maria Ricci ile Borges'in güçlerini birleştirmesiyle ortaya çıkan Babil Kitaplığı'nda yer alan kitapların önsözleri Borges'e ait, bu kitabınki hariç.

Batur, Ricci'nin kitaba aldığı Borges öykülerinde "temsil" özelliğinin ağır bastığını söylüyor. İki Borges; menşei Arjantin ve dünya vatandaşı. Sözü altına çevirebilen, filolojiyle ilgilenen Borges'in yanında metinlerini tekrar tekrar yazan, Kum Kitabı'nın şahidi bir diğeri var. Sondaki söyleşide Borges'in kesip kesip üzerine yapıştırdığı, kendini kırkyamaya çeviren dünyadan parçalar bulursunuz; edebiyat, dil, müzik, yolculuk, bir insanın yaratabildiği -kendi dahil- her şey.

25 Ağustos 1983: Borges, Borges'le karşılaşır. Bir Borges diğerinin düşü, yaşamı, metni içindedir ve ölecektir. Ölür. Diğeri uyandığında ölenin kendiyle karşılaşmasını yaşamaya yazgılıdır. Bu fantastik bir metindir, yaşamın ta kendisidir. Kaynayıp duran bir göl, akışsız su. Biri, sonsuza kadar diğerinin yaşamını sürdürmek, onun yazdığı kitabı yazmak zorundadır. Bu kitap çoktan yazılmıştır, lakin pek Borgesvari bulunarak yabana atılmıştır.

Bir metin daha kaç kez kendini referans gösterebilir?

Paracelsus'un Gülü: Araştırmalarıma göre Paracelsus'un mezarında şu yazmaktadır: vitam cum morte mutavit. "Yaşamla ölümü takas etti." Felsefe Taşı'nı ararken zannımca bilmeden tasavvufun sınırlarına da girmiş, sevmeden görmenin, bilmeden sevmenin imkansız olduğunu söylemiştir. "Sen seni bil sen seni" der kısaca, öğrencisi olmaya gelen genç adama. Adam bütün hayatını ustanın ilmini öğrenmek için feda edebilir ama karşılığında küçük bir mucize ister; yaktığı gülü tekrar eski haliyle görmeyi arzular.

Bu şeye benzedi, hangi film olduğunu hatırlamıyorum şimdi. "Eğer insanın aşık olup olmadığını nasıl anladığını sorarsan, aşkın ne demek olduğunu bilmediğini söylerim," gibi bir replik vardı. "Hayatın anlamını sorarsan bilmiyorum, sormazsan biliyorum" da benzer bir mantıkla söylenmiştir. Sonuçta öğrenci gönderilir, Paracelsus bir şeyin varlığını ve yokluğunu Kabala'nın temeline, Kelam'a bağlamasıyla birlikte elinde beliriveren gülü okşar, ensesine vurup lokmasını alır falan.

Mavi Kaplanlar: "Eğer üç artı bir, iki ya da on dört olabiliyorsa, o halde mantık denen şey bir deliliktir." (s. 38) Sayıların insan beyninin işleyişini düzenlemeye yönelik doğal bir işlevleri yok, var oluş sebepleri kendiliğinden ortaya çıkmadı. İnsanlar onları bu amaç için icat ettiler. Bir örüntü, mantığa bürüme, bu tarz işler için sayılara güvenildi. Sonra metafizik icat olundu, mertlik bozuldu. Dostoyevski, Musil, Borges, Aronofsky sayılara o kadar da güvenilmemesi gerektiğini söyledi. İnanırım.

Doğu'nun mistik ortamından fırlamış bu öyküde doğuran taşlar, Pakistan ve bir adet Prometheus mevcuttur. Doğuran taşlar, köylüler tarafından kaplan metaforuyla gizlenir, Borges/anlatıcı bunu Blake'in şiirine benzetir, zira yaşamın kendisi kitaplarda mazruftur. Taşlar dört işleme gelmez, aritmetik, cebir, hendese ve sair işlerde kullanılamaz, herhangi bir iz taşımazlar, onlardan kurtulmanın yolu Tanrı'nın yolundan geçer. Anlatıcı caminin önündeyken Tanrı'yı çağırır, tanrı bir fakir kılığında gelir ve kendi yükünü sonsuza dek omuzlamak üzere adamdan alır. Tanrı kendi yaratılarından sorumludur, yazar kendi yazdıklarından.

Yorgun Bir Adamın Ütopyası: Bütün dünya Latince'ye dönmüş, okullarda unutma ve şüphe etme üzerine eğitim veriliyor. Ütopyanın niteliği değişiyor; geçmiş unutulmaya çalışılan bir ütopyaya dönüşüyor. Var olmayan ülke gerçekte var olmadığı için değil, unutulduğu için var.

Geri kalanı Borges röportajı.

Diyecek bir şey yok, baş köşede bulunmalı.

31 Aralık 2016 Cumartesi

Hervé Le Tellier - Aşktan Bu Kadar

Eh, aşk üzerine düşeni yerine getirmede askeri bir disipline sahip olduğu için hemen her seferinde yıkar, doğurur, parçalar, birleştirir, çakı gibi birden çok işi yapar, hem de tek başına. Adonis, Sapho, Mascolo, Shakespeare, çağlardan beri sayısız sanatçı aşk için bir şeyler yaptı. Başka yazılarda da değindim, burada da değineyim, Barnes'ın 10½ Bölümde Dünya Tarihi adlı müstesna romanında yarım bölüm aşka ayrılmıştır, tamamlanmayan diğer yarımsa aşkın yokluğuna adanmıştır. Tufanla birdir aşkın varlığı/yokluğu, uygarlıklar için yıkımdır, insan için yaşamanın tek anlamı olabilir, yaşamı sona erdirmenin tek sebebi de olabilir. Şu bilinir ki aşk devrimcidir ve belirdiği andan itibaren kişinin kendisi de dahil olmak üzere bir daha hiçbir şey eskisi gibi kalmayacaktır. Aşktan Bu Kadar'da aşka rağmen dönüşüm geçirmeyen yaşamların yanında bütün hayatı değişen insanlar var, onlara aşk olsun! Alberoni'nin Aşık Olma ve Aşk'ını hatırlıyorum, ruhun sıkıntılarını gidermek için aşkın ortaya çıktığı söyleniyor. Özünüzde bir eksik, yaşamınızda özlemini çektiğiniz ve henüz tanımlayamadığınız bir gedik varsa bam! Aşk imdadınıza yetişir. Aşk, kitaptaki karakterlerin imdadına yetişmiştir, çatlaklar aşkla sıvanır, karakterlerin duygusal yaşamlarındaki eksikler yeni insanlarla kapatılır.

Biraz şey, Love Actually tarzı. Herkesin birbiriyle bir noktada bağı var. bu sayede farklı bir -veya iki- karaktere odaklanılan her bölümde meselenin karşı taraftaki boyutunu/etkisini görebiliyoruz. Yazar OULIPO'cu, metinle güzel güzel oynuyor. Bu anlatım şeklini karakterlerden birinin, Yves adlı yazarın kurguladığını görüyoruz. Abhaz Dominosu. Oyunun ilerleyen bölümlerinde, kullanılmış taşlar tekrar kullanılabiliyor ama sayıların tek veya çift olmasına göre belirleniyor bu. Aşktan Bu Kadar aynı teknikle yazılmış, bu güzel. Kitabın adı meselesi var, o da inceden sürprizli. İkincisi, anlatı sürerken sayfanın ikiye bölündüğünü düşünün, iki sütun. Sol sütunda Yves'in konferans sırasında yaptığı konuşma var, sağ sütundaysa Yves'in sevgilisinin kocası, Stan, bilincini sele çevirip barajları kaldırıyor. Eşinin o adamda ne bulduğu, kendisinin de okunan metni yazabilecek yeteneğe sahip olduğu, kullanılmayan yeteneğin köreldiği, sahip oldukları çocuklar, Yves'in kelliği, yaşlılığı, başka bir yerde olacağını söyleyen eşini Yves'in hemen önünde görmesi...  Orijinal bir fikir bence, iki konuşma eş zamanlı olarak sürüyor. Biri bütün salona, biri sadece kendine.

Karakterler, her biri keşfedilmeyi bekleyen bir ada gibi. İlişkilere değinsem daha iyi, nerede başlayıp nerede bittikleri, ne şartlarda başladıkları ve nasıl sürdükleri önemli.

Anna: Projektörler önünde bir kariyer hayalinden Stan'e. Yves'le tanışmasını Stan' anlatmak istiyor, böylesi etkileyici bir adamla uzun süredir tanışmamış olduğunu söyleyecek ama Stan oralı değil. Belki korkuyor. Belki böyle şeylerin zamanının geçtiğini düşünüyor, çocukların başarılarından daha önemli ne olabilir? Şu: Anne için Stan onu anne yaptı, Yves ise kadın. Tutkuyu sürdürmede Stan fena cortladı, oysa yazarın/şairin/sanatçının avantajı, bütün bu duyguları tekrar tekrar yaratmasında. Unutulmayan incelikler bunlar, yaşamın her yönünü her an kapsayabilmekle alakalı. Bunu başaramayan Stan için yapacak bir şey yok. Eskiden her şeyin ne kadar güzel olduğunu, eşinin onu hiç bırakmayacağını düşünüyor. Oysa Anna tarihin bir noktasında Stan'i güncellemeyi bırakmış. Yani şöyle; Stan hayatındaki yenilik fırsatlarına göz çevirmez olmuş, belli bir düzene bağlı kalarak yaşamaya başlamış ve Anna gibi rockstar ruhlu bir ablamız için yeterli değil bu. Anna 40 yaşında, tutku istiyor ve karşısına Yves çıkıyor. Deli dolu ilişkileri üç ay sürüyor, Anna Stan'i hiçbir zaman bırakamayacağını ve her tutkunun eskiyebileceğini fark edip Yves'den ayrılıyor. Yves'in hatırlamakla ilgili yazdığı metni, kitap içindeki kitap, bir aşkın hatıralarına yazılmış en güzel metinlerden biri olabilir.

Louise: Romain'i seçti. Bu kadar. Zekasına hayran olduğu bu adam onun kocası oldu, fazlası değil. Bu yüzden Thomas'a vuruldu. Thomas kendi acılarını taşıyabiliyordu, girdiği savaşlardan sağ çıkmıştı. Romain'se kekelediği zamanlardan beri Louise'in öğrencisi, belki çocuğu gibiydi. Sosyal deneyimlerini -topluluk önünde konuşmaktan kim bilir neye kadar- eşinden kapmıştı. Uzmanı olduğu bilim dalı, aşk bile olmayan bir aşkı yürütmeye yetmedi. Bundan çok daha fazlası gerekiyor, çabalamaktan çok başarmak gerekiyor. Aşkı sürekli yaratmak, beslemek, bunu yaparken yorulmamak...

Le Tellier'nin kurduğu dünyada küçük ayrıntılar var, hikâyenin başında Anna'nın Yahudilikle ilgili küçük bir davranışı, sonlara doğru yapılan bir tartışmaya ışık tutabilir. Bu adamın romanları dikkatle okunmalı, detaylarda gizlenmiş başka anlatıları kaçırmamak için.

Böyle. Yazarın daha çok kitabı çevrilsin, MonoKL göreve.

Robert Musil - Öğrenci Törless'in Bunalımları

Uygarlık, çarkının dönmesini sürdürecek parçaları üretmek için dış etkenlerden olabildiğince uzak, sadece yontma üzerine kurulmuş bir okulun mimarıdır. Beineberg'le Törless'in sohbetlerinden birinde Beineberg, eğitim hayatının belli kalıplara sahip olduğunu ve öğrencilerin yeterince işlendikten sonra bir diğer adıma geçebileceğinden bahseder. Bu adımların içinde kalburüstü bir bürokrat veya asker olmak vardır, küçüklerden büyüklere bir parça transferi. Çocukların ailelerinin çoğu zaten bu sistemin içinde zenginleşmiş, soylulaşmış, aristokrat ailelerdir, çocuklar bilinçli bir şekilde bu tür eğitim kurumlarına yollanır. Çatışma bu noktada doğar; yaşantı eksikliğinin ve biçim verilmemişliğin özgürlüğünü yaşayan çocuklar, medeniyetle kendi fikir dünyaları içinde çarpık ilişkiler kurar. Birbirleri haricinde kendilerine yol gösterecek kimse yoktur, Törless irrasyonalizm üzerine matematik öğretmeniyle konuşmak istediğinde öğretmen kısaca, "Bunları düşünme, bu sonsuzluğu anlayacak değilsin," der. İki kere ikinin dörtten başka bir şey etme ihtimali ve determinizm arasındaki ikilik Törless'te ortaya çıkar, adamımız Kant'ı okumaya çalışıp hiçbir şey anlayamaz ve özündeki eksikliği ruhunun bir parçası olarak duyumsar. Sanki kendisinden iki tane vardır, ikincisi derinlere gömülmüştür ve temel yaşantılarla karşılaşıldığında kendini şöyle bir gösterir. Cinsellik, arkadaşlık, ahlak vs. ufuğun ötesinde sezilebilen bayraklar gibidir, Törless için anlamlandırılamadıklarından iki kişiliğin birleşmesi mümkün değildir ve bu durum Törless'in bunalımlarına temel teşkil eder. İlk kimlik, medeniyete eklemlenen bir parçadır. Ortaya çıkması için gereken laboratuvar ortamı, sadece öğrencilerin bildiği, tavan arasındaki boş bir odada sağlanır. Törless ve arkadaşları, kimliklerini bu odada arayıp bulmaya çalışırlar.

Musil'in ilk romanı. Tezli romandır. Meseleli romandır; dünyanın algılanması ve anlamlandırılmasında karakterlerin psikolojileri incelenir, yaşadıkları dönüşümler adım adım takip edilir. Her şeyin matematiksel bir düzenle yaşandığı aile hayatından sürprizlere açık, nereye gideceği bilinmeyen yaşamın olasılıklarına yolculuk yapan Törless'in dünya algısıyla dış dünyanın gerçeklerinin bir türlü uyum sağlayamaması, gencimizi bunalımlardan bunalımlara sürükleyecektir. Bu roman aslında Törless'in yaşamla uyumsuzluğunun romanıdır denebilir; cinselliğin keşfi sırasında karşılaştığı kadınla kendi içinde kopan fırtınalar arasında hiçbir yakınlık yoktur. Bu ilişki, çocuğumuz her şey siyaha giderken okuldan ayrılıp annesinin kokusunu almasıyla kurulur. Hayat kadını, zamanında soyluların evinde çalışmıştır ve Törless'in annesinin biraz fingirdek olduğundan bahseder. Törless kadının anlattıkları karşısında hayrete düşer, aklındaki şablonlar içinde annesiyle cinsellik hiçbir koşulda bir araya gelmemektedir ama roman biterken Törless için taşların yerine oturmaya başladığını söyleyebiliriz, annesinin kokusunu içine çeker. İki kişilik nihayet bir araya gelir, iki dünya birleşmiştir.

Sanal sayılar, doğal sayılar, akılla bilimin kesiştirilme çabaları Törless'in bunaltılarına bir noktada ışık tutar. Büyük anlatıların, yazarların insanlığa dair büyük sözlerinin olduğu dönemde Musil, bilimin tuttuğu ışığın yaşamı muğlaklaştırmasını irdeler. Doğal sayıların birbiriyle olan ilişkisi mutlaktır, oysa sanal sayılar sezginin egemenliği altındadır. Yaşanan dünyayla sezgisel dünya arasındaki çatlak giderek büyür ve Törless'in içinden çıkamadığı bir dilemmaya dönüşür.

Hikâyeyi açıyorum: Törless'in okulda fazla arkadaşı yoktur, Reiting ve Beideberg'le takılır. Onların yaşamlarına dahil olduğu noktada yardımcı aktör gibi davranır, her şeyin gerisindeki büyük zeka odur ama olayların yönlenmesine pek az katkı sağlar. Bir gün Basini adlı bir öğrencinin hırsızlık yaptığını keşfederler ve bu arkadaşa işkence yapmaya başlarlar. Tavan arasındaki odada kemerle dövme, cinsel taciz gibi pek çok hadise gerçekleşir. Törless başlarda ses çıkarmaz, sadece şahitlik yapar. Üç arkadaşın da kendine göre sebepleri vardır; Reiting insanları manipüle eder, geleceğin faşistlerinden biridir. Kaos yaratmayı ve gözlemlemeyi pek sevdiğinden aralarındaki en acımasız çocuktur. Funny Games'i hatırlayın, bir de şu meşhur deneyi: ABD'de gardiyan-mahkum rollerine büründürülen insanların kullanıldığı deneyde rollere iyice bürünüldüğünde zalimlik ve mazlumluk tavan yapar. Tahakküm, insan doğasında pek yeni bir ek değildir, çok uzun zamandır varlığını sürdürmektedir ve Reiting kardeşimiz tam bir faşodur.

Beideberg. Bu arkadaşımız, insanın kırılma noktasını merak eder ve ne kadar ileri gidebileceğini müşahede eder. Törless'in bunalımlarını küçümser, olasılıklar dünyasında neyin doğru, neyin yanlış sayılabileceğinin sadece tarihsel bir mesele olduğunu düşünür.

Törless. Ruhundaki dalgalanmalara karşı koyamaz ve öğrencilerin evlerine dağıldığı bir tatil zamanında Basini'yle yakınlaşır. Basini feminen bir erkektir, Törless'in biçimlenmemiş cinselliği, ruhunun çift cinsiyetliliği Basini'yle yakınlaşmasını sağlar. Basini'nin mazoşist bir tarafı da vardır, Törless tarafından aşağılanmayı ister ve bundan keyif alır. Törless yaşananlara daha fazla dayanamaz, son işkence seansında Beideberg'in silah çekmesiyle birlikte Basini'ye bütün olanları müdüre anlatması için tavsiyede bulunur.

Her şey ortaya çıkar, Törless yaşananları kaldıramaz ve okuldan kaçar, civardaki bir evde bulunup disiplin duruşması için okula getirilir. Karşısında büyükler vardır, kendi dünyasını anlayamayacak insanlar. Bir anlık esinle bütün hikâye boyunca aklından geçenleri özetler, ardından salondan çıkıp gider. Anlaşılamaz tabii. Ailesi onu okuldan almaya gelir, annesinin kokusunu içine çeker. Son.

Kitap iyidir; kokuşmuş burjuvaziye, pozitivizmin egemenlik sunduğu akılcılığa çuvaldızları, iğneleri duhul eder. Büyük savaşların öncesinde var olmanın psikolojik çözümlemesini yapar. Sevdiklerinizi özenle saklar. Kâmuran Şipal çevirisi, kendine özgü gudikliklere haizdir ama iyidir.

30 Aralık 2016 Cuma

Joyce Carol Oates - Kapılarımı Kapatıyorum

Kurtlarla koşan kadınlardan birinin hikâyesi.

Yazarın kitap üzerine son deyişinde iki nokta mühim; sıradan görünen ailelerde dahi bilinmeyenin üzerine kurulabilecek gerçekler var ve novella şiire belki de en yakın tür. İkisi bir araya gelince enfes bir anlatı çıkmış ortaya. 20. yüzyılın başlarında, ırk ayrımının en alengirli günlerinde yaşayan özgür bir ruhun, erkek egemenliğinin çatlaklarında yaşamını istediği şekilde biçimlendirmeye çalışan Calla'nın hayatını, kadın kahramanın yolculuğunu, dönemin oldukça sıkıntılı ortamında olabildiğince şiirsel bir hikâye üzerinden okuyoruz.

Anlatıcının büyükannesi olan Calla, Oates'in aile bağları açısından kolaylıkla benimseyebileceği bir karakter, bu sebeple son deyişte kurgunun nerede bitip gerçeğin nerede başladığını söyleyen yazarın yönlendirmesi olmaksızın düşünüldüğünde doğanın yalın bir parçası olarak görülebilir. Sosyal engeller kendisi için pek bir şey ifade etmiyor, sadece yaşıyor. Chautauqua Nehri'nin kenarında gülümseyen bir kadın, vaftiz adı Edith Margaret ama Calla olarak bilinecek; cenaze çiçekleri... Zor bir çocuk, kendi kendisine yeten, aykırı. Kızıl saçlarıyla ailesinin bile en başta kabullenemediği. "Kişi kimdir?" sorusunu hayatının sonuna kadar düşünmesine yol açan bir kocası, ailesi ve tanıdıkları olacak, diğer yanda balta girmemiş ruhunu dinleyerek cevabı bulmaya çalışacak ve bu yolda lirik bir coşkuyu yaşamı boyunca boynunda taşıyacak. Ölüm, ayrılık, aşk, hepsi koşulsuz yaşanacak. Bu da hayatın bize sunduklarından fazla bir şey değil açıkçası, sadece Calla kadar saf, kristal berraklığında yaşamak için terazinin öbür kefesini düşünmemek gerekiyor. Mutluluk paradoksu: Ne ölçüde başkaları için, ne ölçüde kendimiz için yaşarız?

Annesi dışında hayatta kalan kimse olmayınca Calla yakın akrabalarının evine taşınır, orada da kirişi kırar ve George Freilicht'le evlendirilir. Bu biraz da baskı yoluyla olur, kocasına karşı -hayata karşı olduğu gibi- pek bir şey hissetmez. Yalnızlık gibi bir duygudur bu da, gelir ve etrafın şeklini alıp var olmayı sürdürür. George, Calla'nın gerçek adını bilmez, başlarda sevişemezler bile, Calla için bu çok kısa boylu, şişman ve kıllı adamın iticiliği kabul edilemez olsa da bir süre sonra çocuk yaparlar. Calla'da annelik güdüsü diğer birçok şeyde olduğu gibi dumura uğramıştır, çocuğuna bir anne gibi yaklaşamaz ve nihayetinde aşık olur; dev bir zenciye. Bu noktadan sonra toplumu karşısına alan Calla için yaşadığı tutku haricinde hiçbir şeyin önemi yoktur, sevgilisinin öldürülmesi hariç.

Elalem ne der mi kazandı? Sanmıyorum, Calla yıllar boyunca manastıra kapanmış bir rahibe gibi yaşayıp yaşlanmasına, ruhu törpülenmesine rağmen her şeyini yitirmiş gibi gelmiyor bana. On yıllar boyunca değişen kendisi değil, başkalarıydı ve etrafındakiler onun hayatına saygı duydu, her şey unutulması gereken bir aile sırrına dönüştü. Anlatıcı, büyükannesinin sırlarını bir ölçüde öğrenip geriye kalanı güzelce uydurdu. Tanıdığınız biri öldüğünde dünyanızın bir parçası da onunla birlikte ölür, anlatıcının bu bakışından yola çıkarak Calla ölmeden önce ona sorulacak tek bir soru var: Yaşadın mı?

Calla yaşadı.

28 Aralık 2016 Çarşamba

Otto Rank - Kahramanın Doğuş Miti

Hızlandırılmış kitap turuna hoş geldiniz. Kitap için Pinhan'a teşekkürler. Okuduğunuz için size teşekkürler. Yaşadığım için bana teşekkürler.

Alt başlık: Mitolojinin Psikolojik Yorumu. Rank, baba olarak gördüğü Freud'un yanından -ironik olarak- ödipal kompleksle alakalı çalışmasını bitirmeden ayrılıyor. Jung, Campbell gibi heriflerle birlikte arketipsel işlere bulaşan ilk araştırmacılardan biri.

Psikanaliz tabii, her türlü kaypaklığın başı ve bu kitaptaki kahramanları orta noktada birleştiren etken. Rank, giriş bölümünde farklı kültürlerdeki kahramanların söylencelerinde benzer temaların tekrarlanması hakkındaki üç görüşe değiniyor, sonrasında kahramanların yaşamlarını inceliyoruz, en sonda da psikanalitik bir çıkarım var. Evet.

İlk önce üç fikre bir bakalım, neler: Başta temel fikirler teorisi var. Kısacası aklın yolu bir, fikirler dünyanın her yerinde aynıdır ve tekrar ederler. Üstünde durulan bir teori. İkinci teori, Hindistan'da ortaya çıkan masalların temel özelliklerini koruyarak yayıldığını söylüyor. Özellikle yerli Almanlar, söylencelerin yayılmasında oldukça etkili olmuş. Üçüncüsü modern göç ve ödünç alma üzerine; en akla yatkın teori. Kulaktan kulağa diyoruz buna, tamamen dolaylı yollarla yayılan efsaneleri içeriyor. Üç teori de temelde birbirinden pek uzak değilse de iki eğilim ortaya çıkıyor, insanın yaratım sürecinde ortaya çıkan meyillerinde mi olay, yoksa dendiği gibi göçtür, harekettir, bu tür işlerle uzaklara götürülen kelamlar benzer şekillerde mi tınlıyor? Rank için birincisi daha makul, zira psikanaliz. Yaa. Rank'in inandığı bir diğer şey de mitlerin tamamen insan yapısı olarak ortaya çıktığı, sonrasında göklere ve göksel cisimlere yansıtıldığı.

Mitlerin Döngüsü nam bölümdeki şahıslar: Sargon, Musa, Karna, Oedipus, Paris, Telephus, Perseus, Gılgamış, Kiros, Tristan, Romulus, Herkül, İsa, Siegfried, Lohengrin.

Hızlandırılmış tur dedik, özeti geçtik: Suya bırakılan çocuk, çocuğu terk eden yüksek zümreden insanlar, çocuğu bulan alçak zümreden insanlar, çocuğun kim olduğunu keşfetmesi, ki bu keşif süreci ve daha fazlası Kahramanın Sonsuz Yolculuğu adlı magnifik (nöy?) kitapta bulunabilir, ilk ailesine dönmesi, dönmemesi, temelde hep aynı, heep aynı olaylar.

Neden kahramanların başına benzer olaylar gelir? Bunların bir anlamı var mıdır? Rüya tabirlerine bakacaksınız, orada bulamazsanız psikanaliz ellerinizden öper.

Son bölüm yukarıda saydığım olaylara psikanaliz çapında açıklık getiriyor. Çocukluk yılları, diyor Rank, sahip olduğu engin hayal gücü ve nevrotiklerin uydurmaçlığına en yakın zamanlar olması sebebiyle mitlerin yorumlanmasında da büyük öneme sahiptir. Su, sudan çıkma, sepet, kuruluk, doğumun ve terk edilişin sembolik ifadesi olarak geçiyor. Tufan mitlerini düşünelim; Tanrı/Baba öfkeli, göklerin çeşmesini kökledi, Nuh veya kahramanlar da teknede/sepette yırtmaya çalıştılar. Ne kadar da bağlantılı bir hadise! İsa Baba'sına terk edişinin sebebini sordu, Baba'nın cevabı ilahi bir sessizlik oldu. Ebeveynlere duyulan nefret, canlı kalabilen kahramanda büyüdü ve sonunda intikam olarak ortaya çıktı. Evden ayrılan evlat bambaşka biri olarak döndü, hatalar yaptı ve babasının hataları bu kez kendi yükü oldu. Yine de devrimci, değiştirici, isyancı olarak üstüne düşeni yaptı, babasına karşı çıkabilmeyi başarabildi ve Prometheus gibi lanetlenmediyse Kronos tarafından yendi.

Güzel, mitlere açıklık getirebilecek hoş bir kitap.

25 Aralık 2016 Pazar

Helle Helle - Bu, Şimdiki Zaman Kipinde Yazılmalıydı

Sezin'imle kitap fuarında, Pinhan'ın standında Gecekuşu Kornelius nam über kitaptan 750 adedin depolarda çürüdüğünü öğrenip üzülüyoruz. Tam olarak şöyle oldu:

Utku: Dezö Kostalyani'nin -c/p yapmaya üşendim eheh- başka bir kitabını basmayı düşünür müsünüz? Bir tanesini bastınız, tadı damakta kaldı.

Pinhan: Depodaki 750 taneyi de satabilirsek neden olmasın?

Sonra bu kitabı alıyorum, vedalaşırken Pinhan'ın esas adamı kitabı aldığımız için teşekkür ediyor. Bir şey değiştirmeyecek belki ama bastıkları kitapları takip eden en az iki kişi olduğunu bilmelerini söylüyoruz. Sezin, üyesi olduğu kitap kulübünde sıra kendisine gelince Gecekuşu Kornelius'u seçiyor falan.

Pinhan gerçekten iyi, çok iyi bir yayınevi. Ağırlıklı olarak felsefe ve psikoloji türü kitaplar basıyorlar, ara ara böyle güzel metinleri bastıkları da oluyor. Keşke ağırlığı buraya verseler ama şikayetçi değilim, sundukları hizmet gerçekten kaliteli.

Yazarın Türkçeye çevrilen ilk kitabı. Helle Helle oldukça minimal bir anlatı sunuyor, gerçekleşen onca olayın içinde belli bir düzen, anlam arayan okuru zorluyor. Kitap, sıkı ve dikkatli. bir okuma gerektiriyor.

Fena halde Kalecinin Penaltı Anındaki Endişesi'ne benzetiyorum. Bu endişe anlatı boyunca sürüyor, sağa mı sola mı? Yoksa hiçbir şey yapmadan öylece durmak mı? Determinizm ve özgür irade paradoksu nanesi, iki kitabın da temelini oluşturuyor. Yaptığımız şeyleri ne ölçüde kendi isteklerimizle biçimlendiriyoruz, ne ölçüde gelişigüzel yaşıyoruz, mesele bu. Sadece kalecilerin endişesi değil bu, topun başındakilerin endişesi de. Bu kitabın esas kızı Dorte'yi topun başına koyabiliriz. KPAE'de adamımızın sürüklenişini Dorte sağlayabilir, özneler yer değiştirmiştir. Hepsi bir anın içindedir, kitabın şimdiki zamanda yazılması gerekliliği bunu imler. Tek bir an, yaşamın tek bir ana indirgenmesi, genele ışık tutacak ölçüde yoğunlaşmış bir kurguya kapı aralar.

Anlatı bir kapının eşiğinde başlar ve yine orada biter. Bir eşiğin iki farklı zamanda hiç değişmemiş, zaman hiç geçmemiş gibi algılanması, şimdiki zamanın geçmişten geleceğe sonsuza dek sürdüğünü sezdirmek ister. Aziz Augustinus, Hopiler, zaman hakkında kafa patlatırken aynı durağa uğrayıp devam etmişlerdir. Çocuklukta zamanın oldukça yavaş akıp yetişkinlikte dörtnala gitmesinin sebebini keşfedilecek bir dünyanın var oluşuna bağlayan görüşü beğenirim. Önünüzde sonsuz sayıda ihtimal var, üstüne keşfedilecek bir dünya sizi bekler. Çocukluğun bilişsel yapısı, yeni keşiflerin yaşandığı anları olabildiğince korur ve bu da zamanın daha ağır akmasına yol açar. Dünya keşfedildikçe kaydetmeye değer yeni şeyler bulamayan zihin, açlığının ürünü olarak zaman algısını çarpıtır ve hızlandırılmış bir gösteri sunar. Bu açıdan Truman'ı 30 yaşında gösteren 90'lık bir ihtiyar olarak görüyorum:

Young Truman: I like to be an explorer, like the great Magellan.
Teacher: [rolling down a map of the world] Oh, you're too late. There's really nothing left to explore.

Bundan daha büyük bir cinayet olamaz. Stephen King, internete yeni düşen radyo konuşmasında çocukluğun kendine has dünyasının zamanla yittiğini ve yazılarını iyi kılan şeylerden birinin bu duyguyu hatırlayabilmesi olduğunu söyler. Bu duyguyu unutabiliriz veya Truman'ın kötü olan çevresinin benzerine maruz kalarak kaybedebiliriz, ne kadar hatırlarsak da yaşadığımız anları o kadar canlı tutabiliriz. Konuyu çok dağıttım, toparlayayım; Dorte, ailesinin umduğu gibi Kopenhag'da değil, onun için tutulan evde yaşamıyor, üniversiteye devam etmiyor, dört erkekle yatıyor ki biri sevgilisinin kuzeni, diğeri komşusunun erkek arkadaşı, kendisinden beklenen hiçbir şeyi yapmıyor. Sadece yaşıyor. Kavun alıyor, kavunun çok hüzünlü olduğunu düşünüyor ve kavunun hüznüne ortak olmamak için meyveyi aylarca camın önünde bekletiyor, selam verdiği adam kendisini görmeyip yoluna devam ediyor. Kitap kulübünde tanıştığı bir kadının davetine icabet ediyor ve orada şöyle bir diyalog ortaya çıkıyor:

"'Ben bu konuda sizinle aynı fikirde değilim,' dedim, 'bazen olacak şeylerin önüne geçemezsiniz. Oluverir.'
'Evet,' dedi kız, 'gerçek hayatta öyledir. Ama biz burada kurmacadan bahsediyoruz.'" (s. 160)

Kurmaca yeniden kurulabilir, yaşam da öyle. Salman Rushdie'nin Midnight's Children nam kitabında bu kurmaca/gerçek ikiliğinin/birliğinin akla zarar bir irdelenişi var, gerçeğin ne olduğunu unutturacak nitelikte. Knausgaard da benzer bir şey söylüyor aslında; her şey hatırladığımız gibidir. Dorte içinse her şey yaşadığımız gibidir, her şey olur. Bu sadece bir ihtimal ve zaman meselesidir.

Pinhan'a çok teşekkürler, umarım bu kitap iyi satar da yazarın diğer kitapları da çevrilir.

23 Aralık 2016 Cuma

Pedro Antonio de Alarcón - Ölümün Dostu

Çok öznel bir hadiseyle başlıyorum. İntiharı rasyonelleştirmiş, her zaman aklının bir köşesinde tutmuş, tanıdığı insanlardan evinin eşyalarına kadar eklemlemiş insanlar için muhteşem bir bölüm var, şimdiye kadar hiç böylesi bir "Hah!" duygusu uyanmamıştı bende.

"Bu dünyanın saçmalıklarıyla tatmin olmayan yüce ruhların keder ve sıkıntısı, kuşku ve korkusu, başka bir yurdun, bilim ve kudretten daha yüksek bir görevin, nihayet, İnsanoğlu'nun gelip geçici büyüklenmesinden ve kadınların zayıf büyülerinden daha sonsuz bir şeylerin varlığını seziyor olmalarından başka bir şey değildir." (s. 95)

İki öykü var, ilki aşk ve ölüm/intihar üzerinedir. Alıntıladığım bölüm yaşamın aşkla bir olduğuna, devamında yaşam coşkusunun daha ötelere duyulan arzuyu tetiklediğine, melankoliye ve varoluş acısının bir çeşitlemesine dair.

Baştan başlamak daha iyi olacak.

Alarcón, İspanya'ya geç uğramış Romantizm'in neferlerinden biri. Söyleyecek büyük sözleri olan adamlardan. Gençliğinde hukuk ve teoloji eğitimi almış. Borges'ten: "Aldığı eğitim, tüm esaslı eğitimler gibi, kendi kendini eğiten birininki kadar tutkulu ve başına buyruktu; manastır kütüphanelerinin tasfiyesi, asla tatmin olmayan merak duygusunu gideriyordu." (s. 5) Borges, yazarı çocukluğunda okumuş ve kaybolup gitmesine gönlü razı olmamış. Zamanında hemen her yazdığı fırtınalar koparan Alarcón'un en sevdiği yazarlar Dumas, Hugo ve Balzac. Anlatımı bizim Ahmet Midhat Efendi'nin üslubuna yakın; yazarın anlatıcıdan bağımsız sözleri araya giriyor, zengin bir betimleme gücü var.

Ölümün Dostu adlı ilk öykü bir çiçek dürbünü gibi renkli, Borges'in dediği gibi kurguyu bozacak uyumsuzluğa müsait, ikinci bölümüyle toparlayan bir yaşam-ölüm-aşk öyküsü. Romantik yazarların sıfırdan yarattığı soylu karakterlerinki gibi, sahip olduklarına karşı ödemesi gereken bedelin ölçüsüyle alakalı.

İlk bölümde Gil Gil'in ayakkabı imalatçısı bir ailenin çocuğuyken dibi görmesi, ailesinin ve koruyucusunun ölümü, çektiği sıkıntılar ve Ölüm'le dost olması sayesinde nasıl zirveye çıktığı anlatılıyor. Gil her şeyini yitirmişken cebinde bir zehir buluyor ve ağzına atmaya hazırlanıyor, o sırada omzuna soğuk bir el dokunuyor ve Ölüm ortaya çıkıyor. Gil Ölüm'ün dostu olarak özel güçlere kavuşuyor ve doktor olarak kraliyet ailesine yardım eli uzatıyor. Dumas'nın romanlarındaki gibi bir yükseliş. Ölüm'ün eğitiminden geçerken bütün bilimlerin, duyguların, arzuların doğasını keşfediyor, bir tek Tanrı'nın gizemi gözlerinden uzakta duruyor. Adamımız Tanrı'nın erişilmezliğine, anlaşılmazlığına ve sonsuzluğuna büyük bir hayranlıkla bakıyor.

Bunu Neil Gaiman Sandman'de anlatsa muhteşem bir şey ortaya çıkardı.

Soylularla olan ilişkiler, Ölüm'ün katakullileri derken Gil, çocukluğunda aşık olduğu kızla bir araya geliyor. Ölüm, kızı ya Gil'in, ya kendisinin kolları tarafından sarılacağını söylüyor, Gil duruma isyan ediyor ve ölümle bir daha karşılaşmamak için ölümden muaf olduğunu, Tanrı isteyene kadar ölmeyeceğini düşünüyor. İşte bunu Gaiman da düşünüp Sandman'in ilk cildine koymuştu. Neyse, Gil ve Elena Ölüm'ün bilmediğini düşündüklere bir yere gidiyorlar ve orada yaşıyorlar. Ne ki Ölüm Tanrı'ya bağlı ve farklı amaçları var, tekrar ortaya çıktığında gizem de çözülüyor.

Anlatmayayım, What Dreams May Come misali bir sonu var öykünün. Bazen kazandığımızı düşündüğümüzde kaybederiz, bazen de tam tersi. Ölüm ve hayatı anlamak için bütün yeryüzünü anlamak, bunun için kendimizi anlamak ve berrak, kristal parlaklığında bir bakışa sahip olmamız lazım. Öykünün anlattığı kısaca bu.

Uzun Boylu Kadın: Stephen King'in bu kitaptan esinlenme olasılığı nedir?

Kabuslar Pazarı adlı kitapta King'in küçük bir çocukla alakalı sinir bozan bir öyküsü vardır. Anlatıcı bu çocuğu öldürmüştür çünkü bu çocuk anlatıcının çocukluğundan beri her felakette ortaya çıkmakta, anlatıcıyla dalga geçmektedir. Sonrasında anlatıcının avukatına da musallat olacaktır, bir açıdan lanet kişiden kişiye geçer.

Uzun Boylu Kadın da böyle, bir miktar daha korkutucu tabii. Ölümlerin ardından ortaya çıkan bir ucubedir aslında, her seferinde adamımızın arkasından gelir, yelpazesini sallar ve çarpık ağzıyla kahkaha atar. İlk seferde adam kadının kendisini takip edip etmediğinden emin olamaz, arkasını dönüp bakmaya korkar ve döndüğü anda kadının hemen arkasında olduğunu görür falan, bu arkaya bakıp bakmama olayı çok korkunç. Mitolojide ne yiğitler, ne hanımlar heba olmuştur bu yüzden.

Bir de hikâye içinde hikâyenin de içindeki hikâyedir bu, üç katmanlıdır. Bunu anlatan adam, gece vakti bir ateşin etrafında toplanmış beş kişiye hitap eder. Pozitivist, bilimin yolundan şaşmayan bir adamdır ve anlattığı hikâyeyi dinleyicilerinin yorumlamasını ister. Alarcón'un halk söylencelerinden faydalandığı söylenir, belki de hikâye anlatıcısı olarak öyküye kendini koymuştur, kim bilir.

Babil Kitaplığı'ndan nefis bir kitap bu, deli tavsiye ediyorum.