10 Mart 2018 Cumartesi

Horst Blanck - Antikçağda Kitap

Fotoğrafı çiviyle çektim, net olmadı. Birkaç ihtimal düşünüyorum, biri tutar sanırım. Birincisi, Blanck bir zombi. İkincisi, vampir. Üçüncüsü, öldüğünün farkında olmayan ve başdanışmanlığa gönülden bağlı bir bilgin. Poe'nun bir öyküsünde geçiyordu, öldüğü halde çağrıldığı zaman odaya giren hizmetçi. Dördüncüsü, Blanck ölmedi, kalbimizde yaşıyor ve kalbimiz Alman Arkeoloji Enstitüsü Kütüphanesinin ta kendisi. Kalbimi bir mekan olarak düşününce duyguların göğe uzanan raflara yerleştirildiği bir kütüphane canlanıyor gözümde. Tedirginlik, huzursuzluk, mutluluk, sevinç, tedirginlik, kıskançlık, tedirginlik, huzur, huzursuzluk. Geçmişin uzak zamanlarından pek az kütüphanenin izi şimdiye kalabilmiş, o halde kalbi en sağlam kütüphane ilan ediyorum.

Konu kitaplar ama daha çok muhafaza edilmeleri, yerleştirilmeleri ve ekonomik değerleri üzerinde durulmuş. Duygusal yansımalar pek yer bulamamış, bir tek Cicero'nun kitap takıntısına yer verilmiş. Tsundokunun o zamanlarda da var olduğunu ve istifçilere pek kızıldığını öğreniyoruz, özellikle Seneca giydirmiş iyice. Zaten üzerine yazacak bir şey üretmek o çağların en zor işlerinden biri, bir de kilit altında tutmak gerçekten sövgüye değer. Neyse ki bazı hayırsever kodamanlar kütüphanelerini halkın kullanımına açmışlar, Roma da halka açık kütüphaneler kurmuş ama hangi sınıflar kütüphanelerden faydalanabiliyor, bir ücret ödenmesi gerekiyor mu, pek bir şey bilmiyormuşuz Blanck'e göre, kitaplar ve kütüphaneler hakkında yazılmış metinler bulunamadığı için. Lavların ve toprağın altında kalan parşömenler, kodeksler vs. dokunulduğu an dağılıyormuş ve bunu engellemenin yolu bugün biliniyorsa da 1700'lerde, arkeolojik çalışmaların bu dağılgan nesneleri yeni yeni ortaya çıkardığı zamanlarda bilinmediği için nice metin yok olmuş. Yok oluşu geciktirmek için Oinoandalı Diogenes gibilerse bir binanın duvarlarına metinlerini kazıtmışlar, kitapların bilgiyi taşıyabileceğine inanmıyorlarmış. İşin muhafaza kısmı çok daha sonra, kitap sevgisi meselesindeki nadir bilgilerden birine dönüyorum: Büyük İskender yastığının altında bir hançer ve Aristoteles tarafından gözden geçirilen İlyada bulundururmuş. "Kitaba kafa atanlar içindir" derken bunu kastediyorum; Büyük İskender biraz deli yatıyorsa o yastık kayar, kitaba kafa atar. Hançerin devreye girdiği kısmı düşünmek istemiyorum.

Konuları en küçük parçadan en büyüğüne doğru sıralamış Blanck, önce harfler ve alfabeler. En sonda kütüphanelerin mimarisi ve çalışanları.

Yunanların kültürleri mitolojiyle iç içe geçmiş durumda. Hermes, Prometheus ve daha pek çok tanrı veya mitik kişilik üzerinden edinilen bilgiler koca bir uygarlığı doğuruyor ve tarihi gerçeklerin efsanelere dönüştüğü -tam tersi de geçerli- noktada cevapları almaya başlıyoruz. Yunan alfabesi Fenikelilerden geliyor, buna dair anlatılar mevcut. Blanck, sesler ve harfler üzerine kapsamlı bilgiler veriyor ve kültürler arasındaki bilgi aktarımını dilin en küçük parçalarından başlayarak anlatıyor. En başta Linear A, Linear B ve Kıbrıs hece sistemini dışarıda bırakıyor, bunlar günümüzde de çözülememiş dil sistemleri.

İşin teknik kısmına girmeden ilginç bilgilere geçiyorum; kökeni Mezopotamya çivi yazısına uzanan Ugarit harflerini kullanan Fenikeliler, alfabelerinde ünlü harfleri yazıya dökmüyorlarmış ama Yunanlar ünlü harfler için yeni işaretler bulmuşlar. Omega bunlardan biri, İncil'deki, "Ben alpha ve omega'yım, başlangıç ve sonum" kısmı daha farklı olabilirmiş. Alfabe yavaş yavaş oluşuyor ama "alfabe" ismi çok sonra, İS 200'de Papa Zephyrinus tarafından konuyor. Yunan yazısının ilk örneklerine İÖ 8. yüzyılda rastlanıyor, sözlü kültür ürünü olan İlyada'da -Özdemir İnce'nindi sanırım, yazıya geçirilme sürecini anlattığı kapsamlı bir incelemesi vardı- geçen "mektup" olayı da yazıdan söz edilen ilk örneklerden. Tek alfabe zamanla Yunan polis ve bölgeleri tarafından benimseniyor, yazıda birlik sağlanıyor. Etrüsk ve Latin alfabeleri de birbirini etkiliyor, seslerin transferi sonucunda diller, görselliğe daha uyumlu bir hale geliyor. Latin alfabesi, Yunan alfabesinden Y ve Z'yi alıyor, bu yabancı harfler alfabenin sonuna konuyor. J ve W antikçağdan sonra eklenmiş, W da sona.

Rakam imleri. Yunanların ve Romalıların kullandıkları sistemler farklı. Çok sonra bir standart tutturulacak, Etrüskler sayesinde. Roma, Etruria'dan aldığı sistemi kendine uyarlayacak ve bildiğimiz imler biçimlenecek.

Okuma ve Yazma Bilgisi bölümünde Yunanlardan başlıyoruz. Yazının mülkiyeti aristokrat ve zengin tabakayla sınırlı. Kamuya yönelik ilk yazıtlar 7. yüzyıla ait. Vazoların üzerindeki figürlerin yanında açıklamalar da yer alıyor, bir de sanatçının adı tabii. Görsellerle desteklenen bir anlatım var, vazoların fotoğraflarının veya resimlerinin de verilmesi iyi. Mülkiyet bu yüzyıldan itibaren gücünü kaybediyor ve yazının alanı genişliyor, her sınıf yazıya ulaşabiliyor. Vazoların üzerindeki figürlerde her kesimden okuyan insanlara rastlamak mümkün. İlginç bir bilgi: O zamanlar insanlar yüksek sesle okurlarmış, ses çıkarmadan okuyan Dionysos figürü okuma ediminin bile mitik ve dinsel inanışlara göre biçimlendiğini ortaya koyuyor.

Romalılar. Romulus ve Remus'un okuma ve yazma öğrenmeleri için Gabii'ye gönderilmeleri şehir efsanesiymiş, zira İÖ 8. yüzyılda Orta İtalya'da yazı yokmuş henüz. Etrüsk edebiyatı eğitimi alırmış zengin çocukları, İÖ 3. yüzyılda. Odysseia'yı Yunancadan Latinceye çeviren Livius Andronicus, tarihteki ilk çevirmen olarak kabul ediliyormuş. Eğitim yazı tahtalarıyla, tığ ve benzeri sivri nesnelerle veriliyormuş, gymnasion öğrencileri metin açıklama, sözcüklerin anlamını ezberleme, kompozisyon yazma gibi dersler alırlarmış. Homeros'un sözcüklerinin ders olarak okutulması çağlar öncesindeki çok tanıdık bir köprü gibi, şimdiye. Kompozisyon dersleri için uydurmasyon olayların yazımı şart koşulduğu için bu tür belgelerin gerçek olaylar olduğu düşünülmüş bir zaman, tarihin ilk trolllüğü bu olabilir.

Antik Yazı Malzemeleri. Papirüs, parşömen, hayvan derisi, taş, ne olursa. Binaların dış yüzeyleri. Şu yazılmış mesela, iki bin yıl önce: "Aşına aşına bunca yazıyla, sen tut viran olup yıkılma, ey duvar, şaşıyorum sana." (s. 48) Perec'in Mekân Feşmekân'ında duvarların imgesel yitiminden, fiziksel yokluğunun yanılsamasından bahsediliyordu, acaba duvarlara yazılmış bir metni düşünseydi neler türetebilirdi? O, kayboluşu ve hiçi incelemişti, yazılı bir duvar karşısındaki sonsuzluk duygusunu -eğer doğarsa- merak ediyorum. Neyse, madenler var tabii, Hesiodos'un kurşun tabletlerin üzerine yazdıkları, altın kitaplar, zaman meydan okumak için insanın sürekli arayışı.

Ahşap, keten. iplerle bağlanmış yazı tahtaları. Yunancada papirüs rulosu için kullanılan byblos sözcüğü zamanla kitap anlamında kullanılır hale gelmiş, Mısırlıların dünyaya hediye ettiği papirüs, 11. yüzyıla kadar üretilmiş ve bilimin ilerlemesiyle ortadan kalkmış. Üretim aşamaları devletin kontrolünde, devlet üretim tesisleri kuruyor ve en kaliteli papirüsleri ayırıp geri kalanları üreticilerin satması için bırakıyor.

Nasıl Okunur, Nasıl Yazılırdı? Iulius Caesar kendini katillerinden savunurken elindeki stilus'la birinin kolunu delmiş, eh, sivri aletler olduğunu söylemiştim. Özel oturma şekilleri var, özel gereçleri var, detaylı bilgiler merak dindirici. Okuma kısmında köleler devreye giriyor, iyi okuyanlar efendilerinin yanında saatlerce okuyorlar, özel belgeleri okumuyorlar tabii.

Rulo ve kodeks de kitap formunun sonraki aşamaları. Kodeks için günümüzün kitabına en yakın form diyebiliriz. Değerli taşlarla süslendiği oluyormuş, hatta kilise babası Hieronymus, İncil'in süslenip püslendiğini görünce şöyle demiş: "Parşömen erguvan rengine boyanıyor, harfler altın yaldızla yazılıyor, cilt kapakları değerli taşlarla süsleniyor, oysa İsa kapınızın önünde çırılçıplak can veriyor." (s. 107) Parşömenler kodekslere geçiriliyor, eski metinlerin geleceğe kalmaları isteniyor ama o zamanların edebi zevkine göre hareket edildiği için Aristophanes'in 44 komedyasının sadece 11'i günümüze kadar gelebiliyor.

Kitap Dağıtımı ve Kitapçılık bölümü özellikle ilgi çekici; matbaanın öncesinde kitapların çoğaltılması, satılması ve yayınevlerinin politikaları günümüzden pek farklı değil, zamanın şartlarına göre oldukça gelişmiş hatta. Reklam faaliyetleri bile var.

Kütüphaneler kısmı oldukça geniş, en meraklı okuru bile zorlayabilecek detaylar var ama eski zaman kütüphaneleri oldukça büyülü. Game of Thrones'un kütüphane sahnelerini canlandı gözümde, Sam oradan oraya deli dana gibi koşturup bizim cüzzamlı arkadaşı iyileştirmek için doğru formülü bulmaya çalışırken papirüsler, raflar ve onca kat aklımı almıştı.

Gayet hoş bir araştırma bu, saatler boyunca dalıp gittiğimiz dostlarımızın geçmişini öğrenmek mutluluk verici.

7 Mart 2018 Çarşamba

J. G. Ballard - Vahşet Sergisi

Sürrealistlerin söküp aldıkları standart imgeleri dönüştürdükleri şeylerin rahatsız ediciliği. Ney?

Dört gözlü bir kadın, bir gözüne bıçak saplanmış. Diğer gözü bıçağa bakıyor. Kalan gözler yeterince uzun süre bakılmış karanlık gibi bakanına bakıyor. Veya amorf vücutlar. Veya masanın üzerindeki akışkan saatlere konmuş sinekler, arkada Brueghel uzamı. Bu derinliğin neden rahatsız edici olduğunu uzun süredir merak ediyorum, bizim algımızın biçimlediğinden uzak bir görüşe yol açtığı için sanırım. Giderek küçülen figürler ucubelerin toplanışını andırıyor. Marilyn Monroe, görüldüğü üzere yüzünün sol kısmı deforme. Daha da iyisi şurada. Gus Fring'in şu durumda bile kravatını düzeltmeye çalışmasını gücüne, personasına herhangi bir zarar gelmediğine inanmak istemesine bağlıyorum ve günümüz toplumundan bir farkının olmadığını düşünüyorum Fring'in. Havaya uçsak bile yere düşmeden önce kalan parçalarımızla fotoğrafını çekeriz gibi geliyor bana, simülasyonumuz son derece başarılı bir şekilde yaratıldığı için yaşamın hiç kaybolmayacağını sanıyoruz ve her şeyin korkunç berraklığında pornografi her şeyi birbirine bağlıyor. Patlayan uzay mekikleri, depremler, trafik kazaları, metal aksamların kestiği, parçaladığı insanlar, vajina, penis. Patlayan bir şeyle vajinanın doğurduğu imgeler kapı komşusu haline geliyor. Brueghel'de tuhaf uzama yayılmış insanlar tekinsizlik doğuruyor. Ballard, Batı toplumunu, özellikle ABD'nin durumunu böyle bir zemine yerleştiriyor, Will Self'in yorumuna göre "İngilizcedeki deneysel romanın zirve noktası" bu metin. 

Fragmanlar halinde yazılmış bölümler belirli bir bütünlük oluştursa da bağlantılar düz bir anlatı oluşturamayacak kadar muğlak. Yaşamın imgeler tarafından parçalanıp uç noktalarının birbirine tutturulması için müthiş bir teknik, kesik metinlerin ustası Burroughs'un önsözü yine bu tekniği anımsatır nitelikte. Ballard, sıralı bir okuma yerine herhangi bir sayfadan herhangi bir bölümün okunabileceğini, sonra aynı rastgelelikle başka bir bölüme geçilebileceğini söylüyor. İzlekler hemen hiç değişmediği için bu mümkün. Bazen Talbot, bazen Travis olan, Traven olmasını ünlü yazarın gölgesini metnine düşürmek istediğini söyleyen Ballard'a borçlu olan karakterin insanoğluna faciaları sevdiren bir günümüz peygamberi olduğu söylenebilir; kaosa pek de mütevazı olmayan katkısıyla anlatının orta yerinde dikiliyor. Paramparça olup içindeki insanları da kendine benzeten araçların aşığı Vaughan'ın ortaya çıkışı da yine bu metindedir, zaten Çarpışma'nın tohumlarının bu metinle atıldığını söylüyor Ballard. Kokain Geceleri için de aynı şey söylenebilir; Akdeniz'i "Avrupa'nın Florida'sı" olarak niteleyen Ballard, oraya taşınanların beyinlerinin ölmüş gibi gözüktüğünü belirtiyor. Lefebvre de benzer şeyleri söyler; Akdeniz'e kıyısı olan bölgelerde insanların bütün bir yıl biriktirdiklerini şipşak sekse, tüketime ve benzeri eylemlere ayırıp aynı yorgunlukla işlerine döndüklerini anlatır. İçi boş veya çarpıtılmış imgeler, sanırım bütün dünyaya sıkı bir logoterapi şart.

Vahşet Sergisi için malzemeler toplanır, deforme edilecekler deforme edilir ve gerçekleştirilen eylemlerle travma yaşayan toplumun -bu durumda toplumu oluşturan karakterlerin- rahatlaması sağlanır. Rahatlamak; kan ve cinselliğin biçimleri yoluyla. Birkaç farklı senaryo birkaç bölüme yayılmıştır ama dendiği gibi, bir bölümden başka bir bölüme geçilebilir, okur için herhangi bir zorluk doğmaz. Bölümlerin sonlarında Ballard'ın açıklamaları bulunur, otobiyografik bilgileri ve düşünceleri yoluyla nelerin döndüğünü daha da anlaşılır kılar. Kennedy ölümleri, James Dean, Elizabeth Taylor, Marilyn Monroe, Vietnam Savaşı gibi meseleler, metnin yazıldığı altmışlı yılların sonunda güncelliklerini korumaktadır, söz gelişi James Dean'in trafik kazasında ölmesi sonucu popülaritesinin artmasında insanların cinsel güdülerinin tatmin edilmesinin büyük rolü vardır. Ballard istatistikler sunar ama kaynak göstermez, kurmacadan tamamen çıkmak istemediği için olabilir sanırım. Neyse, insanlar araba satın aldıklarında veya kaza yapıp yaralandıklarında, kısacası yaratabilecekleri en büyük olguların karşısında tahrik oluyorlar, cinsellik patlaması yaşanıyor hatta. Cinsel organlara gerek yok, araba yıkarken boşalan insanlar düşündürücü. "Vajinayla ilişkiye girmek ne açıdan bu kül tablasıyla ya da mesela iki duvar arasındaki açıyla ilişkiye girmekten daha uyarıcı? Seks artık kavramsal bir edim, büyük olasılıkla artık yalnızca sapkınlıklar yoluyla birbirimizle iletişim kurabiliyoruz. Cinsel sapkınlıklar ahlaki açıdan nötrdür, her türlü psikopatolojik çağrışımdan muaftır; aslına bakarsan benim denediklerimin çoğunun modası geçmiş." (s. 107) İnsan bir imgeye indirgenmiş durumda, doğuracağı arzuyu herhangi bir nesne de doğurabilir, en azından yansıtabilir. Duygular gereksiz bir aracı haline gelir, başka nesnelerle giderilebilir hale gelen isteklerin yerine yenileri üretilir. Tam da bu noktada kitle iletişim araçlarına, daha da önemlisi hakim ideolojiye giydirir Ballard. Arzu üretimi konusunda savaşların, katliamların, faciaların varlığına ihtiyaç vardır ve Vietnam Savaşı bu yüzden bitmek bilmemiştir, bir topluluğun güdülmesi gerektiği için. Savaş yoksa da televizyonlarda üretilir Ballard böyle söyler ve Ballard'la birlikte Baudrillard da Körfez Savaşı için benzer şeyleri dile getirir. Özgür irade -varsa böyle bir şey- saldırı altındadır, yeniden kurgulanır. "Dünyanın şartlarına razı olmadıkça kendimiz olmamız bile imkânsız neredeyse." (s. 44) Kendimiz olmamız için gereksindiğimiz veriler değiştirilir ve buna karşı bir önlemimiz yoktur, kitle iletişim araçları sayesinde üretilen idollerin ölümü psişik felaketler olarak belirir örneğin. Aynı şekilde ofis blokları, otoyollar, uzay mekikleri, felaket potansiyeli taşıyan her şey büyük tehlikedir, bunlar insanı oluşturan sistemlerin uzantıları görevindedir. Henri Laborit'in Kent ve İnsan nam incelemesi aslında tam da bu konuya odaklanır, vücudumuzu oluşturan sistemlerin makro ölçüde genişletilerek kabul ettirilmesini ve insan güdümünde kullanılmasını anlatır Laborit. Bu metinle paralel olarak okunabilir.

Her bölümde farklı bir konu vardır; trafik kazaları, uzay araştırmaları faciaları, idollerin ölümleri, savaşlar, pastiş üretiminde cinsel organların mimari olanakları, aslında cinselliğin imge yaratımı açısından sahip olduğu sonsuz üretim gücünün dünyayı pornografiye dönüştürmesi, mesele az çok bu.

Ballard'ın en deneysel, günümüz açısından en apokaliptik metni. Düşündüm de, vahşet (atrocity) bile değil anlatılan, vahşetlik özelliği kayıp.

Berkan M. Şimşek - Leopold'un Sabunu

"Leopold'un Sabunu, sonra çıkar oyunu" bildiğiniz gibi Dublin yöresinden bard makamı bir atasözüdür, Leopold Bloom nam şahsın kare haline getirdiği sayfaların ortasına konan sabunla ilgilidir, Şimşek zat epigraf olarak aldığı bu bölümle çeşitli oyunların müjdesini verir. Kurmaca oynanacaktır, fiyakalısından. Kurmaca oynamak için çeşitli araçlar vardır; pastiş olsun, zaman sıçramaları olsun, sözcükleri eğip bükmek olsun, çok sayıda teknikle postmodern postmodern işler yapılabilir. Eh, kurmacayla gerçeği ayıran sınırın silikleşmesi bir dert, oyunlar ayrı bir dert, Leopold'un Sabunu dikkat çekici bir metin. Bu bir metin, en azından orada ayaklarımız yere basıyor. Metnin kime ait olduğu, aitlik, mülkiyet, işte bu noktada arıza çıkıyor.

Bölüm başı epigrafları başka oyuncul yazarlardan, mesela Borges, mesela Ali Teoman. Dikkat çeken bir şey -kitabı yayına hazırlayan Cem Akaş'ın birkaç öyküsünde de görülebileceği gibi- Gürpınar alıntısından sonra başlayan bölümde anayla kızın diyaloglarının Gürpınar üslubuna yakın bir goy goy içermesi. Pastiş böyle bir şey, Şimşek kendi oyunlarını oynuyor ve okuruna güveniyor, bu önemli bir dalga. Başka nerelere ne tür bilmeceler saklamış, donanımlı okur bunların peşinde koşabilir. Konuyla alakalı bir diğer mesele de, var olduğunu bildiğimiz ve her şeyin etrafında döndüğü metnin dışında yaratılan bu kurgusal şamatanın çemberin dışına çıkmaması, sadece var olması için yaratılmış olmaması. Bir noktada ana akışa ilişiyorlar, ortalığı dağıtmıyorlar. Çok iyi.

Mevzu nedir? İntihal, aşırma, Hayri K. Yetik'in (ç)alıntı dediği mesele nerede başlayıp nerede biter, esinlenme masum bir hırsızlık mıdır, miri malı çalınırsa ve boynuz miri geçerse durum nedir, tamamen özgün bir şey -yaşam, metin, domates vs.- var mıdır, aşk daha kaç farklı biçimde ele alınabilir, her şey neden böyledir, mevzular bunlar. Okuyacağımız metin orijinal değildir ve orijinaldir, çelişkiyi kabullenmeye bu noktadan başlayabiliriz. Orijinal değildir, çünkü anlatıcı bu metni kendisinden çalıp yayımlatan arkadaşı Cafer'in değiştirdiği kısımları da içeren bir edisyon hazırlamıştır ve okuduğumuz, metnin bu halidir. Orijinaldir, çünkü eklenen bölümlerle birlikte -tek bir sözcük, hatta virgül eklenmiş olsa bile- metin bambaşka bir kimle bürünmüştür. Tek bir noktalama işaretinin koca bir metni bambaşka bir metne dönüştürmesi olasılığını düşününce değişimin büyüsüne kapılmamak elde değil. Bu büyü sanırım, Şimşek'in yakaladığı şey. Okumaya başlar başlamaz Cafer Âlim'in sinir krizi geçirttiği anlatıcıyla olan münasebetini öğreniyoruz ve geri kalan kısmın açıla açıla okuru bambaşka yerlere sürükleyeceğini seziyoruz. Cafer'le anlatıcının ilişkisi Ersan Üldes'in Zafiyet Kuramı'ndaki iki esaslı oğlanın ilişkisi gibi başlamıştır diye düşünüyordum, benzer bir durum var gerçekten de. Şimşek'in ayakları biraz daha yere basıyor, fark bu ama Üldes'i deli işi üreten yerli yazarlar listemde bir numaraya koyan da sanırım ayaklarını yerden kesmesi.

Cafer'in çaldığı metin esas metin, bu metni okuyoruz ve anlatıcı değişiyor, Fikret'le Mümtaz'ı tanıyoruz. Fikret'in aşık olduğu gömlek kırılma noktası; o kadar güzel bir gömlek ki aşık olduğu kızı bir başkasıyla öpüşürken görünce, öpüştüğü adamın üzerinde de aynı gömlek olunca kızın akademik kariyerini bitirme kararı alıyor Fikret, Neva'nın bölücü örgüt üyesi olduğunu fiştekliyor ve kızın hapse girmesine yol açıyor. Yüzleşme bölümünde Neva'nın kendisini hiç sevmediğini öğreniyoruz, çocuğa yazık. Fikret sadece şutlanmaya yol açacağını sanıyordu ama kızın hapse girmesine neden olunca kötülük ihtiyacını gidermiştir sanıyorum. İntikam son derece insani bir duygudur ve affetmenin erdeminden dem vurulur ama unutulan nokta, ihanetin yol açtığı yarayla yaşanılıp yaşanmayacağıdır. İntikam, varlığın sürmesini sağlayacaksa alınmalıdır. Yumruk atana muştayla girilmelidir yani, tekme atanın evine at sokulmalı, tepilmesi sağlanmalıdır. Yanlış biliniyor bu mesele, yanlış anlatılıyor. Acının yüzeyi temizdir ama derinlerinde etki-tepkinin doğal bir yansıması kıvranıp durur. Neyse, bir üst kurguya dönüp Cafer'in bu bölümü düzelttiğini okuruz, noktalama işaretsiz bu bölüm Cafer tarafından düzenlenmiştir. Metin boyunca bu tür dipnotlar düşülmüştür, dipnotlar ayrı bir metin oluşturur, ilk katmanın orijinalliğini bu dipnotlar sağlar demiştim. Cafer'le anlatıcının diyalogları sağlam, komik. Şimşek iyi bir diyalog kurgulayıcısı. Kurgunun, postmodernizmin ne olduğu hakkında konuşurlar ara ara, bunlar da iyidir. Kaypaklıktır kısaca, anlatıyı hiç olmayacak yerlere çıkarma meselesidir bunlar. Fikret, Neva'dan önceki kız arkadaşıyla devam etseydi nelerin olacağını, nasıl bir boşluğa düşeceğini kurgular mesela, en sonunda iyi ki o kızla evlenmediğini tek bir cümleyle söyler ve alternatif gerçekliği bir anda yıkar. Böyle şeyler. Çeşitli gerçekliklerin, gerçekliklerin anlatım biçimlerinin sürekli değişmesidir olay, metnin kime ait olduğu konusu da böyledir. Cafer, arkadaşının metninde yazanlardan farklı bir şey yapmamıştır aslında, paylaşılan bir gerçekliğin el değiştirmesini gerçek -gerçek?- yaşamda hayata geçirmiştir, bu yüzden suçlu olmadığını söyler.

Çalıntı meselesi şu, Fikret muhasebeci, Mümtaz sosyoloji mezunu. Bir içki masasında tanışırlar, Mümtaz bir gün Fikret'i çalıştığı yayınevine götürür. Yayınevine muhteşem bir kitap yazdığını söyleyen bir adam gelir, metnini teslim edip sözleşme imzalayacakken ölür. Mümtaz, metni Fikret'in adıyla bastırmak ister, basbayağı çalar yani. Böyle olur, sonra metnin asıl sahibi olduğunu söyleyen bir başkası ortaya çıkar, aslında o da bir başkasının hikâyelerini dinleyerek yazmıştır metni, bilmem ne. Mendil kimin arkasında, mesele bu.

Bu çember civarında biçimlenen yan değinilere odaklanacağım, asıl tat onlarda sanırım. Mesela Rüstem Bal nam bir adamın şiirleri. Şiir demek için sağlam bir dayak yemesi gerekir insanın ama Mümtaz'ın çalıştığı yayınevi olan Araf, yazarlarına diğer yazarlarının metinlerini hunharca övecekleri konuşmalar yapma şartı getirmektedir, aynı tayfa birbirini sürekli över, işleri ne kadar kötü olursa olsun. Şimşek, günümüzün yayın dünyasını, edebiyat tayfalarını da bir temiz gömüyor, bu çok hoşuma gitti. Roman yazmaya çalışan bir adamın romanını yazmaya çalışan bir adamın romanı da güzel bir parodi unsuru. Aslında böyle kurak oyunlar açısından Şimşek'in metni de tiye alınma potansiyeline sahip olurmuş, konularını genişletmeseymiş. Örneğin bir Ahmet Hamdi Tanpınar uydurmacası var ki -uydurmaca olmama ihtimalini doğurabildiği için Şimşek'i hararetle tebrik etmek lazım- akıl alıcı. AHT, Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nü yazar, İngilizceye çevirir ve Nabokov'a gönderir. Metin Nabokov'a ulaşmaz, o sıralarda öğrencisi -asistanı?- olan Pynchon'ın eline geçer. Sonrasında Pynchon yardırmaya başlar zaten. Gerçekleşmeyen gerçeklikler de bir nevi intihal, Şimşek gerçeklikten çalarak bunu ve benzerlerini kurguluyor, o halde yeni bir şey gerçekten yok demektir, sözcüklerin farklı dizilimleri hiçbir şekilde yepyeni bir metni doğurmaz. Bunu alıp diğer olasılıkların yanına koyalım, orada tozlansın. Borges'in harflerden oluşan şehrinde, bir evin rafı.

Sonda okur yorumu var, dipnotlu ve dipnotsuz metnin iki farklı metin olup olmayacağına dair. Kesin bir sınır belirlemek isteyen okurun talebi. Böyle bir şeyin pek de mümkün olmadığını kabul edince arkasına yaslanıyor insan, gösterinin tadını çıkarıyor.

Kesinlikle okunması gereken bir metin, kurmaca üzerine kafa patlatanlar kaçırmamalı. Berkan M. Şimşek çok iyi bir yazar.

Ek: Şunu da koyuvereyim, Barthes'tan: "Bugün, geleneksel anlamda yapıtların artık üretilmiyor olacağı bir dönem tasavvur edilebileceğini düşünüyorum; geçmişin yapıtlarının 'sürekli olarak', yani 'sonsuza kadar' tekrar yazılacağı bir dönem: temelde, hızla artan, filizlenen, geri dönen bir yorumlama etkinliği bulunacak, içinde yaşadığımız dönemin asıl yazı etkinliği bu olacak."

4 Mart 2018 Pazar

Lars Svendsen - Yalnızlığın Felsefesi

Felsefeyi bir toplam olarak görüyorum, logos bahsinin ortaya çıkmasıyla her şeyi bir araya getiren söz(ler) olarak. Olan her şey içinde bir yerde, ne kadar bölümlense de her şeyin bir parçasını taşıdığı için üreteceği soruların/cevapların sınırsız olduğu, beş duyunun türettiği ve duyular sayesinde türetilen -gerçi bunlarsız da türetilen- metafiziğin evi. Değişim türetir, değişim değişmez, o zaman her şey değiştiği için aynı suyu iki kez içemezsiniz, iğrenç bir şey olur bu. Saçmalamayın. Benim diyeceğim, yalnızlığın felsefesi yapılacaksa eğer, felsefenin yapısı gereği her şeyden bir parça söz taşıması gerekir, sürekli devinenlerinden... derken bir gülme alıyor beni, boşluğun üzerine inşa etmeye çalıştığımız onca şeyi görünce en azından gidiş yolundan puan alabileceğimizi düşünüyorum. Neyse, bir parça söz taşıyor; Svendsen ortaya karışık bir şeyler yapmış ve yalnızlığa pek çok gözle bakmış. Örneklemin biraz daha geniş tutulması mümkünmüş gerçi, daha kapsamlı bir araştırma ortaya çıkabilirmiş ama şu hali de iyi. Yalnızlığa Giriş 101 için uygun.

Giriş bölümünde yalnızlığa dair düşündüğü her şeyin yanlış çıktığını söylüyor Svendsen. Sosyal medya, modern toplum, liberal insan, hepsi bir tür yalnızlığı doğuruyor ama insanların yalnızlıklarını artıran, şikayet haline getiren etkenler değil bunlar. Nicel açıdan artan bir yalnızlık yok, araştırmalar bunu söylüyor ve Svendsen ilerleyen bölümlerde bu araştırmaları göz önüne alarak işin toplumsal ve bireysel yönünü ele alıyor. Yalnızlığın çeşitleri de giriyor işin içine, etimolojik olarak bir başına olmak, terk edilmek, yalnız bırakılmak, yalnızlığı tercih etmek gibi tekilliğe dair pek çok konu ayrışmaya doğru meyilleniyor. Gerçi düşündüğümüz zaman insan sayısı kadar yalnızlık türü var, bu durumda yalnızlık ne tür bir ölçeğe vurulabilir, o ayrı bir tartışma konusu. Fromm'un Sevme Sanatı nam metninde sevginin öğrenilebileceği söylenir, Svendson da yalnızlığı evirip çevirip bir parçamız olarak nasıl sevebileceğimize dair fikirlerini söylüyor son bölümde. Öncesinde yalnızlık nedir, nerede bulunur, nasıl belirip kaybolur ve kaybolmaz, toplumsallığı nasıl parçalar ve nasıl bir utanç kaynağına dönüşür, tekmili birden burada.

Simmel'in metropol yalnızlığını tepeye koymak gerekir sanırım, onca olasılığı ıska geçip iletişimsizliğe boğulmamız bunca olanaktan kaynaklanıyor. Tocqueville'in "çöl yalnızlığından daha kötü" dediği şey. Svendsen istatistiklere göre yalnızlığın önceki yıllardaki sonuçlara göre aynı seviyelerde hissedildiğini söylüyor ve Facebook, Twitter, WhatsApp gibi zamazingoların yalnızlığı artırdığına dair veri olmadığını ekliyor ama yine niceliksel açıdan yaklaşıyor; oysa Bauman'ın Akışkan Aşk'ında gayet tokatlayıcı bir bölüm vardır ki bunların ne tür bir yalnızlık yarattığı anlatılır, her an etkileşim halinde olmanın ilişkileri yüzeyselliğe mahkum ettiği falan, bir dünya olumsuz durum incelenir. Ki yalnızlık dediğimiz şey şimdi buradadır, bir an sonra burada değildir, insanın kendisine mahkum olmasıyla kavuşması arasında dolanıp durur, kimi zaman hacamat eder, kimi zaman büyük ödüldür. İyidir yalnızlık, acısını geçici ve arızalı çözümlerle azaltmak yerine Rilke'nin söylediği gibi "hoş tınlayan yakınmalarla" değerlendirmek gerekir. Acının kendisiyle ilgili bir şey aslında, Call Me by Your Name'in sonunda babanın evladına anlattığı şeylerde de vardır, Catullus'un şiirlerinde de vardır: Acıyı bal eylemek de olur, başka bir şey eylemek de. Svendsen pek çok sanatçıdan pek çok alıntı yaparak bu eylemeleri, yalnızlığı ve benzeri sıkıntıları şöyle bir sergiler ve yalnızlığı bağlantı kurma gereksiniminin tatminsizliği olarak çevreleyip asıl konuya girer.

Yalnızlığın Özü bölümünde sözcüklerin kökenine inilir, yalnızlık (loneliness) ve tek başınalık (aloneness) birbirinden ayrılır. Mutluluk Paradoksu'nda Marar'ın mutluluk terazisinde toplumsal kabul ve kişisel kabul birbirini aşağı çekmeye çalışıyordu, denge noktası kusursuz bir mutluluğu simgeliyordu, burada da yalnızlık ve bir başınalık ayrı kefelerde incelenmeli. "Büyük acı başkalarıyla paylaşılmaz, çünkü acı birinin tüm dünyasına dönüştüğünde başka bir şey için yer kalmaz." (s. 27) Buradan yola çıkacağım. Bu durum mutlak bir yalnızlığa yol açar ve kişi ister istemez bağlarını koparır, hiç kimse bu acıyı paylaşacak kadar yakınlaşamaz. Dış etkenlerden kaynaklanan bir yalnızlığın üstesinden bir başınalıkla, yalnızlığın sağaltıcı türüyle gelinebilir ancak, o da belli bir süre/acı sonra. Ayarlanabilir bir yalnızlıktır bu; ilişkilerin derinliği ve niceliği konusunda karar bireyindir. Fazla sayıda bağlantının yalnızlığı fiilen artırdığını söylüyor Svendsen, dört insan yalnız hissetmemek için yeterliymiş ve sayı arttıkça olumsuz bir sonuç çıkıyormuş ortaya. Bunda kendimizle ilgili bilebileceğimiz, toparlayabileceğimiz şeylerin nitelik olarak hasar görmesinin etkisi olabilir, insan kendisini bir başkasında tanıyabiliyorsa işleyecek çok fazla veri olduğunu farz edelim, bunların derin olmayan ilişkilerden geldiğini de farz edelim, yeterli ilginin toplanmadığını düşündürecek kadar yüzeysel dönütler yalnızlık duygusunu artırıyor. Korkuya yol açan da bu; onca veriyi kullanarak kendini kuramayan insan elinde bir yıkıntıyla kalakalmak istemiyor ve başka ilişkiler arıyor, güven problemi yüzünden başkalarını arıyor, ne istediğini bilmediğinden başkalarını arıyor ve bulabilmeyi umuyor ama bulduğu tek şey yalnızlığı oluyor. Bir aynanın önüne oturmak, aynadakinin gözlerine odaklanmak bu durumdan bir çıkış yolu olabilir.

Bu bölümde yalnızlığın çeşitleri, gençlerin ve yaşlıların yalnızlığı, depresyonla yalnızlığın ilişkisi, kendine düzen vermenin başkalarıyla kurulan ilişkileri de düzenlemesi gibi pek çok konu var, geçtim.

Duygu Olarak Yalnızlık bölümünde duygusal ve bilişsel yalnızlık olarak iki türle karşılaşıyoruz ama iç içe geçmiş durumdalar. Bir duygu olarak yalnızlığın çizgileri belirtildikten sonra evrimsel, toplumsal ve kişisel yanı ele alınıyor, bu üç yön üzerinden yapılan araştırmalar birbirleriyle karşılaştırılıyor. Örneğin yalnızlığın toplumsal olarak utanç verici bir özelliği olduğu söyleniyor ki bu gerçekten de pek fazla dile getirilen bir şey değildir. Belki anlaşılmama korkusu yüzünden veya kendinden açık vermenin güçsüzlük olduğunun düşünülmesinden. "Yalnızlık sakladığımız bir şeydir. Onu kendimizden de sakladığımız olur." (s. 53) Kişinin kendisiyle kalmasının katlanılmazlığı, kendisine karşı dürüst olamamasından kaynaklanıyor olabilir. Acıyla mücadele etmenin ilk basamağı bir noktada acıyı kabullenmektir, yeterince reddettikten sonra. Reddin aşırı uzunluğunda yabancılaşma, haset gibi yan etkiler belirir ve derinlere gömülen şey her neyse asla yeterince derinde değildir, çatlaklardan kendini gösterir ve yaşamı biçimler. Acının tarihiyle kişinin tarihi senkronize bir şekilde ilerlemez, kişi o acının çağında yaşamaya devam eder. "Yalnızlıkta dikkatiniz genelde kalbinizde duyduğunuz eksikliğe yönelmiştir." (s. 56) Eğer başka bir zamanın duygusu sürüyorsa yeni diye bir şey yoktur, yalnızlık hep aynı biçimiyle kalır, daha da kötüsü; yeni bir şeye başlamanın enerjisini taşıyan insanın enerjisi çalınır, mahvedilir. Bu noktada Heidegger'den pek çok alıntı yapar Svendsen, özellikle aşk konusunda. Her duygu farklı bir dünyayı gösterecektir ve göstermediği dünyaları ortadan kaldıracaktır. Aşk veya acı sürüyorsa, yalnızlık hâlâ derinlerde bir yerdeyse pek çok içgörü belirir ve pek çoğu da kaybolur. Duygusal ilişkilerde asgari açıklık tam da bu yüzden önemlidir; ilişki derinleştikçe duyguların aşağı yukarı aynı noktalarda bulunmaları tarafların çekilmesi muhtemel acılarını azaltacaktır. Bir tarafın karanlık bölgelerini aydınlatmaması bireysel olarak bir zorunluluk olsa da diğer tarafın acısına yol açağından ahlaki olarak sorgulanabilir. Yine aynı yere dönüyoruz; kendimizi ne kadar iyi/doğru görürsek o kadar iyi görünürüz. Kısacası bulanık bir suyun içinden gelen sesler anlaşılmaz. Komşunun bahçesindeki çimler her zaman daha yeşildir. Ayıya cümbüş yap demişler, dokuz dükkan yıkmış.

"Yalnız hissetme eğiliminden sorumlu değilsinizdir ama bu eğilimle nasıl baş edeceğinizden sorumlusunuzdur. Bu yüzden beli ölçüde kendi yalnızlığınızın da müsebbibisinizdir." (s. 63)

Kimler Yalnızdır?, üçüncü bölüm. İstatistikler, istatistikler... Her gün arkadaşlarıyla görüşenlerin dostlarıyla ara sıra görüşenlerden daha yalnız olduklarını hissetmeleri anlaşılabilir bir şey, zaten Bauman bu cep telefonlarını falan bu her an iletişme meselesine bağlıyor, oraya bir göz atılabilir. Başka, yalnız bireylerin bazı özellikleri veriliyor, mesela sosyal ortamlardaki tutumları, yalnızlıklarıyla yaptıkları, falan.

Yalnızlığın güvenle ilişkisine başlı başına bir bölüm ayrılmış. Ben tek bir noktayı ele alacağım. La Rochefoucauld'dan alıntı: "Güvensizlik gerçek bir dost olmadığınızı gösterir ve gerçek bir dost değilseniz, yüz üstü bırakılmayı hak ediyorsunuzdur. Başkalarına duyduğumuz güvensizlik onların bizi aldatmasına haklılık kazandırır." (s. 95) "Hak kazandırma" boyutu kesinlikle tartışmaya açık ama bir savunma mekanizması olarak devreye giren aldatma, yalan söyleme gibi olaylar, Kant'ı düşünerek söylersem ahlaki ikilemlere yol açtığı noktada kişinin acıyla mücadelesinde bir hak olarak görüldüğü an doğabiliyor. Mesela kendisine yalan söylendiğini düşünen insan -ki gerçeği çarpıtma açısından eksik bilgilendirme de buna dahil- güveninin yıkılmasındaki travmayı atlatabilmek için işi skora bağlayabilir. Tournier'nin babası hakkında söyledikleri anlaşılır: İyi insanlar acıyla başa çıkabilmek için kötü şeyler yapabilir. Güven duymak ve daha da önemlisi bunu olabildiğince dolaysız bir şekilde göstermek zordur, insanın kendinden verebileceği en önemli parçasıdır belki bu. "(...) Yine de güven duyduğumuzu gösterdiğimizde tam da bu tehlikeye açıklığın ya da kırılganlığın istismar edilmeyeceğini farz ederiz." (s. 97) İlişkinin sallandığı noktada güvenin pek bir önemi kalmıyor, hiçbir şeyin pek bir önemi kalmıyor gerçi. Atış serbest. Geçmiş olsun.

Arkadaşlık, sevgi, bireycilik, tek başınalık, Rousseau, Morrissey, sorumluluk, anlam, aidiyet, devamında bunlar ve daha fazlası var. Murat Erşen'e çevirisi için teşekkürler, Redingot'a da başarılar.

3 Mart 2018 Cumartesi

Georg Simmel - Gizliliğin ve Gizli Toplumların Sosyolojisi

Bilgi ön koşulunun toplumsal ilişkilerin kurulmasında temel olduğunu söylüyor Simmel, etiketler üzerinden sahip olunan bilgi ilk adımın atılmasını sağlayabilir ama bu ilişkilerin devam edebilmesi, ilişkinin doğasına göre derinleşebilmesi için belirli oranda bir şeffaflığın yavaş yavaş ortaya çıkabilmesi gerekiyor. Aslında ikili bir yapı; karşımızdakini kurgularız ve bunu yaparken onun bize verdiğiyle ona dair bizdeki veri birleşir ve ortaya çıkan ilişki bu ikisinin etrafında sürekli dönüp durur, verileri bazen yanlış değerlendiririz veya duygularımız bu verileri yanlış değerlendirmemize yol açar. Gerçek durumlar en dolaysız bilgi kaynakları olsa da kolaylıkla görmezden gelinebilir; karşımızdaki kişi ilişkiyi bozuma uğratacak davranışlarda bulunabilir veya söylediği şeyler umulanın -umulan burada şeffaflık, içtenlik, sevgi gibi pek çok anlama gelebilir- çok uzağında kalabilir. Acı verici bir deneyimdir bu, kurgulananın gerçekle çarpışması sonucu yıkım çok ağırdır. Neyse ki kurgulama yeteneği burada devreye giriyor; daha önceki yıkımlardan kurtulma başarısı yeni duruma uydurulabiliyor, kurgulanacak yeni biri ortaya çıkabiliyor veya her şeyden önce birey kendini baştan kurgulayıp düşünce paradigmasını değiştirebiliyor, öğreniyor ve yıkıntıları temizleyerek yeni bir şeylere başlayabiliyor. İnsan kendini yenileme gücüne sahip. Hallelujah!

"Kişi hiçbir zaman başka birini tam olarak tanıyamaz; çünkü bu her bir düşünce ve duygunun bilinmesi anlamına gelirdi; bunun yerine, gözlemlediğimiz parçaları kullanarak kişisel bir bütün oluştururuz, bu bütün de özel bakış açımızın görmemize izin verdiği orana bağlı olarak şekillenir." (s. 6) Gözlemleyemediğimiz parçalar gizlenmeleri veya gerçeğin çarpıtılması yoluyla değiştirilmeleri sonucu saklı kalırlar, yalanın negatif ucu. Simmel'e göre insanın aldığı en ciddi kararlar karmaşık bir karar mekanizmasının ürünüdür ve mekanizmanın çoğu parçası "kandırılmadığımızı varsayar". Bir insan diğerini hiçbir zaman tam olarak tanıyamayacağına göre ilişkinin sürüp sürmeyeceğini belirleyebilmek için bir orta noktada buluşulması gerektiğini düşünür ve şeffaflığı bu yüzden sağlar, karşıdaki de aynı ölçüde şeffaf olursa uyumun ortaya çıkıp çıkmayacağı görülür. Tabii karşı tarafın hakikati farklıdır ve bunu paylaşmak istemeyebilir, ilişkinin doğasını çeşitli sebeplerle tam olarak kavrayamadığından dışa kapalı bir sisteme dönüşüp sosyalliğin diyalektiğini paramparça edebilir. İyi halt eder, aptal mıdır nedir ya. Dürüstlük eksikliği, kişiliğimizden uzakta konumlanan kişilerden doğuyorsa üstesinden gelinebilir ama Simmel bir çember oluşturuyor, çemberin içindeki az sayıda insanın, belki tek bir insanın bu eksikliği taşıması "hayatı dayanılmaz hale getirir" ve insan o çemberden kendisi kurtulur. Eh, dolu silahı karşımızdakine verip namluyu bize doğrultmamasını umuyoruz ama daha en başta o silahı vermemeliydik.

Simmel buyurur ki bu güven-güvensizlik ilişkisinden doğan modern hayat, her zerresinde bu teraziyi taşır ve hiyerarşik yapıların her türünde bu ilişkinin izi vardır. Yalanı toplumsal yaşamdan silmek demokratik bir eylemdir ama gerçeğin oluşumunu da ortadan kaldıracaktır, zira gerçek olan saf gerçek olarak ortaya çıkmaz, gözlemlenebildiği ve yanılgıların arasında gerçek olduğu için ortaya çıkar. İşin çekici kısmı, içinde her an bir parça gizin bulunabileceği fikridir ki bu kasıtlı olarak yalan söylenmesinin, birine zarar verilmesinin dışında bir olgudur. Sosyal ilişkilerde karşılıklı bilginin bir ön koşul olmadığını söyler Simmel, onsuz da ilişki kurulabilecektir ama ölçek büyüdükçe eksiksiz bilgiyle bilginin noksanlığı aynı ölçüde yıkıcı hale gelir, ikisinde de güvenin oluşması mümkün olmaz. Paraya duyulan güven böyle bir dengenin ürünüdür mesela, yoksa bir kağıt parçasının satın alım gücü yaratması kadar mantıksız bir şey olabilir mi?

Gizlilik. Yıkıcılığının dışındaki rollerinden biri, hayatın mahrem içeriklerine saygı. Bunun yanında sosyal çıkarlara zarar gelmesi ihtimali doğduğunda kişiden gizliliğini sürdürmesi beklenemez, Simmel'e göre bu yıkıcı gizlilik sosyal tahribatının yanında kişisel tahribata da yol açar, toplum-birey bağı doğru orantılı olarak ilerler. Gizliliğin psikolojik ve sosyolojik özelliklerini açıklar Simmel; gizliliği yıkmaya çalışan baskıcı karakterin yapısını, her yere kamera yerleştirip özel hayatı kayıt altına alan organizasyonun nasıl çalıştığını inceler. Evliliği de inceler, evlilikte gizliliğin ve şeffaflığın tarih boyunca değiştirdiği biçimleri anlatır. Kısacası, kendinize yapılmasını istemediğiniz bir şeyi başkasının kafasına atmayın. Bu bir saf çıkarcılık değildir, empati gereğidir. İnsanlık gereği. "Gizlilik, diğer şeylerin yanı sıra, ahlaki kötülüğün sosyolojik ifadesidir." (s. 25) Sonrasını iyi biliyorum, anlatmayacağım. Merak eden göz atsın. Ha, bir de gizliliğin felaket üretme gücü taşıdığını söyler Simmel, bize de ellerinden öpmek düşer.

Daha büyük ilişkilere, demokrasiye ve devlete doğru yönlendiğimiz noktada bilginin gizliliği hususu incelenir. Laborit, İnsan ve Kent nam metninde bilgiye sahip olmanın sınıfsal yapıyı doğurduğunu ve dünyayı cehenneme çevirdiğini söyler. Bilgi güçtür ve paylaşılmadığı müddetçe güç kimin/neyin elindeyse o varlığını sürdürecektir. Mikro ölçekte birçok tarikatı, örgütü, gizli kapaklı işlerin peşinde koşan topluluğu değerlendiren Simmel, gizliliğin sosyolojik donelerinin bu küçük gruplarda tam anlamıyla var olabildiğini, grupların gizliliği korumak amacıyla oluşturduğu kuralların bireyselliği yok edip etmediğini, bunlarla ilgili pek çok şeyi ele alır. Gizli toplulukların ortaya çıkmasında despotluğun izi vardır ve merkezi güçlerden kaçmak için evin bir odası da sığınaktır, yer altındaki mahzenler de. Dolayısıyla gizliliğin pek çok sebebi olduğu gibi pek çok türü de vardır, her örgüt bir iç sosyallik yaratır ve bu minyatürde en dış katmanın var olmasını sağlayan öğeler değişime uğrayarak, şartlar tarafından biçimlendirilerek varlığını sürdürür. Toplumsal roller, ritüellerdeki görevlerle, hiyerarşik yapıdaki basamaklarla ve benzer yapılarla canlandırılır ve böylece minyatürün kısıtlılığı, olağanüstü anlamlar taşıyan şekilcilik yoluyla ortadan kaldırılır. Gizlilik yeni üyenin tam olarak kabul edilmesi gereken sınavlardan belli bir bilginin korunmasına kadar pek çok edime yayılmıştır, mesela Sandman'in bir macerasında, ilk kitapta olması lazım, Afrika'daki bir kabilenin erginlik ayininde genç bir yerli, kendisine verilen görevi yerine getirince dedesinin anlattığı büyük sırdan haberdar olur. Kahramanın yolculuğu da böyle bir kabuldür, ulaşılacak pek çok seviye/yer, gizliliğin sürdürülmesini sağlayan ritüellerin bir bir öğrenilip uygulanmasının ve başarılı olunmasının sonucudur.

Böyle bir gizli toplulukta yer alan bireylerin yaşamları, uymaları gereken kurallar ve pek çok bileşen de sonlara doğru inceleniyor, iyi oluyor.

Simmel'i Burak'tan duymuştum, mutlaka okumamı söylemişti. Sonsuz teşekkür.

2 Mart 2018 Cuma

Georges Perec - Mekân Feşmekân

Haritayla açılıyor, Carroll'dan ödünç. Boş sayfanın ortasında bir kare, okyanusun bir bölümünün haritası. Boş Sayfa öyküsü, yazarın doldurması beklenmeyen bir anlatısının sessizliği tek başına bir öykü olabileceği gibi -içinin nasıl doldurulacağı yazarın yaşamını oluşturan parçaların yansımasına bağlı- okyanusun bu bölümü de kartograf ve okur tarafından doldurulabilir, boşluğu boşluk halinde bırakmayacak mürekkep/imge/düşünce/şey olmadan. Şeyler, fenomenler zaten herhangi bir sınıra, haritanın kısıtladığı alana, çizgilere ihtiyaç duymadan okyanusu, suyu dolduracaktır, imajlar herhangi bir doluluğu kendiliğinden yaratacaktır. Mekânın oluşumu düşünseldir, Lefebvre usulü. Perec bu düşünselliği sorguluyor ve yaşamı boyunca karşılaştığı mekânları inceliyor.

Haritadan sonra mekân dizini. Boş, kapalı, düşsel, bulanık. Sayılı ama biri bile diğerlerini doğurabilecek çağrışımlara açık. Her biri kırılmalar, birleşmeler, olgular yoluyla bir diğerine dönüşebilir halde. İliştirilmesi istenen notta mekândan mekâna gerçekleşen geçişler arasındaki farkındalık anlarının izinin sürülmesi gerektiğini söylüyor Perec, alışkanlığın her şeyi bulanıklaştırdığı görüşten çıkabilmek, mekânı duyumsamak, fark etmek için anın bilinçli, bilinçsiz kurgulanması, kurgudan öte deneyimlenmesi.

Önsöz: Mekânlarda yaşıyoruz, varlığımızın bir parçasıyla donattığımız ve varlığının bir parçasıyla donandığımız mekânları değiştiriyor, doğuruyor ve yıkıyoruz. Doğururken zaten önceden yaratılmış olan dizgenin bir parçasını kendimizin kılıyoruz, geçici veya kalıcı olarak. Sayfiye yerleri, meydanlar diyor Perec, duraklar, sokaklar, caddeler, koridorlar, odalar diyor, gökyüzünün altı, denizlerin üstü, boşluk diyor. Mutlak hiçlik, mekânın negatif kutbu. Buraya ulaşılabiliyor; uzam, uzamsızlığı kendiliğinden getiriyor. Yan yana kurulan iki şehirden biri gelişirken diğeri güdük kalabiliyor. Ters orantı: Oluş tarafından biçimlenen yerin devinim kazanmasıyla civarını küçültmesi, küçültürken kendisinin de parçalara ayrılması. Éluard alıntısı, Perec'in Matruşka'sını anlatır. Paris>sokak>ev>merdiven>oda>masa>halı>kafes>yuva>yumurta>kuş. Kuş yumurtayı devirir ve silsile tersine döner, küçük bir hareket bütün mekânı yerle bir eder. Mekânın yaratımında imgelerin öneminden bahsediyordu Lynch; en ufak bir değişimde imgeler de değişir ve hiç bilmediğimiz bir yerde bulabiliriz kendimizi, her şeyin aynı olduğu yerde elektrik tellerine konan kuş orada değildir, bütün mekânın böylesi yabancılaşabilmesi olur şey midir? Güneş biraz sağa kayınca dünya şaşıyor; ışık değişiyor, hayvanlar, deniz, solunan hava, anımda tuttuğum elin sıcaklığı, her şey değişiyor, sağa kayıyor. Zihinde her şeyin biraz sağa kayması ne demektir, bir hayal edin. Her şeyin yeni bir yer doğurması sayısız deprem demektir, delirtici! Mekânın kaypaklığı yüzünden ayağımızın altından kayıp giden bir dünya var.

Sayfa: Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu için güzel bir başlangıç. Henri Michaux'nun "kendini kat etmek için yazması" güzel bir epigraf. Bernhard'ın kağıt üstünde yaşamını yok etmesi, yaşamını konduracak bütün petekleri, anıları, ortamı ortadan kaldırması demekti, bir yandan da kendinin değillemesiydi ki yeni bir ortam yaratmasıydı, düşüncesinin tam orta yerinde. Perec'e bakıyoruz ve "yazdığını" iki nokta üst üsteyle tekrarlaması, tırnak içine alarak tekrarlaması, yazıyor olduğunu yazdığını söylemesi kendisinin çeşitlemelerini doğuruyor ki bu sonuncusu için Cem İleri'nin güzel yorumları var, en sonda değineceğim. Perec yazılan yazının yazıldığı anı ve sonrasını bir metnin içine sığdırmıştı, o. 

Kâğıt üstünde katmanı bol bir yaratım; bir başka kendiliğe çıkan veya onu yaratan. Harf harf, çaprazlamasına, boş sayfayı doldurmacasına. Yukarıdan aşağıya. Boşluklar, pasajlar, harflerin bir araya gelerek oluşturduğu anlam parçaları, anlam parçalarından doğan anlamlar ve hakkında pek bir şey söylemeye cüret edemediğim ustanın söylediği gibi, bazı anlamlara gelmeyen kelimeler, bazı anlamların temelini oluşturamayan harfler... Üstteki yıkımı hatırlayın; yumurtayla başlayan zincirin ucunda yıkılan koca bir şehir. Sayfada da aynısını görmek mümkün. Borges anılır, Alef'in tüm dünyayı göstermesi alfabedir, böyle buyurur Perec. Dipnota gönderir, o da bir mekân yaratır, sayfanın altında. Marjda yazar, aynı. Yazarlar sayısız mekân yaratırlar, herkes bir yerlerde bir şeylerle uğraşırken onların uğraşı mekândır. Ferahından.

Yatak: Sayfanın kullanımını yatağın kullanımına benzetir Perec; yukarıdan aşağıya, dikdörtgen. 

Yatak bir insanın en kişisel eşyası, icra memurlarının el koyma hakkının olmadığı. Yatağını sever Perec, onda insanın bilinçaltından doğan pınarını görür. Bir de yatak başlığına koyduğu eşyaların sayımını yapar, eşyalar insanın ayaklarını yere sağlam bastırır, konumunu bildirir. Perec sayıp dökerek bir boşluğu doldurduğunu bilir.

Oda: Tanrısal bir belleğe sahip olduğunu düşünür Perec, uyuduğu her yeri hatırlamaktadır, savaşın sonlarında kaldığı ortaokul yatakhanesinin detayları hariç. 1954'te kaldığı bir odanın ayrıntılarını verir, en incesine kadar. "Odanın mekânının dirilmesiyle, en silik, en ehemmiyetsiz hatıralar birdenbire en önemli hatıralar olup çıkar, hayat bulur, anımsanırlar." (s. 41) Zihnin köşelerini oluşturmayı başarabildiysek, bir odayı, birçok odayı köşeli boşluklara yerleştirip her şeyiyle hatırlayabiliriz. Bir daha hiç görmeyeceğim bir odayı hatırlıyorum, anılarımın biçimini aldı: Beyaz bir kapı. Eşiğin az önünde açık pembe bir halı. Solda üç çekmeceli bir komodin, tepesinde lamba. Yanında yatak, üzerinde beyaz ve süslü bir örtü, daha da üzerinde iki yastık, aynı örtünün kılıflarına geçirilmiş. Yanında ilk komodinin eşi, üzerinde Pascal'ın Düşünceler'i duruyor. Sağda bir komodin daha, üzerinde eşyalar. Yanında gardırop. Tam karşıda bir pencere, çatıların üzerinde çatılar. Martılar. Duvarlarda bir iki leke. Elimi uzatıp kitabı açıyorum, kaldığım yeri hatırlıyorum. Bunların şu an gerçekleştiğini biliyorum, elim harflerin üzerinde dolanmıyor. Aynı anda biliyorum ki okuduğum bu kitabı bu evde bitiremeyeceğim, otuz yıldır aynı odada bir şeyler yazıyorum. Hiçbir şey hissetmiyorum, sayısız parçamdan biri bu iki yerden birinde kaldı ama hangi parça, nerede, bilemiyorum. Başkaca, son olarak çok sevdiğim birinin evinde kaldı, büyükçesi. Sahile yakın bir evde, L kanepenin uzun çizgisinde. Sanırım bir yerlerde bıraktığım parçalarımı toplayamayacak kadar dağıldım. 

Bunu başarmaya çalışan birini, Proust'u anımsıyor Perec ve uyuduğu yerlerin listesini bu derleyiciden etkilenerek çıkartıyor. Ve evet saygıdeğer Perec, odadaki herhangi bir nesnenin değişmesi odayı baştan aşağı değiştirir, başka bir odaya yol açar. Tıpkı kozmosu büyüttüğünüz ölçüde çağrışımlarınızın ve şeylerin başka birçok şeye yol açması gibi, en küçük parçanın en küçük bir değişimi mekânı bilinmeyene sürükleyecek kadar kudretli ve canlı.

Daire: Uluslararası havaalanında yaşanacağına dair bir teori geliştiren bir arkadaş, sosyal ve kişisel ihtiyaçların böyle bir mekânda karşılanabileceğini söylemiş. "Bir mahalle simulakrası" diyor Perec, Baudrillard'ı arada derede anarak simülasyon üzerine kafa yorduğunu da belirteyim. Neyse, bu konudan bir komedi senaryosu çıkabileceğini düşünüyor. The Terminal'ı yaratan insanlar Perec'ten yola çıkmış olabilirler mi? Bir daireyi, evi oluşturan dikdörtgen hücreler özel işlevlerle donanırlar ve kimliklerini değiştirmek zor olsa da imkânsız değildir; salonu tuvalete çevirebiliriz, mutfağın yerine oturma odası kondurabiliriz ama bu karar bizim yerimize çoktan verilmiştir, evin bölümleri belirlidir, Gündüz Vassaf bunu iktidarın evlerimizdeki uzantısı olarak görüyordu, insanın yaşaması için gereken alanlar çoktan belirlenmiş, bu alanlar belli bir daire tipi oluşturarak modülerliğin mümkün olmadığı bir yaşam bölgesi yaratmıştır. Perec bu yaşam bölgelerindeki günlük hareketlerin dökümünü yapar, üç kişilik bir ailenin saatlere göre odalara girip çıkması tamamen işlevlerle açıklanabilir, öngörülebilir davranışlarımızın izi odalar üzerinden kolaylıkla bulunabilir. 

Daireler çeşitli biçimlerde düzenlenerek olasılıklar tartılıyor, duyulara göre daireler. "Tatalıryum, duyaryum, koklaryum" şeklinde biçimlenmiş daire. Haftanın günlerine göre düzenlenmiş yedi odalı daire, her güne bir oda. Tamamen yararlı, insanın kullanabileceği bir sistem. Bunun tersini, yararsızlığı düşünen Perec duvara çarpıyor, dilin kendisinde bile böylesi bir hiçliğin yaratılamayacağını söylüyor. Hiçliğe düşünceyle varmak mümkün değil. Bana göre hiçlik, herhangi bir şey düşünürken düşünmediklerimizdir. Karşılığı boşluk değildir, orada olmayan değildir, karanlık değildir, sözcüğe gelmeyecek bir şeydir. Bir mekâna yerleşmek konusunda Perec'in söyleyeceği çok şey vardır, var oluşun çok eylemli yapısı hep aynı oluşu doldurur, sürdürür ama bu hiçlik için mümkün değildir, hiçlik boşalacak bir şey değildir çünkü. 

Duvarlar geçti, kapılar geçti, Apartman'la bitireceğim. Yaşam Kullanma Kılavuzu'nun ilk adımlarını burada görürüz, Perec bu muazzam eserine başlayacağının müjdesini verir ve amacını anlatır, esinlendiği kaynakları anlatır. Tekrar okuyasım geldi, şapşal zamanlarımda okumuştum.

Yapılması gerekenler bölümünde komşuları ziyarete gidip duvarlara ve nesnelere bakılması gerektiği söyleniyor, amaçlarını bilmeliyiz. İkinci katta oturuyorsak dördüncü kata çıkmalıyız mesela. Bunu ben bir ara yaptım, sadece o katta koridorun yemyeşil bitkilerle dolu olduğunu görmüştüm. Tepeden, çatının cam bölümünden ışık geliyordu ve gizli bir bahçeye çıkmıştım. Apartman keşiflere açık, bence bodruma da bir inilmeli. Ben geçenlerde indim, her dairenin kömürlüğü varmış. Bizimkinde babamın daktilosunu buldum ama o kadar kötü durumdaydı ki olduğu gibi bıraktım. Bir şeyi parçası olduğu bir yerden ayıramadım, yanlışlık duygusu geliyor. Geliyor bu; olmamanız gereken bir yerde olduğunuzda geliyor, orada olmaması gereken bir şey varsa geliyor veya orada olmaması gereken bir "ora" varsa.

Sokaklar, mahalle, şehir, sayfiye, dünya, galaksi, evren... Cem İleri'nin incelemesine değinecektim ama o apayrı bir konu, cesaret edemedim. Şunu diyeyim, Perec'i etraflıca ele alan şahane bir yazı olmuş, yüz sayfaya yakın. 

Perec hep bir başka olasılığın varlığını duyumsatıyor bana; kendi ürettiğimize bağlı başkalarının da üreyebileceğini, düşlemin mekânı nasıl değiştirebileceğini, duvarların varlığını ve yokluğunu, belli alanların sert çizgilerinin zihni de ketleyebileceğini, çok şeyi. Ayaklarım biraz yerden kesildi sanırım, Zen'de olduğu gibi.

1 Mart 2018 Perşembe

Daniil Kharms - Ufak Tefek Olaylar

Kuramsal olarak kızıl saçlı olduğu söylenen adamın kızıl saçları yoktur çünkü saçı yoktur. Ama kuramsal olarak saçlıdır. Adam konuşabilir, kuramsal olarak bu mümkündür ama ağzı da yoktur. Kuram iflas etmez, kuruludur ve bir boşluğu, bilinmeyeni, dolmaya ihtiyaç duyanı doldurmaktadır. Adam yürüyüşe çıkabilir, çıkamaz. Kolları ve bacakları yoktu. İç organları da. Bu adam hakkında konuşulmamalı, kuramsal olarak konuşulmalı. Ama yok adam. "En iyisi onun hakkında daha fazla konuşmamak." (s. 7)

Kharms Sovyet karşıtlığı yüzünden bir yıllığına sürgüne gönderiliyor, sürgünden dönüşünde kısacık öykülerini yazmaya devam ediyor, 1941'de vatana ihanetle suçlanıyor ve hapse atılıyor, 1942'de açlıktan ölüyor. Jdanov'un halt yemesi yüzünden sanıyorum; Zoşçenko'yu "Sovyet gençliğini heder etmekle" suçlayan, Bulgakov'un çok çılgın metinler üretmesini sağlayan, Strugatski Biraderler'in birbirini dürtüp az biraz sembolik yazıp yırtmaya çalışmalarına yol açan, Platonov'un metinlerinin on yıllar boyunca silik kalmasına sebep olan Jdanov'a "Stalin'in kültürel gölgesi" demek gerek, bu iki zırtapozun ölümünden sonra da zincirler kolay kolay kırılamadığı için nelerin kaybolduğunu, nelerin hâlâ açığa çıkmayı beklediğini bilemiyoruz. Nelerin açığa çıkamadığını düşünmek can acıtıyor, Kharms ölmese çok çılgın şeyler üretmeye devam ederdi ve nice beyinleri yakardı, daha çok tanınıyor olsaydı.

Neler mesela, çivi gibi yere çakılan kadınlar arasında meraksız bir kadın yok, hepsi bir diğerinin ölümünü merak ettiği için camdan sarkıp düşüyorlar ve düşen kadınları izlemekten bıkan anlatıcı, kör bir adam örme şal verdiği söylenen birinin dükkanına giriyor ve düşmelerden uzaklaşıyor. Aynı anlatıcının, belki de aynı anlatıcının durup dururken ölen, çok yemekten ölen, çok paraya konduğu için işinden atılan adamı anlatması sadece olayların sıralanmasından ibaret değil, iyi insanların yere sağlam basmamalarının dalgaya alınmasından. 7'nin mi, 8'in mi önce geldiğini unutan insanların öyküsü de bir dalga ama altta, çok derinlerde bir eleştiri arıyorum. Kralın çıplak olduğunu bağıramayan insanların, çıplaklığın kuramsal olarak mümkün olmadığını düşünen devletin sert copundan korktuğunu düşünüyorum. Neyin neyden önce geldiğinin unutulması, bilgi unutturulmuşsa mümkündür, ikincisi de çene kemiği kırılan çocuğun varlığı düşünce akışını kesiyorsa, uç bir olay mantığı ortadan kaldırıyorsa, söz gelişi birçok insan eylemler sırasında vuruluyorsa ve bu durum toplumsal bir unutkanlık yaratmışsa... Kharms'ın saçmalarını daha iyi oturtabiliyorum bir yere, oturmaya gelmişlerse.

Oturtmuyorum, hiçbir şeyin hiçbir şeye bağlanması gerekmiyor, saçmanın saçma olması yeterli. Puşkin ile Gogol'ün tiyatro metninde birbirlerine takılıp düşmeleri, biri düştüğünde diğerinin kalkıp düşene takılıp düşmesinde, kalktıkları her seferde şeytana çatmaları, rahat yüzü görmemeleri yüzünden yakınmaları gülünç. Yakın arkadaşlar, birbirlerini çok etkilemişler, Kharms da onları birbirine takmış, düşüyorlar ve kalkıyorlar, birbirlerine öykünüyorlar, öyküler ve romanlar için yüce ilhamı paylaşıyorlar. Hoş! Bu, ikinin birleştiği bir öykü, başka bir öyküde sürekli düşen marangozun yüzünü defalarca yarması, eczacıdan birer birer aldığı yara bantlarıyla kapadığı yüzü sebebiyle tanınmayıp eve alınmaması var ki bunu hep aynı şeyi yapıp farklı sonuç beklemenin umuduna bir güzelleme olarak görüyorum, yine aşırı yorum yapıyorum ama olsun, absürdün boşluğu orada bir yerde duruyor, farkındayım.

Sandık nam öyküde kendini bir sandığa kapatan adamın havasızlıktan yavaş yavaş ölmeyi beklediğini, beklerken de ölümünün aşamalarını düşündüğünü ve yaşamaya çalıştığını -ölümün aşamalarını- görüyoruz. Yaşamın ölümle mücadelesinde yaşam bir şekilde kazanır, adam yerde yatmaktadır, sandık ortada yoktur. Yaşamın hiçlikten doğuşu, kapanılan sandığı da ortadan kaldırabilmiştir.

Toplumsal eleştiriler ağır, kızıl karanlığa uyum sağlayan insanların linç ettiği insanlar, meslek gruplarının birbirine saldırısı, pek çok şey. Bunlar arasında olduğu gibi anlatılanlar vardır, gerçek o kadar saçmadır ki böylesini kurgu bile sağlayamayacağından bazen en doğru olan anlatım şekli, böyle bir gerçekliği olduğu gibi yansıtmaktan geçer. Bazı öykülerde de ortadan kaybolan kadınlar, aniden beliren insanlar, rüyalar, rüyalardan uyanışlar ve tekrarlı uykularda rüyaların minimal değişimlerinden doğan farklı evrenler vardır. Kharms rüyayla gerçeği sonsuza ıraksadıkları noktada birleştirmiştir.

Özgün bir delilik: Kharms.