10 Haziran 2018 Pazar

Stephen Graham Jones - Melezler

İthaki'nin Karanlık Kitaplık serisi sağlam başladı ve sağlam ilerliyor. Stephen Graham Jones'la nispeten genç yazarlara da el atıldı. Bu kurtadam takıntılı kurtadamın eserleri bir bir çevrilmeli, Melezler'in çok sıkı bir anlatı olmasına dayanarak istiyorum bunu. Gerçekten sıkı, ince düşünüldüğü için. The Walking Dead'in çizgi romanlarını okuduysanız görmüşsünüzdür, en arka sayfada serinin takipçilerinden gelen ilginç soruların cevaplandığı bir bölüm var. Karakterlerin tıraş olmalarından buldukları besinlerin son kullanma tarihlerine kadar pek çok mesele sorgulanır, Kirkman da esprili bir dille soruları cevaplandırır. Aynı olayı bu metinde de görüyoruz, tabii burada söz konusu olan kurtadamlar. Bildiğiniz gibi kurtadamlar ötemorfoza uğrarlar, insandan kurda ve kurttan insana dönüşürler. Vücut yapıları değişir, psikolojileri değişir, hayvanlaşırlar ve insanlaşırlar. Bir sürü detayı var bu dönüşüm meselesinin, Jones gerek esas oğlanına sorular sordurarak, gerek olaylar gerçekleşirken kurtadamları birçok yönden inceler, kurtadam olmanın doğasını yansıtır. Bu açıdan etkileyici ayrıntılarla karşılaşırız, hemen her bölümde. Daha çok soru sorulabilir ama Jones yeterince soru cevaplıyor. En sevdiği kitabı buymuş bir de, makul.

Postmodern olarak anılmış arka kapakta Jones. Tek bir metinden çıkarım yapmak doğru değil ama Melezler'deki anlatım tekniği postmoderni çağrıştırsa da bu büyük bir iddia. Belki kurtla insanın, doğayla modernizmin çatışmasından yürünürse, eh, oradan bir şeyleri yakaladığı söylenebilir ama odak olarak bunu almadığı için... Bilemiyorum, metinde neyi nasıl yaptığına odaklanmak istiyorum.

Yirmiye yakın bölüm var, parçalı bir bildungsroman. Esas oğlanın adını bulamadım, sanırım metinde hiç geçmiyor, erginlenme ayinini yaşayıp bir isim almadığı için olabilir, henüz kurda dönüşmediği için olabilir. "Henüz" diyorum ama bu zamanı sabitleyen sözcüğün pek bir anlamı yok, her bir bölüm farklı bir zamanın olaylarını içeriyor. Anlatıyı birbirine bağlayan iki teknik var; Jones neden-sonuç ilişkilerini farklı bölümlere dağıtıyor ve böylece bütünlük sağlanıyor. İkincisi de esas oğlanın -adını Lou koyayım, manalı olsun- yaşının her bölümde söylenmesi. On iki, on dört, altı, on beş. Parçalar birbiriyle uyumlu. Anlatım teknikleri oldukça başarılı, bu açıdan Jones'un türe gerçekten büyük katkı sağladığı söylenebilir. İkinci olarak da şu söylenebilir; kurtadamların insanlar arasında kendi kimliklerini kaybetmeme çabaları, var olma mücadeleleri son derece insani. Büyük bir savaşa yol açıyor bu, insan-kurt zihni birbiriyle sürekli mücadele etmek zorunda. Bir kurtadam önüne gelen hayvanı yiyemez, hayvanın sahibi peşine düşerse vurulan kapıyı açtığında burnuna bir tüfek dayanabilir. İnsan gibi düşünmeli, kurtken. İçgüdülere karşı koymaya çalışarak. Sırf bu döngüsel eziyetin gerçekçiliği için Jones'u kutlamak gerek. Üçüncü bir olay, Jones olabildiğince insan olan kurtadamları -tersi de söylenebilir- kendi yaşadığı topraklarda var etmeye çalışıyor. Aslında bir insanın imgelemlerinin kurt zihnindeki halini inceliyor denebilir; Kevin Lynch'in insan-kent ilişkisine göre düşünürsem kurtların da kenti kendilerince yarattıklarını, imgelerini her bir yapıya uyarladıklarını -tersi de...- görüyorum ve artırıyorum, insanın doğayla ilgili sayısız imgesi vardır ama doğada yaşayan bir insanın imgelemi nasıldır? Bunu bilemeyiz, kentlerde yaşayan insanlar olarak bilmek mümkün değil. Charles Foster, Hayvan Olmak nam eserinde sırf bu imgeleri yaratabilmek/yaşayabilmek için olabildiğince hayvanlar gibi yaşıyordu ve çabaladığı şeye ulaşmanın imkansız olduğunu söylüyordu. Kurtların doğayı nasıl kurguladıklarını düşünüyorum, bizim kentleri kurgulama biçimimizden yola çıkarsam bir nebze yakınlaşabilirim ama hâlâ uzakta kalır. Jones'un yapmaya çalıştığı şeye bakıyorum, evet, çok daha yakın.

Dede, Libby Teyze, Darren Dayı. Lou'nun annesi Lou'yu doğururken ölmüş. İnsan bedeninin kurtadam olma potansiyeli taşıyan bir bebeği doğurması genellikle ölümle sonuçlanıyor, türler arasındaki uyumsuzluk daha doğum sırasında ortaya çıkıyor. Bu konuda geniş kapsamlı bilgiler veriliyor; başka bebekler, başka kurtlar, yaşama tutunabilenler ve doğum sırasında ölenler dedenin hikâyelerinde mevcut. Dede ilginç bir karakter, II. Dünya Savaşı'nda cephenin öbür tarafında, Naziler kendisine Kara Kurt diyormuş, karnını her gece tıka basa doyuruyor olmalı. Kendi türünü ortadan kaldıran bir temizlikçi aynı zamanda, türün devamı için korunmaları ve gizlenmeleri lazım, tehlike arz eden tipler dedenin hedefi haline geliyor. Kendi çocuklarına kıymayı düşündüğünü de öğreniyoruz, öldükten sonra. Dede daha başlarda ölüyor ve çocuklarıyla "eniği" ardında bırakıyor. Libby'nin toparlayıcılığında Darren ve Lou iyi kötü idare ediyorlar. Darren on altı yaşında yuvadan ayrılıp yara izleriyle döndüğünde erginliğini tamamlamış oluyor, kurtların yalnızlık ritüeli gibi bir şey olsa gerek bu. Tek başına avlanmayı öğrenmek, hayatta kalmaya çalışmak. Beyaz Diş ve Vahşetin Çağrısı aklıma geliyor ister istemez, köpeklerle kurtların ilişkilerinin yanında insanların hayvanlara davranışları bu metin için iyi bir arka plan oluşturabilir. Kurtların temel özellikleri az çok bilinir şeyler, oradan veya buradan okuyup, izleyip öğrenmişizdir. Dolunay, gümüş kurşunlar ve diğer şeyleri de fantastik eserlerden biliyoruz, hatta anlatının bir yerinde bu klişeler Darren ve Lou kurtadam filmi izlerken Darren tarafından ele alınır. Parodinin gerçeğe yansımasının parodiyi dalgaya almasını görürüz, babasını katleden oğul. Gerçeklik katmanını sağlamlaştırır bu. Hatta filmde çok ince bir detayı yakalayan Darren, yönetmenin de kesinlikle kurtadam olduğunu söyler. Başka kurtadamlar da vardır, bazen bizimkilerin karşısına çıkarlar. Büyük bir gizlilik içinde yaşayanlar, kudurmuş kurtlara dönenler, kurtadam oldukları halde doğalarını bastıranlar, hemen her biri için ayrı bir bölüm ve macera var. İşin Darwin'e uzanan boyutu da dikkat çekiyor; kurtların rengi -dönüşümden sonraki ve önceki- genlerin baskınlığı ve hayatta kalmak için mutasyona uğramaları üzerinden muhabbet konusu oluyor. O kadar çok detay var ki anlatmaya gelecek gibi değil, keşfedilmeli.

Kısa cümleler. Kurtların hassas algılarının en ufak bir uyaranı fark etmesini andırır ölçüde ani değişimlere açık, paragraflar her bir anı farklı bir düzlemde yaşayan hayvanları çağrıştırırcasına dizili. Upuzun paragraflar yok, basit ve nokta atışı diyaloglar kesinliği ve netliği sağlıyor. Davranışlar gibi; en küçük bir değişimde/hadisede yola düşmeleri gerektiğini biliyor bizimkiler. Lou'nun okulda tanışıp aşık olduğu kızın dedesinin kurtadam ve kurtadam avcısı olduğu ortaya çıkınca, tayfa da evi basan bu herifi öldürünce anında uzuyorlar oradan. Bölge tehlike altına girdiğinde orayı korumaya çalışmıyorlar, başka bir bölge belirleyip oraya yönleniyorlar. Hatta yolda Darren'ın geçmiş zamanda kazıkladığı bir adamla karşılaştıklarında "meşale ve yaba" etkinliği yaşanacağını öngörerek planları tekrar değiştiriyorlar. Yine de tuzağa düşebiliyorlar, Darren çalıştığı bir ilaçlama şirketinin elemanları tarafından yakalanıp hapsediliyor, sidiği böcekleri kaçırdığı için. Bu bölümün soluksuz okunacak kadar iyi kurgulanmış ve heyecanlı olması bir yana, Jones aralara öyle detaylar yerleştirir ki zihindeki kurtadam imajı daha detaylı bir biçime bürünür; mesela Darren'ın işemesiyle birlikte farelerin evden kaçtığını öğreniriz. Öylesi bir işeme. Helal Darren. Sen çalışıyorsun, aileye ekmek getiriyorsun. Gerçi ihtiyaç yok ama normalmiş gibi davranmalısınız. Belki de normalsiniz ama ilahi mesajda sizin adınız geçmiyor ve kiliseleri pek sallamıyorsunuz. Umrunuzda değil. Lou için okula gitmek de aynı hesap. Eğitim hiçbir işine yaramayacak, eğer kurtadama dönüşürse. Tahmin edileceği gibi Lou'nun dönüşüp dönüşmeyeceğini merak ediyoruz anlatı boyunca. Hayvanları kıllandırmıyor, buradan dönüşmeyeceğini çıkarabiliriz. Belki de dönüşüyordur, kim bilir? Okuyan tabii, okusanıza bunu. Çok iyi çünkü.

Son: Olayların art arda dizildiği kuru bir anlatı değil, Bradburyvari bir karnaval anlatıya adım atıyorsunuz. Ailenin yaşadığı karavanın havaya uçma sahnesi var, benzetmeler inanılmaz. Şiir okurmuş gibi. Çağrışımlar, neler neler.

Müthiş. Kaçmaz.

 

8 Haziran 2018 Cuma

Johan Daisne - Bir Gece... Bir Tren

Haken bizi uzun süre keser derken bir de Earthside çıktı başımıza. Tamam, kafa şişmesi eşiğini aşalı çok oldu ama deli gönül eski günleri arıyor bazen, hatta normal arayışın ötesine geçip iki kafa sallatarak boyuna ağrılar sokturuyor. İşte Earthside böyle bir mevzu. Gönüllerine sağlık?


Bunu dinliyordum, yazılacak şeyler var deyip yerimden kalktım. Uyumam gerekiyor ama uykum varsa da yok.

Stephen Graham Jones'un Melezler'i dün gece bitti, hastanede iki büklüm kıvrıldığım ikili koltukta, sabahın dördünde sanırım. Anneanneme kan veriliyordu, annem koltukta uyukluyordu, abimi uyusun diye eve göndermiştik, ben de hava almak için dışarı çıktığımda oralarda dolanıp Kartal'a yeni dikilen gökdelenlerin arasından Kayışdağı'nı görmeye çalışıyordum. Saat ilerledi, kitap bitti, çantama bir göz attım. O da nesi, Bir Gece... Bir Tren derinlerden bana bakıyor. "Gel bakayım sen şöyle," dedim, bir saate yakın bir sürede onu da iyi ettim. Sonrasında hava aydınlandı, metroya bindim, Küçükyalı'da indim, eve yürüdüm, abimi uyandırıp duş aldım, yallah çocuklara karne vermeye. Şimdi sıfır uykuyla bir şeyler anlatmaya çalışacağım ama olmayacak muhtemelen. Neyse, bu da böyle bir şey olsun.

Daisne 1912 yılında Belçika'da doğmuş, 1978'de ölmüş. Büyülü Gerçekçilik türünün öncülerinden biri olduğu kabul ediliyor. Kütüphane müdürlüğü, Almanca öğretmenliği gibi işlerde çalışırken eserlerini kaleme almış. Bu anlatı 1968'de sinemaya uyarlanmış, izlemek şart oldu. Alef de umarım gerisini getirir, Daisne'nin girift olmayan, sihirli bir anlatımı var. "Kara karnaval" diyeceğim, gecenin tüm olanaklarına açık. En azından karakterler açık. Okur da açıksa bu iyi bir novelladır kanımca, etkileşim anlatıyı derinleştirir. Ben çok derinlerde bir yerde bulunması gereken kurmaca-gerçeklik farkının kodlarını taşıyan akli melekeyi zamanın birinde yitirdiğim için her anlatıyı kurmaca kabul etmemin yanında yaşamı da kurmacaya dahil ediyorum. Adım gibi biliyorum ki tam arkamda Kaku'nun dediği gibi "kuantum çorbası" yüzüyor, biçim kazanmak için algılanmayı bekliyor. Her neyse, gecenin gerçekliğini baykuşlara sorabilirsiniz. Onlar bilir.

Gözlerini açtığında kompartımandaki bütün yolcuların uyuduğunu fark ediyor anlatıcı. Daha en baştan bir çeviri hatasına kurban gidiyoruz ya da nelerin döndüğünü, biraz çakallıkla anlıyoruz. Tığ işine gömülmüş bir kadın var ortamda, herkes uyumuyor yani. Anlatıcının gözlerini açması, kendisinin de uykuda olduğunu belirtiyor olabilir, uyanık haldeyken göz kırptığı anlamına geliyor olabilir, uyarılara açık olacağız. Kompartımandaki nesnelerin ve insanların aktarımından mekân oluşturma çabasına girildiğini anlıyoruz, ayağın sağlam basılacağı bir zemin olmalı. Tığ kız, yanında gençten bir adam, ahşap oturaklar, biraz irice anlatıcımız ve yanına oturan bir diğer irice adam. Bahsi geçen her şeyin özellikleri kısaca anlatılır; huzursuzluğun izini taşıyan yüzler, loş ışık, uyuyan insanlar. O yana uğursuz bir şeyin geldiğini düşünebiliriz. Pencereden görülen manzarayla yer isimlerini bir araya getiremiyor anlatıcı, hayalperest bir doğa hayranı olmasına bağlıyor bunu. Bir müphem nokta daha. Kasıtlı olarak yaratılır; anlatıcı orta yaşlarda bir yazardır ve gergin ruh halini bir aydınlık olarak görür. Kahve, masa, kağıt, kalem ve tedirginlik, yazarın ihtiyaç duyduğu şeyler. Bahar mevsimini bu yüzden sevmez, yeniden doğuşun yükü ağır gelir. Onun mevsimi sonbahardır.

Öğrencilerinin edebiyat dersine ilgi göstermediklerini düşünerek sıkıntı derecesini artırır. Nesil farkı devreye girer; anlatıcı için edebiyat romantik dışavurum demektir, "günümüz gençleri" için sıkıcı bir şey. "Belki de modern hayat hakikaten hayatın kendisinden daha zengin bir tedarikçidir." (s. 15) Bu savın doğru olmadığını ilerleyen bölümlerde göreceğiz, hayatın kendisi -olaylardan yola çıkarak söylersek- heyecan tedarikçiliğinde hâlâ bir dünya markasıdır. Atalet yasası da bununla alakalı olarak anlatıda yer alır; söz ağızdan çıkmadan hareket etme çabası gösterdiği için sözcüklerle daha baştan kurulmuş dünyaların uyum gösterip göstermemesine göre iletişim kurabildiğimizi düşünebiliriz. Yüz sekiz kez andım burada, bir kez daha anayım; Pirandello ve Ionesco bu iletişmeyi ve iletişememeyi müthiş işlerler. Herkes sözcüklerine kendi anlamlarını katar ve sonuçta kimse anlaşamaz, kimse birbirini tam olarak tanıyamaz. Sözcükler aynı anda, aynı biçimde çıkarak aynı davranışlara ve düşüncelere yol açarsa, belki. O kadar zor bir şey ki bu.

Denklik. Mucizedir aslında. Şu yaşıma kadar herhangi birine denk geldiğimi bilmiyorum, farklılığın acısı hep çekiliyor. Denk gelenler? Onlar için büyülü bir dünyanın kapıları aralanır. Küçük bir mutluluk büyür, ortak bir kurgunun keyfi çıkarılır. Bu duyguyu yaşamak isteyen adamımız, sigarasını yakmak için ateş aramaya başlar ve yanındaki beyefendiden ateş ister. Beyefendi -adı Hernhutter- profesördür, anlatıcının denk gelebileceği bir insan. Saatlerinin altı buçukta durduğunu görürler, uyumaya başladıkları zaman. Baştaki şüpheciliğimizin bir yerlere vardığını seziyoruz. İkisi de olağanüstü bir anı yaşadıklarını düşünmeye başlar. Bir üçüncü eklenince kadro tamamlanır: Val. Genç bir öğrenci, tren arıza yapınca diğerleriyle birlikte iner ve hareket zamanı geldiğinde trene binmez, diğer ikisiyle birlikte uzaklardaki ışıklara, köye doğru yürümeye başlar. Gece yolculuğu, bilinmeyene doğru. Bulmak için kaybolmak gerekiyor, artık neyi arıyorlarsa. Biliyorlar gerçi; saatlerin neden durduğunu, üçünün de uyumadan önceki son düşüncelerinin neden benzer şeyler olduğunu, onları bir araya getirenin ne olduğunu arıyorlar. Hayatı kucaklayışlarında buluyorlar cevabı, başlarına ne gelirse gelsin yaşamayı seviyorlar ve daha ilerisini görmek istiyorlar. Yürüyüşleri, karanlığın kalbine atılışları bu yüzden.

Girdikleri ilk evde bir ziyafete denk gelirler. Çeşit çeşit insan, bin bir türlü eğlence, curcuna. İnsanların konuştukları dilleri bilmezler, Babil dili. Hiçbir şekilde mantıklı bir iletişim yok. Val'in konuşmaya çalıştığı kadın sadece gülümser. Herkes birbirine benzer, halktan olanlar ve zengin olanlar arasında pek bir fark yoktur. Zaman akmaz, zamanın uğramadığı bir evde sonsuza kadar sürecek bir şenliğin orta yerinde kalırlar, yüzler eğretilir ve melek yüzlerine benzer. Aslında son derece tanıdık bir yerdedirler ama düşüncelerinin denkliğinden duydukları heyecan, gerçeği görmelerini engeller. Val, gitmesi gereken yeri hatırlar hatırlamaz oradakilerden birinin yakınlardaki tramvaydan bahsetmeye çalıştığını anlar, iki arkadaşını gitmeye ikna edemese de kendisi oradan ayrılır. Gerçeklik yırtılmaya başlar, garip görüntüler dalgalanır ve anlatıcı "uyanır", yanındaki hemşireye neler olduğunu sorar. Kaza. Profesör yanında yatmaktadır, yaralıdır ama yaşıyordur. Val'in ölmesi kendi tercihi gibi gelebilir, belki gizemin bir adım ötesini öğrenmek istediği için aslında ölüm kararını kendisi vermiş olabilir. "Aklımdan belli belirsiz, 'Bu ölü bizi ayırıyor mu yoksa birleştiriyor mu?' diye geçirdim." (s. 77)

"Büyülü gerçekçilik klasiği" olarak geçiyor, karar okurun. Okunmalı, diyebileceğim tek şey bu. Bir de Snarky Puppy dinlenmeli. Böyle bir şey yok. İstanbul'a tekrar gelmeliler. Uykum kaçtı yemin ederim.

6 Haziran 2018 Çarşamba

Marcel Mauss - Armağan Üzerine Deneme: Arkaik Toplumlarda Değiş Tokuşun Biçimi ve Nedeni

Dipnotların sayfalar sürebildiği bu denemenin olayı, asıl incelemeyle yan incelemelerin sürekli birbirini bölmesiyle bir dipnottan çıkıp diğerine giderken, "Ne okuyordum ben, buraya nasıl geldim?" diyerek odağı kaybetmeme çabasıdır. Dersem şaka olduğunu anlayın. Ama değil. Yani gerçekten, ben Kızılderililerin potlaç geleneklerini okurken kendimi bir anda Polinezya'nın uç bir köşesinde bulabildim. Karen Armstrong'un mitler için kullandığı "Eksenel Çağ" tabirinin bir benzerini Mauss'un araştırmasında görebiliyoruz; aynı eksen -zaman, coğrafya, ne olursa- üzerinde beliren benzer ritlerin bir arada sunulması kafayı karıştırdığı gibi bütüncül bir yapıyı da çıkarıyor ortaya, bu iyi ama takip etmesi zor. Kısacası, pek de yolda okunacak bir kitap değil bu. Perec'in uydurmaca incelemelerinden daha Pereclik bir durum var burada.

Florence Weber'in sunuş yazısı kitabın dörtte birlik kısmını oluşturuyor. Weber, Mauss'un giriştiği işin mikro tarih niteliğiyle antropolojiden iktisada, pazarlama bilimlerinden yönetime pek çok konuya değindiğini, bu yüzden de çok önemli bir incelemeyle karşı karşıya olduğumuzu söylüyor. "Etnografik bir sosyoloji" ele alınıyor, sosyal olgularla armağanın paradigmasına farklı bakışlar sunuluyor. Durkheimcı sosyolojinin siyasetle ilişkisinde bir dönüm noktasıymış bu eser, sayesinde Fransız tarzı bir sosyal güvenliğin icadında temel halkalardan birini oluşturmuş. Gerçekten de Mauss'un incelediği armağan-alışveriş-sadaka ilişkilerinin toplumsal yaşamı nasıl biçimlendirmesi gerektiğine dair ideal fikirlere ulaşırız. Sadaka türü verişlerde bir üstünlük kurma olgusu mevcut, iktidarın iktidarlığını perçinleyen bir durum. Osmanlı zamanında alanı ve vereni belli olmayan ayni ve nakdi destekten alenen dağıtılan temel gıda maddelerine uzanan yolda bir şeylerin ters gittiğini söyleyebiliriz, olması gereken bu değildir. Nedir? Mauss anlatıyor işte. Ücretli çalışmanın armağansal doğasını hatırlayıp her şeyi insancıl bir noktaya getirirsek hayat bayram olabilir, onu söylüyor. Kızılderililerin potlaç kavramında -Orta Asya Türklerinde de aynı dalga var, ne olduğuna geleceğim- ve Polinezya'daki kula uygulamasında, kayış kopana kadar toplumsal bir tüketim dengesinin oluşturulması çabası gizli. Lakin kapalı toplumlar biraz açıldıklarında, zenginliği ifade eden nesnelerin çoğalması veya azalması sonucu bu ayarlar bozuluyor, etimolojik değişimlerden -hediyeden mahkumiyete uzanan bir yolculuk var armağan için- ekonomik değerlerin farklılaşmasına kadar pek çok olay gerçekleşiyor. Hediyeleşmenin ardında hiyerarşi kurmak beliriyor, onur mücadeleleri yerini iktidarın basamaklarından biri olabilme mücadelesine bırakıyor. Bunun en güzel örneğini Jeremiah Johnson'da görürüz. Kabile şefi, adamımızın hediyesine karşılık olarak altta kalmamak için kendi kızını hediye eder. Yancı eleman, "Hediyeyi kabul etme de derimizi yüzsünler," diye uyarıda bulunur. Hediye kabul edilmelidir, davetli olunan evde bir sunuyu geri çevirmenin hakaret anlamına gelmesinin temelini burada görürüz. Karşılığın doğmadığı zamanlardan karşılık beklenen zamanlara, değiş tokuştan modern tüketime bir sosyal olgu. Vaygu'a denen, paranın ilk formu olduğu kabul edilen dolaşım nesnesi de bir o kadar ilginç. Evlilik törenlerinde takılan paralar, tarafların taktıkları alyanslar bir eşitlik ihtiyacını sembolize eder ama daha çok toplumsal bir sözleşmenin ögeleri olarak da görülebilir. "Yıllar boyunca o kadar altın taktık, şimdi hepsi dönsün bakalım." Bu sözü mutlaka duymuşuzdur. Kaynağı burada, Mauss'un kapsamlı araştırmasında mevcut.

Para, değiş tokuşa belirli bir standart getirdiği için önemlidir, bu yüzden armağanla bir ilgisi yokmuş gibi görünür ama aslında yazısız bir toplumsal sözleşme anlamına gelmektedir. Soyut bir kavram öylesine somutlaşır ki herkes bu durumu kabullenmek zorunda kalır. Armağanlar, değiş tokuş, ekonomik ögeler toplumları bir arada tutan anlaşmalardır aslında, herkes bu anlaşmalara uymak zorundadır. Günümüzde geleneklerle sürdürülen anlaşmalar mevcut, zamanında siyasal rekabetle siyasal ittifak hediyeleşme ve değiş tokuş yoluyla kurulabiliyormuş. Dost kaybetmemek için borç vermemek gerektiği söylenir ama kaybedilecek kişi zaten dost değildir, borç iki kişinin arasındaki ilişkiyi derinleştirdiği için olumlu bir niteliği de taşır. Zıddı hediyeleşme için geçerli; düşmana verilen herhangi bir hediye onun üzerinde tahakküm kurulduğunu simgeler, bu tahakküm fiziksel olduğu kadar psikolojik de olabilir. Bu farklı açılara Polinezya ve Kuzey Amerika'daki geleneklerden çıkarsamalar yaparak bakıyor Mauss, armağanın doğurduğu yükümlülüklere ve karşı-yükümlülüklere toplam yükümlülükler sistemi diyor. Potlaç'a bakalım. Eldeki fazla mal dağıtılır, şölenlerde herkesle paylaşılır ve vermenin yüceliği -işin ruhani boyutu ayrıca incelenmiş- almanın yüceliğini önceler. Herkes paylaşır, iç savaşlarda bile. Üstünlük kurmak için paylaşılır, yücelik için paylaşılır, hatta biriktirilen zenginliklerin yok edildiği bile olur. Zenginliklerin "ruhları" da yok edilir böylece, kutsal idoller, tılsımlar, armalar vs. dağıtılır, yok edilir, sosyal ilişkilere göre güç veya güçsüzlük kaynağı olurlar. Özellikle Maori dininin eşyalar ve eşyaların ruhlarıyla ilgili girift ritüelleri mevcut. Hau denen bir ruh var, eşya paylaşıldığında bir şekilde geri verilmesi gerekiyor. Hatta eşyanın üçüncü bir kişiye verilmesi durumunda geçerli olacak kanunlar bile belirlenmiş, hukuk sisteminin bu ruha göre belirlenmesi topluluk için alıp vermenin önemini vurguluyor. Bu sistemin dışında yaşamak mümkün değil, döngüye katılmayan klanlar dışlanıyor, öldürülüyor. Metanın dönüşümü/döngüsü konusunda mutlak bir egemenlik hüküm sürüyor, ilahi meseleler de bu işin içinde olduğundan çıfıt olarak damgalanmamak için mutlaka sirkülasyonun bir parçası olmak gerek. Dahil olmakla iş bitmiyor, en ufak bir ret öldürülmekle sonuçlanabiliyor. Bu noktada tanrılara sunulan kurbanların, kısacası mitik inanışların etkisini görebiliriz. Yeterince kurbanın sunulmadığı tanrı, toprağı çorak bırakacak ve o yılın hasadını hacamat ederek sayısız insanı öldürecektir. Bunun gerçekleşmemesi için toprağa, tanrılara ve insanlara adaklar adanmalı, bir anlamda hediyeler sunulmalıdır. Arkaik bir düşünce, binlerce yıl öncesinden geliyor ve toplumsal ilişkileri bile etkiliyor.

Sadaka, cömertlik, Roma Hukuku ve Hindu Hukuku, gibi konu başlıkları altında incelenen armağan meselesi, günümüzün çalışma şartlarının değerlendirilmesi ve vahşi kapitalizmin üstü kapalı eleştirisiyle sona eriyor. Özellikle Roma Hukuku bölümünde etimolojik yaklaşımların yol açtığı anlam zenginliklerinin koca bir hukuk sistemini nasıl biçimlendirdiğini, bu sırada sözcüklerin de nasıl biçimlendiğini görürüz, oldukça ilgi çekicidir. İlgisiz olanlar için sıkıcıdır aslında. Yani şimdiye kadarki bölüm ilginizi çekmediyse bu kitabı almamalısınız. Ama bence alın, konu çok ilginç. Bence. Beğenmediyseniz almayın kardeşim ya. Zorlamıyorum ama alın lan.

Kısacası iyi deneme. Al gülüm, ver gülüm. Adını bana bağışla, armağan et ki adını bildiğim için üzerinde üstünlük kurabileyim. Çok sevdiğin bir şeyi hediye et ki seni o şeyin bağlarından kurtarabileyim. Komşunu aç yatırma ki insanlığından emin olabileyim. Düşmanına emeğini ver ki özgeciliğinden razı olabileyim. Ne de çok dallanıyor alıp verme hadiseleri, üstünde düşünülecek çok şey taşıyor bu kitap.

5 Haziran 2018 Salı

Kobayaşi Takici - Yengeç Konserveleme Gemisi

Anlatıcının sesini zaman zaman yükselmiş buluruz, genellikle gemiyle ve dönemin siyasal ortamıyla ilgili açıklayıcı anlatıma geçtiği zaman. Metnin çevirmeni Devrim Çetin Güven, Takici'yi Zola ve Fils'le kıyaslarken dolaylı olarak bu niteliği de ele alır. Takici kara bir anlatı kurmaz, her ne kadar karanlığı anlatıyor olsa da gemideki işçilere çıkış yolunu buldurur, onlara mücadele etmeyi öğretir. Maksadı bunu okurlarına da öğretmektir, bu yüzden yer yer didaktlaşır. Kurmacayı sakatlayıcı bir mevzu ama anlatının diğer özellikleri o kadar parlaktır ki bunu görmezden gelebiliriz. Gelmeliyiz, işçi sınıfı ayaklanıyor ve kaliteli bir kurmacanın parçası oluyor. Her ne kadar kapitalist politikalar sonucu ortadan kaldırılmaya çalışılmışsa da toplumsal bir gerçekliğin en vurucu biçimlerden biriyle ele alındığı bu metni hafızalardan silip hiç yokmuş gibi davranmak, büyük problemler karşısında ilk tepki olarak kafasını kuma gömen kodamanların dışarıda kalan koca popolarının engellenemez parıltısıyla sonuçlanır. Hikâye mutlu sonla biter ama biliriz ki hayatta pek bir şey mutlu sonla bitmez. Spartacus'ten, hatta Spartacus'ün çok daha öncesinden beri köleciliğe karşı verilen mücadele o kadar çok kimlik değiştirmiştir ki isyanın tarihi ciltler dolusu bir külliyat oluşturabilir. Biz bir tanesine odaklanalım: Takici yirmi dokuz yaşında öldürüldü. Eserleri ve siyasi görüşleri Japon polisinin peşine takılmasına yol açmıştı ve savaş tamtamlarının sağduyunun sesini boğacak raddeye geldiği 1933 yılında insanlığın esamisi pek okunmuyordu. Takici ağır işkence sonucu öldürüldü. Mücadelesi sürüyor.

Devrim Çetin Güven'in sunuş yazısının bir kısmı okunmalı ama bu kısım okunmaması gereken kısımla iç içe geçtiği için kısım kısım uzaklaşılmalı. Lakin yapacak bir şey yok, önce sunuşa bakıyoruz. Güven öncelikle romanın mevzusunu anlatıyor. 1920'lerde bir yengeç konserveleme gemisi Kamçatka civarında işe koyuluyor. Gerçi bu bir gemi değil, Japon-Rus Savaşı'nda ele geçirilen hastane ve nakliye gemilerinden biri olsa da neredeyse hurdaya çıkacak hale geldiği için kayıtlara gemi olarak geçirilmiyor. Kayıtlara geçirilmiyor da olabilir. Bu bir fabrika da değil, fabrika niteliği taşımıyor. Yasanın boşluğuna saplanıp kalmış bir ucube bu, hukuki tanımı yok, dolayısıyla işçi kanunlarıyla hiç alakası yok. İşçi kanunları dedik de, Steinbeck'in ve Yaşar Kemal'in pamuk işçilerinden Japonya'nın yengeç avcılarına bir kanunsuzluğun gölgesini görebiliriz. Uygulamada büyük sıkıntıları olan kanunlar görünürde insanın onuruyla yaşamasını garantiye alıyor. Görünürde. Diyorum ama inanmıyorum, görünen o ki daha çok yengeç avlamak için yakınlarda batan bir gemiye yardıma gidilmez ve yüzlerce insanın ölümüne göz yumulur. Gerçek bir olaymış bu, Güven'in anlattığına göre 1926'da Çiçibu-maru Gemisi karaya oturmuş ve SOS sinyali yollamış ama civardaki yengeç konserveleme gemilerinden bir tanesi bile yardıma gelmemiş. 161 kişi bu faciada can vermiş. Doldurulması gereken kota, ülkenin hemen her yerinden bulunabilen değersiz insanlardan daha önemli. Bu noktada Japon toplumunun yapısına ve ülkenin siyasi geçmişine bakmak gerekiyor.

Dazai, memleketinde gezip tozmasını anlattığı metninde her beş yılda bir gerçekleşen kıtlıkların binlerce insanın ölümüne yol açtığından bahseder. Problemin detaylarını Takici'den, Dazai'nin memleketlisinden öğreniyoruz. Verimsiz toprakların dağıtıldığı köylüler, yıllarca uğraşarak toprağı doğru düzgün ekilebilir hale getiriyorlar ve toprak ellerinden alınıyor, kovuluyorlar. Mahsul de yetersizleşince eskinin çiftçilerine köle gibi çalışmaktan başka çare kalmıyor. Japonya'da hızla yükselen kapitalizmin patronları için cennet. İş bulma kurumları insanları borçlandırıp üç kuruşa çalışmaya zorluyor, savaş ekonomisinin haşat ettiği ülkede alt sınıf için alternatif yok, hatta bu durum alt-orta sınıfa da sıçramış durumda; üç beş üniversite öğrencisi para biriktirebilmek için çalışmak isterlerken kendilerini gemide buluyorlar. Çalışma şartlarının korkunçluğundan bahsetmeye gerek yok. Belki biraz var. Yemek kötü, çalışma süresi kötü, yengeç kokusu rezalet ve en kötüsü de işçiler kötü. Uyanmaları için aralarından birkaçının ölmesi gerekiyor, varlıklarının tehlikeye girdiğini anlayana kadar boş konuşmaktan başka hiçbir şey yapmıyorlar. Kıvılcımı çakan, aralarından birinin av sırasında fırtınaya yakalanarak SSCB topraklarına sürüklenmesinden sonra kendisini kurtaranların "kızıl propagandaları" oluyor. Ruslar tatlı ve kibar insanlar, İmparator-Devlet söyleminin ilk çatlağı. Rusların arasında yaşayan komünist bir Çinlinin yaptığı konuşma da boşa çalıştığını, çalışarak kutsal devleti değil, patronları zengin ettiğini adamımızın başına dank ettiriyor. Aslında bildiğimiz şeyler; insan topluluklarının hikâyeye ihtiyacı var ve iktidar ne söyleyeceğini bilirse her şey yolunda gidiyor. Örneğin, Japonların dünyanın en üstün ırkı olması, devletin gücünü koruması ve zaferlerini sürdürmesi için herkesin çalışması gerektiği, zorluklara karşı sabırla yaklaşılmasının erdemi vs. tipik gütmenin enstrümanları olarak karşımıza çıkar.

Oysa nedir, metnin ilk cümlesi bunları kül eder, patlamak için gün sayan işçinin fitilini tutuşturur: "'Hey, cehenneme gidiyoz lan!'" (s. 31) Cehennem alegorisi değil, zamanın sonuna kadar acı çekilecek bir acılar mekânı değil, gemi bir Araf-Cehennem evliliğinin statüsüz ürünü. İşçiler yüzen bir tanımsızın içinde sürükleniyorlar.

Güven'in açıklamalarından birkaç tanesini inceleyeyim. Dil, 1920'lerin Kuzey Japonyası'nda kullanılan sokak ağzı, şive ve ifadeleri barındırıyor. Yerelleştirmeye başvuruyor Güven, işçilerin konuşmalarını "Angara Bebesi" familyasına dahil olan canlılarınkine benzeterek çeviriyor. Makul. İşçilerin isimlerinin olmayışına dikkat çekiyor, onları birey olarak değil de köle olarak görmenin en kolay yolu. Numaraları bile yoktur, Remarque'ın kamplarında numaralardan ibaret hayatların sürme çabalarını görürdük ama burada lakabı olmayanların yaşadığını söylemek şüpheli, hele içlerinden bazılarının günaşırı ölmelerini düşünürsek sadece görünmek ve çalışmak için orada olduklarını düşünebiliriz. Lakabı olanlar lakaplarını eylemlerine göre alırlar, ustabaşına ilk karşı koyan adamın adının, "Hava Basma Lan!" olarak belirlenmesi bir örnek. Erginlik ayini gibi; zafer kazanana kadar kimsenin ismi, dolayısıyla gücü yoktur. Kolektif kahramanlık vardır, kolektif ölümler vardır, sondaki isyana kadar kimse bireyliğinin farkında değildir.

Yüz yıl içinde eserin birkaç kez unutulup hatırlanmasının muhasebesini yapıyor Güven; manga versiyonunun basılması, film uyarlamalarının yapılması ve onca dile çevrilmesi bundan böyle unutulmayacak olmasını garantilemiş olabilir ama zamanında Japonya'nın dünyaya kafa tutması, ardından gelen ekonomik devrimle hızlı yükselişin başlaması ve kapitalist politikalar sonucu ofis köleliğinin ayyuka çıkması, eserin yıllar sonra tekrardan doğmasına neden oluyor. Problemler güncel ve uzunca bir süre güncel kalmaya devam edecek korkarım, dolayısıyla işçilerin destanı yazılmayı ve okunmayı sürdürecek.

Anlatıyla ilgili söylenecek şeyleri söyledim ama birkaç şey ekleyebilirim. Geminin kontrolü işçilerce ele geçirildikten sonra koruma gemisi belirir, içindeki askerlerin süngülerini taktığını gören işçiler askerlerin kendilerini destekleyeceğini düşünür ama tam tersi olur, o sıralarda işçinin insan gibi yaşamasından çok Güneş İmparatorluğunun bekası düşünüldüğünden üretimin devamı amaçlanır, devrik liderler tekrar tahta çıkarılır ve direnişin liderleri askerlerce yaka paça götürülür. Anlatı burada sonlanmış olsa Demir Ökçe'deki umutsuzluk doğabilirdi ama hayır, işçiler hemen yeni bir isyan planlamaya başlar. Subayından doktoruna herkesin hor gördüğü bu insanların doğruluş hikâyeleri oldukça coşkuludur; binlerce bitin kuşattığı, açlıktan ve yorgunluktan kıpırdayamayacak hale gelen, günden güne birer ikişer eksilen bu insanlar dünyanın en onurlu mücadelelerinden birini verirler.

İyidir, kofti milliyetçiliğin rezilliğini, din tüccarlarının ikiyüzlülüğünü gösterir bu metin. Takici'nin diğer metinlerine de rastlarız umarım.

Ek: Daughter ve London Grammar, ikisi de üç yıldır canım ciğerim. Şu şarkının güzelliği?

Karen Armstrong - Mitlerin Kısa Tarihi

Gökyüzüne bakıp korkan, anlamadığı şeyi kendi perspektifinden gördüğü dünyaya uydurmaya çalışan ilk insan. Yıldızları tanrılara çevirdin, tanrıları yeryüzüne indirdin, toprağa çevirdin, bir kısmı gökyüzü olarak varlığını sürdürdü, sonra kutsallıklarını azaltıp göklere geri gönderdin, logos ortaya çıkınca onları mantığınla tekrar işledin, olmadı, bu kez mythos tekrar belirdi ve ona sarıldın. Binlerce yıllık inanışların bir kısmı güncellendi, bir kısmı kayboldu. Yolculuğun boyunca soyut düşünme yeteneğinle neleri yaratıp yıktın, yaşamla doğayı-doğaüstünü kaç farklı biçimde birleştirmeye çalıştın, sen de bilmiyorsun. Şimdi ben senim ve ne haltlar yediğimizi Armstrong anlatıyor, okudum.

Armstrong'un kısa tarihi pek de o kadar kısa değil aslında, şiir kadar sonsuz olduğunu söyleyebilirim. Ve dahi zaman zaman karıştıracağım, bizim yol haritamız çünkü bu. Neandertal gömütlerdeki silahlar ve kurban edilmiş canlıların kemikleri, bugünün duygu-mantık kaosunun ilk adımları aslında, o noktadan yola çıktık ve dünyayı biçimlendirmeye çalıştık, düşünce yapımıza uydurmaya uğraşarak. "Can yoldaşlarını büyük bir özenle gömen Neandertaller gözle görülür, somut dünyanın tek gerçeklik olmadığını düşünmüş olmalılar." (s. 7) Mitlerin doğuşu anlam arayışının sonucu olduğuna göre günümüzde de varlıklarını devam ettirmeleri normal. Atom bombalarından insani bir anlam çıkaramayabiliriz ama bizi başka biri yapma potansiyeli taşıyan mitlere, masallara dönüp daha naif bir dünyayı kurgulayabiliriz. Daha iyi biri olarak. "Doğru anlaşılırsa, mitoloji bizi, bu dünyada ya da öbür dünyada, uygun adımı atmak için doğru ruhsal ya da psikolojik duruşa getirir." (s. 9) Uygun adımdan kastın erginlenmenin mitolojideki çeşitlemelerinde bulunabileceğini düşünüyorum, Armstrong'a göre, "sezgilerle algılanan gerçeğe verilen belirgin biçim" olan mitlerin her zaman sağaltıcı bir etkisi olacak. Eskiler de böyle düşünmüş olacak ki tanrılar dünyasını yaratıp bu dünyadaki her şeyi onlara yansıtmışlar, böylece onların gölgeleri olarak yaşamayı sürdürmüşler ve kendilerinden daha kudretli varlıkların gücünü bir parça olsun taşımak istemişler. Sağaltımın bir türü. Tekamülün de. Daha yüceye ulaşabilmek için daha yücenin yaratılması gerekir.

Jaspers'ın aşkınlığı felsefenin merkezine yerleştirmesinin yansımasını Armstrong'da buluruz: "Tanrılar aşkınlık deneyiminin açıklanmasına yardım eder. Kadim felsefe yaratılıştan gelen duyularımızı dile getirerek insanda ve somut dünyada gözle görülenden ötesi olduğunu anlatır." (s. 10) İnsanın arayışı felsefeyle mitlerden uyuşturucuya, sekse ve spora yöneldi. Günümüzün esrime çeşitleri. Odağın yitimi araç-amaç karmaşasına yol açtı ve düşüncenin parlak ışığı mekanik devinimlerin bayağılaştırıcı rutininde kaybolmaya yüz tuttu. Oyundan uzaklaşıldığı için belki. Armstrong, Homo Ludens'in oynadığı oyunlar sayesinde makul bir gerçekliğin yaratıldığını söyler. Mitler tam da bu oyunculluğun karşılığıdır. Gerçeklikten çok etkileyicilikten ötürü "gerçektir". Kalıcıdır da, geçici zevkler gibi dağılıp kaybolmaz. Tekrar tekrar belirir, en son beliriş Freud ve Jung'un ruhun çağdaş araştırmasında klasik mitolojiye başvurmalarında görülebilir. Armstrong, bunda şaşırılacak bir şey olmadığını söyler çünkü mitoloji en temel korkularımızı ve isteklerimizi yansıtır.

Mitlerin neliğinden sonra Paleolitik Çağ inceleniyor, Avcı toplumların mitolojisi. Arketiplerin zamanı. Gökler sonsuzluk duygusu verir, böylece ölümsüz tanrıların temeli atılır. Yitik cennetler aranır, bilinen dünyanın ardında daha fazlasının olacağı düşünülür. "Bir mitin amacı insanları çevreleyen ve yaşamın doğal bir parçası olan ruhsal boyutun bilincine vardırmaktı." (s. 17) Sembollerin doğuşunu bu noktadan başlatabiliriz, somut dünyanın soyut yansımaları bir bir ortaya çıkar. Güç odaklarıdır bunlar, insanlar bunlara huşuyla yaklaşırlar. Tapınmanın temelinde çıkara dair herhangi bir şey bulunmaz, gökyüzünü tapınarak etkileyebileceğini düşünen insan çok daha sonrasının insanıdır. Mit yaşamın bir parçası haline geldikten sonra cevap vereceği düşünülen "Tek Tanrı" konseptinin belirmesiyle sesine yankı bulacağını düşünen insanın belirdiği de söylenebilir. Mitin davranışlara yol göstermesi ve davranışlarla değişen mitin yeni edimlere yol açması birbirine bağlıdır, eş zamanlı gerçekleşir. Şamanların mitik peygamberler olarak ortaya çıkmalarını buna bağlayabiliriz. Onlar ulaşırlar, sesi taşırlar ve dünyaya indirirler. Şaman derken Lascaux mağaralarına resim çizenleri, Orta Asya'da ağaçlara kulaklarını dayayanları, aşkınla iletişime geçen herkesi kastediyorum. İnsan, sezmekten daha fazlasına ihtiyaç duyduğunda ulular ortaya çıktı ve ölüme meydan okudu. Öldüren insan/avcı, ölümden korktuğu için mitolojiyi çeşitlendirmeye devam etti. Logos bu zeminde ortaya çıktı, nesnel düşüncenin kaynağı olarak insana ayakları daha bir yere basan açıklamalar getirdi. Mythos kaybolmamıştı, erginlenme ayinlerinde zıt kutbuyla buluştu. Kahramanın yolculuğu bu minvalde incelenmelidir. Armstrong der ki İsa, Buddha ve Muhammed de bu minvalde incelenmelidir, kahraman mitosu onların yaşamlarını biçimlemiştir ve arketipaldir. Sonrasında bölümün sonuna kadar kahramanların mitoslardaki yansımalarını ve kadınlarla hayvanların bu mitoslardaki görevlerinden bahsedilir.

Neolitik Çağ: Tarım Toplumlarının Mitolojisi bölümünde logos ve tarım devrimi arasındaki bağlantının doğurduğu mitik ögeler ele alınır. Toprak doğurur, kadınlar doğurur, doğurulanlar için kurbanlar sunulur ve nice tanrı bu doğumun, ardından ölümün sembolize edilmesiyle ortaya çıkar. Sümer tanrıları, Mısırlı muadiller, dünyanın hemen her bölgesinden -eğer varsa- eşlenik tanrılar incelenir, ölümleri ve doğumları üzerinden dört bin yılın inanç sistemleri incelenir. Ardından semavi dinler incelenir, ardından günümüzün kaotik toplumunun inançları ele alınır. Son.

Düşünce atlasımızdır bu kitap, düşüncemizin gittiği ve gideceği yolu içerir.

2 Haziran 2018 Cumartesi

Walter Burkert - Antikçağ Gizem Kültleri

Karen Armstrong'un Mitlerin Kısa Tarihi nam eseriyle birlikte okunursa etkisi on katına çıkabilir. Mitler binlerce yıl öncesinin insanlarının dünyayı anlamlandırma çabası olarak ortaya çıktığı zaman elmanın tadı kadar, yağmurun yağması kadar gerçekti, erginlenme ayinleri gerçek bir ölüm ve yaşama dönüş tecrübesi sunuyordu, ritüellerin görevi insanın kendini bu gerçekliğin içinde aşmaya çalışmasıydı. Farklı kültlerin farklı ritleri vardı, bazıları etkileşim sonucu doğarken bazıları doğanın yansımasıyla belirdi. Demeter-Eleusis, Dionysos-Bacchus, Magna Mater, İsis ve Mithras kültlerine odaklanarak aralarındaki benzerlikleri ve farklılıkları inceliyor Burkert, yaşam-ölüm döngüsü, örgütlenme, Platon'un kültler üzerindeki etkisi gibi başlıklara ayırdığı özellikleri karşılaştırmalı olarak ele alıyor.

Burkert "dağınık ve çoğu zaman bıktırıcı" dediği Antikçağ dinlerinin özelliklerini derlediğini söylüyor ve ön yargılar konusunda uyarıyor; gizem dinlerinin Roma İmparatorluğu döneminde ortaya çıktığının düşünülmesi yanlış. Öncesinde mevcut. Ana Tanrıça -Magna Mater- son gelenlerden ama onun Küçükasya'dan yola çıkıp Yunan dinine eklemlenmesi arkaik dönemde. İkinci yanlış, bu dinlerin Doğulu maneviyatın sonucu olduğunun düşünülmesi. Üç, gizem dinlerinin Hıristiyan inanışına hazırlama misyonu. Gnostiklerin pagan ritlerini benimsedikleri biliniyor ama basamak olma gibi bir durum yok, Hıristiyan gizemciliği temelinde pagan inanışlardan çok fazla öge aşırmış olsa da biri diğerinin devamı değil. Farklılıklardan sonra benzerliklere geçiyor Burkert. Bu dinlerin tanrıları birbirleriyle mücadele halinde değil, sanırım üçüne veya beşine birden inanılabilir. Game Of Thrones evrenindeki duruma benzetiyorum biraz. Neyse, sonrasında Burkert bu beş çeşitlemeyle ilgili temel olguları hatırlatıyor. Yayılma alanları, mitlerdeki konumlar, Roma'yla veya başka bir iktidar yapısıyla papaz olup olmadıkları, kısacası bilinmesi gereken her şey var. Hepsinin hikâyesi oldukça ilginç, örnek olsun diye Magna Matter'i alayım. Taş Çağı'na kadar takip edilebiliyor, Yunanlar arasında Matar Kubileya olarak biliniyor. Meter İdaia da denirmiş, "İda Dağının Tanrıçası". Bu kültte kendilerini iğdiş eden rahipler var, tanrıçanın sevgilisi Attis'in kendisini hadım etmesini sembolize ediyorlar. Alakasız olacak ama hemen Lovecraft'ın Duvarlardaki Fareler öyküsüne gidiyorum. Yerin on kat altında bulunan antik şehirdeki Romalı askerlerin ve daha da öncesinin insanlarının iskeletlerinin yığıldığı mekânda, duvarlarda, "Attis, Magna Mater" yazılarını görüyorduk. İngiltere'de. Özellikle Magna Mater'in Roma'yla birlikte geniş bir alana yayıldığını -kurmaca dışında da kanıları mevcut- söyleyebiliriz, devletin çelik pençesiyle yok edilene kadar.

"Erginlenme" kavramına da genişçe bir yer ayrılmış. Etimolojik kökenlerinden pratikteki uygulamalara kadar taşıdığı pek çok niteliği ele alınıyor ve beş kültteki karşılığı aranıyor, orta noktada bu kavram etrafına kültler yerleşiyor. Törenler, ritler burada mevzuya dahil oluyor; orgia bir erginlenme ayini olarak ortaya çıkıyor. Simmel'in kapalı topluluklarının arkaik versiyonları bu çağda ortaya çıkmış olabilir, ritlerin bir oyun olmaktan çok inanılarak yapılan eylemlerden ibaret olduğunu düşünürsek toplulukların dışındaki insanlardan bunların gizlenmesi, anlamın korunması gerekiyor. Gizem niteliği taşıyan kültün yapısı gereği yabancılar hoş karşılanmaz, sır korunmalıdır. Sır korundukça kültü saygınlığı artar. "Her durumda gizemler, daha geniş bir bağlam oluşturan dinsel uygulama içinde özel bir tapım biçimi olarak görünmektedir." (s. 24) Gizemin korunması var olması için gerekliydi; Platon'un hoşgörüsüne karşın Cicero ile Philon'un kültlerin bastırılmaları gerektiği yönünde fikirleri vardı. Roma'nın ölüm makinesi olarak farklı inançtaki sayısız insanı katlettiğini biliyoruz, Burkert detaylı bir şekilde ele almış. 

Anıtlar ve adaklar ilk ortak konu. Önceleri tanrılardan bir şey dilemek, onlara bir şey adamak söz konusu değildi, gökyüzüne bakıp huşuyla dolan insanın istediği bundan başka bir şey değildi ama tanrıların yeryüzünden çok göğe ait oldukları düşünülmeye başlandığı an ip koptu, dünyevi bağ yitirildi ve iş tamamen ruhaniliğe döndü. Denizde fırtınadan kurtulanlar tanrılarına hediyeler sundular, iyi bir hasattan sonra aynı şekilde adaklar, törenler, gırla. Tersi durumda yeni tanrılara sığınıldı, krallar tahttan indirildi, yeni krallar yeni tanrılarmış gibi tahta çıkarıldı. Mithras dininin adak dini ve gizem kültünün tam bir karışımı olduğunu söylüyor Burkert, İsis de aynı zamanda sağlık tanrıçası olduğu için o işlere baktığından kendisine gırla anıt dikilmiştir. Tapınma biçimleri, adanan nesneler ve daha pek çok bilgi için Aristophanes'in oyunlarından Platon'un düşüncelerine, pek çok kaynağa başvuruyor yazar, farklı kaynak iyi bir şey.

Sağaltım adakları büyüye inancın o zamanlarda ortaya çıktığını gösteriyor bir yandan. Büyünün daha o zamanlardan psikoterapik bir etkisinin olduğu söylenebilir, zaten logos egemenliğine girmemiş dünyalarda büyüden daha iyi bir dayanak yoktur. Şamanları ve adakları doğuran toprağın her yıl doğumu ve ölümüyle ilgili o kadar çok rit var ki hepsini derlemek için ayrı bir çalışma gerekiyor. Osiris kültüyle Mısır'ın ölüm kültü arasında yakın ilginin olması anlaşılabilir bir şey, hemen her kültte ölümden sonrasının somut varlığına inanılması da. Hatta şöyle hoş bir cümleyle karşılaştım. "Pagan birinin gözünde Hıristiyanlık, sadece ölümle ve çürümeyle ilgilenen bir kabir diniydi." (s. 51) Oysa beş kültün tapınaklarında birbirlerine ait özellikler bulunabilir, bunlar yaşamı yücelttiği gibi ölümü de yücelten inanışlar olarak ortaya çıkıyordu. Anıtlar ve adaklar da bu inanışın ürünü.

Nefesim yetmedi, bu kadar. Zengin ayrıntılarla dolu, müthiş kapsamlı bir çalışma. Konuya ilgi duyanlar ıskalamamalı.

Onat Kutlar - Gündemdeki Sanatçı

Cemal Süreya'nın portreleri çok keyif vericidir ve haliyle imgelerle örülüdür, güzeldir. Yusuf Ziya Ortaç'ın portreleri iğnesi bol bir dille kuruludur, o da güzeldir ama Onat Kutlar'ın portrelerindeki doğallık diyeyim, bambaşka bir şey. Yakın çevresindeki insanları ele alıyor Kutlar, anlattığı kişiler tanışlığın ötesinde samimiyet kurduğu insanlar. Çoğu sanatçı, dünya çapında sanatçı hem de. Bu noktada sanatı ölesiye seven bir insanın izlenimlerini okuduğumuzu anlıyoruz; nerede sanatı yücelten bir ruh varsa onu buluyor Kutlar, onunla arkadaş oluyor ve anı biriktirmeye başlıyor. Her bir portrede bu anılardan faydalandığı gibi birebir görüşmelerin kayıtlarını ve ele aldığı insanın geçmişini -ailesinin geçmişinden itibaren- hikâye anlatırmış gibi kurguluyor, anlatılanları bir araya getirip dört başı mamur bir portre çıkarıyor ortaya.

Kutlar'ı 1995'te kaybettik, The Marmara'nın bombalanması sırasında oradaydı ne yazık ki. Ölümünden bir ay önce yazdığı not kitaba alınmış. Portrelerin sayısının elliyi aştığını, kitabın üç yüz sayfa kadar tutacağını, bir önsöz yazacağını -Filiz Kutlar'a düştü bu önsözü yazmak, eşinin ölümünden sonra ne zorlukla kaleme alınmıştır, kim bilir- ve kitabın adının tekrar gözden geçirilebileceğini söylüyor, Samih Rıfat'a ve Enis Batur'a. Sonuçta portreleri teslim ediyor ve bu kitap, Kutlar'ın son kitabı oluyor. Çok üzücü. İshak'a baktığımızda müthiş bir öykücü görüyoruz, denemelerinde tam bir aydın olarak ortaya çıkıyor. İKSV adına yaptığı çalışmalar, sinemaya verdiği emek ve daha pek çok uğraş, kültür dünyasının Kutlar'a ne kadar çok şeyi borçlu olduğunu gösteriyor. Vefalı da; eski arkadaşlarına portrelerinde yer veriyor ve onları onurlandırıyor. Belki yıllardır görüşemediği arkadaşları var bu portrelerde, farklı ülkelere ve farklı kıtalara dağılmış onca insan bu kitap sayesinde bir araya geliyor. Tek bir bilincin derleyiciliğinde bu toprakların saf yetenekleri bir bir sıralanıyor. Bazılarının adını dahi duymamıştım, bazıları hakkında pek bir bilgim yoktu, hepsini araştırdım. Kuşağımdan öncesi silinmemeli, neleri başardıkları ve yaşadıkları kayıt altına alınmalı. Yakın tarihin kültür-sanat camiasını da bir anlamda toplamış oluyor Kutlar, ne hoş bir çaba!

Bendeki ilk baskı, 1995 tarihli. 2016'da ikinci baskı yapılmış, ilk baskının kapağında Onat Kutlar turuncu. Yeni kapak açıkçası daha iyi; Kutlar'ın gülüşü pek sıcak ve gölgelenmemiş. İlk baskının ön kapağındaki "Yaşantı", bu kapakta "Deneme"ye dönmüş.

Altmış portre, birkaç tanesini alacağım. İlki İnci Aral olsun. 1983 İzmir Kitap Fuarı'ndan başlıyor anlatmaya Kutlar, Can Yücel'in İstanbul'dan gelen uçaktan çıkmamasıyla yaşanan küçük çaplı panik, şairin, "Ben zaten geldim, Şükran Lokantası'ndan gelin beni alın," demesiyle sona eriyor ve fuardaki söyleşiye geçiliyor. "İnce, esmer, zarif bir hanım" ortadaki sandalyede oturuyor, sağına ve soluna Can Yücel'le Onat Kutlar geçiyor. Söyleşiyi Can Yücel'in dobralığı yönlendiriyor, İnci Aral "sakin bir hoşgörüyle" söyleşiye katılıyor. Etkileniyor Kutlar, Aral'ın eserlerini okudukça daha da etkileniyor. Ölü Erkek Kuşlar üzerinden sohbet ediyorlar yıllar sonra. Buraya bir es. Ben bu romanı Akçay-Topçular arasında bir yerde, soluksuz okuyarak bitirdim. Gece yolculuğu feribotta sonlanırdı, şaşmadı. O kadar etkilenmiştim ki hiçbir şey düşünemez haldeydim, bir sigara sarıp otobüsten indim, geminin ucuna yürüyüp iki şarkıyı tekrar tekrar dinleyerek içtim sigaramı. Karşılar aydınlanıyordu. Aydınlanan karşıları çok merak ediyorum, sanırım hep edeceğim. Oralarda da birileri yaşıyor, romandaki kahramanlar yaşıyor, insanlar arasında neler neler oluyor, ne acılar derinlere bir yerlere gömülüyor. Müzik uğultuyu bastıramıyordu, insanın boşluğa yığdığı onca duygunun belli belirsiz sesinden kurtulamıyordum. Bunu İnci Aral yapmıştı. Öykülerinin çoğunu okumuştum ama bu roman tam bir bozgundu. Yıkımdı, sanki her güzel şeyin yaşanması karşılığında daha büyük acıların çekilmesi gerektiğini anlatıyordu. Çok mutsuzdum, gerçekleşmeyen bir evliliğin az ertesiydi. Kısacası silinmez bir şekilde kazındı bana Ölü Erkek Kuşlar.

Kutlar'ın sorularını geçip direkt cevaplara geliyorum. Roman otobiyografik ama olay örgüsü ve karakterler değiştirilmiş. Aral, gerçeklikten yola çıkarak kuruyor karakterlerini ama bir ölçüde onları değiştiriyor, hatta gerçek hayatta var olanların romanda kendilerini tanıyamayacak kadar değişmiş olarak görebileceklerini söylüyor. İnsan sevgisi kaynaklı bir olay. Bunun yanında Bachmann, Calvino, Erendiz Atasü ve Ayla Kutlu, sevdiği yazarlardan birkaçı.

Cevat Çapan'la anılar da dikkat çekici. Kutlar, Gaziantepli bir ailenin çocuğu ve "hâlâ biraz Doğulu" hissettiği için bu Cambridge mezunu, filoloji asistanı gence hemen ısınamıyor. Oysa Sina Akşin'in ve Akşit Göktürk'ün arkadaşı Çapan, Kutlar'ın da arkadaşı sayılır ama aşılması gereken bir mesafe var. Aşılıyor, rakı sofrasında Çapan bir türkü tutturuyor ve Kutlar'ın gönlünü kazanıyor. Gözetleme kulesine dönüyor Kutlar, Çapan'ı izliyor. Baba Ethem Çapan'ın müthiş bir hikâyesi var, Kemah'tan Küba'ya yıllar sürecek bir serüven. Cevat Çapan bu açıdan şanslı, babadan tam destek. Adam dünyayı dolanmış, oğlunun okuması için elinden geleni yapıyor. Sonrasında tiyatro, şiir, akademi. İyi Şeyler'in de bahsi geçiyor. Bu şahane yayınevinden çıkan kitaplardan sadece biri var bende, keşke diğerlerini de bulabilsem ama nadir durumdalar ne yazık ki. Bunun dışında yakın zamana kadar Yeditepe Üniversitesi'nde ders veriyordu Cevat Çapan, yerini kızı Leyla Çapan aldı. Çok yakın bir arkadaşımın hocası. Babasının aynıymış, öyle diyor arkadaşım. Sevindim. Şiir çevirilerini miras olarak görse keşke.

Merlin Solakhan'ı anlatmak şart. İki sebepten; birkaç yıl önce izlediğim TEKerLEME'nin yönetmeni olduğunu unutmuştum, Kutlar'ın anılarında rastlayınca mutlu oldum. Şu sahneyi bırakayım, dileyenler filmin tamamını izlesin. İkincisi, zamanın birinde Salih Ecer'le evli olduklarını bilmiyordum. Salih Ecer 2013'te hayatını kaybetti, kıyak şairlerimizdendi. Kutlar 1970'li yıllarda birliktelikleri sürerken hatırlıyor Merlin'i. Sonradan ülkeler, birlikte oldukları insanlar değiştiyse de birlikte hatırlanmak çok hoş bir şey. Neyse, Behice Boran'ın sekreterliğini yapan Solakhan bir anda kaybolup Almanya'da beliriyor, sinema eğitimi için. Genellikle bu eğitimin niteliği ve sinemanın neliği üzerinden dönüyor sohbet. Şurada kendisiyle yapılmış bir söyleşi var, Kutlar'la film projeleri varmış ama hayata geçirememişler. Çok önemli insanlar birbirleri için.

Tuncel Kurtiz, Turgut Uyar, İdil Biret, Ara Güler, Kudsi Ergüner, Demir Özlü, Oya Baydar, bir sürü insan. Geçtiğimiz yüzyılın önemli sanatçılarından birkaçı sadece, sohbetlerine doyum olmuyor. Geriye kalan elli sanatçıyı da okur görsün. Böylece Yılmaz Güney'in ardında yüzlerce kilometre yol gidip senaryo çalışması yürütmeye çalışan yönetmeni, Paris'e giden hemen her Türk sanatçının görüşmek istediği ressamı, diğer oncasını tanıyabilir, anılara yansımış biçimlerini keşfedebilir. Bunun yanında Kutlar'ın zaman zaman yükselen sitemini duymamak mümkün değil; kendi sanatçılarını sürgün eden, onlara acı çektiren devletin karşısında tek başına dikilir gibi yazıyor Kutlar. "Aydın"ın tanımını tek başına dolduruyor, müthiş.

Şahane bir kitap.