12 Temmuz 2018 Perşembe

Viktor A. Lektorski - Özne Nesne Biliş

Bilişin ve bilginin ne olduğu konusu uzun süredir kafamı kurcalıyordu. Bilginin doğası, paradigmal bilginin varlığı, diğer paradigmalarla uyumu, bilginin metafizik ve materyalist niteliği, filozofların epistemolojiye katkıları ve Lektorski'nin bahsettiği "burjuva filozofların" bilgiye atfettikleri duyum ötesi özellik gibi meseleler sağ olsun, kafam daha da kurcalandı. Pek bir cevap bulamadım Ama Martin Cohen'ı okuyorum şimdi, felsefedeki problemlerle ilgili bir kitabı var, müthiş bir şey, neyse, adam diyor ki, "Cevaplar sizi sorular kadar açmayabilir kardeşim. O yüzden hiçbir şeyi çözmeyi ummayın, sadece başka sorulara yönelin. Ayaklarınızın yerden kesildiğini hissedebilirsiniz." Eh, adam Zen'den bahsediyor biraz. Benim de ayaklarım yerden kesilmedi değil, aklımın karışıklığı daha düzenli bir hale geldi, kaostan azıcık kurtuldum. Yine de aradığım şeyin cevaplar olmadığını anladım, zira özne-nesne arasında bir yerde duran, bazen ikisinde birden duran "ben" kavramına getirilen pek çok bakış açısını inceledikten sonra hiçbir aydınlanma yaşamadım. Hiçbir soruma cevap alamadım. Her şey aynı kaldı. Sonra bunun felsefeyle, kuramla falan çözülemeyecek bir şey olduğunun farkına vardım. Yaşamın kendisinin kağıt üzerindeki yansımalarıyla hiçbir ilgisi yoktu. O yüzden daha başka sorular sorabilmek için devam ettim. Hegel'i, Kant'ı, Husserl'ı geçtim, Sartre'da biraz durdum, kurdukları özneleri inceledim. Ağırdan aldım, okumayı üç güne yaydım. Kuramsal bir metin, yolda okumaya gelecek gibi değil.

Bilişin başlı başına yolculuğu bir yana, asıl önemli olan özne-nesne ilişkisi ve gerçeklik problemiydi, kitabı ilk gördüğümde her şey bütündü ama bir gün bunlar üzerinde kafa yormak isteyebileceğimi düşünmüştüm. Zonguldak'taydım, hayat çok güzeldi. Şimdi o kadar güzel değil. Gerçekliğin ne olduğunu bilmiyorum. Aslında şöyle bir bakınca pek kimsenin de bildiğini düşünmüyorum, sadece ortaya atılan fikirler var ve bunlar herhangi bir gerçeklik algısı yaratmıyor ki zaten yaratmak için ortaya çıktığını sanmam bunların, ayağı yerden kesmeye yaradığı kadar yere sağlam basmaya da yol açıyorlar, insanlar bu yüzden bu kadar düşünüyor. İnsanlar düşünüyorlar ve fizikle metafiziği dengeleyip, belki birini tamamen silip bir nirengi noktası oluşturmaya çalışıyorlar. Birikenleri derme çatmalığa orasından burasından katıyorlar, yıkılmaması için uğraşıyorlar. Filozofların söylediklerini sadece bilgi edinmek için kullanmak bir yana, yaşamı oluşturma çabasında da kullanıyorlar. Bir ölçüde kullanıyorum ve özneliğimi, nesneliğimi anlamaya çalışıyorum. Lektorski bu çabayı ilerletici, iyi bir inceleme ortaya koyuyor ama Marksist pencereden yaklaştığı için kendi fikirlerine göre yargıladığı burjuva filozoflarının kurdukları sistemleri son kertede başarısız buluyor. Öznel idealizme saplanıp kaldıklarını söylüyor, oysa tarihsel, diyalektik materyalizm özneyi gelişim aşamaları boyunca toplumsal bir açıdan, nesneyle somut ilişkilerini belirleyerek kuruyor. Metnin planı kabaca bu; Lenin'le birlikte "mükemmelleşen" materyalizmin, öncelin hatalarını tekrarlamadan kusursuza yakın bir dizge kurması. Eh, iş ideolojiye gelip dayanıyor ister istemez, ben tefekkürüme bakarım deyip bu niteliği es geçtim.

Çok katmanlı meseleler tabii; nesnenin ve öznenin özellikleri, idealist ve materyalist yansımaları, matematikteki sonsuz kümeler hadisesinden Piaget'nin bilincin oluşumuna dair fikirlerine kadar pek çok açıdan irdeleniyor. Farklı disiplinlerin birbirlerini düzenlemeleri ve geliştirmeleri bir yana, Kuhn-Popper ikilisinin, dahi Lakatos'un bilim felsefesine yaptıkları katkılar da karşılaştırmalı olarak inceleniyor. Bilimin paradigmaların bir ürünü olup olmadığı, Antik Yunan'dan beri süregelen tartışmalarla birlikte ele alınıyor ve her görüşün olumlanabilecek fikirler ürettiği söyleniyor. Lektorski için eksik bulduğu düşünceler değersiz değil, bir şeyi olumlamanın yanında olumsuzlamanın da bilişe katkı sunduğunu belirtiyor, bu yüzden tamamen gözden çıkarıcı değil, bir noktada eklemleyip başka bir noktada bütünden çıkarıcı bir bakış açısı var. O kadar da partizan değil, bilimsel objektifliği tartışılabilir olsa da mevcut. Amaç zaten okurun neyle karşılaşacağını açıklıyor: "Bu çalışma, ilk önce, hem yazarın kendisinin hem de diğer Sovyet bilgibilim uzmanlarının bu alandaki incelemelerini özetlemeye, ikinci olarak da eldeki sorunun genel ve temel nitelik taşıyan ama Sovyet yazınında yeterince incelenmemiş olan birçok yönünü çözümlemeye çaba göstermektedir." (s. 22) Marksist olmayan anlayışları en geniş biçimde çözümleme amacı güdülmediği de satır aralarındaki notlardan. Daha çok ulaşılan sonuçlardan, Batı felsefesinde yaygın olarak kabul edilen fikirlerin ulaştığı noktadan hareketle eleştirel bir çözümleme yapılıyor. Kronolojik bir sıra izlenmiyor, söz gelişi Sartre ve Hegel arasındaki benzerlikler sırayla incelenip bir çıkarıma varılıyor. Bu yöntemle Piaget'nin kuramsal yorumları -genetik epistemoloji, özne-nesne ilişkileri vs.- birçok bölümde karşımıza çıkabiliyor, tabii Lektorski, Piaget'yi işlemselci zeka anlayışı yüzünden eleştirdikten sonra. Aslında çoğu bilim insanını ve filozofu eleştirdiği nokta ortak; toplumsal bir seviyede karşılığını bulamayan kuramlar eksik, dünyayı anlama yolunda yetersiz. Marksizm gelecek, dertler bitecek.

Dil meselesiyle ilgili bölümler özellikle dikkat çekti, hatta Arrival'ın düşünsel kökenlerinin varsayımsal bir deneyle ortaya çıktığını söyleyebiliriz. Bağlam, sentaks ve dille alakalı pek çok mesele, Chomsky'den Wittgenstein'a pek çok yetkili abinin düşünceleriyle birlikte ele alınıyor ve dilin yapısı, özne-nesne-biliş kurulumundaki işlevi inceleniyor. Bunun dışında "ben"in kurmaca niteliği, "ben"in algılanması Antik Yunan'dan Descartes'a, Husserl'dan Piaget'ye bir çizgi halinde inceleniyor, öznenin kurulumundaki paradigmalar bilginin yapısı da incelenerek karşılaştırılıyor ve sonuçta yine Marksizm'in kollarına atılıyor.

Soruları çeşitlendirmek için elden öper, mis kitap.

9 Temmuz 2018 Pazartesi

Jean-Paul Didierlaurent - 6.27 Treni

Detaylara tutunuyoruz. Anlam arayışı iş yerindeki fayans sayısı, bulamaç haline getirdiği kitapların başka kitaplara dönüşmesini sağlayan bir makineden kurtarılan birkaç sayfa, bu makineye kaptırılan bacakların sayfalara dönüştüğü kitaplar, ölümü bekleyen insanların dinleyerek teselli bulduğu birkaç hikâye, belli bir ölçüyle söylenen gündelik cümleler haline geliyor. Nevrotik hale gelmeden yaşamak mümkün değil gibi gözüküyor; aradığımızı insanlarda bulamıyoruz, meşgalelerde bulamadığımız oluyor, öyleyse sadece kendi egemenliğimizdeki detayları bulup çıkarmamız gerekiyor. 14717 fayansın ortasında çalıştığımızı bilmek, bir şeyi biliyor olmak köksüzlükten kurtarıyor bizi, dünyada yerimizin sağlamlaştığını hissediyoruz. Ne kadar sağlıklı olduğu tartışılır ama şunun korkusunun çekildiğini hem kendimden, hem de yakınımdaki insanlardan çok iyi biliyorum; kendimizi bu takıntılardan, takıntı da demeyelim de, yaşam biçimlerinden kurtarma yolunda bir şekilde sağaltırsak -psikoloğa giderek, antidepresan kullanarak vs.- aslında kendimizi, bizi biz yapan özü kaybetme tehlikesi doğar mı? İnce bir nokta; birey durumundan rahatsız, daha "iyi" olmak istiyor ama bu "iyi"nin ne olduğunu bilmiyor, bilmediği "iyi", bildiği "kötü"den daha kötüymüş gibi hissediliyor. Belki öyledir, kim bilir?

Bu anlatı, kendine has takıntılarıyla yaşayan insanların hikâyelerini taşıyor. Makinenin korkunçluğu, patronun anlayışsızlığı, iş arkadaşlarının kabalığı ve benzeri şeyler, tüketim toplumunun sıkı bir eleştirisi olarak incelenebilir. Anlatıcının "sıçma, kusma, fare öğütme" edimlerini yansıttığı makine, Zerstor 500, kendisini çalıştıran, bakımını yapan insanlardan farksız. Makineleşmiş insan olarak görülebilir ama bir farkla, bu makinenin tükettiği kitaplar başka kitapların üretilmesi için kullanılıyor. Geri dönüşüm açısından baktığımızda, aslında bu pek can yakıcı bir şey gibi gelmiyor. Doğanın ta kendisi olarak görülebilir hatta; doğanın mucizevi yaratıları milyar yıldır müthiş bir döngüde sürekli olarak ölüyor ve yeniden doğuyor. Makinenin -yarattığı yıkıma rağmen- böyle bir işlevi var, bu iyi. Kötü olan, yeniden üretilen değerin aynı şekilde tüketime sunulması ve makinenin yarattığı şeyle hiçbir bağının kalmaması. "Yabancılaşma", belki. Makineden daha makine olan insanları düşündüğümüzde bu aletin o insanlardan daha masum olduğu söylenebilir, isyan bile ediyor ki fabrikanın eski işçilerinden Guiseppe'nin bacaklarını kapmasını, kendisini yöneten (sömüren?) insanlara karşı küçük bir elektrik kaçağı olarak göstermesi son derece akıllıca. Madem yorumluyoruz, aşırı yorumun sonuna kadar gidelim. Makinenin özgürlük mücadelesinde kendisinin durmadan çalışmasını isteyen gaddar patrona dokunamayacağı açık. Esas oğlanımız Guylain Vignolles, makineyi çalıştıran eleman olarak Guiseppe'nin bacaklarını kaybetmesini hatırlayarak temkinli bir şekilde, dikkatle çalışır ki başka bir isyan dalgasında canından olmasın. Karşılıklı bir kontrol, yerini bildirme, ket vurma durumu var burada. Birbirini kontrol eden, denetleyen iki toplumsal sınıf gibi düşünebiliriz makineyle Vignolles'ü. Makinenin zaten bir yere gideceği yoktur, garibim her gün tonlarca kitabı parçaladığı gibi kendisini üreten ve aynı şekilde hor gören yaratıcılarına boyun eğmek zorunda. Ya Vignolles? Adamımız otuz altı yaşında, yalnız yaşıyor. Annesi onun bir yayınevinde çalıştığını biliyor ama bu bir yalan, Vignolles kendi gerçekliğini yaratarak, annesine yalan söyleyerek ilk ve son kırılmasını yaşıyor. Yaşamı hakkında çok bir bilgiye sahip değiliz, adamımız birkaç bilgiden ibaret olduğu için derinlemesine bir karakter analizi yapamıyoruz. Elindeki gücü bir türlü bırakamadığını, belki de bırakmak istemediğini söyleyebiliriz; başka bir iş aramıyor, istifa etmiyor, sadece makineyi yönetiyor. Denetleme mekanizmasının bir kutbu olmaktan kurtulmuyor, kurtulmak da istemiyor belki. Özünü kaybetmek istemiyor olabilir, yukarıda anlattığım gibi.

Kurguyu çok başarılı bulduğumu söyleyemeyeceğim. Anlatıyı kabaca ikiye ayırıp bakıyorum; ilk bölümde fabrika ve Vignolles'ün arkadaşları baş rollerde beliriyor. Adamımızın kendisi de tabii en az diğerleri kadar ilginç. Makineden kurtardığı sayfaları 6.27 treninde okuyor. İnsanların bakışlarını, tepkilerini tahmin edebilirsiniz. Farklı kitaplardan sayfalar bir kolaj oluşturuyor, rayların üzerinde dümdüz ilerleyen makinenin içinde farklı yollara sahip anlatılar. Trendekilerin işleri düz, yaşamları düz, Vignolles'ün eylemi yaşamlarındaki tek heyecan verici ayrıntı olabilir, yaşadıklarını hissediyorlardır belki sabah treninde. Yvon var, fabrikanın bekçisi. On iki heceli dizelerle konuşuyor, kendisi tiyatro hastası ve Antik Yunan metinlerini yalayıp yutmuş durumda. Makineyi de ele alalım, Vignolles ona "Şey" diyor. Adsız. Varlığı öylesine kontrol altında ki isimlendirmeye, şahsiyet kazandırmaya lüzum yok. "Şey, iğrenç bir oburlukla kendi bokunu yiyen bir saçmalıktı." (s. 29) Üretimsel açıdan sağladığı fayda silik, zira o bir yok edici. En başta Guiseppe'nin bacaklarını kaptı. Adamı pek de yüklü olmayan bir tazminatla evine postalamışlar. Bulamaca dönüşen bacaklarının hangi kitap haline geldiğini çözüp o kitaptan ne kadar varsa hepsini bulmak da onun takıntısı. Evindeki bir duvar, boydan boya aynı kitapla kaplı. Bok yeşili bir duvar. Makine de bok yeşiliydi. Julie de bir alışveriş merkezinin kenefinde çalıştığı için her yerin bok yeşili olmasının manası var.

İkiye ayırdım, ilk parça bu: Vignolles'ün etrafında kurduğu yarı sihirli, yarı boklu dünya. İkinci parça bir anda ortaya çıkıyor, piyango gibi. Julie meselesi. Vignolles trende bir USB buluyor ve zamazingoyu incelediği zaman bir kadının yazdığı metinlerle karşılaşıyor. Okuyor, kadına abayı yakıyor hafiften. Kadın da Vignolles'e cuk oturacak kadar kırık biri. Günümüzün leş dünyasında hayatta kalabilmek için kayışı birkaç yerinden koparmış, küçük deliliğiyle mutlu. Sonu tahmin edebiliyoruz, bu renksiz dünyayı birlikte sevecekler. Tamam, iyi ama bu mutlu sona varışla ilk bölüm arasında hem anlatım, hem atmosfer açısından büyük fark var. Belki aşkın çarpık dünyayı düzeltmede yegane etken olduğunu sezdirmek için kasıtlı olarak yapılmıştır ama yine de çok keskin, USB bulunur bulunmaz başlıyor. Vignolles'ün trende tanıştığı, kendisini huzurevine çağıran yaşlı kadınların kendilerine has dünyası da o karanlığı bir anda dağıtıyor ama bir yandan karikatürleştiriyor da, gerçeklik duygusunu kaybettiriyor. Gibi geliyor bana. Bilemiyorum. Bunun dışında daha normal diyebileceğimiz takıntılar anlatının çok da hasar almamasını sağlıyor, örneğin Vignolles'ün hep aynı tür kırmızı balıktan alıp beslemesi. Kırmızı balıkları izlemek gerçekten keyifli. Ben balık beslemedim hiç ama balık besleyenleri izledim. Keyifli keratalar.

Bu metin iyidir, karakterlerle çabuk özdeşleşebilirsiniz ve içinden tren geçiyor, müthiş. Bir de kağıt tüketimi ve üretimi, düşünülmeye değer mevzu. Hrabal'ın da buna benzer bir metni var, bulursanız okuyun.

7 Temmuz 2018 Cumartesi

Karl Ove Knausgaard & Fredrik Ekelund - Evdeyken Deplasmanda

Okumayı bitirdiğim sırada İngiltere attı bir tane, Ekelund'un üzüntüsü gözlerimin önünde belirdi. İsveç iyi bile geldi aslında, çeyrek final görmeleri bile büyük bir olay. Belçika-Hırvatistan finali oynansın istiyorum. Bu yaz bitmesin istiyorum, 2022'ye kadar beklemek istemiyorum. İngiltere ikinciyi de attı, aldılar maçı. İngiltere-Hırvatistan eşleşmesi olursa Hırvatların yanındayız, iyice bir ezip geçsinler İngilizleri. Knausgaard da öyle ister. Ekelund tersini diliyor olabilir, futbol görüşleri biraz ayrı. Knausgaard makine futbolunu beğenmiyor, bireysel yeteneklerin sürüklediği takımları da beğenmiyor ama yine de mantıksız olduğunu bile bile bir onu, bir diğerini tutuyor. Ekelund biraz daha oturaklı, keyifli futbol izlemek istiyor ve takımların potansiyellerini kullanmasını diliyor. Ekelund on yıl daha yaşlı, Knausgaard'ın dengesizliğini stabilize edebiliyor. Keyifli sohbetler, okurun istediği de bu.

2014 Brezilya Dünya Kupası süresince birbirlerine elektronik postalar yollayarak maçları, takımları ve yaşama dair hemen her şeyi yorumluyorlar. Knausgaard'ın Kavgam'ından sonrasında neler olduğuna dair merakımız diniyor; adamın dördüncü çocuğu olmuş, İsveç'te kuş uçmaz bir yerde, Geir'in evinin az aşağısında yaşıyor. İmza günlerine gidiyor, sigarayı bırakmaya çalışıyor, bildiğimiz Knausgaard aslında. Maçları izlerken uyuyakalması, adamın elli yaşına bastığını öğrenince makul bir hale geliyor. Gerçi bu sene de bazı maçlar son derece uyutucuydu, daha fazla uyumuş olabilirler. Ekelund hâlâ Brezilya'da yaşıyorsa onun için aynı şey geçerli değil. 2014'te heyecanı tam kalbinde yaşamış bir adam Ekelund, Brezilya gözlemleri son derece renkli, melez bir dünyanın her ögesini taşıyor. Siyahla beyazın değil, grinin ülkesinde futbol büyük bir heyecan, katliamlara yol açabilmesi bir yana, rakip takım taraftarlarının kardeşçe maçı izlemelerine de sebep olabiliyor. Futbolun bu birleştirici ve ayırıcı doğası, mektuplaşmalardaki pek çok tartışma konusunu -milliyetçilik, globalizm, feminizm, ataerkillik, dünyanın ahvali- belirliyor bir yandan. Daldan dala atlıyorlar, güzel bir muhabbet çıkıyor ortaya. Bizde böyle bir şey yapılsa bir tarafın Ali Ece olmasını isterdim. Diğer tarafa herhangi birini düşünemiyorum.

Biri elli, diğeri altmış yaşında iki adamın geyik muhabbeti olabildiğince samimi ama mektupların yayımlanacağını bildikleri için ne kadar rahat olurlarsa olsunlar bazı konularda ihtiyatlılar, bu da işin doğallığını bozuyor açıkçası. Mektup çok özel bir şey, Turgut Uyar'ın Tomris Uyar'la mektuplaşmalarından hiçbir şey kalmamış geriye mesela, Turgut Uyar'ın isteğince onca mektup ortadan kaldırılmış. Bu işin bir kutbu, diğer yanda yayımlanacak mektupların aslında kapalı olan açıklığı var. Söz gelişi bir kulturmann tartışması var, kodaman abilerin genç kadınları istemedikleri şeyleri yapmaya zorlamalarına dair. Muhabbet erkek kokuyor; Knausgaard galiba, bu işin hep böyle olduğunu, bunun bir çıkar ilişkisi olarak görülebileceğini söylüyor. Erkekler gördükleri kadınla sevişmenin nasıl olacağını düşünürlermiş ilk, bu da bir iddia. Neyse ki daha fazla batırmadan kesiyorlar muhabbeti, biz de adamlara duyduğumuz saygıyı kendi kendilerine fazla baltalamadıkları için akıcı konuşmalarını okumaya devam ediyoruz ama bir kere çorbanın içindeki sineği gördük, keyif kaçtı. Çok yakınımda bir örneğini gördüm; düşüncesi bile tiksindirici ama bu ciddi ciddi düşünülüyor, bir erkeğin konumundan faydalanmak için kadınlığını kullanıp kullanmayacağını düşünen bir kadın, en az erkek kadar itici. Diğer meseleler bu kadar itici değil, mesela Brezilya'nın rengarenk sokakları, caddeleri ve havası ilgi çekici, Ekelund maçlardan önce ve sonra şahit olduklarını, Brezilyalı arkadaşlarını, kumsalda oynanan futbolu, yaşadığı hemen her şeyi anlatıyor. Knausgaard da gezdiği yerleri anlatıyor, aslında tam bir orta sınıf paslaşması bu. Kendileri de söylüyor zaten; yazdıkları kitapları kendileri gibi insanlar okuyor, muhabbetlerini kendileriyle özdeşleşebilecek olanlar, kendi yaşam standartlarına yakın olanlar okuyor, başkalarını ilgilendiren bir dünyaları yok. Az okunuyorlar, ortalamaya göre daha da az okunacaklar, bunun sıkıntısını duyuyorlar ama bir yandan da "Üçüncü Dünya" diye bir şeyin kalmadığını söylüyorlar, herkes orta sınıflaşmaya doğru gidiyor. Bu da goy goy muhabbetlerinden biri. Angola'nın IMF'ye -bunu sıktım, bir kuruluşa diyelim- yardım edebildiği, çetelerin giderek azaldığı, küreselleşe küreselleşe bir olmaya doğru ilerleyen bir dünyada yaşadıklarını söylüyorlar. Eskisi gibi savaşlar yapılmıyor, şiddet eylemleri azaldı, dünya artık daha süper bir yer. Bunları bu yaşlı heriflerin konfor alanlarından görülen dünya üzerine yaptıkları şımarıklık olarak görüyorum, zaten kendi iddialarını da bir noktada yok ediyorlar. Ekelund, favelalardaki çetelerin ortadan kalktığını, sokak ortasında adam öldürülmediğini vs. söylüyor. Bunun sebebi dünyanın en büyük turnuvalarından birinin yaklaşması/gelmesi olabilir mi acaba? Gözden ırak olan gönülden de mi ıraktır? Katranı kaynatsak olur mu şeker? Sonradan bir başkası, arkadaşı sanırım, söylüyor zaten; bela çıkaracak unsurlar başka şehirlere def edilmiş durumda. Hiçbir şeyin iyiye gittiği yok, sadece görünürlükleri azaltılıyor, hepsi bu.

Maradona, Pele ve Messi muhabbetleri müthiş. Pele'yi sevmezmiş Brezilyalılar, para için yapmayacağı iş yokmuş adamın, o yüzden kendilerinden görmezlermiş. Messi de erkenden İspanya'ya gittiği için Arjantinliler tarafından öyle pek de sevilmezmiş, Tevez daha çok sevilirmiş mesela. Maradona pek çok mektupta sohbet konusu oluyor, hepsini alamayacağım ama oyunun güzelliği açısından bir anekdotu aktarabilirim. 1986'da attığı çılgın koşulu golde kendisine neden pas vermediğini soran takım arkadaşına, "Biliyorum, pas vermeliydim, seni gördüm ama pas vermek hiç aklıma gelmedi," demiş, bireysel yeteneğiyle dünyanın farkını yaratan bir adama neden pas vermediğini sormak da ilginç bir şey. Neyse, oyunun doğası ve yaşamın doğası da karşılaştırılıyor, ilki diğerinin alt kümesi olmasına rağmen futbol gibi kitlelerin takip ettiği oyunlarda yaşama zıt bir durum da ortaya çıkabiliyor, gerçi bu yaşamın nasıl görüldüğüyle de ilgili bir şey. Kaos futbolunun pek sevilmediği malum, oysa yaşamın kendisi ne kadar rasyonel gözükse de kaotik. Bu yüzden Almanya'yı seviyorlar ve sevmiyorlar. Brezilya'nın yedi yediği maç için pek coşkulu yorumlar yapmıyorlar, Arjantin'in Almanya'yı finalde haşat etmesini bekliyorlar ama sonucu hepimiz biliyoruz.

Keyifli bir verkaç bu metin, iki genç ruhlu adamın bütün düşüncesizlikleri, incelikleri, ruhları ortada. Tam olarak ortada değil gerçi, olabildiğince ortada. Yeterli.

Kurt Vonnegut - Gece Ana

"Neymişiz gibi davranıyorsak oyuz; dolayısıyla büründüğümüz role dikkat etmeliyiz." (s. 7)

Hawthorne'un da buna benzer bir sözü vardı, takılan maskelerin yüzü unutturmasıyla ilgili. Mekânlar, insanlar değiştikçe roller de değişiyor. Kimseyle ilkinde olduğumuz kişi gibi tanışamıyoruz, herkeste kişiliğimizin bir başka parçası olarak var olduğumuzu ilk düşündüğümde aklımı kaçıracak gibi olmuştum, çok fazla insan, çok fazla görev, sorumluluk, mekân demek farklı kimlikler demekti. İnsan nasıl bir kişi olarak kalabilirdi? Kalamazdı, kalamamasının keyifli bir yönü yok değil ama bu durumda birçok parçayı bir arada tutmaya çalışmak yorucu oluyor. Birçok insanla birçok ilişki, görünenin ardındakine bir kat daha uzaklaştırıyor. Bu yüzden az insan az bölünme demek, zaten bir insanın sağlıklı arkadaşlıklar kurabilmesi için belirli bir kişi sınırı varmış, ünlü bir düşünür söylüyordu, Bauman olabilir. O sınır aşılmazsa kendimizden uzağa düşmüyoruz, bu iyi. İnsanlarda durum böyle, sorumluluklarda veya yapılması gereken işlerde? Vonnegut'un bu metninde tek bir kırılmanın yol açtığı kaotik silsileyi, zincirleme reaksiyonun yarattığı karmaşayı görebiliyoruz.

Dresden'i anlatarak başlıyor Vonnegut, Avrupa tarihinin en büyük katliamı sırasında yukarıda fırtınalar koparken sığındığı mezbahanın tavanından dökülen sıvaları, sonrasında sığınaklardan çıkarılan cesetleri. Ne kadar büyük bir travma olduğunu kendisi söylemez, hatta kendine has üslubuyla şöyle bir anlatır, kestirip atar. Oysa pek çok metninde bu katliamın yansımalarını görürüz. Ressam bir karakterine kendi gördüğü manzarayı çizdirir Vonnegut; genişçe bir alanda insanlık panayırı. Kül olmuş insanlar, eşyalarını sırtlarında taşıyıp kaçmaya çalışanlar, aklını kaçıranlar, hepsi resmin bir yerinde yer alır. Yıkmak için elinden geleni yapan insandan ümidini kesmese de insanın ne olduğunu bilir Vonnegut, o yüzden kendine karşı da dürüsttür, Almanya'da doğsaydı katliamın bir parçası olabileceğini ve içindeki gizli erdemlerle avunabileceğini söyler. Howard W. Campbell, Jr.'ı bu fikirden doğurmuştur bence; ABD doğumlu ve çocukluğunda ailesiyle birlikte Almanya'ya taşınmış bir karakterin neler yapacağı, ne kadar ileri gidebileceği aklını kurcalamıştır, hatta adamı anlatıcı yapmıştır, bolca casusluk hikâyesini birbirine bağlamıştır ve karakterinin yaptıklarının karşılığını vicdanın yeterince çürümesinden sonra başkasının vereceği cezayla görmek istemiştir. Bolca Vonnegut komedisi, şahane diyaloglar derken elde mis gibi bir metin. Vonnegut da bitiyor yavaştan, başka yazarlar bulmalıyım.

Vonnegut bir de editörün notunu düşüyor, anlatının bir parçası. Campbell'ın itiraflarını hazırlarken itirafçının isteğiyle sansürlediği yerler, değiştirdiği isimler hakkında bilgi veriyor. "Gece Ana" adının Faust'tan geldiğini öğreniyoruz, karanlıktan ve ışıktan bir parça taşıyan Mefisto'nun konuşmasında geçiyor. Campbell'ı yansıtan bir izlek; adamımız da gerek Nazi propagandası yaparken, gerek propaganda metinlerinin içine gizlenen şifrelerle ABD için gizli gizli casusluk yaparken karanlıkla aydınlık arasında gidip geliyor ama bir noktada ikisi de birbirine karışıyor, insanın yıkıcılığının irdelendiği bölümlerde ideolojilerin -insanların demek daha doğru- bir diğerini yok edebilmek için ateş fırtınalarına ve ciğer parçalayan gazlara başvurma eşiğini belirlemeye çalışıyor Vonnegut. Birinin diğerinden daha önce davranmış olması, ortaya çıkardığı yıkım açısından karşı tarafı haklı kılmıyor. Bunu Dresden'in sokaklarında, açık havada oksijensizlikten ölen, toplama kamplarında katledilen, hapsolduğu gemilerle birlikte denizin dibine gönderilen, anında küle dönüşen insanlara sormaya lüzum yok, bu böyledir. Vonnegut da işin bu  boyutu üzerinde pek durmuyor, gerçekten de çözülecek bir problem değil. Sorgulanabilir, daha iyi. Radikal eylemlerin, uç öğelerin mantıktan uzak davranışları başka karakterlerin düşüncelerinde karşımıza çıkıyor, fanatiklerin bitmeyen öfkesine bakıldığında şiddetin hiçbir zaman dinmeyeceği ortada ama mesele bu da değil, birey olarak insanın bu karmaşanın içinde var olmaya çabalaması. Campbell hâlâ çabalıyor, Eski Kudüs'te parmaklıklar ardında hakkında verilecek hükmü beklerken.

Altı saatlik vardiyalar dört nöbetçiye dağıtılmış durumda, bu da Yahudilerin kendisine bakış açılarını çeşitliyor. Arnold amatör bir arkeolog, İsrail doğumlu ve yurt dışına hiç çıkmamış. Ailesi 1930'larda Almanya'dan göçmüş, tam zamanında. Arnold Goebbels'i tanımıyor ama Asur krallarının yol açtığı yıkımları biliyor. Eh, binlerce yıldır değişen pek bir şey yok. Arnold'dan sonra Andor geliyor, daha yaşlı ve bön bir adam. Toplama kamplarından son anda kurtulmuş. Orada tutuklulardan seçilen kolluk kuvvetlerinin varlığını sorguluyorlar, pek çok mahkum bu göreve gönüllü olarak yazılıyormuş. Bir örneğini The Pianist'te görmüştük. Andor'a göre mahkumların neden gönüllü olduklarını anlatabilen bir kitap muhteşem olurmuş ama bu soruya verilecek cevaplar az çok belli; daha geç boğulmak, daha uzun yaşamak, buna benzer şeyler. Mahkumlara dinletilen korkunç şarkıyı daha uzun süre dinlemek işin pis yanı ama insan katlanıyor, değil mi? Bu şarkıyı en sonda, Campbell'ı tutuklatan kadının ağzından çıkan mırıltılar olarak duyuyoruz, ABD'de. Acı dünyanın her yerine yayılmış durumda. Andor'dan sonra Arpad. Macar SS'inde çalışan bir köstebek. Birliğinin görevi, Yahudilere bilgi uçuranları bulmak. Arpad iyi bir köstebek, on dört Nazinin öldürülmesine yol açıyor, hatta Eichmann birliği doğrudan kutlamış bu sebeple. Bundan iyi bir kara mizah düşünemiyorum. Arpad'dan sonra Mengel. Altın dişlerini söken Nazi karşısında ölü taklidini o kadar iyi yapmış ki yaşıyor işte, üst düzey bir savaş suçlusunu asarken ve bavulunun deri kayışlarını gererken aynı duygular belirmiş. Hiçlik.

Dört adam üzerinden Yahudi cephesine bir göz atma şansımız olur, bir yandan yaşamın devam ettiğini görürüz, genç neslin geçmişle pek bir ilgisi yoktur, yüzü geleceğe dönüktür. Yaşlılar hatırlar, dehşetle baş edebilme konusunda her birinin ayrı bir uğraşı vardır. Kimi unutmaya çalışır, kimi öfkesini başka bir şeye yansıtır. Campbell'a kötü davranmazlar, anlamaya çalıştıkları için sohbet ederler. Bu itirafnamenin de Campbell'ın kendi kendiyle sohbeti denebilir, o da kendini anlamaya çalışır. Oyun yazarı, sanatçı Campbell'ın Yahudi karşıtı söylemleri, savaşın sonunda Almanya'da ortadan kaybolup Greenwich Village'ta belirmesi, New York günleri ve Kudüs'e son yolculuğu iç içe geçmiş hikâyeler halinde belirir. İnsanlar belirir, kaybolur, her şey fırtına halinde yaşanır.

Almanya'daki GE şubesinde görevlendirilen babanın peşinden Almanya'ya. Yeni bir yaşam kurma çabası, yazarlık, aktris Helga Noth'la evlilik ve savaşın başlangıcı. İngilizce konuşan bir dünyaya propaganda yayınları yapmaya başlar Campbell, çalıştığı süre boyunca neden bu işi yaptığını pek düşünmez, savaşın bitmesiyle birlikte yakalandığında düşünmeye başlar. Nazileri sıradan insanlar olarak görmektedir, cephede bulunmadığı için, gaz odalarını da görmediği için belki, onlara karşı nefret beslemez, onlara bayılmaz da. ABD hesabına çalışması da onlara bayılmamasına yol açan, bir şeylerin yanlış gittiği duygusunu doğuran, derinlerde bir yerin etkisiyledir. Çift taraflı çalışmasının yol açtığı ironik, gülünç durumlar ortaya çıkar, tam Vonnegut işi. Diyalog ağırlıklı muhteşem bir teknik. Neyse, casus olduğunu bilen üç kişi vardır, bu yüzden yakalandığında savaş suçlusu olarak görülür. Kendisini yakalayan Teğmen Bernard O'Hare'ın önünde, darağacına baktığı fotoğraf yayımlanır ama milyonların beklediği gibi idam edilmez, ABD hesabına casusluk yapmasını sağlayan adamın yardımıyla ortadan kaybolur. Aynı adam birkaç kez daha yardım eder, savaş sonrasında cadı avı başladığı zaman en yakınlarının da kendisini ortadan kaldırmak istediğini öğrenen Campbell, hayalet olarak yaşayamayacağını anladığı an kendisini ihbar eder.

ABD'nin gizemli adamı, onca yanlışın içinde doğru bir şeyler yapmaya çabalayan Campbell'a muhtemelen hiçbir zaman gerçekte ne yaptığının bilinmeyeceğini, suçlu olarak görüleceğini söyler ama Campbell'ın vicdanının kefaretidir bu; nihayetinde erdemli bir insan olamayacaksa da erdemliliğe olabildiğince yaklaşmak ister. Bu uğurda geleceğini gözden çıkarır, çok sevdiği karısının Rus casusu olduğunu öğrenince ondan da kopar, teslim olur. Ölüm cezasına çarptırılmayı beklerken ABD'nin gizemli adamından mektup gelir, yıllar sonra. Adam son anda gerçeği anlatmaktadır, mektupta Campbell'ın ABD casusu olduğuna şahitlik ettiğini söyler ve kendini ifşa eder, Campbell'ın hayatını kurtarmak uğruna. Bu, ruhsal bir sağalmaya yol açmaz. "Howard W. Campbell, Jr'ı kendine karşı işlediği suçlar nedeniyle asacağım bu gece, galiba bu gece." (s. 244) Son.

Kimlikler, kimliklerin inşası, birey, toplum, savaş, öfke, kin, hemen her şey üzerinde düşündüren bir Vonnegut şahanesi.

5 Temmuz 2018 Perşembe

Guillermo Rosales - Felaketzedeler Evi

Otobiyografik, bu yüzden novellanın ardından gelen Guillermo Rosales ya da Entelektüel Öfke başlıklı inceleme yerinde olmuş. Rosales'in sürgünlerini, Küba'nın komünizm adı altında yol açtığı totaliter baskıyı bilmeden metin güdük kalır. Zaten unutturulmuş, basılana kadar sayısız ret yemiş bir metin bu; Küba'nın dışladığı ve görmezden geldiği, ABD'nin "gündemi oluşturmayan bir mesele içermesi sebebiyle" ilgilenmediği bir metin. Tam bir yalıtılma ve yabancılaşma. Aidiyet duygusu ortadan kalkınca insan bir parça daha özgür olduğunu hissedebilir ama bu kez de kapitalist sistemde hayatta kalabilme problemi ve Rosales'in psikolojik hasarı özgürlüğü engelliyor. Korkunç bir bakımevine hapsedilmiş insanların sömürülmeden hayatta kalamayacaklarını görüyoruz. Hapsedilmek parmaklıklar ardına atılmak gibi bir durum değil, dışarıda tek başına yaşamı sürdürememe durumu. Orta sınıfın kadim korkusu. Bunu iyi beceriyor sistem; aslında ihtiyaç olmayan ihtiyaçlar yaratıyor ve aslında sahip olunmayan parayla bu ihtiyaçları gidermeyi sağlıyor, zinciri takıveriyor bu sırada. Tabii burada daha dolaysız bir biçimde takılan zincirden bahsetmek gerek.

Rosales komünist ve kapitalist toplumlarda da yaşamış, ikisinin de birbirinden farksız olduğunu söylüyor. "Nefretle yazılan bir roman" bunun kanıtı. "'Tanrıya inanmıyorum. İnsana inanmıyorum. İdeolojilere inanmıyorum.'" (s. 98) Bakımevindeki akıl hastalarından birinin Küba'daki bütün malları elinden alınmıştır, komünistlere sallayıp durur bu yüzden. 1980'de muhaliflerin ABD'ye gitmesine izin verilmesiyle birlikte binlerce kişi Küba'dan kaçar ve arkalarında koca bir geçmişi bırakırlar, yeni bir ülkede, bu sefer başka bir yırtıcının pençeleri arasında yaşamaya çalışırlar. Küba'nın boğucu atmosferinden kurtuldukları söylenemez, ABD her ne kadar özgürlükler ülkesi olsa da  -ya da öyle olduğu iddia edilse de- malum sistemi dolayısıyla insanları öğütür, posalarını çıkarır. Posaları çıkmış insanların hikâyelerini göreceğiz, başta Rosales'in personası olan William Figuares'in. Figuares, figür. O, ismini bildiğimiz sayılı örneklerden. Rosales ömrünün son zamanlarında geçirdiği sefilliğin karşısına çıkardığı insanları yazsaydı sürünmenin sagasını ortaya çıkarırdı ama yazdıklarını yok eden bir yaratıcı o da, Bernhard'ın romanlarından fırlamış gibi. Kardeşi, Sokrates adlı bir roman yazan Guillermo'nun yaşamından bir kesit sunuyor: "'Onu yazmak için bir ay odasına kapandı. Hiç sokağa çıkmadı. Daha sonra yaktı o romanı. Kendini mahvetme yeteneği böylesine gelişkin başka hiç kimseye rastlamadım hayatımda. Her an sönebilecek bir ışıltı gibiydi o.'" (s. 107)

Bir de şu: "Yazdıklarını düzeltme, değiştirme yoluna gitmiyordu. Hızla yazıyor hızla yırtıp atıyordu yazdıklarını. Annesi yazdıklarını dolaba kilitliyor; o dolabın arkasını söküp kâğıtları buluyor, yok ediyordu." (s. 107) Aslında kendisinin Bernhard tarafından anlatıldığını düşünüyorum, Bernhard kendisini hiç duymamıştır muhtemelen ama duysaydı ne düşünürdü, çok merak ettim. İntiharına kadar birebir anlattığı biri, dünyanın öbür ucunda dünyanın acısını omuzlamış ve bu kokuşmuşluğa belirli bir süre katlanabilmiş, hayatına son verene kadar. İntihar kararında görmezden gelinmesinin etkili olduğu söyleniyor, zaten kendisine hiç güvenmediğinden eserlerini yok ediyor ama birkaçının yayımlanmasına -arkadaşlarının zoruyla da olsa- izin veriyor. Hayatının zirvesi, Octavio Paz'ın son kararıyla kazandığı Letras de Oro adlı yarışmanın ertesi olabilir. Umutlanmıştır, yeni eserler yazacağını düşünmüştür, yazmıştır da. Yok etmediği metinleri bulunmuş, onlar da Türkçede yayımlanır umarım. Hayatın adaletsizliğine karşı entelektüel şiddet, onun savunusu bu. Sert bir gerçeklik, her şey olduğu gibi. Kötülük sokaktaki bir adam olarak dolanıyor ve bütün gerçekliğiyle anlatılıyor, metinler kafaya inen bir baltaya dönüşüyor. Rosales'in yeterince keskinleştiremediğini düşündüğü baltalar bir yana, bu metin bile ne kadar kızgın olduğunun kanıtı. Yaşamında da son derece acımasız ve sertmiş, etrafındaki insanlara pek tahammülü olmadığı söyleniyor. Gergin olmadığı zamanlar komikmiş, mizah duygusu çok gelişmiş bir adammış. Duygusal zekasının ardında sürüklenen bir adam Rosales, onca adaletsizliğe karşı öfkelenmekten başka yapabileceği bir şey yok.

"Dışarıda bakımevi diyorlardı oraya, ama mezarım olacağını biliyordum ben." (s. 7) İlk cümle ve metnin kilit cümlesi bu, zira hastaların istedikleri zaman çıkabildiklerini görüyoruz ama hep geri dönüyorlar. Berbat yemekten üç kaşık alıp dördüncüyü tüküren, bakımevi çalışanlarının rezilliklerine şahit olan, terk edilmiş, hor görülmüş insanlar, özellikle Figuares gibi deli olmadığı psikiyatrist tarafından da söylenen bir adam neden geri döner? Özgürlük de üzerinde oldukça durulan bir olgu olarak belirir metinde, her şeye rağmen özgürlüğü seçen ve hayatını yaşayan arkadaşları Figuares'te herhangi bir korku uyandırmaz, hatta özgürlüklerine tutundukları için onları içten içe takdir eder adamımız. Öyleyse neden kendisi de çıkıp gitmiyor? Aralarına sonradan katılan Francis'e tutulduğunda, birlikte eve çıkma ve o pislik yuvasından kurtulma hayalleri bakımevi sahibince engellendiğinde, Francis annesi tarafından götürüldüğünde yaşamak için, özgürlüğünü elde etmek için sebeplerin en güzeli var elinde ama kurtulmuyor, kurtulmak istemiyor ve bakımevinde kalıyor. Bunun üzerine düşündüm, Figuares'in -metinde Figuares olarak geçiyor, arka kapakta Figueras, hangisinin doğru olduğunu bilmiyorum ve araştırmayacak kadar tembelim- sağaltılamayacak ölçüde kırıldığı sonucuna vardım. Bulunduğu ortamdaki düşkünlere şiddet uygulamaya başlaması, onların eşyalarını aşırması, Francis aralarına katıldığı zaman kadına çektirdiği işkence, pek çok şey onun da ezenlerin yanında yer almak istediğini gösteriyor. Gücün elinde olması ve istediği zaman kullanabilmesi, muktedir olanın eziyeti sürdürebildiğince görmezden gelmesini, yaşadığı ortama katlanmasını sağlıyor olabilir.

Francis için ayrı bir paragraf lazım. Güzel kokuyor, diğerleri gibi leş kokusu yok. Güzel giyiniyor. Figuares'in dikkatini çekiyor hemen, kendisine ne yapılırsa yapılsın onaylayan cevaplar veriyor. Marina Abramović'in performansını hatırlıyorum, gözlerinden yaşların aktığı bir fotoğrafı var. Üzerine dikenli bir dal saplanmış, izleyiciler performansın bir parçası olarak sanatçıya acı çektirmişler ve sanatçı sanatını sürdürmek için dimdik ayakta. Francis de böyle; Figuares kendisine tecavüz ediyor, boğazını sıkıyor, türlü eziyetlerle kendisinin kılmaya çalışıyor ama sadece onaylıyor Francis. Figuares bu noktada varlığını sorguluyor, kırıldığı noktayı bir ölçüde onarıyor ve kadını gerçekten seviyor, vuruluyor bayağı. Birlikte kaçıp gitme planları kuracak kadar. Kadın tam da bu noktada iletişim kuruyor adamla, sadece onaylamıyor artık, konuşuyor ve planlar yapıyor. Bu ilişki oldukça ilginç, düşündürücü.

Figuares kim? Yazar, yazar arkadaşları var. Küba'dan kaçıp ABD'ye geliyor ve zengin akrabaları tarafından, halasının vasıtasıyla bu bakımevine kapatılıyor çünkü ailesinin yüz karası bir akıl hastası gibi davranıyor, uyumsuz, kazananların yanında yeri yok. İngiliz şairlerinin, Romantiklerin şiirlerini okuyor ve onların bunaltısını kendi yaşamına eklemliyor. On beş yaşında bütün büyükleri okumuş: Hemingway, Faulkner, Kafka, Musil, Joyce... Hemingway bir noktada hayatını kurtarmasını sağlayabilirdi; Francis'le kaçmayı düşündükleri sırada polis tarafından yakalanınca karşısına çıkarıldığı psikiyatrist Hemingway hayranı çıkıyor ve ilk kez yaptığını söylediği bir şeyi yapıyor, bakımevi sahibiyle konuşup özgürlükleri için uğraşıyor. Francis annesi tarafından götürülmemiş olsaydı mutlu bir son izleyecektik. Gerçi ben Figuares'in her şeye rağmen çıkıp gittiğini ve Francis'i aradığını düşünerek alternatif bir son yarattım kafamda, bu kadar acıya bir tanecik mutluluk olsun.

Mekân. Rosales'in katı gerçekçiliği o kadar şiddetli ki klozete tıkılmış kıyafetlerin üzerine işeyip sıçan hastaların yaydığı koku duyuluyor. Bakımevi çalışanlarının hastalara tecavüz etmeleri, eşyalarını yürütmeleri, pek çok şey işi karikatürleştirme tehlikesi yaratıyor ama buna izin vermiyor Rosales, kendi deneyimlerini kurarken olabildiğince doğrudan bir anlatı kullanıyor. Dehşete düşmemek elde değil.

Rosales bir temiz deşti. Ya da kendi deşiğini gösterdi. Okurda iki çukur oluşacak, omuzlarda ve kalpte.

4 Temmuz 2018 Çarşamba

Wilhelm Genazino - O Gün İçin Bir Şemsiye

Baturay o kadar çok önermişti ki nihayetinde okumuştum, Mutsuzluk Zamanlarında Mutluluk beni darmadağın etmişti, toparlanmak zaman almıştı. Toparlanmak için sahilde bisiklete binmiştim bir süre, günde elli kilometre kat ettiğim oluyordu, canım çıkıyordu ama fiziksel bir aktivite bütün düşüncelerimi alıp götürüyordu, kuru kafamdan daha fazla bir şey dökülmeyesiye kendimi yoruyordum. Bir doksan boya yetmiş beş kilo yakışmıyordu, hastalıklıymışım gibi göründüğümü söylüyorlardı ama kendime engel olamıyordum, sigarayı bırakmam da bir şey yememe yol açmamıştı, sadece daha da basitleşmeye çalışıyordum, yaşamımı daha basit yaşamak için elimden geleni yapıyordum. Bu bir hafta öncesine kadar böyleydi, şimdi onca ağırlığı kaldırıp indirmede herhangi bir mantık aramamama rağmen vücudun alarm verdiğini hissettiğimden lor, hindi füme, balık gibi protein namına kafayı yemiş ne kadar besin varsa alıp haşat ettiğim kaslara gönderiyorum. Bir şeye takıntım olacaksa, basitleşmenin yolu buysa kendimi değiştirmeliyim, diye düşündüm, koltukta otururken. Bu koltuktan ölüme bakıyorum, doksanlık anneannemin hastanenin tek kişilik odasında tek kişilik ölümünü izliyorum, on gündür. Kalbinin çok kuvvetli olduğunu söylüyorlar, böbreklerinin iflas etmiş olmasına rağmen onu kalbi ayakta tutuyor, anneannemin basitleşmesinin karşılığı da bu. Ölümün yalınlığı bana tekrar Genazino okuttu, Baturay'a ben önerdim bu sefer.

"Baturay, adamın bu metnini okudun mu?"
"Listeye eklenmiştir."
"Ne listesi lan, başla çabuk."

Ekle de, bu sefer de aynı şey. Bir metni atlatabilmek için gerekenleri listeleyeceğim, belki yardımı dokunur. Askere gitmek iyi bir fikir, düşünce namına ne varsa silip süpürülür. Askerlik olmazsa fiziksel bir iş şart, markette çalışmak iyi fikir. Gelen malları indirmek, depoya yerleştirmek, raflara dizmek bütün bir günü alan süper bir iş. Yürümek iyi bir iş değil, iyi olsa şemsiyeliğinden pek de memnun olmayan adamımız zannediyorum ki nesneleri, anıları, insanları ve yaşamını birbirine karıştırmazdı. Anlatıcı olarak kendisinin hikâyesini dile getirir, bu iyi değildir. "Hayatımın, hayatımın bir incelemesine dönüşmesinden hoşlanmıyorum." (s. 155) Bir şeyin güzelliğini düşünmenin o güzelliği örselemesinden nasıl kaçınılacak, idrak etmeden yaşamanın bir olasılığı düşünme yetisinden uzağa düşmekte yatıyor bu, evet ama toplum böyle bir yaşamı istemiyor, toplum insanı bilincini koruması yönünde zorluyor, aksi halde parmaklıklar ardına atıyor ve diyor ki, "Sen bu halinle işime yaramazsın, bu tür maddeler kullanmamalısın." Madde kullanmak. Bir olasılık, tehlikeli olanından. Adamımız tehlikeden biraz uzak, herhangi bir şey kullanmıyor. Kırk altı yaşında. Ayakkabı denetçisi. Giydiği ayakkabılarla kentte dolanıp duruyor ve hissettiklerini raporlaştırıp işverenine teslim ediyor. İşi bu. Ölümden uzak, ölümle bir işi olmasa da adım adım yaklaşan bir karanlık var, bu onu çabalayan birine dönüştürüyor. Çabalamayı bırakırsa delirir, bazen delirmeyi çok istiyor ama yaşamı, dünyayı her şeyiyle, olduğu gibi kabul edemiyor bir türlü, kabul edebilseydi, işte o zaman delireceğini düşünüyor. Ölümü olduğu gibi kabul edemiyoruz, yaşamı da aynı şekilde, tam bir yalınlığı deliliğin yüzlerinden biri olarak görüyoruz.

Hızlı geçişlerden bahsetmem gerekiyor, mutsuz olduğu zamanlarda mutluluğu arayan adamı hatırlıyorum, yaşamın olağanlığındaki detayları fark ederek yırtıyordu mutsuzluktan. Ha, neydi, aslında yavaş yavaş kayışı koparıyordu ama mutluluğun derecesi arttıkça önemsizleşiyordu bu. Her zaman izlenecek bir şeyler, düşünülecek bir şeyler vardı, burada da var. Adamımız yürüdükçe okul çocuklarını görüyor, okul çocukları üzerinden kendi yaşamını biçimliyor ve havada süzülen bir kağıt parçasına takılıyor bu kez, kendi yaşamının uçuculuğuna bağlanıyor, her şey birbirine bağlanıyor ve bütün bunlar, nesnelerle düşüncenin iletişimi çizgi üzerine çizgi çekiyor, çizgiler koyuruyor ve derinleşiyor, yüzeyde iz bırakmaya başlıyor ve daha derine işliyor. Daha derine, adımlar sürdükçe. Adamımız yürüyor, başka hiçbir şey yapmıyor. Tanıdıklarına rastlıyor, yirmi yıl öncesinin arkadaşları, sevgilileri, tanıdıkları, nefret ettikleri, hepsi şehrin bir yerinde karşısına çıkıyor ve hepsiyle bir şekilde iletişimini sürdürüyor. Onların yaşamlarını hatırlıyor, ne iş yaptıklarını biliyor ve yalanlara başvurarak hepsini anlatıyor. Doğruları aralardan seçebiliyoruz, isteğince. Dalgıç gözlükleri yüzünden terk ettiği ilk sevgilisi, mekanik bir sevişmenin sonunda dükkânından çıktığı kadın, yeşillendiği bir başkası, hepsinin bir noktada birbirine bağlanabilmesi adamın düşüncesini sürüklüyor, düşünce peşte bir sürüngene dönüşüyor, üç kuruş paraya yapılan işin asıl getirisi düşünceler ve delirmekten biraz daha uzaklaşmak oluyor. Üç kuruş, "dünyada kendi icazeti olmaksızın dolanan bir adam" için gayet yeterli ama kendisini terk eden sevgilisinin istekleri için acınası ölçüde yetersiz. Kadın, adam için ortak hesaplarında bir miktar para bırakmış, adam bu paraya dokunmak istemiyor. Başkaca, çocukluğunu hatırlamak istemiyor, çocukluğunun bir anlatıya dönüşmesini istemiyor. Bunlar izlek. Genel olarak hatırlamamak istiyor ve en büyük yardımcısı yürümek, yürümezse hatırlayacak. Yürümekle ilgili onca kitap okundu, yürümekle kaybolmak arasındaki bağlantıları hatırlayın. Solnit'in anlattıklarını, Le Breton'u ve Gros'u hatırlayın, sonra yürümeye başlayın ki hatırlamayın. Yürümek, evet, ilk adım hatırlayıştan gelir, ikinci ve sonrakiler unutuştan.

Düşünce panayırı, oradan oraya atlayışlar ve pek çok sokak, adımlanacak yollar düşüncenin sokaklarında filizleniyor önce. Martıların sokaklarının uçuşta filizlenmesi gibi. Ailenin attığı ilk tohuma da bir yerde rastlıyoruz; öpülmeye isteksiz bir annenin babayı ve diğer erkek kardeşi itmesi de bu sokakların ortaya çıkarken çarpılmasına yol açtığı bariz, adamın karşılaştığı onca kadın, ulaşılmazlar topluluğu olarak hep bir adım ötede duruyor. Küçük kıçını bir güzel çavuşladığı kadın bile ulaşılabilecek bir yerde değil, bir insanın diğerine dokunamayacağının farkında bu adam, Ishiguro'nun hiçlik zeminini hatırlıyorum hemen. Derinlik sandığımız şeyin yoklukta beliren bir yanılsama olduğunu anlamıyoruz, yokluğa daha da fazla kapılıyoruz, ötesinde hep bir şeylerin olduğunu düşünüyoruz ama sonsuz bir düşüşten başka bir şey yok. Her insanın kuyuluğu bu nafile çabada beliriyor. Kendisini terk eden kadına, Lisa'ya yaklaşmaya çalışan adamın başına sadece "yaşamın geldiğinden" haberi çok sonra olacak, her şey olup bittikten sonra. Öğrencileriyle baş edemeyen Lisa, malulen emekli olup kafayı kırınca yapacak hiçbir şey kalmıyor. Bu şeye benziyor; bir ânın hayatımızın en güzel ânı olup olmadığını, o an anıya dönüşmeden bilemeyiz, dolayısıyla o ânı hiçbir zaman yakalayamayacağız, yakalar gibi olacağız ama bunun boşa çabalamak olduğunu bileceğiz. Bunu bir kere anladıktan sonra -yine an- gideni rahat bırakabileceğiz, yoksa omuzda bir çöküntü olarak kalacak.

Sadece yürümek, sadece akış, tercihlerle beliren düzen, sürüklenilen kaos, Genazino yine biraz kül, biraz duman bırakıyor geriye. Yine denizin sakin hakikatini aradım bugün, dalgaların gelişini ve gidişini Calvino'dan başkası anlatmamalı belki ama Genazino'nun "yaşayan" insanlarından başkası da sezdirmemeli.

2 Temmuz 2018 Pazartesi

Peter Ackroyd - İngiliz Hayalet

Ackroyd'un tırıdan ve vırıdan çıkardığı araştırma konuları ilgi çekici, biri hayaletlerle ilgili olan. Bu. Poe'yla ilgili araştırması iyiydi, diğerleri de karıştırdığım kadarıyla çok iyi. Kurmaca metinleri hakkında bir fikrim yok ama iyi araştırıyor, zaten dünyanın en iyi okullarında okumuş herif, o kadar yapsın. Hayaletleri araştırmasıyla çektiği dikkatleri kuru tasnifçilikle dağıtmıyor, ilginç vakaları ele alıyor ve edebi tarihin içine, çok da uzak zamanlara gitmeden bu vakaları yerleştiriyor. Bunu yaparken hayalet nedir, nerelerde bulunur, etimolojik olarak nerededir ve nerede değildir, meseleyi pek çok yönden ele alması da takdirlik. Çerçeve İngiltere ile sınırlı; Keltlerin çok zengin inanışlarına pek bulaşmadan, pagan inançlardan çok modern zamanlarda gerçekleşen olaylar üzerinden hikâyeleri sıralıyor Ackroyd. Hayaletlerin de garip huyları vardır, bu garip huyların yaşayanların dünyasına yansımalarını okurken hayaletlere dair bildiğimiz her şeyi aklımızdan geçiriyoruz ister istemez. Hayaletin gitmesi gereken yere gitmemesinin sebepleri, hayalet inancının ortaya çıkışındaki arketipik imgeler ve günümüzdeki versiyonları, enginar tutulan hayaletin kaçmama nedenleri, bir sürü şey. Bildiğiniz gibi enginar ve turp, hayaletler için ayak kokulu Doritos etkisi yapmaktadır. İyi pişirilirse tabii. Şener Şen koşuşuyla kaçan bir hayalet görürseniz az sonra kaliteli bir enginar yiyeceksiniz demektir diyorum ve burayı dağıtıyorum. Dıkş. Ha, elbette Stonehenge enginarı. Dünya'nın güç çizgilerinin kesiştiği sayılı yerden biridir Stonehenge, orada yetişen ürünler başka boyutlardan da enerji çeker, nelere dönüştükleri ancak kullanıldıkları zaman anlaşılabilir.

Yeterince gevezelik ettikten sonra Giriş bölümüne geleyim artık. İngiltere'nin cinler ve periler ülkesi olduğunu söylüyor Ackroyd. Çeşit çeşit mahluğun gezdiği, dolandığı bir yer, oldukça da eski. Ölülerle birlikte yaşayan topluluk olarak Çinlileri örnek gösterirler, adamların inançları gereği bu böyledir ama İngilizler de geri kalır gibi değil; ilk dalga göçlerle birlikte yerleşilen İngiltere'de kaynak kodlar olarak öcüler zaten yerleşmiştir diye düşünüyorum, sonraki göçlerde bu kadim inanışlar birbirine geçip kaynaşmıştır ve Nordik, Kelt, Cermen, daha da sayamadığım onca milletin yanlarında getirdiği özgün meseller iç içe geçerek adayı süreğen bir hayalet istilası altında bırakmıştır. Adanın, adaların hikâyeleri hayaletler üzerinden de korunmuştur böylece, bir insan topluluğunu bir arada tutacak hikâyeler böylece yaratılmıştır. "Hayalet bir nevi devamlılığı temsil etmektedir." (s. 13) Hayalet bağlantı noktasıdır, zamanın yoğunlaşmış halidir, geçmesi zor olandır. Travmanın bir uzantısı olabileceği gibi yeniye aralanan bir kapı da olabilir, metinlerde musallat olduklarını paradoksal biçimde kendilerinden kurtulmaya davet eden hayaletleri biliyoruz, işi yarım kalanların gidemediklerini de biliyoruz, gitmesine izin verilmeyenler de var. O kadar muhtelif hayalet var ki her biriyle farklı boyutlarda ilişkiler kurulabilir. Film izlemelik hayalet, kitap okumalık, yürüyüşe çıkmalık. Mesela Byron'ın ve Wordsworth'ün yürüyüşlerinde, dev bahçelerin hayaletlerinin kendileriyle birlikte yürüdüklerini, belki de kulaklara birkaç sözcük fısıldadıklarını hayal ederim. Bu meseleyi Neil Gaiman ne güzel ele alıyordu; Mezarlık Kitabı'ndaki şair hayaleti bilir misiniz? İşlerin en civcivli olduğu zamanda Nobody'nin hacamat ettiği bir düşmanı görünce bu konu hakkında enfes bir gazel yazacağını haykırıyordu, curcunanın içinde. Çok affedersiniz, gülmekten altıma işiyordum. O zamanlar her şey daha komikti galiba. Şimdi okusam o kadar komik gelmez belki. Ama komik ya.

Ackroyd Beowulf'tan giriyor tabii, afili bir eser. Grendel'in silueti bir hayalet; duvarlardan geçip insanlara huzursuzluk veriyor. Kaliteli bir hayalet. Antikalara, harabelere, geçmişin pek çok yönüne hasta olan İngilizler için güzel bir başlangıç. Saymaya başlıyor Ackroyd, eserlerdeki hayaletli bölümleri ele alıp bu -çoğu zaman- sevimsiz dostumuzun çetelesini çıkartıyor. Melankolinin Anatomisi'nde "şeytanın ta kendisi" olarak görürüz kendisini, özellikle 17. yüzyıldan itibaren varlığı son derece kanıksanmış, hatta yeminli ifadelerde varlığı hukuken kabul edilmiş gibidir. 1882'de Psişik Araştırmalar Derneği'nin kurulması, korku yazarlarının yavaş yavaş beyin yaktırmaları derken hayaletler ayyuka çıkmış, sonrasında film endüstrisi vs. derken almış yürümüş zaten. Sözcüklere bakıyoruz; coğrafi şekillerle hayalet/umacı/öcü anlamındaki sözcüklerin aynı kökten gelmeleri ilgi çekici, en azından eski metinlerde böyle olduğunu söyleyebiliriz. Keltçeden gelenler, dindar hayaletlere verilen isimler derken hobbit sözcüğünün Yorkshire civarında hayalet anlamına geldiğini görüp şaşırırız. Şaşırdım. Vay!

Hikâyeler başlıklar halinde inceleniyor, hayaletlerin huyları gereği bir yerde durabiliyorlar, gezici olabiliyorlar, çeşit çeşitler. Mesela bir mekânı ele geçirenlerine bakalım. Evdeki hayalet. Ömer Seyfettin'in Perili Köşk'ünden hallice hikâyeler var ama bazıları çok ilginç. Daha çok nasıl anlatıldıkları üzerinde duracağım, genellikle bir kaynaktan alıntı yapılıyor, derleme usulü. Andrew Lang'in bu konuda muazzam çalışmaları var, onlardan alınan çok sayıda hikâye yeterince hayalet sağlıyor zaten. Genellikle belirli odalarda, belirli bölgelerde takılıyor bunlar, oralarda yoğun bir şeyler yaşayıp duvarlara sindirmişler sanırım. Biraz bahsi geçiyor, bilinç parçalarını rastgele savuruyoruz ve bir yerlere gömüyoruz veya salınıp durmalarını sağlıyoruz. Öldükten sonra bizim için ekmek kırıntıları oluyorlar sanırım, geri gelebiliyoruz. Böyle bir durum varsa deli dehşet şeyler düşündüğüm yerlere gerçekten dönmek isterdim ama benim işim burada bitmiştir, en başta önemli olan buysa gelmeyeceğim. Burayı yeterince görmüş olacağım. Yani, konsepti anladık. Duygulanıyoruz, yaşadığımızı hissediyoruz ve zamanı gelince gidiyoruz. Herhangi bir neden-sonuç ilişkisi kurmuyoruz, herhangi bir şeyi mantığa bürütmüyoruz, sadece yaşıyoruz. Akışın uğultusunu hissediyoruz, içinden geçtiğimiz ve içimizden geçen şeyi seziyoruz, yaşıyoruz. Bu kadar. Zaten kentsel dönüşüm dalgası bizden önceki nesli son hayaletli nesil olarak belirlemiş olabilir, artık nereye döneceğimiz de belli olmadığı için bizim nesilden, seksen sonu ve sonrası doğumlulardan hayalet çıkmaz.

Gerçeklik paylarını pek incelemek istemiyordum, zira böyle hikâyelerde gerçeklik aramak, eh, gerçi herhangi bir metinde gerçeklik aramak metne tekme atmak demektir. Yine de yemin billahlı ifadelerin varlığı kesin, çapraz sorgulamalarda falso vermeyen insanlar kesin, toplu travma hali yoksa insanların aynı anda gördüğü şeyler kesin, hatta soylular sınıfından olan insanların ifadeleri o kadar güvenilir ki anlattıkları hayalet yerine unvanları inanılır haldeymiş gibi. Kısacası H. G. Wells, G. K. Chesterton gibi abilerin hayaletli öykülerinin başında kullandıkları kalıplar, hikâyenin kimden alındığının söylenmesiyle oluşması beklenen güvenilirlik direkt bu tür hikâyelerden aparılma.

Roma döneminden kalma, binlerce yıllık hayaletin hikâyesi benim en çok dikkatimi çeken hikâyeydi. Hep merak ederdim, on bin yıl öncesinin insanının hayaleti neden yok, neden bütün hayaletler modern? Burada bir tane var işte, iki bin beş yüz yıl öncesinin hayaleti ama iş görür, yeterince uzaklardan geliyor. Başka, hayvanların hayaletleri de ilgi çekici. Bir de filmleştirilmiş olanlar var tabii; Enfield Olayı, The Conjuring II. Filmin gerçekle ne kadar örtüştüğünü merak ediyorsanız öykü elinizden öper. Bir de hayaletlere karşı çok mantıklı bir tepki ortaya koyan, onları anlayışla karşılayan bir adamdan bahsedip bitireyim. Adam tiyatro oyuncusu, kaldığı odanın altında marangoz atölyesi var. Geceleri aşağıdan sesler gelirmiş, adam hiç istifini bozmazmış. Sesler kesilmiş olsaydı o zaman korkacağını, marangozların kendisini ziyaret etmek üzere yukarı geldiklerini düşüneceğini söylüyor. Makul, bence birlikte yaşayabiliriz. Herkes kendi işine bakarsa bu dünyada hepimize yer var.

Güzel bir öcü derlemesi bu, Ackroyd yine ince çalışmış. İyi.