18 Ekim 2018 Perşembe

George Saunders - Arafta

Çadırın ipeği kutsal bir ışıkla parlıyor, idea ipeği, gizlediği alanda geçişin son aşaması için birtakım ölçüm işlemleri yapılıyor. İsa-prens bizzat gözlemliyor, kalbi tartılacakların başında Osiris misali bekliyor, ki İsa'yla Osiris arasındaki benzerlikleri inceleyen müstakil bir eser mutlaka vardır, neyse, tek bir soru. "Nasıl yaşadın?" Bu, cevabı soranlar tarafından bilinen bir soru, önemli olan muhatabın kendiyle ilgili bir sorunun cevabını bilip bilmediği. Kitabın son bölümünde Saunders'la yapılmış bir röportaj var, Saunders orada İsa'nın bir sözünden etkilenip bu dürüstlük meselesini değerlendirdiğini söylüyor. İçimizdekini açığa vurunca kurtuluruz, açığa vurmadığımız müddetçe onun verdiği acıya mahkum olacağız, kısacası insan kendi cehennemini kendi yaratacak. Bir cevabında da Tibet metinlerinde insanın ölümden sonrasıyla ilgili ne düşünüyorsa onunla karşılaşacağına dair yazılanları irdeliyor Saunders, uzun süredir düşündüğüm ve biraz olsun inandığım bir şeydi bu, dengini bulmak güzel oldu. İyice dağıldı mevzu, soruya dürüstçe cevap verenler için ışıktan kapılar açılıyor ve Krallık'a bir yol açılıyor, kendini kurtaran ruhlar yolculuklarını mutlulukla tamamlıyorlar. Dürüst olmayanlar ipek çadırın bir anda insan etine dönüştüğünü, İsa-prens'in biçim değiştirerek Şeytan'a benzediğini görüyorlar ve acı çekecekleri mekâna doğru sürükleniyorlar, korkuları tarafından. "Dürüstçe söyle!" sözü yankılanıyor, Rahip Everly Thomas nefret ettiği dayısının sesiyle söylenmiş bu sözü işitir işitmez, kalbi tartılırken İsa-prens'in ve yardımcılarının aşırı karamsar tepkilerini görünce dönüp kaçıyor, kimse onu kovalamıyor. Herhangi bir kötülük yapmadığını söylüyor önce, Tanrı'nın Kelâmı'nı yaydığını, hayırsever biri olduğunu söylüyor ama kendinden emin değil, ara sıra şüpheye düştüğünü itiraf ediyor, lanetlendiğini düşünüyor. Gerçeği söyleyememek gibi bir laneti var, uzun süredir birlikte yaşadığı arkadaşlarına öldüklerini, arada bir yerde kaldıklarını söylemek istiyor ama emredildiği gibi sessiz kalıyor, gerçeği bir tek kendisi biliyor. Aslında öldükten sonra, bilinmeyen bir diyarda bile Tanrı'nın buyruklarını yerine getirmeye devam ediyor, insanların/ruhların düşüncelerini toparlamalarına yardımcı oluyor, çizgiyi aşmadan. Çoktan gidebilirdi, bir süre sonra gitmek zorunda ama görevinin onu orada tuttuğunu düşünüyor, en azından gidişini böylece geciktiriyor, kendisiyle yüzleşmeye henüz hazır değil.

Hayaletlerin başka bir düzlemde var olan bilinç kalıntıları olduklarını düşünüyorum. Hayaletler var. Bana göre Uçan Spagetti Canavarı da var. Evimdeki eşyaların ben yokken etrafı panayır yerine çevirip ben anahtarı kilide soktuğum an yerlerine döndüklerine inanıyorum, hatta şu anda tam arkamda bir boşluk var, kapkara, bakış açımın dışındaki her şey bir kuantum çorbası içinde yüzüyor. Biçimlenmeyi bekliyor, özneliğimi bu karmaşanın orta yerine, biçimlenmeyi bekleyenin önüne koyuyorum. Çorbanın süreğenliğinde varım, bilincimce en iyi eseriyim, en azından ağzımla gözümün yerini tutturabildiği için minnettarım. Burnum biraz daha küçük olabilirmiş, dişlerim de daha biçimli olsaymış ama onun da elinden gelen bu. Sonuçta hayaletler de buradan doğduğuna göre hiç olmayacak bir şey yapıp çorbanın -varsa- niyetini sorgulamadan hayaletlerinkini sorguluyorum, bunu Saunders'tan yola çıkarak yapıyorum. Harry Potter da sorguluyordu bir yerde, yarım kalmış işleri olduğu söyleniyordu. Gitmemeyi tercih ediyorlar, sorgulama bölümünde başlarına gelebilecekleri gördükleri zaman korkuyorlar, ne yaşadıklarından emin olmadıkları, ıstırap diyarında cinsel organından alevler saçan bir boğa-iblis tarafından fiili livataya maruz kalmak istemedikleri için -ekstrem bir örnek, hedefine ulaşıyor-  ortada bir yerde kalıyorlar, defnedildikleri yerde, mezarlığın göbeğinde dolanıp duruyorlar. Kendi jargonlarını geliştirmişler, anlatıcı sözcüklerin anlamlarını açıklamıyor, yeri geldiği zaman söz gelişi bir diyalogdan çıkarıyoruz ki "maddeışıkçiçeklenme" denen nane, gitmeye karar veren hayaletlerin artlarında bir parıltı bırakarak çadıra yönelmeleri/ışınlanmaları anlamına geliyor, tabut için "uyku-kutusu" gibi bir kavramları var, metinde bulamadığım için salladım şu an. "Hasta-kutusu"ymuş, buldum şimdi. Neyse, öldüklerini hatırlamamak için üfürülmüş sözcükler kullanıyorlar, söz birliği etmişçesine. Bir tek rahip biliyor neler döndüğünü, belki de bu yüzden en çok karşılaştığımız üç hayaletten biri kendisi. Diğerleri Hans Vollman ve Roger Bevins III. Bu üçünün dışında pek çok hayalet var, anlatının geçtiği zaman 1862, Abraham Lincoln'ın oğlu Willie'nin öldüğü sıralar. İç Savaş'ta mevta olmuş askerler, siyahiler, cinayet kurbanları, her kesimden insan var mezarlıkta, çoğunun hikâyelerini öğreniyoruz, alt katmanları oluşturuyor bu hikâyeler. Asıl mesele, Willie'nin ölümü ve Abe Lincoln'ın ölümle yüzleşmesi. Saunders, röportajda fikrin aklına nasıl geldiğini ve gerçeklik yanılsamasını bozmamak için kurmacaya ne gibi somutlaştırıcı etkenler kattığını anlatıyor.

İlginç bir teknik kullanmış Saunders, Willie'nin öldüğü gecenin ve sonrasının tanıklıklarını derlemiş, farklı kaynakları kullanarak olayları kronolojik olarak sıralamış. Bakış açıları değişince güzel bir karma-gerçeklik çıkmış ortaya; Abe'in gözlerinin gri, mavi-gri, gri-mavi ve mavi olduğu söyleniyor, hepsini denklemek bir sonuç çıkarmaya yetiyor. Saunders, bu iş için günlerini harcayıp sayısız kaynağı incelemiş, "romancı" kavramını "küratör"ü de içerecek şekilde genişletmiş, mevzu bahis pastiche aslında. Bu bölümler metnin büyük bir kısmını oluşturmasa da genişçe bir yer kaplıyor. Hayaletlerin yaşamlarının olduğu bölümlerde yine değişik bir iş var; diyaloglar ve monologlar halinde kurulan bir anlatı var, hayaletlerin sözlerinin altında isimleri yazıyor. Tiyatro metnine benzer bir metin, isimlerin altta olması dışında.

Abe'in kaybı. Tanıklara bakarsak Willie'nin hastalanıp öldüğü gece evde bir toplantı yapılmış, herkes eğlenirken hayatını kaybetmiş çocuk. Abe'in ve eşinin çocuklarını tamamen özgür bıraktıklarından bahsediyor insanlar, aşırı bir özgürlükmüş bu o zaman için, aslında bugün için de. Willie'nin ölümünün Abe'in suçu olduğu söyleniyor, adam da belki biraz böyle düşündüğü için, oğlunu çok sevdiği ve ölümünü bir türlü kabullenemediği için çocuğun mezarına gidiyor, düşüncelere dalarak bekliyor. Çocuğun hayaleti bir süredir orada, monologlarında babasına duyduğu özlemi dile getiriyor, hayaletler babayı mezarlıkta tutmaya çalışıyorlar, çocuğun orada olması bir hata, ilahi kurallar motamot uygulanmamalı, çocuğun günahı yok, zihinsel melekeleri yeterince gelişmediği için gitmekle kalmak arasında bir karar veremiyor, konseptten haberi yok çünkü. Herkes olanları izliyor, adamın bedeninin bulunduğu alana girip hep beraber düşünüyorlar, adam gitmemeli, çocuğun yanında kalmalı, herkes kendi tanıklığını anlatıyor, herkes susuyor, babayla oğulun derinleşmek için geç kalmış ilişkisini sessizlik içinde izliyorlar. Kayıpla yüzleşme gücüne aynı anda kavuşuyorlar; Abe oğlunun öldüğünü kabulleniyor ve oğlunun bedeni başında konuşurken ölümden bahsediyor, oğlanın zihinsel engeli ortadan kalkıyor ve öldüğünü öğreniyor. Aydınlanma anı, herkes için. Herkes uykusundan uyanıyor, hayaletler birer birer gitmeye başlıyorlar, kalanların bir bölümü gitmeleri için kendilerine işkence yapmaya gelen varlıklardan kaçmaktan bıktıkları için gitmeye başlıyorlar, çok çok azı kalıyor. Sonuçta esas karakterler nihayetinde yolculuklarına çıkıyorlar, tekamüllerini tamamlamak için.

Ölüm sebepleri geride bırakmak istemediklerinden doğuyor bir anlamda; gay bir hayaletin toplumsal baskı yüzünden çektiği acıyla sevdiği adamı bir başkasıyla görmesinin acısı birleşiyor ve adam bileklerini kesiyor. Bir başkası yaşlılıktan, biraz da genç eşine duyduğu aşkın kalbini zorlaması yüzünden ölüyor ve kadını bir türlü bırakamadığı için gidemiyor, kadın hayatının aşkıyla karşılaşıp gerçekten mutlu olana kadar. Her yaştan hayalet var, maddeışıkçiçeklenme sırasında -muhtemelen travmalarını yaşadıkları sıradaki görünümleri- yaşamlarının çeşitli dönemlerindeki formlarını sergileyip öyle gidiyorlar. Konuşmaları bu çeşitlemeye uygun, Willie küçük bir çocuk için düşük cümleler kuruyor, sözcükleri doğru ayırmıyor, nokta ya kullanmıyor ya da çok az kullanıyor. Tecavüze uğrayıp öldürülen bir kadının sözcükleri yaşadığı korkunç olay yüzünden çarpık, bazen anlamsız. Detaylar ilgi çekici, Saunders şahane bir dünya kurmuş. Bir hayaletin yanında kendisine benzer bir başka hayalet var ve bu ikincisi, birincisine zihinsel olarak bağlı, hayaletin bir bedene sahip olduğu zamanlarda şizofren olabileceğini düşündürüyor bu durum.

Sayısız hüzünler metni bu, kaybetmekle ve kabullenmekle ilgili. Daha çok kabullenmenin acısıyla ilgili. "Ah, çok hoştu, dedi hüzünle. Orada olmak çok hoştu. Ama geri dönemeyiz. Eskiden olduğumuz halimize. Tek yapabileceğimiz, yapmamız gereken şey." (s. 382)

Kitabı nasıl edindiğimi anlatmazsam ayıp etmiş olurum, anlatacağım. Yazın Twitter'dan bir mesaj geldi, "Bir arkadaş grubumuz var, kitabınla ilgili seninle bir oturup konuşalım" diye. Geçen ay buluştuk, Ömer Arslan'la da tanıştım o vesileyle. İletişim basmış öykülerini, edinip bakacağım ona da. Neyse, mesajı atan Özcan Abi'nin sohbeti iyi, saatler geçmiş öyle. Kalkmaya yakın çantasından iki kitap çıkardı Özcan Abi, "Ben hediye vermeyi severim, al, hediye," dedi. Teşekkür ettim, aldım, yoksa okuyacağım yoktu. Çok sağ olsun. Durmayan elimle, kolumla cümle kurma çabalarımı da mazur görsün, bende arası yok. Ya susup dinliyorum ya da heyecanlı heyecanlı anlatmaya çalışıp kepaze oluyorum. Bir örneği aşağıda mevcut. "Kesinlikle," dediğim her sefer için bir tane aşkedebilirsiniz.

Öyle işte. Metin iyi. Çok iyi. Tez okuna.


José Saramago - Ressamın Günlüğü

Addan yola çıkarak günlüğü tuvalin farklı bir formu, belki metaforu olarak görmek mümkün, anlatıcı H.'nin de iki dalın olanaklarını kıyaslayarak benzer bir noktaya varması, aranan gerçekliğin farklı bir sanatsal uğraşıyla yakalanabileceği umudunu taşıyor. Yüzeyin değişmesi -aslında bakışın değişmesi belki, renklerle değil de sözcüklerle biçimlenen bakış- farklı tonların kullanımına kapı aralar, göz değişir, görüşün niteliği yol alınacak farklı istikametlerin varlığını ortaya çıkarır. İkinci resmi yapmaya devam eden, ilk resmin doğurduğu mutsuzluğu ardında bırakmak isteyen H., üçüncü bir resme geçmek yerine beyaz sayfaların ne sunabileceğiyle, bir bakıma kendisinin kendisine ne sunabileceğiyle ilgileniyor, "kendinden milyonlarca ışık yılı uzakta dönüp duran bir dünya" olarak kendisini biçimlerse sözcükler, ne yapacağı hakkında bir fikri yok, bu olasılığı düşünmek bile istemiyor. Onun resmin ve yazının doğasıyla ilgili, söylemeye gerek yok ama kendisiyle ilgili meselelerinde Saramago'nun klasik izleği olarak "kendini arayış" baskın. Hatta bu, Saramago'nun yazdığı ilk roman olarak sonrakilerin de parçalarını taşıyor, Saramago metinlerini kendi metinlerinden doğuran bir yazar, doğum ve ölüm belgelerini düzenleyen kâtibin bahsinden tarihi çarpıtma fikrine kadar, sonradan işleyeceği ve ayrı metinler olarak karşımıza çıkaracağı konularını derliyor. Metinlerin öncesi nasıl beliriyorsa yazarın öncesi de belirmiş olabilir; varolmama halini bir varoluşa dönüştürebilmekten bahsediyor H., "henüz doğmadığını" söylüyor, oyma kalemiyle kendisini izleyen biri var, bu belki okurdur, belki bir başka kendiliktir, sonuçta gözlenme hissi bariz. Diyebiliriz ki H. ne yaptığının son derece farkında. Unutulduğunun, izlendiğinin, ne yapmak istediğinin bilincine varır varmaz kendini bir başka biçimde var etmeye çalışıyor.

Günlük yazımının anlatım tekniği kullanılmış, tarih düşülmeden. Kapının çalmasıyla kesildiğini anladığımız, bir paragraf sonrasında anlatının saatler sonrasına atladığını öğrendiğimiz bir günlük. Zamanda atlayıp zıplamalarla, konudan konuya ani geçişlerle dolu, H.'nin iç dökümü, sanatta gerçekliğin katmanlarıyla birlikte. H.'nin resim ve edebiyatla ilgili görüşlerini kendi yaşantısının pratiklerine, hatta metnin biçemine bile bağlayabiliriz, aslında metnin nasıl oluştuğunun da bir anlatımı haline geliyor söylenenler, örneğin bir portrenin geçmişin gerçekliği açısından gerçekten daha gerçek olduğu söyleniyor, günlük de içeriğinden ötürü aynı işlevi taşıyor, kendine içkin bir mesele. Biçimlenme şekli de zaten çoktan yaşanmış bir ânın bir taklidi halinde ortaya çıkıyor, H.'ye göre bir portreyi nasıl yapacağını düşünmesi, zaten yapılmış bir şey üzerine düşünmek anlamına geliyor. Zaten gerçekleşerek üreyen bir zamanın tekrar üretimini iktidar odağının gücünü sabitleme çabası olarak gördük, Yüz Üzerine Antropolojik Bir Deneme'de fotoğraftan önce portrenin bu istencin bir ürünü olduğu anlatılıyordu uzun uzun, Berger de Görme Biçimleri'nde benzer meseleleri anlatıyor, H. de benzer meseleleri anlatıyor ve sipariş edilen portreleri tamamlamaya çalışıyor, yaratıcı konumunda kendisini de yorumlamak zorunda kalıyor. S.'nin portresini yaratırken bakışımlı, kendini tartan bir iş ortaya koymak, yaratım ve yaşayış sürecini derinlemesine incelemek için iki portre üzerinde birden çalışıyor. Başarısız bir ressam olarak görüyor kendisini, atladığı konulardan birinde fakir bir aileden geldiğini ve resim eğitimini yarıda bıraktığını öğreniyoruz, açlıktan kurtulabilmek için canı pahasına tutunduğu bu uğraşını para karşılığı çizdiği resimlerle mahvettiğini düşünüyor, bu yüzden ne yaptığını ve kim olduğunu düşünmeye başlamış olabilir, bir yorum. Ressamlığından çok daha başka beklentileri vardı ama yazarlığı hemen hiç düşünmemişti, günlük yazmaya başlaması anlamlı. Hatta sonrasında İtalya'ya yaptığı geziyi de otobiyografik bir kurmaca olarak ele alacak, gördüğü bütün sanat eserlerini bir ucundan kendi yaşamında bulmaya çalışacak, böylece yaratılan her şeyin aslında otobiyografik olduğunu söylecek, Paz'ın söylediğine benzer bir şekilde. "Eğer bu sözcükler gerçekse ve ben yanılmıyorsam, o halde beni satın aldıkları ölçüde varım. Ben bir yandan satın alınan nesneyim, diğer yandan da arayışın sadık gözlemcisiyim." (s. 63) Bu İtalya bölümleri oldukça detaylı, şahsen oraları gezeceğim zaman bu metni de yanımda götürmeyi düşünüyorum. İyi bir metin karşısında okurun kendi durumunu anlatması nispeten anlaşılabilir imler, düşünce biçimleri üzerinden yürüyebilir ama farklı bir sanat dalında farklı bir duyarlılık lazım -diye düşündüm, H. onca şeyi sayıp dökerken- sanki, resme biraz daha yakın olsaydım daha çok şey sezebilirdim sanırım. Bir nokta daha; H. okuduğu kitaplardan sadece bir yerde bahsediyor ama resim neredeyse bütün metnin temelini oluşturuyor. Uğraşısının beslendiği kaynaklar hakkında hiçbir bilgiye sahip değiliz, belki de nasıl biçimlendiğini, hatta ne kadar biçimlendiğini anlatmazsa yazı işinde yetkinleşeceğini sezdiği için. Gerçi daha net bir yorum var; resmin küstah ve otoriter olduğunu söylüyor H., oysa yazının herhangi bir kısıtının olmadığını belirtiyor. Yazı sonsuza kadar sürebilir, resim sürmez, görüşü bu yönde. Tartışılır, lakin bir ressamın gözlerine sahip olmadan, H. olmadan tartışılmaz ki kendisi de gözlerin ne işe yaradığını sorguluyor ara ara. Gözler görmeye hazırlandıkları şeyi görüyor, resme odaklı bir göz yazıda bambaşka şeyler bulabilir. "Bir şahinin görme yetisi insanoğlunda olsaydı, bu keskin görüşün mü yoksa körlüğün mü bizler için daha iyi olacağını kim bilebilir?" (s. 29) Şahinin görme yetisine sahip bir insan bile bilemeyebilir, resimde belirli bir keskinliğe sahip olan H., portresini yapmakta olduğu S.'den nefret etmeye başlayınca -politik ekonomi, faşizm, insanın posasını son damlası, pek çok mesele var burada- ikinci portreye başlıyor, böylece değişen duygu yüzünden farklılaşan, artık ressamın bir çabası olmaktan çıkan ilkini belirli bir zamanda bırakabiliyor, belirli bir ruh haline hapsedebiliyor. Gerçeğin neliğini sorgulaması bunlara yol açıyor biraz, akarlığın tam ortasında kıyıya bakan birine benziyor. "Hangi gerçek ifade edilebilir, tanımlanabilir ya da tasnif edilebilir?" (s. 64) Günlüğünün sonuna doğru gerçeği yine kendi yaşamında bulabildiği zaman, gerçekten bir şeyler hissedebildiğini anladığı zaman zaten yazmaya başlamadan önce de yazıldığını düşündüğü günlüğünü tamamladığı malum, bir duyguya hapsolmuş kayıtlardan çok daha fazlasına dönüşüyor bu uğraş. Eser tamamlanmıştır, yaşamdan bir parça anlam koparabilmiştir, gerçektir.

H.'nin zamanı resimlerle algıladığı söylenebilir, duygu değişimlerine göre algıladığı da söylenebilir. Anlatıdaki üç farklı konunun doğuşunu bu değişimler oluşturuyor; sanatla -kendisiyle- ilgili derinlikli tahliller bir, kadınlarla olan ilişkileri iki, politik mevzular üç.

Kadınlar. "Bugüne kadar sahip olduğum kadınlar öldüler ve onları ne denli çok sevdiysem o kadar çok ölüler. Hiçbirini onların ölümüyle kendim de bir şekilde ölecek duruma gelecek kadar çok sevmedim." (s. 46) S.'nin asistanı olan Olga'yla müthiş bir ten uyumları var ama o kadar, herhangi bir duygusal yakınlaşma yok. Adelina'yla aralarında on sekiz yaş var, ilişkileri belirli bir derinliğin -H.'nin belirlediği düzeyin- ötesine geçemiyor, kökünü derin bir duygudan almadığı için bitmeye meyilli. Arkadaş çevresinin yaşadığı kadın-erkek ilişkileri de benzer minvalde, anlam yoksunluğundan mustarip. Yakın bir arkadaşın -sonradan yakınlığının da sorgulanabilir hale geldiği görülüyor, arayışın sonucu- polis tarafından gözaltına alınıp dövülmesi, hapse atılması bir mücadelenin doğuşunu müjdeliyor. Yürek, haksızlık karşısında en kuvvetli atımını buluyor ve arkadaşının kız kardeşine aşık oluyor H., kadına taleplerle değil, doğallıkla yaklaşıyor ve Salazar'ın terör estirdiği zamanlarda ve sonrasında, belki de bir parçasını bulup geri kalanının açlığını çektiği yaşam düzeyini buluyor. Bir başkasının da kendileştiği düzey, eşit bir bakışa sahipler veya bakışları eşitlenebilme potansiyeli taşıyor. Aşık oluyor H., kendi sözcükleriyle kendini biçimlemeyi bir aşkın biçimlemesine bırakıyor, metni tam o noktada kesiyor. Kendi olan bir başkası tarafından oluşturulması, kendi kendini oluşturmasından çok daha doyurucu.

Çok meselesi var metnin, Saramago'nun yığmaca bir üslubu var, biçem göz önüne alınırsa olumsuz bir durum yok, kurmacaya halel gelmiyor. Aksine, kurmacanın ta kendisi bu. Müthiş bir uyum var burada, Gökdemir İhsan'ın bir röportajını izlerken denk gelmiştim, tekniği bilmenin onu ters yüz etmeye muktedir olmak anlamına geldiğine dair birkaç söz vardı. Uyum, bir günlüğün günlük olmaktan çıkmasıyla meseleleri yığma biçiminin birbirini etkileyen iki dişli olmasından kaynaklanıyor. Önemli bir metin bu; hem Saramago'nun kurmaca dinamikleri hakkında bir girizgâh, hem de sanatın doğasıyla yaşamın doğasının karşılaştırılması, bir kefenin aynadaki yansımasıyla kendini tartması.

Kendi yaptığım şeyleri pek koymuyorum buraya, dün birini hatırlayıp dinledim, onu koyayım. Zamanında uğraşıyordum kaydetmekle ama şimdi pek zamanım yok, çalıp geçiyorum.


Az önce de Dorock zamanlarından bir şeye denk geldim, onu da koyayım. Gözlüklü gitarist benim. Şimdi bakıyorum, biri Manuş Baba'nın tayfasında bas çalıyor, diğeri bu ilk arkadaşla birlikte Can Gox'la çaldı, bir diğerinin albümü çıktı, biri dizi yıldızı oldu, davulda da yardırmaya devam ediyor. Çok seviyorum hepsini, şahane adamlar, neyi başarmak istiyorlarsa başarsınlar, hak ediyorlar. Yaşam hakka gelmiyor ama bu adamlar için dileğim, umarım gelir.

15 Ekim 2018 Pazartesi

Arthur Machen - Beyaz İnsanlar & Kızıl El

Düzeltisini ben yaptım ama yine kaymış bir şeyler, o kadar da dikkat etmiştim. Demek ki iyi yapamadım ya da dosya benden çıktıktan sonra bir şeyler olmuş, son okumada veya dizgide, bilemiyorum. Yine de olmuş diyebilirim, bitiresiye okurdum. Okudum, iki ay oldu sanırım. Not falan da almadım haliyle, Doğan Abi'den metnin basılı halini yeni aldım. Hatırladığım kadarıyla, orasını burasını karıştırarak anlatmaya çalışacağım. Önce Doğan'ı anlatayım biraz. Benim gördüğüm en edebiyat düşkünü iki üç insandan biri. Yayınevlerini geziyor, kitaplarını topluyor, okuyor, sonra tekrar. Yayıncılık işine girmesi, okunacak çok sayıda güzel şeyin Türkçeye kazandırılmadığını fark etmesiyle başlıyor. Ben kendisini Lovecraft'in doğaüstü korku üzerine yazdığı bir metni basması vasıtasıyla tanıdım. Sonrasında oturup muhabbet ettik, dağıtımcılardan ucuza kitap almam sağladı derken tanışlığımız arkadaşlığa döndü, çok iyi oldu. Fantastik ne varsa takip ediyor, buluyor, bulduruyor. Helal abi.

Machen, Lovecraft dahil pek çok yazarı etkilemiş, türe Kelt söylencelerini sokmuş bir korku yazarı. Borges'in derlediği kitaplıkta yer alıyor, onun dışında Karanlıkta 33 Yazar derlemesinde vardı diye hatırlıyorum, bir de Monokl ve yakın zamanda İthaki tarafından iki metni basıldı. Türkçeye kazandırılması gereken bir yazar, kozmik korkunun atalarından biri olduğu halde bizde pek bilinmiyor, en azından türün sıkı takipçilerinin dışında bilen yok. Çevrilsin yani, Doğan Abi iki öyküsünü bastı ama yetmez, daha çok eseri basılmalı. Sadece korku da değil kendisini çekici kılan, korkunun kaynaklarını irdelemesi karakterlerin psikolojik derinliklerini de ortaya çıkarıyor, sadece doğaüstü varlıklar tarafından değil, bilincin oyunlarından da korkar hale geliyoruz. Kolektif bilinçaltının derinliklerinde çok eski, kadim varlıkların gölgeleri büyüyor, üstelik bu sadece zihinde gizli bir dehşetin gölgesi değil, yemyeşil doğasının ve tarih öncesinden gelen kültlerinin mistik bir hava kazandırdığı Kelt diyarlarının derinliklerinde barınan varlıkların keşifleriyle ortaya çıkan bir gerçeklik-fantazya dünyası. Tekinsiz, karanlık bir bölge. İnsanın en kadim korkusu olan bilinmeyenin korkusu, köklerini Ortadoğu topraklarındaki eski anlatılardan aldığı kadar bu cennet çayırlarından da alıyor, böylece insanların huzur buldukları yerler bir anda her türlü doğaüstü varlığın gezindiği, korku dolu bölgeler haline geliyor. Machen, çağdaşı Yeats gibi Kelt kültürünü merkeze alarak Yeats'in romantizmi yerine karanlığın doğurduğu tedirginliği koyuyor.

Machen'in izlekleri dönemin korku öykülerin izlekleriyle benzer özellikler taşıyor. Diyaloglardan türeyen hikâyeler, belli bir yörede yaşayan yaşlı insanların anlattığı söylenceler, anlatılanların gerçekliğini tasdikleyen objeler, inançla bilginin kesişim noktasında gerçeği arayan insanlar öykülerin temel taşlarını oluşturuyor. Beyaz İnsanlar'a baktığımızda gizemli bir adamın azizlerle günahkârları kıyasladığı, günahın doğasını anlattığı başlangıç bölümü çoğu korku öyküsünde görülebilecek bir teknikle ilerliyor. "Bilen adam", meraklı olana yaptığı açıklamalarla karşısındakinin inançlarını sorgulanabilir hale getiriyor ve fantastik bir dünyanın kapılarını aralıyor, Cotgrave adlı meraklı adama tanıdığı bir kızın yazdığı defteri vererek doğaüstünün mucizelerine şahit olan insanların tecrübelerini aktarıyor. "El yazması tekniği" her zaman başvurulabilecek bir yöntem, metinde bir başka katmanı oluşturuyor. Defteri yazan kız, Yeşil Kitap adını verdiği bir kitaptaki Kelt inanışlarını, tanrılarını, varlıklarını öğreniyor, annesinin ve bakıcısının anlattığı hikâyeleri aktarıyor. "Ay'a kadar uzanan beyaz yer" adını verdiği bir bölgede ritüellerin izlerini arıyor, ağaçların arasında dolanıp denk geldiği varlıkların olağanüstü dünyalarını anlatıyor, korku dolu kaçışlarında yaşadıklarını civarda anlatılan masalsı hikâyelerle bir tutarak kendisini de bir masal karakterine dönüştürüyor. Defterin okunması bittikten sonra Cotgrave, defteri veren ilginç adam Ambrose'a kızın akıbetini sorduğunda Ambrose'un kızı bulanlardan biri olduğunu öğreniyor, kız köklerin ve dikenlerin arasında, defterde anlatılan bembeyaz, Roma işçiliğinin izlerini taşıyan bir heykelle birlikte bulunuyor. Sonrasını anlatmıyor Ambrose, hikâyenin anlatıldığı kısmıyla güzel olduğunu belirtip öyküyü sonlandırıyor.

Beyaz El, sokak ortasında bir ceset bulan iki arkadaşın yaşadığı macerayı anlatan, biraz polisiye ve çokça korku öğesi taşıyan sıkı bir öykü. Kentte geçiyor, büyük bir bölümünde kırsalın dehşetinin kente akın ettiği zamanlarda, karanlık ve izbe sokaklarda yaşanan cinayetlerin kaynağı araştırılıyor. Adım adım ortaya çıkarılan bir gizem, yine okült bir obje, paranormal hadiseler derken yeterince korkmuş bir vaziyette bitiriyoruz öyküyü.

Machen'e eğilelim, metinlerini çevirelim, Doğan'a teşekkür edelim. Okuyalım.

14 Ekim 2018 Pazar

Salvador Plascencia - Kâğıt İnsanlar

Bu metni de sarıp sarmalayıp koruyoruz, kolluyoruz ve Etgar Keret'in Tamamen Yalnız Değil'inin, yanına, Gospodinov'un Türkçeye kazandırılan nesi varsa az ötesine koyuyoruz. Bunu yapmak için çok sıkı bir sebebimiz var, aslında iki sebebimiz var; ilk sebep olarak acının, özellikle bir insanın verdiği acının eksiltili, abartılı, coşkun, kırık tekrarlarını, bölümlenişlerini kusursuz bir şekilde içerdiği için. İkinci sebep birincinin bir yansıması aslında, acının -doğası gereği- gerçeği parçalama biçimini kâğıt üzerinde müthiş bir şekilde görselleştirmesi. Ben bunu bilincin parçaladığı gerçeklik fragmanlarının kurmaca biçimlerini absürt bağlantılarla bir araya getirme yoluyla sağlamaya çalıştım, ikinci dosyada böyle bir şey denedim ki acımı tam olarak anlatabileyim, hissettiğim şekilde. Sonra bu metni okudum, uğraşımın çok ötesine gidildiğini gördüm. Gospodinov okuduğum zaman hissettiğim şeyi hissettim açıkçası; yapmak istediğim şey çoktan yapılmış, kusursuz bir şekilde yapılmış. Ukalalığım derinlerde bir yerde kaldı, hayranlığım öyle boyutlara vardı ki birkaç arkadaşıma ellerinde ne varsa bırakıp bu metni okumalarını söyledim. Vapur bekliyordum, Karaköy'e geçecektim. Metnin ikinci kez başladığı bölümü okudum ve bir an durdum, Satürn konuşmuyordu. Satürn'ün aşık olduğu kadın, doğurduğu acının bir parçası olmak istemediğini, Satürn'ün metni oluşturma biçimiyle kendisinden intikam aldığını, her şeyin Satürn'ün anlattığı gibi olmadığını söylüyordu. Kadın gitmişti, bir başkasıyla yaşıyordu ve gelecekteki çocuklarının bu metni okuyacağı düşüncesiyle, annelerini kalp kıran bir yalancı olarak bilecekleri korkusuyla Satürn'den metne tekrar başlaması gerektiğini söylüyordu, Satürn'ün kalbi kırık ama kadını dinliyordu, metin tekrar başlıyordu, ithaf kısmına kadar aynı biçimde.

Şimdi tekrar baktım, "Ve bana hepimizin kâğıttan olduğunu öğreten Liz'e" bölümü yok, tekrarda silinmiş. Liz'den, "O" diye bahsediliyor sonrasında.

En başa dönülmese de, anlatı kaldığı yerden devam etse de kadın artık yoktu, anlatılmak istemeyince anlatacak bir şey kalmıyordu, Satürn'ün bölümleri boşluktan, boş sayfadan ibaretti. Affetmemenin hor görülen, yıkık taraf için elindeki tek teselli olduğu söylenir, bir parça olsun doğrudur. Affetmemek bir daha aynı şeylerin yaşanmayacağını kesinler, bir kapıyı artık tamamen kapatır, başka biri olma yolunda büyük bir adımdır. Neden sadece olumsuz anlamıyla öne çıktığını anlamıyorum, işin içinde hınç, öç bir şekilde var ama yara açıcı ölçüde değil. Kadının bencilliğinin sürdüğünü düşünüyorum, Satürn'den yazmamasını istemesi tamamen kendini koruma ve hâlâ Satürn'ün yaşamına bir şekilde sızma, yaşama ket vurma, Satürn adına karar alma isteği taşıyor. Zaten Satürn de -Satürn'e anlatıcı/yazar diyebiliriz, kendini kurguladığı, kendini kendi değilmiş gibi anlattığı bölümleri mevcuttur, sayfanın üçe ayrıldığı ve bir sayfada üç, toplamda çok karakterin gözünden paralel olayları okuduğumuz bölümlerde bir sıra kendisine aittir, anlatır- metni ikinci kez oluşturmaya başladığında "kaltak" yazıyor, minicik, koca bir sayfada, tam ortada.

Çok karışık oldu ama böyle bir metin için başka bir değerlendirme biçimi düşünemedim. Toparlayayım veya daha iyi dağıtayım; bu metin birkaç karakterle, Marquez'inkilere benzer bir kentle, yazarla ve kâğıttan insanlarıyla ilgilidir. Temelinde bir çatışmadan doğar; bir metni yazar mı oluşturur, karakterler mi? Anlatının oluşumu bir yana, metnin oluşum boyutu da işin içine giriyor bu kez. Orta karar bir kasabanın insanları, ruh hallerini etkilediği, kaderlerini çizdiği için Satürn'e düşman kesildiklerinde, Satürn'e savaş açtıklarında kendilerine ayrılmış bölümleri kullanarak savaş hazırlığı yapıyorlar, bu sırada kendi yaşamlarındaki terk edilişlerinin, bir başına bırakılışların acısını çekiyorlar. Yazara/Satürn'e dönüyorum, kendi acısının anlaşılabilmesi için karakterlerine benzer acılar bırakıyor, belki de böylece anlaşılabilir nihayet, kendisine düşmanlık beslenmez. Dilese onlar için bölümler de ayırmazdı, her birini susturup sadece kendisi konuşabilirdi ama acısının da ortadan kalkmasını istiyor, bunun için paylaşmaya ihtiyacı var, kâğıttan insanlarını bu yüzden doğuruyor, her birine aşksızlığın veya aşkın acısını bu yüzden veriyor. Tanrı, yazar, anlatıcı, her neyse artık, yalnız olmadığını hissetmek istiyor. Üçe ayrılmış sayfalarda kendi bölümlerinin yanında diğer karakterlerin konuşmasıyla onların sesini duyuyor, göklerden izlediği insanları birbirlerine kâğıt kesiği yaraları açıyorlar, kurmaca kimlikleri son derece gerçekçi, soyut bir düzlemde kalmıyorlar ve üzerinde yer aldıkları kâğıdın niteliğini taşıyorlar. Kâğıttan biriysek öpüştüğümüz insanın dilini keseriz, ister istemez, orada bir kendilik söz konusu değildir, başka etkenler devreye girer, kâğıdı yaşamın bir metaforu olarak görmek zor değil, önemli olan karakterlerin bedenlerinin kâğıttan oluştuğunu fark ederken yara açabileceklerini, canlarını yakabileceklerini de fark etmek. Mutsuzluk söz konusu olduğunda sayfaların karakterler için bir düzlem olarak işlevi kadar canı da görülüyor, gerçekle kurmaca her türlü, soyut ve somut düzeyde iç içe geçmiş. Plascencia bu açıdan çok saygı duyulası bir üfürükçü, müthiş uydurmuş.

Karakterler ve anlatım oyunları konusunda biraz gevezelik yapıp bitireceğim, okurla metin arasında öyle sıkı bir bağ var ki bunu deneyimlemeden olacak iş değil. Antonio'ya bakalım, kendisi bir keşiş, ilk origami cerrahı. Tıp eğitimiyle kâğıt sanatını birleştirip insanları sayforg -öeh- haline getiriyor, kâğıtlaştırıyor. Lawson'ın Kâğıt Adam'ı gibi biraz, insanlar ıslanınca çekiyor, buruşuyor, hemen yeni kâğıt yapıştırmaları gerekiyor. Yıpranmış parça unutuluyor, düşünülmüyor. Kolayca unutulmayan acıların yok edilmesi basit, başka bir parçayla gedik hemen kapatılabilir ama kâğıt kesikleri her şeyin kolaylıkla unutulamayacağını hatırlatıyor. Antonio'yla ara ara karşılaşacağız, kendi macerasını yaşarken hikâyeye de katılacak bir noktada. Federico de la Fe'nin mücadelesi, anlatının çatışma unsurunu oluşturuyor Satürn'le beraber. de la Fe, Merced'i kaybetmekten ödü kopan bir Meksikalı, sınır boyunca oradan oraya geçip duran, sınırı geçemeyen pek çok tanıdığıyla birlikte yaşarken geceleri altına işiyor, haliyle kâğıt ıslanıyor ve sonunda Merced tarafından terk ediliyor. Çocukları Küçük Merced'in annesinin nereye gittiğiyle ilgili bir fikri yok, sonradan öğrenecek. Şimdilik baba ve kız. Küçük bir kasabaya taşınıyorlar, de la Fe acısından kurtulmaya çalışıyor, Merced'in nereye gittiğini bir yerden duyarsa oraya mektup yazıyor, adressiz. El Monte'ye gidiyorlar, küçük bir kasabaya. Kasabanın çetesi, yerel çiçek yetiştiricilerinden ve işçilerden kurulu. Suç işlemiyorlar, başlarda. de la Fe, tepelerinde dolanıp duran Satürn'ün hikâyesine dahil olmasını istemiyor, Satürn'ün hikâyesinin bir parçası olduğunu bilerek. Satürn tarafından yaratıldığını da bilerek. Karakterin yaratıcısına başkaldırısı. Kâğıt üzerindeki herkesin birbiriyle iletişimi var, birbirlerinden haberleri olmasa bile. Kasaba örgütlenmiş, de la Fe'nin giden kadını, Satürn'ün kadını, Rita Hayworth, -Meksikalıdır, çiftçilerle yattığı efsanesi peşini bırakmaz, metin de peşini bırakmaz- herkes örgütlü. Satürn alaşağı edilecek, karakterler özgürlüklerini kazanacak. Böyle bir şey mümkünse.

Oyunlar. Küçük Merced, Bebek Nostradamus'la karşılaşır, Bebek Nostradamus'a ait bölümler simsiyahtır, çünkü bebekler konuşamaz. Son siyahlığın içinde Satürn ve halkaları görünür, savaşın sonu hakkında da bir fikir sahibi oluruz böylece, yazar kazanır. Başka bir oyun, tek bir anlatıcının kendisine ait bölümleri mevcut, üç sütuna ayrılmış bölümler de mevcut. Eş zamanlı olarak üç karakter birden anlatılır kimi yerlerde. Satürn'ün sustuğu bölümler boştur, dediğim gibi. Son bir oyun, Satürn zihin okumasın diye karakterlerden biri zihnini kapamanın mistik yollarını öğrenir, bu bölümlerde anlatı sürüp gider ama bazı bölümler kapkaradır, sayfalara mürekkep damlamış gibi. Böylece Satürn zihin okuyamaz, okur da metnini okuyamaz. Bir anlamda Satürn'ün kendisiyiz, istediğimiz biçimde yazıyoruz, yaşıyoruz, yaratıyoruz ve hayali düşmanlar yaratıp yeniliyoruz, gerçek dostlarla avunmaya çalışıyoruz ama tek bir hayat, tek bir yazar, elde başka bir şey yok. Herkes kendi yalnızlığını yaşıyor.

Müthiş. Oyun oynanırken mesele elden kaçmamış, aksine oyunla mesele bütünleşmiş durumda. Baş köşeye koyuyorum, Plascencia'ya hürmetler ediyorum. Siren'in bu kitabın tanıtımını daha iyi yapması gerekirdi bence, gözden kaçmaması gereken bir uydurukçuluk örneği.

11 Ekim 2018 Perşembe

José Saramago - Kopyalanmış Adam

Aynaya bakıyorum, metaforlarından sıyrılmış haliyle olduğu gibi karşımda duruyor ama aynalığı kalmamış, baktığımın bir ayna olduğunu bilmiyorum, karşımda olabilecek bütün olasılıklar duruyor. Ayna ihtimallere dönüşüyor, aslında ben dönüşüyorum, ben kendi kendimin ihtimallerinin tekilliğinden başka bir şey değilim. Bana bakıyorum, gördüğüm şeyi -nihayet, yirmi beş yıldır bilinçli bir şekilde baktığımı düşünürsek- seviyorum. Zamanı ortadan kaldırıyorum, kipler siliniyor, kendi kendimin olumuyum. Yüzeyi hatırlar hatırlamaz olumum yitiyor, ben bu değilim. Ben hiçbir zaman kendime ulaşamayacağım, ona -kendime- bakmaktan başka bir yakınlığım olmayacak. Orada olduğunu bildiğim bir aykırım. Orada kalmalı, ihtimalin gerçekleşmesi onu bu dünyaya getirecek, olduğumu unutamayacağım için ikimizi birden yaşamak zorunda kalacağım. Aynanın varlığını aklımdan hiç çıkarmazsam hiçbir geçiş olmaz, hiçbir geçit açılmaz, dünyaların ayrımı sağlanır.

Kopyalanmış Adam, yüzeyin unutulmasını anlatır. İhtimaller kaosunun yaşamı işgal etmesini de anlatır. İkinin teke inme güdüsünü, asıl bunu anlatır. Enemy adıyla filmi de var bu romanın, canım Jake Gyllenhaal oynuyor. İsim güzel, ihtimallerin düşman olarak düşünülmesi mantıklı, olabileceklerin ve olmayanların verdiği huzursuzluğun toplamını replikamızda bulabiliriz, eğer kendimiz bir replika değilsek. Bundan nasıl emin olacağız? Olamayacağız, pek bir şeyden emin olamayacağımız gibi. Diğerimiz de emin olamayacak, diğerinin keşfedilmesiyle başlayan bir sürecin olabilirliğini Saramago'dan bileceğiz. Keşifle birlikte domino taşlarının yıkımını ne yaparsak yapalım engelleyemeyeceğimizi bileceğiz, farkına vardığımız karmaşa, paydaşlarını da işin içine katarak bir düzene oturmak isteyecektir. Saramago'ya göre -anlatıcıya göre demek daha doğru, anlatıcı ikide bir anlatıyı böler ve kendisinin rolünü, hâlâ orada olduğunu hatırlatır- bu düzen arayışı kurmacaya da yansır, düzene kavuşma çabası içinde pek çok beklenmeyeni de taşır, her şey olur, çözüldüğü düşünülen problemler sonraki adımlarda tekrar belirir, problemlerin aslında doğal akışın bir parçası olduğu anlaşılır, anlatının sürprizlerle kesilmesi oluşun doğasında vardır, anlatıcı bir kurmacanın taşıdığı ani dönüşleri, tatsız sürprizleri, kısacası kurmacanın kendisini yaşamın doppelgänger versiyonu olarak ele alır, Tertuliano Máximo Afonso'nun António Claro'yla ilişkisinin bir benzeri olarak.

Afonso depresyonda, tam olarak şu durumda: "İçinde bulunduğu durumu daha iyi anlayabilmek için başından bir evlilik geçtiğini, neden evlendiğini evliliği boyunca bir türlü hatırlayamadığını, boşandıktan sonraysa ayrılmasının ardındaki nedenlere kafa yormayı bile istemediğini söylemek yeterli." (s. 9) Çok kişisel bir şey ama söylemeliyim, birkaç ay önce aynı durumda olduğum için Afonso'nun ilk taşı fiskeleyip zincirleme yıkıma yol açması oldukça anlaşılır bir şey, zira insan anlam arayışına giriyor ister istemez, bir sabit arıyor, sürüklenmediğini bilmek veya en azından kendini buna inandırmak için. Anlatıcı hemen araya giriyor burada, karakterinin garipliğinin depresyon kaynaklı olduğunu söyleyip Saramagolaşıyor hemen; yakın geçmişte depresyondan mustarip olan başka karakterlerle de karşılaştığını söylüyor. Diğer romanlara göndermeler geliyor ardından, nüfus işlerinde çalışan bir memur, tarihi tahrif ederek alternatif bir tarih yaratan adam, adının ve soyadının baş harflerini bildiğimiz bir ressam, meşreplerinin Afonso'nunkiyle aynı olduğunu söyleyip kayboluyorlar. Bu tür araya girmelerle pek sık karşılaşıyoruz, Saramago oyuncu bir anlatıcı olarak varlığını ortaya koyuyor ve hemen aradan çekilip hikâyeye devam ediyor. Proustvari bir havası da var, Afonso'nun video kaset dükkanında çalışan adamla, kopyasıyla ve diğer pek çok insanla münasebetleri o kadar derinlikli olmasa da benzer bir biçimde anlatılıyor, böylece Afonso'nun çarpık gerçekliğini daha yakından görebiliyoruz. Neyse, Afonso lisede çalışan bir tarih öğretmenidir ve altı yıldır sürüklenmektedir. Memnuniyetsizdir. Maria da Paz'la olan ilişkisini sürdürmek için hiçbir çaba harcamaz, kadının sabrına dayanır. Kadın, adamdan sevgi sözleri duymak, adama yakınlaşmak ister ama Afonso aradaki mesafeyi kaldıracak durumda değildir, kadınla arasına belirli bir mesafe koyar. Her şey belirli bir uzaklıktan iyidir, ta ki izlediği bir filmde kendisini görene kadar. Okuldan, pek de muhabbeti olmayan bir matematik öğretmeni, izlemesi için bir film önerir. Afonso filmi izler, uyur ve gecenin bir körü uyanır. İçinde bir sıkıntı vardır, sanki evde kendinden başka biri varmış gibi. Hemen televizyonun başına geçer, kaseti takar ve filmi tekrar izler. Burada bir hatayı düzeltmem lazım; kitabın arka kapak yazısında filmin kendi kendine oynadığı söyleniyor ama böyle bir durum yok, Afonso filmi kendisi başlatıyor ve izliyor. Sonrasında António Claro'yu, filmdeki adıyla Daniel Santa-Clara'yı görür. Filmin çekildiği tarihte kendisi de filmdeki gibidir, bıyıklı ve daha genç. Bir insan aynı anda iki farklı yerde bulunamayacağına göre, Afonso'nun bu adamı bulmaktan başka çaresi kalmaz, bahsettiğim domino etkisinden ötürü.

Saramago'dan edebiyat dersi almak isterseniz, bir anda karşınıza çıkan fikirleri kaydetmenizi öneririm. Bir tanesini ansızın patlatıyor adam, üzerine kafa yorduğum ve pek de hoşlanmadığım bir mevzunun mimarı; serbest dolaylı anlatıcı. Anlatıcının sesiyle karakterin sesinin birbirine karışmasının edebiyat tanrıları tarafından yasaklanması gerektiğini söylüyor anlatıcı, iyi ediyor. Bir sesin bir kişiye ait olmasını istiyorum sanırım, kişisel tercih.

Afonso'nun arayışı başlar; yapım şirketinin filmlerini kiralar, izler, replikasının adını oyuncu listesinden çıkarmaya çalışır, yapım şirketine mektup yazar ki bu mektup olayı Maria da Paz üzerinden yürür, replikanın çok sonra Maria da Paz'a ulaşmasına yol açar bu durum. Nihayet adama ulaşır Afonso, adamla görüşür, problemi ortadan kaldırır ama ayna işte, problem yer değiştirir, Claro için yaşam işkenceye döner bu kez. Bağlantıların çok sıkı yapıldığını söyleyemeyeceğim bu noktada, Claro'nun Afonso'ya sarmasında sebeplerin yetersiz olduğunu düşünüyorum. Claro, Maria da Paz'la yatmak istiyor ve bunun sebebi sadece bir kızgınlık, bir öfke, kendisi bile tam olarak açıklayamıyor bunu, belki bir anlığına başka biri olabilme çabası, birçok sebep olabilir ve daha derinlikli anlatılabilirdi belki, anlatıcının odak noktası Claro da oluyor bir süre sonra, Claro'nun yaşamını daha hassas bir mercekten görebilirdik ama bunu tercih etmemiş Saramago, düğümü ortaya atıp çekilmiş. Varlıklarını irdelerlerken her ihtimal geliyor akıllarına; ikiz olabilirler, DNA'ları aynı olabilir, özün ikiye bölünmesinin sebepleri sayısız diye düşünüyoruz biz de, sonra Afonso'nun evine gelen telefonu, izlendiğini hissetmesini düşündüğümüzde -Saramago çok kısa bir şekilde değinir bunlara, neredeyse görünmeyecek ayrıntılar bunlar- ikiden fazla olabileceklerini anlarız, ki ikiden fazladırlar ama mevzu bu ikisi üzerinde döner.

Hikâye adım adım ilerlerken iki aynının kimlik değiştirip değiştiremeyeceklerine, aynılardan biri ortadan kaybolduğunda diğerine ne olacağına ve bunun gibi pek çok meseleye kapılıp gideriz, insanın ne olduğunu anlamaya çalışırız, başka bir insanla kıyaslayarak. Sıkıntı şurada ki kıyaslananlar bir. İnsan kendi parçalarını kıyaslıyor aslında, bir iç monolog dönüyor, her şeyi bir iç monolog gibi okuyabiliriz, zaten Saramago diyaloglarını ayırmıyor, söylenen her şey arka arkaya, virgüllerle dizili bir şekilde beliriyor, tek bir ağızdan çıkıyormuş gibi. Biçim de müsait, Saramago insana kaotik biçimlerin bozduğu bir aynadan bakıyor. İnsanın kendini bozduğu.

10 Ekim 2018 Çarşamba

J. G. Ballard - Al Kumsallar

Ayrıntı'nın, Sel'in basmadığı bir Ballard kitabı. 1995'te bir kez basılmış sanırım, ikinci baskıyı görememiş. Sahaflarda denk gelinebilir Vermilion Sands'e, internet üzerinden satış yapan sahaflardan alınabilir, başka türlü edinmek zor. Çevirisi iyi gibi, sayfalar bembeyaz parlıyor, arkadaki yazılar öne vuruyor, Arion'un tipik hali. Öyküler muhteşem, Ballard'ın Al Kumsallar civarındaki insanları her türlü olasılığı gerçek kılabilecek ölçüde kaçık. Yakın gelecekte geçen öykülerde Black Mirror havası var, teknolojinin sosyal yaşamı evirip çevirip kabusa dönüştürmesi her öyküde izlek olarak karşımıza çıkıyor.

Cennete Bir Koşu, Milenyum İnsanları gibi anlatılarda da görülebilir, Ballard'ın evreninde Akdeniz'e kıyısı olan bölgeler her türlü kaosa açık. Lefebvre'in görüsünün distopik alternatifleri oluşmuş gibi; seks, doğa, insan, tüketilecek her şey için Akdeniz'den daha iyi bir alternatif yok. İnsanlar deniz kıyılarında kimliklerinden geçici olarak kurtuluyorlar, böyle bir sanı var, meta haline gelen her şey bir temiz yenilip yutuluyor ziyadesiyle, sonrasında harcanan parayı yerine koymak için tekrar şehre dönülüyor, çalışılıyor, sonra tekrar. Ballard'ın bu döngüyü anlattığı metinleri ayrı, Akdeniz evreni ayrı değerlendirilmeli. Şehirde çıkan isyanlar, hatta bir binada çıkan isyanlar, coğrafi yayılım göstermiş karmaşanın mikro örnekleri olarak görülebilir. Ballard'ın türe kattığı bir şey; güncelden pek uzaklaşmadan, uç teknolojiyi kullanmadan, tamamen insanın sıyırma sınırlarına dayalı bir kurgu yaratması. "Zaman ve mekandan ne kadar uzaklaşmış olursa olsun bilim-kurgunun hemen tamamının aslında bugüne dair olması, tuhaf bir paradokstur." (s. 9) "Geleceğin gerçekte nasıl olacağına dair bir tahmin" olarak Al Kumsallar'da geçen öykülerin 1960'larda düşünüldükleri, yazıldıkları göz önüne alınırsa düşünülen geleceğin henüz gelmediği, buna rağmen insanların karakterlerle aynı delilik seviyesine ulaştıkları düşünülebilir. Ballard'ın öykülerle ilgili düşündüğü, bu son alıntı: "Al Kumsallar; düş, yanılsama, korku ve fantezilerden de payını fazlasıyla almış durumda, ama tüm bunların çerçevesi daha az sınırlayıcı. Onun; parlak, korkutucu ve tuhafın savsaklanagelmiş etkisini kutladığını düşünmekten hoşlanıyorum." (s. 9)

Öykülere baktığımızda teknolojinin merkeze alındığı bir anlatıyla karşılaşıyoruz. Diyelim ki "Çukamoli Ekranı" diye bir alet icat edilmiş, bu alet sayesinde kişinin mutsuzluğunun kaynakları pırıl pırıl izlenebiliyor. Mutsuzlukların izlenmesinin olumlu bir yanı vardır elbet, bizi ilgilendiren olumsuz yanı. Tabii böyle üfürükten nesnelerle çıkmıyor okurun karşısına Ballard, daha sofistike, daha teknolojik ve kaotik nesneler, eylemler, zamazingolar etrafında örülmüş anlatılar var. Kolu veya bacağı sakatlanmış insanlar, bir Ballard klasiği olarak yine oralarda bir yerlerde dolanıyor, karşımıza ara ara çıkabilirler. Başkaca, insanın doyumsuzluğu dipsiz bir kuyu.

Mercan D'nin Bulut-Heykeltıraşları adlı öykü, tutkunun yok ediciliğine dairdir. Lagoon West'e giden otobanın kenarındaki mercan kulelerinin civarında bulut-heykeltıraşları, günümüzün grafiti sanatçılarının evrileceği yön hakkında hoş bir yorumdur. Bu arkadaşlar kimyasal gereçler yardımıyla, bir de planör yardımıyla tabii, rüzgarda salınarak bulutları oyarlar, yontarlar, müthiş figürler yaratırlar. Dördü bir takım oluşturur, doğum günü partisi veren zengin bir kadının daveti akıllarını kaybettirir, kadının etrafında pervane olurlar, gizemli kovalamacalarla anlarız bunu. İçlerinden biri parti sırasında koca bir hortumu yönetmeye başlar ve arkadaşlarından birini bu hortum vasıtasıyla öldürür, ortadan kaybolur. İki mesele var; bir bulutu yontmak için güvenilir arkadaşlara ihtiyaç vardır ve bir kadın için arkadaşını öldüren adam müthiş heykeller yapabilir.

Prima Belladonna adlı öyküde doğanın nitelik olarak bambaşka noktalarda yer alan iki yaratısının yapay yollarla yaklaştırıldıkları zaman birbirlerine meydan okuyacakları görüsü işlenir. Jane Ciracylides sıkı bir ses sanatçısıdır, koro-çiçeklerin şahını görür görmez çiçeği akort etmeye çalışır ama çiçek direnir, kendi kafasına göre ses çıkarmaya devam eder. Böcek gözlerine sahip olan kadın çiçeğe meydan okur, neredeyse dükkanı yıkacak sonik bir mücadeleye girişir. Çiçek ertesi gün ölür, kadın ortadan kaybolur.

Perde Oyunu öyküsünün olayı, akıl sağlığını korumak için nereye kadar gidilebileceğinin sorgulanmasıdır. Mekanı yapay yollardan tümden değiştirerek akli dengesi bozuk birini iyileştirebilmenin denenmesi, ne pahasına olursa olsun. Bir filmle ilgili dönen muhabbette öykünün temeli de kurulmuş oluyor: "Tüm ilişkilerde var olan ve ilişkiyi sürdürmeye yarayan sanrıları ve kendimizi diğerlerinden gizlemek için isteyerek kabul ettiğimiz engelleri sorguluyor. Soru şu: Ne kadar gerçeğe dayanabiliriz?" (s. 65) Gerçeğe hiçbir zaman ulaşamayacağız, her zaman kurgusal bir parça olacak, belki de bilinç, savunma mekanizması olarak soyut düşünce yeteneğini kullanarak ham gerçekliği bir parça olsun kuruyordur. Ben şahsen kendisine minnettarım, bilincimin ellerinden öperim.

Venüs Gülümsüyor'da bir sanatçının bütün dünyaya şarkı söyleterek intikam alması anlatılır. Sonik heykellerin sanatın bir parçası olarak kabul edilmesinden sonra müzayedeler, sergiler bu heykeller üzerinden yürür. Mahler, Stravinsky ve diğerleri, eserlerinin metal alaşımlardan ve nanoteknoloji ürünü yapılardan geldiğini duysalardı çok şaşırırlardı. Sonuçta böyle bir sanat dalı doğuyor, sanatçılardan birinin eserinin sergilenmesi konusunda haksızlık yapılıyordu galiba, hatırlamıyorum, sanatçı da yaptığı bir heykeli kendi kendine büyür hale getiriyor. Yapıtın insanların kulaklarını patlatmasına yakın, macerayı seven arkadaşlar mevzuyu bitiriyor, heykeli parçalarına ayırıp geri dönüşüme yolluyor. Sanatçı dava açıp tazminat alıyor, üstelik metal parçaların eritilip tekrar biçimlendirilerek dünyanın dört bir yanına dağıtıldıktan sonra şarkı söylemeye devam ettikleri anlaşılıyor. Artık bütün dünya şarkı söyleyecek, herkes Vivaldi dinleyecek, hiç durmadan.

Birkaç öykü daha var, en şahanesi sahiplerinin ruh hallerine göre kendini biçimleyen akıllı evle alakalı olandı bence. Evleri değiştiriyoruz, evler bizi değiştiriyor, en sonunda evler tarafından öldürülüyoruz veya evleri öldürüyoruz.

Ballard işte, müthiş. Geceye şarkı da bırakıyorum, beğenen elden gelsin. İkinci dosyayı teslim ettikten sonra yeni öykülerin ortaya çıkmalarını şaşkınlıkla izliyorum, parmaklarımın ne yaptıklarını bildiklerinden emin değilim. Sonuçta bir şeyler yazılıyor ve bu şarkı dinleniyor, dinlenecek, geceler boyunca. Spotify'da her bir dosya için bir liste oluşturmaya karar verdim, ilki tamam. İkincisinin baş köşesinde bu şarkı var.

9 Ekim 2018 Salı

David Le Breton - Yüz Üzerine Antropolojik Bir Deneme

Saramago'nun Kopyalanmış Adam'ından gireceğim. Tarih öğretmeni Tertuliano Máximo Afonso'nun kendini -kendinin replikasını, kendinin aynını, kendinin kendisini- ikinci sınıf bir filmde figüran olarak görmesinden sonra adamın -kendinin- kim olduğunu arayışıdır, roman sadece bunu anlatmaz ama kendi bedeninin, kendi yüzünün peşine düşen bir adamın ikide bir arıza çıkaran sağduyusunu dinlememe ısrarında yaşamı olduğu gibi kabullenme isteği var, zaten sağduyu da ruhla bir arada bulunamayacağını söyleyerek adamın arayışını meşru hale getiriyor. Kaosun henüz anlaşılamamış bir düzen olduğunu bu romanda görüyoruz, kaosu yüze indirgeyerek yüzü anlamlandırma çabalarının yaşamı anlamlandırma çabalarıyla paralel gittiğini söyleyebiliriz. Yüz, insanın yaşama dönük en -belki de tek- önemli varlığı. Alfonso'nun kendi yüzünü başkasında görmesiyle biricikliğini yitirme huzursuzluğundan mustarip olduğu malum, bu durumdan kurtulmak için figüranı aramaya başlıyor ve aramaya başlar başlamaz aranmaya da başlıyor. Etkileşimli, birbirini tetikleyen olayların sıralanmasıyla belirsizliğin bir dengeye oturduğuna şahit oluyoruz, yıkım pahasına. Yüz/yaşam anlamını yitirmeden. Bu bir kenarda dursun, bence bir anlamda Saramago'nun ustası olan Pirandello'nun Biri, Hiçbiri, Binlercesi adlı metnindeki anlatıcıyı ele alalım. Bir gün aynada burnunun birazcık değiştiğini, bir santim kadar yana kaydığını fark eden anlatıcı, kişiliğini yavaş yavaş yitirmeye başladığını hisseder, bu kaymalar giderek artar ve en sonunda ruhunun da yerini değişmiş bulur. Tanıdığı insan olmaktan çıkmıştır, kendisini ne kadar tanıyorsa. Yüzünü tanıdığı ölçüde bilir kendisini, ne olduğu aynada gördüğünden ibarettir, çarpık bir görüntü çarpık bir ruh demektir. Kısacası yüz, insanın ne olduğudur. "Her birimiz kendi mitolojimizi, bir sürü yüzden saçılan duygu hazinemizi taşıyoruz gizlice." (s. 11)

Bu incelemeyi kaosu düzenleme çabası olarak görmek mümkün. İnsanın en görünür ve ironik bir biçimde en karanlık noktası konusunda söylenmiş onca söz, uydurulmuş onca sözcük, yazılmış onca metin bir arada, yüzün doğasını daha iyi anlayabilmek için. Yüzün toplumsal yansımalarından bireysel çıkarımlarına kadar pek çok özelliğini bir araya getiriyor Le Breton, binlerce yılın taşıdığı farklı değerlendirmeler yüzün girdiği biçimleri bir düzene oturtmaya çalışıyor, tanrılara verilen yüzlerden yüz yapısının kişilik tahliline kadar varan bir yolculuğa çıkarıyor okuru. Yüzün uçuculuğunu yakalamaya çalışan onca insanın fikirlerinden bir yere varılabiliyor sonuçta; hiçbir şeyin kesin olamayacağı. Yüzün mutlak bir doğrusu yok. Tıpkı sözcükler gibi, yüz de ne kadar değiştirilirse değiştirilsin, üzerine binen onca kodun altında hâlâ bir boşluk olarak duruyor. Kod çözmeye yarıyor bu deneme, yüzün parçalarını her bir bölümde teker teker açığa çıkardıktan sonra, bütünden parçaya indikçe yüz okur hale getirmiyor da yüze bakarken aslında neye baktığımızı, yüze neler yüklediğimizi anlatıyor. Edebiyattan psikolojiye pek çok disiplinden örnekler vererek yapıyor bunu, çok iyi.

Yüzün İcadı bölümüyle başlıyoruz, YHVH yüzünü göstermiyor, Musa'yı seçtiğine göre ölmesini istemez, bu sebeple yüzü gizli. İsa'nın yüzünün parıldaması, ışıkla örtülmesi de benzer bir tanrısallığı taşıyor ama yüzlerin yüzü, yaratıcı tarafından verilen yüzlerin en ilahisi görülür değil, çünkü yüzü görmek tanrıyı görmek demektir. Sesin böyle bir yasağının olmaması anlaşılır bir şey; yüz kutsal olduğu için doğrudan ortada değildir, kaynağı olduğu sesle varlığını gösterir. "Tanrı'ya bir yüz kazandırmak onun tanrısallığını ortadan kaldırmak, onu üstün, tanınabilir, insanınki gibi ayrımlı bir yüzü olan bir insana dönüştürmek demektir." (s. 18) Müslümanlıkta da benzer bir durum var; sanatçılardan suret yapanlarının cehennemde cayır cayır yanacağı söylenir. Allah can verir ve can alır, başkasının haddine değildir bu. Kutsalın resme/temsile dönüşmesi İsa'yla gerçekleşir, ikonalardan biliyoruz. "İnsanın anısını kendisinin ötesinde canlı tutan ilk örnek" der Le Breton, İsa'nın resminin çizilmesidir. Birçok İsa tasviri var, Japonların yaptıklarından Afrika'daki örneklerine uzanan gelenekler coğrafyaya göre farklılaşıyor, siyahi İsa ve çekik gözlü İsa örnekleri ilginç. Şu daha da ilginç: "Roma'daki yeraltı mezarları İsa'nın sağlığında çizilmiş suretlerle bezeli freskleriyle ün salmıştır." (s. 23) Görülebiliyor mu acaba bu freskler, yakın zamanda gitmeyi düşünüyordum, bir araştırayım. Neyse, Katolik ve Ortodoks geleneklerinin kıyaslamasıyla, kutsal kitaplardaki bilgilerin ışığında yüzün kutsallığının tezahürlerini inceliyor Le Breton, bu bölümün olayı bu. Rönesans'a kadar uzanan süreçte insan fizyolojisinin tanrıbilimle olan bağını da görüyoruz, bir küçük-evren olarak insanın fizyolojik yapısıyla tanrısallık arasında kurulan bağ, anatomistlerin ortaya çıkmasıyla birlikte kopuyor, insan bedeninden kovulan evrenin bilimsel gelişmelerle birlikte daha bağımsız bir yapıya sahip olduğunu, yüzle pek bir işinin kalmadığını anlıyoruz. Yüz artık yüz olarak benimseniyor, kutsalın bir parçası olarak değil. Paradigma değişimi sonucunda toplulukçu bir yapıdan bireyselliğe kademe kademe geçen insan, yüzlerin bir toplamını incelemek yerine direkt tekil yüze odaklanmaya başlıyor. Kodların ortaya çıkışı da bu döneme denk geliyor.

Adı bahşetmek gibi yüzü bahşetmek de korunmanın ortadan kaldırılması, yakınlık kurulması anlamına geliyor. Lanetlenmeye, büyüye açıyoruz yüzümüzü, bedeni sakınmıyoruz ve yara alır hale geliyoruz. İktidarın korkacağı bir durum yok, portresini yaptıran bir hükümdarın çizilmesini istediği şeyler yüzünü kuşatıyor; yönetilen kentin/devletin betimlenmesi gücün bir kanıtı haline geliyor, dinsel kutsanma yerine meta edinimi daha makbul oluyor. Paraların üzerine yüz basılıyor, kentin yapılarında yüzlerin izleri görülebiliyor, hatta bir süre sonra yüz temsilleri iktidarın boyunduruğundan kurtulunca, halk tarafından kullanılmaya başlayınca kız isteme olaylarında etkin bir şekilde rol alıyor. En tepede başlayıp en dibe ulaşan bir iletişim aygıtı haline geliyor yüz, toplumsal boyutta inanılmaz bir önem kazanıyor, fotoğrafın icat edilmesiyle birlikte "demokratikleşmeyle eşzamanlı" bir olgu haline geliyor, artık herkeste yüzün bir kaydı mevcut oluyor. Aynalar da önem kazanıyor, yüzün yansıması kusursuz sanatı betimliyor. Sosyal çıkarımlar açısından mimiklerin, yüz hareketlerinin sekiz ana duyguya indirgendiği söylenebilir, her düşünür yüze kendi anlamını veriyor, birçok kuram çıkıyor ortaya, bilimsel gibi dursa da pek bilimsel değil hiçbir şey.

Yüzden Figüre: Fizyognomi Maskeleri bölümünde yüzün açığa çıkardığı gizleri bilimsel yollarla açığa çıkardığını düşünen insanların görüşleri inceleniyor. Platon'dan itibaren gelen bir şey; geometri bilmeyenler gibi "yüzü biçimsiz veya kolu bacağı orantısız" olanlar da kapıdan giremiyor. Aristoteles işin iyice suyunu çıkarıyor, burnun biçiminden insan tahlili yapmaya vardırıyor işi. Daha yakın tarihlerde Lavater nam bir bilim insanı, yüz biçimleri ve anlamlarıyla ilgili kallavi bir eser kaleme alıyor, Balzac'ın karakterlerini yaratırken bu kaynaktaki tariflerden yararlandığı söyleniyor. "Aklın hakimiyetine sokulan yüz", ruhsal pek çok göstergeyi taşıdığı düşünüldüğü için kalıp fikirlere sokuşturuluyor denebilir.

Yüzün simgeselliğiyle başlayıp denemenin bitimine kadarki bölümlerde makyajdan maskeye, amorf yüzlerden zihinsel hastalıklar yüzünden tanınamayan yüzlere kadar pek çok konu ele alınıyor, Proust'tan plastik cerrahlara pek çok yüz biçimleyicinin eylemleri sonucu oluşturulan yüzlerin anlamları konusunda birtakım atıp tutmalar sergileniyor, Le Breton yüze sayısız açıdan yaklaşıyor, boşluğu bir parça olsun aydınlatmaya çalışıyor.