14 Aralık 2017 Perşembe

Charlie Campbell - Günah Keçisi: Başkalarını Suçlamanın Tarihi

Benlik bilincinin ve mülkiyetin doğmasıyla birlikte ortaya çıkar, mitoloji ve din kendi keçilerini yaratır ve günümüzün siyasi olaylarında dahi görülebilir, görülecektir. Günah keçisi, insanın benliğini sağlamlaştırmasının en büyük yardımcılarından biridir. Sağlıklı bir sağlamlık değil bu, farkına varıldığında çöküşü hızlandırır ama görmek istemeyen için sıkı bir dayanaktır. Campbell, tarih boyunca günah keçilerinin doğuş aşamalarını ve toplumun bu kara koyunlara bakış açısını inceliyor. Toplu cinnet zamanlarında yapılan kıyımların yanında sağduyunun sesi sayesinde kurtulanlar var, sayıları ne kadar az olsa da.

Önsöz St. Kilda'yı ve uğradığı yıkımı anlatıyor, bu örnek üzerinden diğer yıkımlara ve yapay sorumlulara bakış açımız biçimlendiriliyor. Bu adanın insan eliyle yaşanmaz hale getirilmesinin Büyük Auk nam bir kuş yüzünden olduğunun düşünülmesi, kuşun yargılanmasına ve adada bir daha görülmemesine yol açıyor. 1930'larda tamamen boşaltılan adadaki uygarlıktan geriye insanın somut bir düşmanı olarak görülen kuştan ve son derece saçma bir yargılamadan başka bir şey kalmıyor. Bir diğer örnek de Paskalya Adası. Nüfus artışının yol açtığı savaşlar ve sınırlı kaynakların tükenmesi, insanları suçlayacak bir şey aramaya yönlendiriyor ve önce din adamları, sonra tanrılar suçlanıyor. Heykellerin yüzleri tanrılara değil, dağlara dönüyor. Saf bir ekolojik yıkım ve bunun sebebi insanlar, başka bir şey değil ama insan bunun üstesinden gelemeyecek kadar bencil.

Giriş. Âdem'in Havva'yı, Havva'nın yılanı suçlaması. Hiçbir şey bizim suçumuz değil, Marx'ın, Darwin'in Freud'un, herkesin suçladığı bir şey vardı. Ressentiment kavramına uyan ve uymayan örnekler var, hem bir güdü olarak hem de mevcut olumsuz durumdan kurtulmanın zorunluluğu olarak günah keçisi yaratmak kolay ve insanın yaptığı bu; kolaya kaçmak ve aptallığın basitliği. Mantıktan uzaklaşmak ve olumsuz bir deus ex machina yaratmak. Günümüzde daha da yıkıcı, gerçeklik algısının değişmesiyle milyonları öldürecek bir düğmeye basmak artık çok daha kolay. Aptallık, o düğmeye basıldığı zaman kötülüğün ortadan kalkacağı fikrinden kaynaklanıyor. Komplo teorileri, Lord of the Flies gibi edebi örnekler, medya, dinler derken aptallığın farklı yüzleriyle karşılaşıyoruz.

"Günah Keçisi" Terimi adlı bölümde terimi ilk kez William Tyndale'ın 1530 tarihli İncil çevirisinde kullandığını öğreniyoruz ve Tyndale'ın kara koyunluğuna şahit oluyoruz. Kendisi İncil'in çevrilmesinden ve çiftçi yamaklarının bile bu çeviriyi okumasından sorumludur. Kilise için olumsuz bir durum. İçeriği bilinmeyen kutsal bir kitabın gücüyle yüzyıllardır yönettikleri insanlar aydınlanmaya başlarsa koyunlar kolaylıkla güdülemeyecekti, dolayısıyla Tyndale günah keçisi haline geldi. Dünyevi işlerle uğraşan çevirmenlerin ruhanilikten uzaklaştıkları ve çevirilerinin gerçek içeriği yansıtmadığı söylendi, sonrasında Tyndale yakalandı, boğuldu ve cesedi yakıldı. Az sayıda destekçisi bu vahşeti engelleyemedi. Thomas More bile kendisine düşmandı, kendi çevirisindeki bölümleri kullanarak Tyndale'ı suçladı ve insanoğlunun aptallığı bir kez daha ortaya çıktı.

Günah Keçisi Kelimesinin Tanımı. Calvino'nun bir öyküsünde iktidar sahibi insanlar bir süre sonra öldürülür, yerine ölümü göze almış bir başkası getirilir. Tarihte bunun örnekleri var, Güney Amerika uygarlıklarında yöneticiler belli bir sürenin sonunda öldürülürdü ama bu ritüelin başka insanların üzerinde uygulanmasını sağladılar. Kurban edilme töreninde önce hayvanlar, sonra insanlar kullanıldı. Bu ritüellerle insanoğlunun kirlerinden arındığı düşünülürdü, pagan inanışlarda ve semavi dinlerde dahi varlığını sürdüren bir olgu.

Kral ve Günah Keçisi. Kralların yönetimindeki insanlar için suçlanacak kişi kraldı, tanrıların yeryüzündeki yansıması. Kıtlık zamanında krallar, sonrasında papalar ve ruhani hiyerarşinin üst katmanlarında yer alan diğer insanlar felaketlerden kurtulmanın yolunu bulmak zorundaydı, ortadan kaldırılmamaları için. Muktedir olanlar halkı korumalıydı, yiyeceklerin stoklanması ve dış tehlikelere -günümüzde de olduğu gibi çoğu zaman yaratılmış olanlar dahil- karşı bir güven ortamı oluşturulması muktedirlerin sorumluluğunu oluşturuyordu. İngiliz ve Fransız tarihinden pek çok örnek bu olguyu irdeler, Campbell tarihten örnekler vererek kralların, şamar oğlanlarının ve üst düzey yöneticilerin kurban edildiği pek çok olayı anlatır.

Hristiyanlık, İsa ve Yahudilik incelemenin önemli bir bölümünü oluşturur, yakın tarihte yaşanmış olaylar -11 Eylül 2001 ve devamında yaşananlar, Mortgage Krizi ve diğerleri- günümüzdeki günah keçilerini üretmede ne kadar başarılı olduğumuzu gösterir, bir sürü şey.

Sosyal felaketler karşısında insanoğlunun verdiği tepkileri anlamak açısından güzel bir araştırma.

9 Aralık 2017 Cumartesi

Thomas Bernhard - Soğuk - Bir Soyutlama

Epigraf Novalis'ten. "Her hastalık, aslında bir ruh hastalığıdır."

Akciğerlerdeki gölgeler Bernhard'ı Grafenhof'a göndermişti. Şehrin tepelerindeki sağlık merkezi kimseyi elinden kaçırmamak için uyarılarla donatılmış ve aşağısında yer alan köy de sınır bölgesi ilan edilmiş. Veremliler için kaçış yok, ölüm alanı belirlenmiş ve iyileşebilen birkaç şanslı insan dışında kurtulan çıkmayacak. Ölüm korkusu Bernhard'ı kuşatıyor ve iyileşme umutlarını alıp götürüyor, orada umutsuzluk ve çöküşten başka hiçbir şey yokmuş gibi. Ciğerlerin çökmesine yakın, herkesin elinde tükürük hokkası, balgam çıkarma çalışmalarının yayıldığı bir hastane en başta sağlıklı bir psikolojiyi mahvediyor. Doktorlar Bernhard'dan bu yarışa katılmasını bekliyorlar ama genç adam ciğerleri sökülene kadar öksürse de olmuyor, diğer hastaların çıkardıkları sesleri ve balgamı virtüözlüğe bağlıyor, sanki ciğerlerini enstrüman gibi çalabiliyorlar. Nihayet kendisi de balgam çıkartabilince aralarına katılıyor ve yargılayıcı gözlerden kurtulmuş oluyor, ölümden başka hiçbir şeyi beklemeyen bu topluluğun ötekileştirmesine maruz kalmak ironik bir şekilde yıkıcı, Bernhard bir parça olmak istiyor ama testlerinin negatif çıkması sonucu yine uzaklaşıyor, hasta olması lazım, ölmeye yakın olması lazım yoksa bu insanların onayını alamaz. Sonuçların pozitif çıktığı bir günden sonra doktorlar, hemşireler, hastalar ve kendisi rahatlar, nihayet hastadır. Tam bir delilik. "Durumdaki sapkınlığın farkında değildim." (s. 11) Alışkanlık; genellikle ölümün görüldüğü bir sağlık tesisine ölmeye gelinir, iyileşmeye değil.

Bernhard -hasta diyeceğim bundan sonra- elindeki gücü fark eder, topluluğa katıldıktan sonra ayrıcalıklardan faydalanmaya başlar. Sağlıklı olan her şeyden nefret etmek, hastalığı birine bulaştırabilme gücüne sahip olmak, Grafenhof'un dışında kalan her şeye sonsuz bir öfke duymak iyi hissettirir ve bu duyguyu korur hasta, sosyal güvencesi olmadığından daha da kötü bir durumdadır, sığıntı gibi yaşar ve sevgili dedesinden kalan iki piyano partisyonu dışında geçmişine ulaşmak istemez. Kötü şartlarda iyileşmeye çalışmazken aynı şartlara sahip bir hukuk doktoru dikkatini çeker. Bu adam sosyalisttir ve Avusturyalıların toplumsal değerleri olarak görülen -Bernhard az gömmedi bunları- Katolik-Nasyonal sosyalizm damarını iyi bir eleştirir, bu yüzden de doktorların, hemşirelerin, hastaların nefretini kazanır. Daha da kötü şartlarda var olmaya çalışır, iki satır bir şey okuyamaz çünkü etrafındaki alt sınıftan insanların yaptıkları gürültü hiçbir düşünsel aktiviteye mahal tanımaz. Yavaş, korkunç bir ölüm.

"Diğer insanlara güvenmedim ve diyebilirim ki, bu sayede kurtuldum." (s. 16) Doktorlara karşı güvensizlik, hastalıkla mücadele etme konusunda güç sağlıyordu. Hasta bu zıtlığın farkına varır varmaz hastalığını yenebileceğinin farkına vardı. Direnmeyi bıraktıktan sonra cehennemden başka alternatiflerin de olduğunu anlar, doğanın sadece yıkıcı olmayıp yapıcı da olabileceğinin ayrımını yapar. Kendisini sağaltmıştır, gerisi gelir ama çok da kolay bir süreç değildir bu, iyileşme süreci güvenmediği insanlar yüzünden son derece sancılı geçecektir. Laboratuvar hata yapar ve pozitif olan testin aslında negatif olduğu anlaşılır, hasta verem değildir ama akciğerindeki gölgelerin yok edilmesi için gereken streptomisin iğnesinin yeterince yapılmadığını anlar. Bu iğneler başta ABD olmak üzere birçok ülkeden gelir ve maddi durumu yetersiz olanlara pek koklatılmaz diyelim. Hasta, doktorlara bu durumu anlattığı ve daha çok iğneye ihtiyaç duyduğunu söylediği için terslenir, azarlanır. Bernhard'ın doktor nefreti anlaşılabilir. Daha da kötüsü, anne de başka bir hastanede acılar içinde yatmakta ve ölümünü beklemektedir ama ölemez, hastanın aklından bir an olsun çıkmaz ve çifte ölüm korkusu karşısında Bernhard'ın bile öfkesinin yetmeyeceği bir an gelir. "O zamanki ruh halimi anlatabilmek hiç de kolay bir şey değil, bunu yapabilmek için ciddi bir psikolojik direnç de gerekiyor. O sırada kafamdan geçenleri daha fazla anlatamayacağım, zira anlatmam gereken gerçeklerin ötesine gitmekten çekiniyorum, o sınır benim için dayanılmaz ıstıraplarla dolu." (s. 23) Acı çekmenin ne demek olduğunun bilinemeyeceğini söyler Bernhard, çok derin. Başkaları için düşünelim. Mutluluğu bir şekilde kendimizle özdeşleştirebiliyoruz ama iş acıya gelince boşluğun ne kadar derine indiğini bilmediğimizden anlayamıyoruz, herkes kendi acısını bilebiliyor. O kadar.

Tiyatro. Bernhard yaşamı müebbet bir ölüm cezasına benzetir, mahkumlarla iyi anlaşılmasını ama gardiyanlardan uzak durulmasını önerir. Yaşamı algılayışı insanlarla gerçek -başka bir şey beklemeden, kendinde olan- bir ilişki kurmasını engelleyecektir ama bunun hayatını kurtardığını söyler. Sahneden görülenler pek iç açıcı değildir; cenaze arabalarının hep aynı toklukta vuran kapıları, hastanelerin soğuk yüzleri ve duvarları, annenin ölümü, yanlış teşhisler, doğru teşhisler, sanat politikaları yüzünden Avusturya'dan sürülen sanatçılar, merak duygusunun tatmini yüzünden intihar edememek, her şeyin daha kötüye nasıl gidebileceğinin merakı işte, her şey hasta için katlanılmaz düzeyde ama tiyatro sahnesinde olduğunu düşünmek devam etmesini sağlıyor. Annesinin ölümünden sonra hastaneden çıkacak ve oraya dönmeyecek, korktuğu başına gelmediği için akciğerleri sağlam, müzik eğitimine devam edebilir. İkinci kez Grafenhof'a yattığında karın delmeli operasyonu bilmeyen doktor onu kan revan içinde ölüme terk etseydi bunlar hayaldi. Ölümle yüz yüze gelmek, çocukluktan beri, başlangıç noktası burası.

Güvercin nefreti. Yok Etme'de de mevcuttu, hastane günlerinden kaynaklanıyor.

Thomas Bernhard - Yok Etme - Bir Parçalanma

İki bölüm, Telgraf birincisi. Franz-Josef Murau'nun yazdığını söyleyen anlatıcıyı metin sonlanırken göreceğiz, onun dışında Murau'nun düşüncelerinden, insanlarından ve nefretinden kaçamayacağız. Murau'nun her şeyi yazmaya ne zaman karar verdiğini sayısız dönüşten birinde, geçmişe açılan kapılarda göreceğiz. Murau, Roma'da Alman edebiyatı dersi verdiği Gambetti'ye anlattıklarının yanında -ki bunlar metnin çoğunu oluşturur- okunması için birkaç kitap öneriyor ve Bernhard'ın Amras'ı bunlardan biri, onu da göreceğiz ve bu metinle taşıdığı paralellikleri görmeyeceğiz, ikisini de okumuşsak göreceğiz ama bize kalacak, her şey ortaya dökülmeyecek çünkü her şey doğru olmayacak, biçimlenirken çoğu şey bozulacak, yitecek, ortadan kalkacak, hiç yazmamaya, yaratmamaya götürecek bu, ne olursa olsun yazacağız, yazmamız gerekecek, yazarın yalanları açığa çıkacak ve aralarından doğrular çıkacak, yazar ortadan kalkar kalkmaz doğru olmayan şeyler de kaybolacak ve geriye bir tek sözcükler kalacak, gerçeği anlatan sözcükler. Murau bu sözcüklerin peşinden koşmak zorunda kalacak çünkü henüz döndüğü Wolfsegg'den gelen telgraf onu fotoğraflara yönlendirecek, ailesinin fotoğraflarına bakacak ve telgrafta yazanlarla fotoğrafları eşlemeye çalışacak, her şey geri gelecek, unutulan ve hatırlanmaması için üzerine yeni kentler, yeni insanlar konan eskiler sudaki pislikler gibi belirecek. Anne, baba ve Johannes kazada öldü, Caecilia ve Amalia'dan gelen telgrafta bu yazıyor, üç gün önce yaşayan insanlar bir anda dünyadan silindi, ölü bedenleri Wolfsegg'deki evde yatıyor, annenin kafası kopmuş ve Johannes'in kardeş yüzü tanınmayacak hale gelmiş, baba zaten ölüden farksız olduğu için değişen bir şey yokmuş, Murau ikinci bölümde cenaze için evine döndüğü zaman gazeteleri okuyacak ve böylesi trajedileri gayet soğukkanlılıkla yazanların alçaklığına inanamayacak, toplumun alçaklığının yanında gazetelerinki çok doğal gelecek. Parçalanmış kafalar, ölü bedenler olduğu gibi ilk sayfada, sanki teşhir ediliyormuş gibi, Jaguar'ın koltukları kan içinde, Johannes'in kokuşmuş aileye uyum sağlamasının tek istisnası olan hızlı şoförlüğü sonlarını getirmeden önce o araç büyük bir mutlulukla alınmıştı ama mezara dönüştü. Johannes'in ve babanın miyopluğu sonlarını getirdi, babanın sonu miyopluğundan çok önce gelmişti ama yine de yaşıyordu, o rezilliğin içinde değişti, annenin etkisi onu çürüttü ve olmadığı bir adam haline geldi. Bunları düşündü Murau, fotoğraflara bakıyordu, Almancanın konuşmak için çok kaba bir dil olduğunu ve Gambetti'yi düşünüyordu, dil yüzünden sınırlanması diğer her şeyi çürütüyordu, hiç kaçış yoktu ki dili koca bir uygarlığı kendisiyle birlikte yok edecekti. Gambetti'yi düşünmesi öğretmenliği üzerindendi, öğretmenlerini hiç sevmezdi çünkü yazısı dağınık, derslere ilgisi azdı ama parlak bir ruh vardı onda, başka şeylere odaklı, duyarlı bir ruh. Öğretmenler bunu anlamadı çünkü yontmak istenen çocuklarda bu ruh en büyük tehlikedir, bu ruh toplum için de en büyük tehlikedir, birliği bozar ve savaşır, karşı koyar, küçük düşürür. Johannes'in notları hep iyiydi, o ayak uydurmuştu, ne yapması gerektiğini biliyordu ve kokuşmuşluğu küçük yaşlardan itibaren kabul etmişti. Yirmi yıl önce onlardan ayrılan Murau özgürlüğünü kazanmıştı ve bu sorumsuzluk olarak algılanan özgürlüğü, kendini beğenmişlik olarak görülen bağımsızlığı Johannes'in nefretine yol açmıştı. Johannes uzaklaşmamıştı oradan, uzaklaşmak istememişti belki, çoktan uyum göstermişti, çoktan onların bir parçası olduğunu kabul etmiş, diğer herkes gibi Murau'ya kötü davranarak onlardan biri olduğunu kanıtlamıştı. Ailesi Murau'yu sevmiyordu çünkü annesi onu sevmiyordu, annesi köylü bir kadındı ve babanın aklını çeldikten sonra zevksizliğiyle adamı zehirledi, evin her yerinden zevksizlik taşar oldu. Eşyalar korkunçtu ve daha da önemlisi perdeler açılmıyordu. Perdeler hep kapalıydı, ev nemliydi ve sürekli hastalıkla dolu bir yaşam egemendi oraya, iki kız kardeş hastaydı, Murau hastaydı. Anne çocuk istemiyordu ama baba istiyordu, soyun devamı lazımdı, bu yüzden Johannes oldu ve ardından Murau. Murau istenmeyen çocuktu, annesi istememişti ama aldıramadı, kızları da öyle. Hepsi Murau'nun canından bezdirdi. Johannes kasıtlı olarak kötülük yaptığında suçu hep Murau'ya atıyordu, kız kardeşler onunla uğraşıyordu, annesi ve babası onu hiç dinlemiyordu, yalancı olduğunu düşünüyorlardı. Sartre okumak için kütüphaneye kapanıp akşam yemeğini kaçırınca o vakte kadar ne yaptığını anlattı Murau, inanmadılar, yıllar sonra Roma'ya gelen ve hikâyeyi dinleyen anne yine inanmadı, Sartre'ın uydurmasyon bir şey olduğunu sanıyordu ama önemli olan bu değildi, Murau da değildi, Spadolini'ydi, Murau'nın cenaze konuşması sırasında sevimliliğin altına çok iyi gizlenen ikiyüzlülüğü görünce nefret edene kadar çok sevdiği, Vatikan'da görevli bir bilge olan Spadolini'yle annenin yıllardır süren gizli bir ilişkisi vardı ve anne sırf Spadolini'yle görüşmek üzere Roma'ya geliyordu. Ailenin geri kalanının -baba dahil- bundan haberi vardı ama hiçbir şey söylenmedi, bir sır olarak korundu. Çürütücü sır. Aile yapısı her şeye karşın korunmalıydı, çürüme pahasına. Bunların ortasında kaldı Murau ve önce Oxford'a, sonra birçok yere kaçtı. Roma'da gazetelere yazılar yazıyor, Spadolini'nin bulduğu -Roma'ya gitmesini de o önermişti- öğrenciye, Gambetti'ye özel ders veriyor ve aldığı telgrafı okuduktan sonra fotoğraflara bakıyor, fotoğrafı icat edene yediği naneden ötürü kin kusuyor ki anları kaydetmek nasıl da yaşanmayan bir şey kokar, o kadar sahtedir ki hiçbir sözcük onu daha da sahteleştiremez veya biraz olsun gerçek kılamaz, yalanın cisimleşmişidir fotoğraf, yüzlerden okunan bu. Hiçbirinin yüzü böyle değil; annenin, babanın, Johannes'in ve kız kardeşlerin. Buradaki yüzler rezillikleri hakkında hiçbir şey söylemiyor. Georg Amca'nın iyiliklerini de söylemiyorlar, Georg Amca aralarında yok, fotoğrafı yanda yaşınacak biri değil Georg Amca, o bu nesiller boyu varlığını sürdürmüş, Wolfsegg'de köklenmiş rezil ailenin paçayı kurtaran nadir insanlarından. Cannes'a taşındıktan sonra tamamen özgür, Wolfsegg'e yaptığı ziyaretlerde istenmediği rahatlıkla anlaşılan amcanın söyledikleri de biçimlendiriyor Murau'yu; babanın dönüşümü, annenin çürütücü doğası, insanların... Georg Amca öldü ve Murau'yu bir başına bıraktı. Dostoyevski ve Bakunin kaldı arkada, evdeki onca kilitli kitaplığın içinde binlerce kitap vardı ama Murau'ya izin yoktu, kimseye izin yoktu, o kitaplar okunmak için değil, sadece güç gösterisi içindi. Kitap okumak büyük küstahlıktı ailede, kimse kitap okuyup gelişmemeliydi. Hayvancılık ve tarım, bahçıvanlar ve avcılar, dünya bu kadardı. Murau bahçıvanları çok severdi, onlarla konuşup derdini anlatırdı ama avcılardan nefret ederdi. Avcılar yıkımdı, hem kendilerini hem de doğayı yok ediyorlardı. Babası iyi bir avcıydı, Rusya'ya gidip avlanmışlığı ve dindarlığıyla çocukların ruhlarını söndürmeye çalışmışlığı vardı. Katolikti, Nazi yanlısıydı, savaş sırasında eşiyle birlikte sempatizanlık yaptı ve evlerinde pek çok rütbeliyi ağırladı. Cenazesine bunlar geldi, bu yaşlı kasaplar, yaptıkları onca barbarlığa rağmen devlet onları maaşa bağlamıştı, çürümenin diğer yüzü. Georg Amca dört yaşındayken buradan kaçmak istemişti ve aşağıdaki köye inip Wolfsegg'den nasıl çıkabileceğini sormuştu, daha o yaşında. Kimliği orada oluşsun istemiyordu, sonrasında bütün kimliklerden nefret etti. Üniversite profesörlerinden nefret etti ve bunu Baudrillard'ın üslubunda yaptı, okulların Freud işi travmalarla dolu yerler olduğunu söyledi, saygı duyulası düşünsel bir zenginlik için ödipal kompleksin şart olmadığını söyledi, işlerini, yaşadıkları yerleri, unvanlarını kimlik gibi taşıyıp insanların gözüne sokan insanlardan nefret ettiğini söyledi. Murau, amcasının yardımıyla biçimlendi ama bunun yanlış olabileceğini düşündü Georg Amca, belki de hiç konuşmamalılardı. Mümkün değil, Murau da onun gibiydi. Caecilia, yaşlı halasının kandırmacasıyla şarap şişesi mantarı fabrikatörüyle evlendiği sırada, telgrafın gelmesinden üç gün önce ve amcanın ölümünden yıllar sonra, annenin korkunç öfkesini gören, diğerlerinin sahte neşesini gören Murau bir kez daha oradan gitmek istemişti, amcası gibi ama üç gün sonra tekrar oraya dönmek zorunda kalacağını bilmiyordu, fotoğraflara bakarak kendisini hazırlamıştı.

İkinci bölüm, Vasiyet. Diplomalarını alan insanlar sanki gelişmeleri o noktada kalmış gibi davranıyorlar, başka hiçbir şeyle ilgilenmiyorlar, kendilerinin tamam olduklarını sanıyorlar. "Georg Amcam sık sık, ne zaman Avusturya'ya gitsem trende otururken yalnızca profesörler ve doktora unvanlılar oturuyor vagonda sanırım, insanlar değil, caddelerde diploma sürüleri yürüyor sanki, genç insanlar değil, yaşlılar değil, yalnızca müsteşarlar, derdi." (s. 53) Köylüler böyle değil, onlar oldukları gibi kalsalar da doğa onları kendine benzetiyor. Yumuşak, sert, zaman ne verirse, olduğu gibi. Murau dört yaşına kadar köyden başka bir dünya bilmedi, şehrin sokaklarından en korkmayacağı zamanda korktu ve insanlarını tanıması gereken yaştan çok sonra tanıdı. Diploma suratlar. Unvan kafalar. Öğretmenler ve hâkimler, toplumun iki çukuru. Onlarca parlak zihnin üzerinde kontrol kuran vasatlık. Vatanları için çalıştıklarını söyleyen bencillik abideleri. Fotoğraflarda bu yüzler vardı, şimdi köye yolculuğa çıkar çıkmaz Murau'nun düşündükleri yine bunlar. Kaçıklık, bunlardan kurtulmak için amcasının önerdiği. Kırk yaşın kaçıklığı, sosyalist görünümlü faşizme, din görünümlü beyin yıkamaya isyan. "Yalnızca en zor çabayı değil, en büyük çabayı gerektirir onlardan kurtulmak, onların acımasızlığının karşısına kendi acımasızlığını koymak." (s. 88) Kafka'yı anar Murau, Kafka bu deliliği, kaçıklığı ve öfkeyi Kafka'da bulur. Yutar gibi okur Kafka'yı, ona dönüşür gibi öfkelenir ve kendisiyle birlikte kendisini oluşturanları parçalamaya başlar. Yazarlığını parçalar, yazarları ve metinleri parçalar. Bütün yazarlar yalancıdır ve yazdıkları yalandan başka bir şey değildir. Düşünce yazıya geçtiği an değişir, bile bile yazmak bir yalanı yaratmaktır. Murau kendini de parçalar dedim, yazarlığını da parçalar, kendisini oluşturan parçalardan nefret eder, cenaze töreninden, Spadolini'nin son konuşmasından, ailesinden ve Wolfsegg'den. Bu sebeple doğup büyüdüğü çiftliği bağışlar, 1983'te Roma'da öldüğünü öğreniriz ve anlatıcı tek cümleliğine değişir, aktarıcı olarak beliren ilki son söz söyler.

5 Aralık 2017 Salı

Thomas Bernhard - Don

Gün gün ayrılmış, yolculuğun ve durağın ve insanların ve Bernhard'ın ilk metni, bu yüzden günlere ayrılmanın yanında başka ayrımlar da vardır, paragraflar ortaya çıkar, bütünün kalıplığı anlatım biçimi olarak ortada yoktur. Daha sonradan kazanılmıştır, Bernhard kendi sesini bulana kadar denemiş, en sonunda sarmallarını tamamlayabilmiştir. Burada düzlükten bahsetmek gerek, gün başına ilerleme sağlanır ve anlatı günlere bölünür ama orada yine sarmal aranır, kat kat açılan dünyanın kronolojisi parçalara ayrılıp üst üste bindirilebilir. Parçaların oluşturduğu biçimde yaşamına ilişilecek bir ressamın günleri ve Weng'in karanlığı izlenecek. Tıp öğrencisi, stajyeri olduğu asistan tarafından Weng'e gönderilecek ve asistanın kardeşi Ressam Strauch'u gözleyecek. Doktorun istediği, kardeşinin bastonunu tutuşundan gündelik hareketlerine kadar her şeyinin rapor edilmesi. Anatomisi çıkarılacak yaşam, insanlarının koyu bir balçığa bulandığı bu köyde, onca ayyaşın, orospunun ve dilencinin arasında nasıl bir boşluğu dolduruyor veya nasıl bir bütünü bozuyor, başlıca konu bu. Köy, Bernhard'ın gençliğinde bakkal çırağı olarak çalıştığı kasabaya benziyor, kaosun ortasında bir inziva. Ressam'dan on iki yıldır haber yok, abisiyle yirmi yıldır görüşmüyor. Konuşkan bir hayalet; handa karşılaşmalarından sonra kendi yaşamını anlatmaya başlayıp ortadan kayboluyor, tekrar ortaya çıkana kadar anlatıcının -bundan sonra stajyer olarak anılacak- etrafı keşfetmesi için yeterli zamanı oluyor. Ölü bir doğa, hanlarda ve tren istasyonlarında kurulan arkadaşlıklar hemen bozuluyor ve ortadan kalkıyor. İnsanlar pek konuşkan değil, zorla yaşıyorlarmış gibi. Ressam yaşam dolu, stajyerle yürüyüşlere çıkıyorlar. Ressam değil, boyacı olduğunu söylüyor. İntihara yürüyen ama bir türlü intihar edemeyen biri. Zor bir vaka. Stajyer tam olarak neyi inceleyeceğini bilemiyor, yöntemini kaybettikten sonra sadece sürükleniyor. Ressamın da kendi akıntısında sürüklenişi var; tırmanmanın hiçbir faydası olmadığını bilmesi, hiçbir şeyin çabalamaya değmediğini anlaması onu sessiz bir taşa dönüştürmüş. Tek bir kitapla sınırlı evren. Stajyerin yanında Henry James var, ressamınsa Pascal'ı. Pascal'ın "odasında tek başına oturmayı bilen insanı" ressam olabilir. Bir tek Pascal, başka bir şey yok. Öyle yok ki hancı kadının mektuplarını açması, okuması ve ressamın herkesçe bilinmesi önemsiz. Hancı kadın hayvan gömücüyle yatıyor ve ressamın hesabını şişirip duruyor, bu da bir tepki yaratmıyor. "Kendi kendine acı vermeyi, daha çocukluğunda aşırıya vardırmış." (s. 27) Yakınlardaki köprünün inşasında çalışan mühendis, hayvan gömücü ve diğerleri adamın etrafında gözlem nesneleri olarak dönüyor, dünya bu kadar. Ailesiyle ilişkisi Bernhard metinlerinde olduğu gibi sıkıntılı; uzaklara giden kız kardeşiyle yılda iki veya üç kez mektuplaşıyorlar, büyük anne-baba ölünce ailenin dağılmasıyla birlikte herkes bir yere dağıldığı için görüşmeleri zor. Anne ve baba öldükten sonra sanatsal yaratılarına bel bağlamaya çalışmış ama yetersizmiş. Kendisi ve yaratıları yeterince iyi değilmiş, yetmemiş, eksikliğini yarattığı şeyle dolduramamış, sıradanmış hepsi, bir gün her şeyi ateşe atmış, ateşin en iyi okur olduğunu yine Bernhard söylemiş ama yanan resimler için bir şey söylememiş, ressam yıllar boyunca kendisinden önemli bir şey çıkacağını düşünmüş ama ne çıkaracağını bilememiş, ulaşılmaz olana düşkünlüğü yüzünden hiçbir zaman mutlu olamamış, beklemiş ve beklemiş ve beklemiş ve stajyer çıkmış karşısına, günlerden birinde yirmi üç yaşına basmış ama bunu hatırlayan yokmuş, hatta nerede olduğunu bilen hiç kimse yokmuş, doktor dışında. O da kaybolmuş, gününü yitirmiş ve belleğine yaslanmış, hatırlamak için, unutmak için, ressamı parlak bir zihinle dinleyebilmek için. Kurbanlarının kurbanı ve efendisi olan ressam yaşamını düşünceleriyle kurmuş, bu kurmacanın dışına hiç çıkmamış. Stajyer bu kurmacanın geçici bir parçası olurken hancı kadın ve hayvan gömücünün arasındaki ilişkiyi de anlamış. Sevişiyorlar ama yavan, hayvandan bir farkları yok, çürüyorlar, kadının kocası hapiste ve para istiyor, kadın para göndermek istemiyor ama hayvan gömücü göndermesini söylüyor. Cezaevlerinde şartlar korkunç, Bernhard bunu zaten çokça anlattı ve yine anlatıyor. Adalet sistemi korkunç, hakimler aptal, avukatlar rezil, hapishaneler cani üretimi konusunda uzman. Hancı kadının kocasını ele vermesi -cinayet, ihbar- bütün bu kokuşmuşluğun üzerini kapıyor; adamın hapisten çıkması halinde her şeyi öğrenecek olması en büyük korku kaynağı. Sebebi Weng. Hiçbir şeyin olmadığı bir yer Weng, hiçbir yer. İnsanları erdemden uzak. Weng'i ressamın çocukluğunun geçtiği meskenle kıyaslıyorum, çürüyen kentlerden bir farkı yok. "Kendilerini icat edenlere karşı öfkelenen kentler." (s. 66) Ve çocukların büyüklerden çok daha uçurumlu olması nasıl bir olgudur? Ressamın çocukluğundan, gençliğinden, hiçbir zamanından uzakta yaşayamaması bir örnek. Tinle baş etmeye çalışan on dördünde bir çocuk, ellisinde bir adam. Hiç durmayan ve kaya gibi sabit bir gençlik. Meraklı, düşülen bir çocukluk. Zamansızlık. Etraftaki insanlarla sabit. Ne diyorlar? Ressamı biçimlendiriyorlar, kendi bedenleri ressamın sayısız mezarı haline geliyor. Ressam kendini yaratıyor ve ateşe atamıyor. Hayvan gömücü yontuyor; stajyere ressamın savaş zamanında Weng'de olduğunu söylüyor. Köylüler ona iyi davranmamış. Kız kardeşi de yanındaymış. Fransızların saldığı onca mahkumun ortasında kalmışlar. Ressam hiçlikle yüz yüze geldiği bu mekana geri dönmekte haklı, her şeyin en gerçek olduğu yer burası. Düşkünler evi de bir diğer mekan, stajyerle ressam köpekleşmiş insanların arasında yürüyorlar, ormanda yaptıkları gezintilerden bir farkı yok. Mühendisin kurulmasına yardımcı olduğu santral, köprü, demiryolu her şeyi yutacak, bu insanları da belki, yine de daha iyi diye bir şey yok, daha iyiye gitmeyecek hiçbir şey. Don herkesi çirkinleştiriyor, soğuğun baskını buzul çağının virüsünü sırtında taşıyor ve her şey buz kesiyor. Yakılan odunlar buzu kıramıyor, kışların birikmiş öfkesi. Stajyere neden orada olduğunu, neyi gözlemlediğini unutturuyor. Buz kesiyor stajyer, heykel gibi sabit, sadece izliyor. İnsanlar geçiyor, isimlendiriliyor ama öncesinde biraz sohbet, isimleri yüzlere daha iyi oturtuyor. Bernhard'ın hastane günlerinden kalma bir oyunu bu da. Kesinliğin olmadığı bir yer, insanın en kendi halinde olduğu. İnsanın olduğu yerde kesinlik yok, o zaman stajyerin gözlemlerinin de bir değeri yok. Neyi raporlayacak, raporladığı şey ne kadar doğru olacak, şüpheye düşüyor. Bu noktada iki hafta ileri atlayıp sona geliyorum, stajyerin asistana yazdığı mektuplar tanıyı koyuyor. Parçalanma. Daha da son: Bir gazetede ressamın kayıp ilanı yer alıyor, aranıyor ama yanlış yerde. Söylediklerine ve toprağın derinliklerine bakılmalı, donun erimesine yakın. Erimeyecek.

"Sözcükleri, sanki bir bataklıktan söküp çıkarır gibi çıkartıyor kendinden. Sözcükleri söküp çıkartırken, kanayarak söküp çıkartıyor kendini." (s. 124)

Hiçbir Bernhard metnini hakkıyla anlatamadım, bu da onlardan biri.

3 Aralık 2017 Pazar

Emile Ajar - Yalan-Roman

Okuduğum en rahatsız edici kitaplardan biri bu ama öncesinde günceye dönüştüreceğim bu yazıyı. Neden? Çünkü öyküler, şarkılar yeterince yük taşıyor, burası da taşısın istiyorum. Biraz daha hafiflemek istiyorum. Daha hafif.


İkinciyi bastılar, Baran, "Abi yollasana öykülerini oraya buraya, manyak mısın?" dedikten sonra yollamaya başladım. Geçen seneden beri yolluyorum, genelde cevap gelmiyor. Nadiren geliyor, o da ret. Daha da nadiren geliyor, öykünün basılacağına dair. Yani bir şey yazıyorsanız yollayın ve cevap beklemeyin. Tekrar yollayın, daha iyi cevap beklemeyin. En cevap siz beklemeyin, tamam? 

Öyküyü sırf bazı sanatçılar edebiyatımızın bir parçası olsun diye yazdım. Mikael Akerfeldt, Steven Wilson, Guthrie Govan, Jeff Loomis ağır toplar. Lera Lynn bile var, bunlar bilinsin istedim. Bir de öykünün adı Hafızadan Kurtulmanın Kaç Kadim Yolu'ydu ama değiştirmişler, bir bildikleri vardır diye düşündüm. Sonuçta güzel oldu. Dokuz ay + üç günlük bir çabanın ürünü. Diğer öyküler gibi sıkıntılı zamanlarda ortaya çıktı. Sıkıntısız bir zamanım da... pek yok. Düşününce. Zaten unutmanın özlemi üzerine. İyi oldu. Nihayetinde unutamadım, bir halta yaramadı. Yaramasını da beklemiyordum, ne beklediğimi de bilmiyordum. Kum tanesiymişim de taşlığımı özlüyormuşum gibi. Eğretilemeler de bir işe yaramıyor, insan dili yaratırken umutsuz bir çaba içine girdiğini biliyor muydu? Yazar, öleceğini biliyor muydu veya yazar kim olduğunu biliyor muydu diye bağlıyorum ve Romain Gary hakkında konuşmak istiyorum, yoksa anlam güdük, oyun oynandığıyla kalır. 

Gary'nin annesi film oyuncusu sanırım, görkemli bir kadın. Baba ortadan kaybolduktan sonra anneyle çocuk birbirlerinden güç alarak yaşıyorlar. Annenin birtakım maceraları oluyor anladığım kadarıyla, bu bir. Onca Yoksulluk Varken bu bağlamda okunmalı. Sonrasında Gary, Jean Seberg'le evleniyor, ünlü bir oyuncu o da. Birlikte film çeviriyorlar ama Seberg başka filmler de çeviriyor, Carlos Fuentes'le ilişkiye giriyor ve onun çocuğuna hamile kalıyor. Gary mevzuyu öğrenir öğrenmez kadından ayrılıyor, çocuk ölü doğuyor ve Seberg depresyona girip intihar ediyor. Bir yıl sonra da Gary intihar ediyor. İntihar mektubu ve diğer pek çok ayrıntı az bir araştırmayla bulunabilir. Metinde anlatıcının musallatlık kadınını Seberg'e benzettim ama emin değilim, sonuçta kimin kim olduğu halüsinasyonlar içinde belirsiz. Aslında belirli ama... Neyse, okura kalmalı. 

Başka bir mevzu, Ajar adıyla Goncourt'u ikinci kez kazanan Gary, Emile Ajar diye yeğeni Paul Pavlowitch'i -Pavlov benzerliğinden pis pis sırıtıyorum- öne çıkarır ve ödülü reddetmesi için yeğeninin avukatıyla irtibata geçer. Komite ödülün reddi diye bir şeyin söz konusu olmayacağını söyler, ödül Emile Ajar'ya verilir. Metinde dayıyla yeğen arasındaki çatışmalar bütün sıcaklığıyla yer alır, çatışmaların yanında bu süreç de verilmiştir ama yine kimin kim olduğuna takılıp kalıyorum. Gary, kurgularına etrafındaki insanlardan büyük ödünçler dökmeyi severmiş, o zaman bir yaşam arkeolojisi -şimdi uydurdum, kafama sıkın hemen- gerekiyor onun için. Pseudo metnin orijinal ismi, "mış gibi yapmak" karakterlerin çoğuna yayıldığı için dayısı tarafından akıl hastanesine yatırılan Ajar'nın -yeğen, dayı, gerçeklik boyutları işi iyice bulanıklaştırıyor- mış gibilerinden kafayı kaldırıp da düşünemedim bir. Bernhard'ın ve pek çoklarının dünyayı bir sahne gibi görmesinden anlatıcı da nasibini almıştır ve konuştuğu insanların -hayal ürünü olanlar dahil- hepsinin aslında oldukları kişiler olmadıklarını düşünerek içlerini doldurmaya başladığı, onlara roller biçtiği ve aynı şekilde kendine biçilen rolle kendine biçtiği rolün arasında bir yerlerde aklını kaçırdığı, bulduğu malumdur. Yazdığı metinlerde yaşamaya devam eder, karakterlerden birkaçını ödünç alarak bu metnine aktarır, içlerinden bazılarıymış gibi yapar, onlar değilmiş gibi yapar, Yahudilerin acılarını omuzlamış gibi yapar, var oluşun başından beri çekilen acıları sağaltır gibi yapar, İsa'yı kurtarmak için kendini feda eder gibi yapmaz, feda eder. 

Kitabın altını üstünü baştan sona çizmişim meğer, neyi nereye alacağım?

"Başlangıç diye bir şey yok. Herkes gibi, sıram gelince ben de doğdum, o zamandan beri de bir ait oluştur gidiyor." (s. 5) Kopenhag'da psikiyatri kliniği, Doktor Christianssen'in nezaretinde geçen zaman. Rol yapma alışkanlığının yıllardır kararlı bir şekilde sürmesi ciddi kişilik bozuklukları olduğunu gösterirmiş, Ajar"mış" topluma uymak için rol yaptığında deli olduğunu hissediyormuş asıl ama yapacak bir şey yokmuş, teni zaten kendi teni değilmiş, dili de öyle, Macarca-Fince öğrenmiş ki kimse anlamasın, kendine ait ve kendi iradesinde bir şeyi olsun. Görüldüğü üzere biri olmak için biri kılınmaktan başka yol olmaması adamımızı delirtmiştir. Ziyade olsun. 

Büyük bir heyecanla bir olayı anlatır ve "posta arabası saldırısı" beklentisiyle bitirir. Alakasız. "Konuyla ilgili olmayı kesinlikle istemiyorum." (s. 8) Müthiş bir buluş değil mi? "Calabi-Yau manifoldu bu teorinin odağında yer almaktadır ve yaprak sarması!" Kıkır kıkır güldüm, pek çok örneğini bulacaksınız. İlgili olmayı istemiyor ama ilgilendiriliyor, ister istemez, kendisini kendi yaratmamış olması bunun en büyük sebebi. "Bizzat kendim kurgusal olduğuma göre, belki de kurguya yeteneğim vardır diye düşündüm." (s. 10) Jahn mı diyordu, Wood veya, kurgusal olduğunun farkında olan karakterin dramından ve önündeki engin olasılıklar denizinden koca dünyalar çıkarılabilir. Burada dünyanın tam bir kurgusallıktan uzak olması -yazarın bu konudaki zıt olabilecek fikirlerini gözardı ederek söylüyorum- işi daha da ilginç hale getiriyor, Gary/Ajar/Pavlowitch/X nerede kurar, nerede gerçeklikten kopyalayıp yapıştırır emin olunamaz. Deli işi. "Yazın uğruna her şeyi kullanabilirmişim ben, kendimi bile." (s. 12) Macoute Dayı/Gary/Ajar/eeh, her kimse, savaşta ölmüş ama daha sonra işini ayarlamış biri olarak yaşamaya devam ediyor ve anlatıcıyı her ziyaretinde sinir bozuyor. Romain Gary'nin II. Dünya Savaşı'nda yıllarca savaştığını söylemeliyim burada, madalyalarından yol olurmuş. Bu dayı yazar aynı zamanda, yeğeninin sinirini bozmak, ensest ilişkiyle babası olma ihtimalini hatırlatmak gibi pek çok sebepten ziyaretçi. Masrafları ödeyen de kendisi. Sebebi var, terapi maksadıyla yazılanlar anlatıcının elinden çıkıyor ve sonlara doğru dayının elinde değerlendiğine dair şüpheler doğuyor. Anlatıcı deli olduğu için zaten güvenilirlik problemi var, doğrudur. Hangisine inanmamız gerekir, ikisi de aynı kişi olabilecekse, bu kurguda?
 
Anlatıcı var olmamaya çalışır, özetin özetini söyledim. Geriye doğru yaşamaya çalışır, iletişmemeye çalışır ama hiçbir zaman rahat bırakılmaz. Yayıncılar gelir, doktor gelir, dayı gelir, ortadan kaybolmamak için yeterli ölçüde rahatsız edilir. Roman yalandır, bir yazarın kendini açık etmemesi onun kaybolması için yeterli olacaktır ama insan, ürettiği şeyden kendini sakınamadığı için başarısız bir plandır bu. En sonda şu var: "Bu benim son kitabım." (s. 176) Son kitabın yazılış süreci son kitabın içindedir, anlatıcı/yazar/bizim Hüsnü Abi yazdığı şeyi açık ettiği an var olmayışını kanıtlama çabası çıkmaz bir sokağa girer. Belli bir yere kadar gidilir ama sonrası yoktur, kuyruğunu yutan yılan. Zaten o gidilen kadardır bu metin de.

Daha bir şey diyemiyorum, güçten düştüm, öylesi anlatılamaz bir şey bu. İki eliniz kanda olsa okumalısınız. Şöyle diyeyim, onca metin arasında yüz tanesi gerçekten sarsmayı başaracaksa bu onlardan biri. Hah.

Klip çektik bir de, onu koyayım. 0:32'deki herif benim.

2 Aralık 2017 Cumartesi

Lars Iyer - Göç

Üçlemenin sonu. Bunu hiç hatırlamıyorum, önceki iki kitaba da bakamam. Lars ve onun bilincinin/kaderinin oyunu olarak W. var ama sadece bilinç olmaz, alt da sürekli ısınıyor. Lars anlatıyor. Geçen martta okuduğum için neydi bu? Vallahi, billahi, tillahi bilmiyorum. Isınıyor, obezlere çatıyorlar. Üniversitelerde felsefe turlarına çıkıyorlar ki obezlere, zayıflara, güçlülere çatabilsinler, W. sürekli aşağılasın, felsefe kürsülerden kurtarılıp sokaklara ulaşabilsin. Hatırlamıyorum yahu, neydi bu? Büyük Britanya'nın üniversitelerini turluyorlar ve W. yasal bir ayrıntı sayesinde, öğrencileri üniversiteden soğuttuğu gerekçesiyle atılacakken atılmıyor, ifade özgürlüğüne saygı göstermediği için üniversiteye dava açıp kurumun itibarını zedeleyebilir diye, Sokrates'in savunmasına benzer savunmasının süper genişletilmiş halini matbu olarak kurula verdiği için değil. Bir de... Son günler kapıda, kıyamet yaklaşıyor çünkü felsefe tedavülden kalkıyor. O zaman gezsinler, konuşsunlar. Neydi ulan bunun hikâyesi?

Gezintileri -yaşamlar, kitaplar ve filozoflar arasındaki- bir elden vereceğim, boca edeceğim buraya. Kierkegaard misal, umutsuzluk zamanlarının filozofu ve aralarına aldıkları üçüncü kafadar. Lazım, W. kanatları altına aldığı Lars'ı tekrar tekrar vururken umutsuzluğun felsefesini yapabilir. Lars her şeyi kendisiyle özdeşleştiriyormuş, W. öyle diyor, her şeyi aşırı yorumluyormuş ve Hegel'in kendisini anlattığını, Hume'un aha, tıpkı kendisi gibi olduğunu söylüyormuş, deli bir pathosla okuyormuş ve yazıyormuş, yazdıklarından birini gören W. hemen ortaya çıkmış ve bu sefil yazıyı, gudubetliği, akademi tapınağını kirleten bu cüzamlıyı korumaya almış. Daha güzel yanlışlar için. Yanlışların doğduğu yer evmiş, Lars'ın evi. Gitmişler, rutubetliymiş, çürümenin kokusu her yerden saldırıya geçiyormuş, rutubetin Lars'ın biçimini oluşturan şeklini Solaris'teki bilim insanları incelemeliymiş, rutubeti Lars'tan daha zekiymiş. Lovecraftvari, kozmik bir dehşet evin odalarından birinde olabilirmiş, başka boyutlardan açılan kapılar kara tanrıları bu dünyaya fırlatabilirmiş. Bunlar rutubetli bir evden, ucube bir yaşamdan nasıl doğarmış? Böyle.

Devletin felsefeyle bir derdi kalmamış çünkü felsefe metaya dönüştürülüp satılabilir hale getirilmiş. 80'li yılların korku devleti pazarlamacılığının başarısı ölçüsünde durulmuş, cebi dolunca üniversiteleri dükkan olarak görmenin dışında pek bir şey yapmamış. W. kinik düşünürler bekliyor ama onların doğacağı kamusal alanlar da satılmış, kapitalizmin yüzü yokmuş da tükürülse kimseye şükür edemezmiş. Cebindeki tomarlar yetermiş, herkes satın alınabilirmiş. Bu iki keko hariç. Kafein teorilerini anlatırken biri, diğeri onu susturmaya çalışıp daha akademik konulara girmeye çalışıyormuş ama kafeinden daha akademiği yokmuş. Lars'ın aptallıkları bu minvalde sürüyormuş, yüksek sesle konuşup insanları ürkütüyormuş, alçak sesle konuşup onları uyutuyormuş, ikincil yorumlara bel bağlıyormuş, okumaları Vikinglerin talanı gibiymiş, budalalığı yüzünden iki numaralı kekoyu zor durumda bırakıyormuş ama aslında var olmasını da sağlıyormuş, bu ne yaman çelişkiymiş! "Başarısızlığı için, düşünememesi için canlı bir bahaneymişim ben." (s. 40) Önemsiz hayatlar yaşanıyormuş, hamamböceklerininki gibi. W. kadere inanabilmek için elinden gelen her şeyi verebileceğini söylüyor ama buna inanamayacak kadar televizyon izlemiş, halüsine edilmiş. Mutsuzluğun Hz. Musa'ya açtığı ilahi yolu bekliyorlar. Çok beklerler! Hz. Musa'nın yanında minimum kırk kişi ve iki ekskavatör vardı, bunu bilmiyorlar.

Kapitalizme ayak uyduranların cennetinde diğerlerine intihar, mutsuzluk, haplar, mastürbasyon ve depresyonlar kalıyor. Ruhlar ambalajlara sokulup reklamları yapılıyor, ikinci gruptakiler yerlerse satın alıyorlar ve aldıkları şeyle gördükleri şey birbirini tutmuyor. O zaman bir kıyamet için mütevazı bir dua okunuyor. Başka bir yerde yazmıştım, şöyle koca bir meteor görsem havada, "Nihayet!" diye bağırırım çünkü bu adamların umutsuzluklarını okurken hatırladım da, ben çok sıkıldım. Bir şey olmasını bekliyorum veya o şeyle karşılaşmak için bir şeyler yapıyorum. Zaman içinde azalarak bitecek olanın tersi yok mu, bence var, onu arıyorum. Ters yöne koşarak Dünya'nın dönüş hızını azaltmaya çalışıyorum, tamam? Başka türlü nasıl yapacağımı bilmiyorum. Yapamadığım yerde de durmuyorum. Goş Allah goş Forest.

Sıkıldım bunlardan da ama meseleleri hoşuma gitti, sürdürüyorum. Konferanslardan birinde bir konuşmacıyı da alıp bara gidiyorlar. Kierkegaard'ı, Marx'ı, ikisini birleştirme çabalarını, akıllarındaki her türlü çeri çöpü anlatıyorlar. Konuşmacı patlayacak gibi oluyor ve içip içmediklerini soruyor. O her gece içiyormuş, normalde de pek konuşmuyormuş. İçmişler ve felsefe dünyanın her yerine dağılmış. Böyleymiş bu işler, alkol aklın en iyi dağıtımcısıymış ve vapur iskelelerine yakın büfelere bile hizmeti varmış. Alkolün olmadığı zamanlarda Kafka varmış Lars için, Şato aklını kaçırmasına neden olmuş. Oysa yeri belli, büfeler. Bir yerde kaybolan başka bir yerde bulunur, elden eledir bunlar. Acı çekmek şeylerin hiçliğini ifşa etmiş, mekan uzamın bir parçası olmaktan çıkıp meydanı öbürüne bırakmış, Lars'a ne olmuş? İyi, selamı var. Nehirde şu an, Thames'te yüzüyor ve adını vermeden Herakleitos'u anıyor. Nehir onun için yaşam anlamına gelmiyor, o bağ kopalı çok olmuş. Ağzında bok tadı... Deleuze zor ve felsefe kolaylaştırılmamalı, kopan bağların bir daha kurulmaması gerektiği gibi.

Doğanın mesihliğini istiyorlar, ağaçlardan gelecek bir söz. Felsefenin sorduğu soruların ve Her Şeyin Sorusu'nun yegane cevabı. Toprağın ağaçların kulağına cevabı fısıldadığı söylenir ama ağaçlar bunu yanlış anlayıp yaprak çıkarmışlardır, toprağın kendilerinden bunu istediğini düşünmüşler. Şöyle bir yapraklara bakın, dilleri olsa o cevabı verecekler gibi gelmez mi size de? Bana gelir ve bu hiçbir işime yaramaz, sıkıntımı ç(o/a)ğ(a/ı)ltır. Şu ayakkabılarıma bir bakıyorum, ellerime bakıyorum, sonra imgelerin korkunç uğultusunu duymamaya çalışıyorum. Ağlıyorum ulan, can sıkıntısından ve elimde biriken işe yaramazlıktan. "Defolmaz mıydınız?" diye soruyorum, işin kötüsü gidiyorlar da! Hepten bir başıma... Ben bu işi beceremiyorum, beceremeyeceğim, benim ortadan kalkmam lazım.

Aptal heriflerin söyledikleriyle kendi sıkıntımdan kurtuluyorum, rastgele çevirdiğim bir sayfada denk geldiğim: "'Umutsuzluğumuzun bilincinde olmak zorundayız, hepimizin umutsuzluğumuzun hem nesnesi hem de öznesi olduğumuzun bilincine varmalıyız.'" (s. 83)

Kolektif bir ara depoyu boşaltmak amacıyla çok uyguna sattı bunları ama şimdi o kadar ucuza bulunur mu, bilmem. Bulursanız alın ve bu iki şapşik feylesofun karanlığında boğulun. Bir de kendinize yeni bir ruh alın, bu heba ettiğiniz bir işe yaramaz artık.

1 Aralık 2017 Cuma

Finy Petra - Kuş Kadın

Sezin'e işi gücü bırakıp bu kitabı okumasını önerdim. Kuş Kadın'ı kendisine benzettiğimi söyledim, işin garibi ben de Sezin'e kuş derim. Okumaya başladı. "Ben değilim ki ya bu, niye bana benzettin?" dedi. Bazı yönlerden o olduğunu söyledim. Hangi yönlerden olduğunu sordu, kendisinin anlamasını istediğim için hiçbir şey söylemedim. Yanlış bir tahminde bulundu, yanıldığını da söylemedim. Aslında pek bir şey söylemedim, sadece kitabı okuması gerektiğini söyledim. Okudu. Bazı yönlerden benzeştiklerini söyledi. Bizi o bazılar ne yaptı, pek düşünmeden başka bir kitaba geçmiştim. Ben de pek düşünmedim, Sezin o kadının nesine benziyordu? Kuşlukları benziyordu. Bu kadar, bunun hakkında da pek bir şey söylemeyeceğim. Sözcüklerin arasındaki boşluklar ağır.

Kuş Kadın'ın babasının torununa söylediği: "Erkekler hep annenin peşine düşer ama bir tanesi bile yanında kalmazdı. Kalamazlardı ki. Ben bile ona sadece babası olduğum için katlanabiliyordum. (...) Yani onunla olmak yalnızlıktan beter, o yüzden erkekler de terk edip gittiler hep." (s. 75) Kuşluktan kurtluğa geçişi hep bir adımlık iştir, kurtlarla koşar. Kuş gözlemcisidir. Büyülü bir cana sahip kargası tarafından korunup kollanır. Spinoza'nın kavramına karşılık gelmeyecek belki ama farklı bir çağrışım yaratmak istiyorum; doğalanan doğadır, doğanın içinde kendi habitatını oluşturur ve içiyle dışı ayırt edilemez hale gelinceye dek yaşar. Anlıktır, kıvılcım gibi kaybolup başka bir yerde parlayabilir. Doğurmaya ruhen müsaittir ama doğanın şefkatini ve umursamazlığını taşıdığı için çocuğunu öldüresiye sevebilir, kuş peşinde koşarken bebek arabasını yol ortasında bırakıp çocuğun büyük bir tehlike geçirmesine yol açabilir. Daha nasıl, neyle anlatılır Kuş Kadın, biricik, kendinde bir hayattır o.

"Macarlardan kötü anlatı çıkmaz" kanununu kuvvetlendiren bir metin bu. Kişisel kanunlarımla meşhurumdur. Mesela baklava yerken ayran içmem. Üç numaralı kanun, domatesi katanayla kesmem. Kesemem. Harakiri kursuna gittim, o günden beri katanaya dokunamıyorum, elim içinden geçip gidiyor.

Kuş intihar etti. Çok oldu, yirmi yıl. Daha önceden teşebbüsleri vardı ama sonuncusu başarılıydı. Kızı Lea büyüdü ve annesine dair anılarını toparlamaya çalışıyor. Kendiyle yetinmeyerek annesinin kayınvalidesine, babasına, amcasına, dedesine ve yıllar boyunca Kuş'un etrafında kim olmuşsa onların yanına gidecek, Kuş'a dair anlatılanlardan bir anne miti oluşturacak. Kabuk, içini doldurmak ister. Bu sırada ortaya çıkan aile sırları, II. Dünya Savaşı'nın dehşet dolu yılları, kişilerin sanıldıkları kişiler olmamaları, bir sürü eski bilinmeyen. Kabuk, içini doldurmak ister, sürprizlerle. Lea geçmişi deştiği kadar güncelini de anlatır, mesela kötü giden bir ilişkisi vardır çünkü adam sığırdır biraz. Sığır olması da önemli değil, Lea adamı sevmiyor. Eh, sevilmediğin yeri istersen cennet yapmaya çalış, toprak çoraktır. Sonrasında annesinin eski eşi Leo'yla bir şeyler oluyor ama bunu anlatmıyorum.

Üst başlıklar ve alt başlıklar vardır. Üst başlıklar kişilerden, alt başlıklar kuş türlerinden, hayvanlardan ve çok çeşitli varlıkların isimlerinden oluşur. İsimler anılara denk gelir. Kuş isimleri annenin kuşlarla olan münasebetinin ucudur, garipliklerine dokunur. Garip biridir Kuş, bunu herkes kabul etmiştir ve garip olmadığını bilmeyenler de en kısa sürede öğrenir. Öğrenenlerin her birinden ikişer anı alsam yeter sanırım, arada da ailenin sırlarını falan söylerim, kitabı okumaya niyetlenenler de spoiler verdim diye beni vururlar. Zahmet etmesinler, kurşunlar içimden geçip gider. Katana, domates. Hatırladınız?

Yok yok, o kadar da spoiler vermem ama bu kitabı gerçekten okumanız lazım. Kuş Kadın size hiç benzemiyor. Sezin'e benziyor. Sezin'i tanımak ister miydiniz? Eşim olur. Kuş'a da benzer. İyisi mi kitabı okuyun. Sezin katana sevmez, domatese bayılır. Hayır, hayalet değil. Evet, uçup gidecek.

Lea anlatıyor, Karınca Aslanı. Kobo'nun kumlu ve kadınlı kitabından biliyoruz, tuzak kurar ve çemberden kaçamayanları yer. Anne de böyledir, kızı ondan bir türlü kurtulamayacak gibidir. Sepetten düşmek üzere olan civcivleri kurtarayım derken kızının arılar tarafından sokulmasına sebep olur ve avutucu bir şeyler söylemek ister. Doğa her şeyi iyileştirecektir. Bu. Kıza karşı duyulan sevgiyle doğa sevgisi karışmış mıdır?

Marangoz Arılar: Anneyi arı sokar, Böbebú -ailenin büyü ve çekip çevirme işlerinden sorumlu yaşlısı ve çok daha fazlası ama hayır, spoiler yok- Kuş'un boğazında bir delik açarak hayatını kurtarır. Kuş, bu kez ölmeye çalışmadığını söyler, acı acı güler. Lea için büyük yıkım, Kuş'un uçup gideceğinin farkına vardığı an yapacak bir şeyinin olmadığını da anlar. Yaşam boyu çaresizlik.

Kuş'un ne iş yaptığını söyleyim arada, kendisi kuş halkalar. Şehre gidip biyoloji okumuştur, okurken bir müddet akıl hastanesinde yatar çünkü doğadan ayrılıp şehir hayatına ayak uyduramaz. Sonradan Leo'nun yardımıyla uydurur, evlenirler ve kadın ortadan kaybolur. Bir yıl sonra ortaya çıktığında Leo'dan boşanıp Lea'nın babası olan adamla evlenir. Falan filan.

Oyunlar da var tabii, onları söylemeden olmaz. Çocuk aklı ve yazar aklı sıkı çalışır, ateş böceği yutan babanın midesinin ne zaman aydınlanacağını bekleyen Lea kadar tatlı bir çocuk olamaz. Bir de karga var demiştim, sırası gelecek. Başka oyunlar da var, çok yaratıcı.

Yeter, Kuş'un altından kalkamayacağım, herkesten iki anı yok. Bu kadar. Kitabı okumanız gerektiğini söylemiş miydim?