3 Ocak 2019 Perşembe

William F. McCants - Kültür Mitleri

Orijinal adını alt başlık yapmış editör, aslında şu: Tanrıları Yaratmak, Ulusları İcat Etmek.

Fulford'un Anlatının Gücü nam metninin bir bölümünde ulusların hikâyelere ihtiyaç duymaları inceleniyordu, tarih yazıcılarının bu hikâyeleri derli toplu bir hale getirip ulusların serüvenlerini oluşturmak amacıyla tarihi istedikleri gibi eğip bükebilecekleri, başka kültürlerlerden/uluslardan hikâye çarpabilecekleri söyleniyordu ve bu mevzuya dair birkaç örnek veriliyordu. Edward Gibbon'ın meşhur eseri bu eğip bükmeye, daha doğrusu seçilmiş verilerle bir tarih oluşturmaya iyi bir örnek olarak eleştirilmiş ve eleştiriliyor, ardılı birkaç tarihçi -H. G. Wells de aralarında olmak üzere- tarih anlayışları ve ulus inşası sürecindeki görevleri ele alınarak tarihin oluşumundaki işlevselliğin izleri aranıyor, günümüzde mikro tarihin varlığı bu geleneksel tarih yazımını iyi bir sallamış gibi gözüküyor, söz gelişi bin yıl önceki bir fırının hesap defterlerinden döneme dair pek çok veri elde edebiliriz ve geleneksek tarihin uzağından yakınından geçmeyebilir bu veriler. Karşılaştırmayla okumak, değerlendirmek gerekiyor, özellikle McCants'ın anlattığı dönemlerin mitik atmosferinde yazılmış metinlerin amaçları, yazarlarının dahil olduğu topluluklar ve dinlerle mitlerin iç içe geçtiği çağlarda insanlığın kültür temellerinin ne tür inanç düzlemleri üzerine kurulduğunu düşününce. McCants, epigrafta memleketi Teksas'ın kuruluş hikâyesini anlatmayı seven babasına ithaf ediyor kitabı, bir kentin kuruluşundan insanlığın kültürel yapılarının ilk taşlarına kadar uzanan bir yolculuğa çıkmak için iyi bir başlangıç. Hikâyeleri anlamadan günümüzün hınç dolu dünyasını anlayamayız gibi geliyor bana, Nietzsche'nin köklendirip Scheler'ın açtığı ressentiment kavramından Brague'ın diyalektik ilerleme/çatışma üzerinden Avrupa'nın inşası fikrine kadar pek çok meselenin ortaya çıkışına da şahit oluyoruz, McCants okuru bilim ve felsefe üzerinden toplumsal kodların üretildiği zamanlara götürüyor. Süper. Özellikle Perslerin Araplara karşı tutumunu merak ederken bu metne rastlamam benim açımdan iyi oldu.

Giriş bölümünde bilginin yolculuğuna dair kısa bir örnek veriliyor. Hermes'in Hanok'la, İdris'le ve Kral Hûşeng'le bir tutulması, Âdem'in İranlılarca ilk kralları Keyûmers olarak görülmesi, bilginin -mit, bilim, tarih, her şeyi bilgi olarak alacağım- farklı toplumlarca uluslaşma süreçlerinde bir dayanak olarak ele alındığını gösteriyor. Küçük dünyalar iletişim olanakları arttıkça farklı bilgilerle zenginleşiyor ve bir noktada dış dünyayla aynı düzleme, aynı olgulara denklenmek gerektiği için yerel bilgiyle başka bir yerin bilgisinden sentezlenen dünya görüşleri, belki daha derinlikli bir ulus bilinci ortaya çıkıyor. Fatihler ve fethedilenler arasında büyük bir değişim olduğunu söylüyor McCants; Antik Yunanlar ve Mısırlılar arasında bilginin kullanılışı ve kaynak bulma çabaları, Kitab-ı Mukaddes ve Kur'an-ı Kerim açısından ilahi olayların değerlendirilmesi, bilginin meşrulaşması için eski kaynaklara yönelinmesi gibi olaylar büyük savaşları ve uluslar çapında girift, bir dengeye oturana kadar -ki günümüzde de böyle bir dengeden bahsetmek zor- kaotik dünyaları doğuruyor. İnsanlık için belki de en yavaş fakat bilginin kök salması için en uygun ortamda karmaşık işler. Bakalım. McCants'ın çıkardığı özet bile özet değil, bilgiyi ulussallaştırma sürecinde kimlerin neler yaptığına, kilise babalarına, İslam alimlerine ve Antik Yunan filozoflarına şöyle bir değinerek geçeceğim, altından kalkmak mümkün değil öbür türlü. Şöyle bir bakıyorum, gözüme çarpanı alıyorum. Şu mesela: "İran'ın İslam imparatorluğu üzerindeki artan etkisi, Yunanların bilimsel metinlerinin Arapçaya çevrilmesine yol açtı çünkü Müslüman hükümdarlar, işlevlerinden biri de bu gibi çevirilere hamilik yapmak olan İran krallarına benzemeye çalışıyorlardı. Müslüman ve gayri-müslim elitler de, kozmopolit Bağdat'ta gittikçe daha çok hissetmeye başladıkları çapın dini çıkmazlarını çözmek ve pratik tıp gibi işlevsel amaçlarla bilimsel metinlere ihtiyaç duyuyorlardı." (s. 17) İslamiyet'in doğuşundan üç yüz yıl sonrasına kadar bir mit kurma, kutsal kitaplarla bağlantı oluşturma ve bir nevi meşruiyet yaratma çabaları bilginin yayılmasını hızlandırıyor, yayılan bilginin kaynaklarının sorgulanma sürecini de hızlandırıyor, zira her ulusun "kendi" bilgisine, temellerini oluşturan kendi kimliklerine, kendi filozoflarına, kendi bilgelerine ihtiyacı var. Bu yüzden Yunanların felsefeyi Musa'dan çaldıkları fikri o dönemde ağırlık kazanıyor, kimi bilginler -aralarında Yunanlar, Romalılar ve Mısırlılar var- bu fikre katılırken kimi de bilginin daha ilahi bir kaynaktan geldiğini düşünüyorlar. İncelemenin genişçe bir bölümü bilginin kaynağı bölümüne ayrılmış, felsefe metinlerinden kutsal kitaplara kadar pek çok kaynaktan demircilik, tarım gibi o dönemin uğraşlarının ortaya çıkma biçimleri inceleniyor. Tekniğin ilerlemesinin olumlu ve olumsuz yanları inceleniyor, bu nitelikler bilginin Tanrı'dan gelip gelmediği konusunda soru işaretleri yaratıyor ve aranan cevaplar Tanrı'nın maskelerine götürüyor bizi. Hangi tanrı bilgiyi kutsar, panteonların farklı özellikleri karşısında bilginin konumu nedir, bunun gibi pek çok soru antik dünyadan örneklerle inceleniyor.

Yakındoğu'nun medeniyet tohumlarındaki inanışların çoğu bilgi için arketipsel bir nitelik taşıdığını söylüyor McCants; kozmogoniler ve antropogoniler zaman içinde her bir ulusun kendine yontabileceği özelliklerle çeşitleniyor. Krallarla tanrılar arasındaki ilişkiler de böylece ortaya çıkıyor; dünyayı yaratan tanrılarla şehirleri yaratan krallar arasında beliren benzerlikler sonucunda krallar tanrıların işlevlerini yerine getirmeye başlıyorlar, böylece tanrılar gözden düşüyorlar ama tamamen silinmiyorlar, sonuçta bilginin kaynağı konusunda kendilerine ihtiyaç var ve peygamberlerin, bilginin ilk taşıyıcısı olduklarına inanılan ilahi karakterlerin yaratıcı olmadan bir başlarına var olmuş olmaları olası değil. Kültürlerin materyalist özellikleri karşısında yük haline gelen tanrılar da daha dünyevi bir biçimlemenin peşi sıra biçim değiştiriyorlar. Amerikan Tanrıları'nı hatırlayalım. Hatta en sonunda Laplace'ın ihtiyaç duymayacağı bir değişkene indirgenmelerine kadar geliyor iş. Yine de orada olmaları gerekiyor, Ptah'la Hephaistos arasındaki benzerliklerden sanat-zanaat ayrımına, oradan da yaratılışın dünyevi ve ilahi farklılıklarına ulaşan insanın evreni anlamlandırma çabaları için varlıkları elzem. Nuh'un ve oğullarının sahip oldukları "ilk" bilgilerin izlerini bu tanrılarda arayacağız ve İslam'ın doğuşuna geleceğiz.

Muazzam bir çalışma, insanlığın ilklerine ve ilklerin kuruluş biçimlerine pek yakından bir bakış. İlgi duyanlar için on numara kaynak ama kurulacak onlarca bağlantı, kültürel geçişlerin izini sürdüren onlarca olay, akılda tutulacak bir dünya kaynak, bir dünya insan var, kolay bir metin değil.

1 Ocak 2019 Salı

Gürsel Aytaç - Yaratıcı Yazarların Yaratıcılığı ve Edebiyat Görüşleri

Gürsel Aytaç karşılaştırmalı edebiyatın en üretken isimlerinden biri. Uzun ömürler diliyorum, umarım tam gaz devam eder. Alman edebiyatından seçtiği üç ismi de biliyoruz; Frisch, Goethe ve Dürrenmatt. İlk iki bölümde bu üç yazarın kaynaklarına göz atacağız, özellikle Frisch'in günlüğü oldukça dikkat çekici, bir nevi kendini kurma/anlatıyı kurma dersi. Öznel tabii ama biraz olsun yaratma sancısı çeken herkese çok tanıdık gelecektir, Aytaç tam da kilit noktaları alıntılamış, söylemek istediğini alıntılar üzerinden detaylandırmış, şahane olmuş. Son bölüm yerli yazarların röportajlarına, günlüklerine götürüyor bizi. Erendiz Atasü, Aziz Nesin, Oğuz Atay, Adalet Ağaoğlu gibi pek çok isim var bu bölümde.

Giriş bölümünde "yazarlık üzerine yazmak" konusuna değiniyor Aytaç, bu eylemin nadiren görüldüğünü söylüyor. "Künstlerroman" ya da "Künstlernovelle" diye iki tür romanın sırf sanatçı figürünün dile gelmesiyle ortaya çıktığını, yazarların bu tür eserler üzerinden kendi edebi anlayışlarını kısmen dile getirdiklerini anlatıyor. Papini'nin var, Kundera'nın var, Adair'ın var, çok sayıda yazarın bu tür metinleri var. Kurmacanın içinde daha dağınık duruyor fikirler, günlükteki gibi bir noktada yoğunlaşmıyor ama böylesi daha iyi, hikâyeleştirilmiş bir perspektif daha sağlam bir anlayışa yol açar. Dürrenmatt'ın konularından yola çıkarak yazarın fikirleriyle metinlerinde ele aldığı meseleleri bakışımlı bir biçimde ele alıyor Aytaç, üzerinde durduğu birkaç noktayı alayım. Ele alınan metinlerin isimlerini vermeden fikirler üzerinden gidiyorum. Kendi yaşamını yazmaya çalışanların boşa uğraştığını söylüyor Dürrenmatt, bunu bir hesap çıkarma arzusu olarak görüyor ve bunun sahte dökümlerden, kurmacadan ibaret olduğunu söylüyor. Paz bir benzerini söylüyordu, her şeyde biraz otobiyografik öge bulabiliriz ama otobiyografi bile bir kurmacadır, asıl bunu söyleyeni hatırlayamadım, neyse, kendisini bir "düşünce üreticisi" olarak görüyor Dürrenmatt. Düşünce üreticileri yaşamlara odaklanmak yerine düşünceleri taşıyan, açan karakterler vasıtasıyla düşünce düzlemlerini oluşturuyorlar. İlginçtir ki dil konusunda başarısız olduğunu söylüyor yazar, düşüncelerini felsefi bir üslupta ifade edemediği için öykü yazmaya başladığını ifade ediyor. Sözel alandan görsel alana doğru bir yol onunki, bu yüzden resimle içli dışlı oluyor ve metinlerine bu görselliği yansıtıyor. Bir de dilden ötürü sürekli bir yabancılık çektiğini söylüyor; bir İsviçreli için yazı dili olarak Almancayı kullanmak onun için bir "yabancılık mesafesi" oluşturmuş. Karakterlerine karşı kaskatı durması, gözlemciden öteye gitmemesi bu dil yabancılığından kaynaklanıyor olabilir. Başka, Kant'ın diyalektiğe bakışını eserlerinde kerteriz noktası olarak almış. Çok özetle şu: "Yaşantı-hayal gücü ve konu arasındaki ilişkiyi, hayal gücünün bir dramaturjisini keşfetmek için ararken, otobiyografik şeyler kendiliğinden su yüzüne çıkıyor." (s. 16) Gerçekliği algılayışı da eserlerini yaratırken kendi yaratıcılığını etkilediği için "olayı olmayan bir konu" yaratıp kullanabiliyor, bunda televizyonun, Vietnam Savaşı'nın ve o döneme dair olayların çarpıtılmasının payı büyük.

Parça parça alayım. Bir eserin kalite değerinin objektif, bilimsel tespitinin mümkün olmadığını söylüyor. Bir metni başka bir metinle ölçebiliriz, bundan başka bir yol, formül yok gerçekten. Kant'a değinmiştim, Kierkegaard'ı da Kant'ın yanına ekleyebiliriz. Kierkegaard olmadan yazarlığının anlaşılmasının mümkün olmadığını söylüyor Dürrenmatt, bu söylemini inanç diyalektiğine, dini varoluşa bağlıyor. Aytaç'ın da değindiği gibi "korku ve titreme", "ölümcül hastalık" gibi Kierkegaard meselelerine Yunanlı Bir Kız Aranıyor'da, Gözlemcileri Gözlemleyenin Gözlemi'nde rastlayabiliriz. Ateist bir yazar için sorgulamanın sonu gelmiyor, arayış sürüyor ve yeni konular ardı ardına ortaya çıkıyor. Çok mesele var daha; Hegel'den ABD'ye pek çok konuda görüşlerini belirtmiş Dürrenmatt ve Aytaç hepsini derleyip yazarın yaratıcılık dünyasını yansıtmaya çalışmış. İyi de olmuş. Biraz yığmaca gibi olmuş ama iyidir.

Frisch'e geliyoruz, kendisinin bir tek Stiller'ını okudum ama öznenin kendini oluşturma/yeniden oluşturması ve sosyal dünya içinde var olması meselelerini öyle bir kurgulamış ki etkisinden çıkamadım bir türlü. Neyse, Aytaç benzer bir istikamet çizmiş yazarlar arasında; yine dil meselesinden başlıyoruz. Dilin kısıtlı bir araç olduğunu, yaratıcılığı baltaladığını söylüyor Frisch. Günlükleri üzerinden ilerliyoruz bu arada. "Bir çeşit tınlayan sınır" tanımı dilin ruhu taşıyabildiği son nokta olarak görülebilir, ötesinde sözel anlamdan çıkıp sezgisele geçiyoruz ve bunu yansıtamadığımız için biricik olarak, içeride bir yerde kalıyor. Korkunç bir yalnızlık. Kitapların bir karşı çıkış, tamamlama isteği yaratması gerektiğini söylüyor, bu tamamlanmamışlık sayesinde okur da kendi fikirlerini keşfedebilir ve üretebilir, böylece dilin kusurlu yapısı belki de edebiyat için en temel araç haline gelir. Gelmiştir, metinler kafaya bir balta gibi inmiştir. Nice geceler uykusuz kalmışızdır, birkaç sayfa daha okuyabilmek için sevdiğimizin gözüne ışık sokmuşuzdur, belki de içten içe garipsenmişizdir ama bu iş böyledir, korkunç bir yalnızlık dedim ya. Sonrasında edebiyatın sadece bir yansıtma olayı fikri var, Aytaç genişçe bir yer ayırmış bu konuya. Edebiyatın gerçekten daha gerçek olduğu malumdur. Bazen. Çoğu zaman. Kusurlunun kusursuz yansımasıdır aslında edebiyat. Gerçeğin tek bir düzleminde yaşayabildiğimiz için bize tırışkadan bir şey gibi geliyor ama soyut düşünce yeteneğinin geliştirilmesi bu meseleyi de halledecektir gibi geliyor bana. Olmak istemediğim bir kişi olmayabileceğim. Edebi gerçeklikte. Süper olay.

Ahmet Hamdi Tanpınar, Orhan Pamuk -saflık ve düşüncelilik konusuna Dürrenmatt da değiniyor, karşılaştırmalı okunabilir- ve Attila İlhan benzer şeyler söylüyorlar; metafizikle gerçekliğin karşılıklı inşası, diyalekt. Oğuz Atay'ın günlüklerinden birkaç şey ilgi çekici, Tehlikeli Oyunlar'ın temelleri var burada. Halit Ziya'ya değindiği bölümü de şuradan biliyoruz.

İyi okur bu incelemeyi kaçırmamalı, iyi yazmaya çalışan da kaçırmamalı, hasılı bu inceleme kaçırılmamalı.

Joe Hill - İtfaiyeci

Kodlar üzerinden ilerlediği ve birkaç çapağı olduğu için King'in ilk dönem metinlerinin günümüzde yazılmış hali dersem çok da ileri gitmiş olmam, okuduğuma pişman olduğumu söyleyebilirim hatta, çünkü okumak için çok az zaman ve okunacak çok şey var. On yıl önceki halim bunu söylediğim için tokadı basardı ama üzgünüm, bu türün öngörülebilir olaylarla dolu metinleri için daha fazla zaman harcamak istemiyorum artık. 700 sayfadan sonra King'in evladı Joe Hill hakkında bir fikir edindim, çevrilen başka bir şeyini okuyacağımı sanmıyorum. Kuru macera isteyenler içinse dört dörtlük bir roman. Sonuçta distopik bir dünyanın yavaş yavaş belirişine, karakterlerin karşılaştıkları zorlukları atlatma çabalarına şahit olmak falan, eh, George R. R. Martin'in arka kapaktaki övgüsüne de bakarsak heyecan verici bir deneyim. Martin'in dediklerine bakıyorum, "soluk soluğa bir roman" diyor. Tam öyle değil, şişirme bölümler kurguyu baltalıyor. Örneğin esas kız Harper'ın kardeşiyle olan muhabbeti son derece lüzumsuz. İnsanlar meşale gibi yanmaya başladıkları sırada kendisine sığır gibi davranan eşi Jakob'dan hamile olan Harper kardeşini arayarak yanına gelip gelemeyeceğini soruyor ve bu sırada kardeşin zamanında bir progressive metal grubunda müzisyenlik yaptığından karakterine kadar pek çok bilgiye boğuluyoruz, kardeşin eşiyle muhabbetinden de ikilinin ilişkilerinin niteliklerini öğreniyoruz ama neden? Bilmiyoruz, çünkü onca yüz sayfa boyunca bir daha karşımıza çıkmıyor bu ikisi. Harper'ın yanlarına gelmesine izin vermiyorlar, Harper kendisini kibrite dönüştürebilecek mantarı kapmış ve aile kendini korumaya çalışıyor, kadını istemiyorlar yanlarında. Bu kadar. O zaman neden bunca uzun bilgilendik? Harper'ın anlatı boyunca sergileyeceği davranışların anlaşılabilmesi için -anlaşılacak pek de bir şey yok ya, hayatta kalmaya çalışıyor işte- kardeşinin üzerinden bir temel oluşturulmuyor, azıcık önem teşkil eden bir rolü yok kardeşin, o zaman neden? İkinci bir mesele de Jakob'la Harper'ın ilişkisi. Kod bayağı işte; en iyi dostlardan en iyi düşmanların doğacağına dair bir şey ama evliliklerinden düşmanlıklarına her şey iğreti duruyor. Tamam, dünyanın sonu her zaman gelmez ve bir insanın dünyanın sonu gelirken davranışlarının değişip değişmeyeceğini, sona nasıl bir tepki vereceğini bilemeyiz ama çok keskin, derinliksiz değişimler, tepkiler, bir sürü şey var burada. Sevişme sekansları aralarındaki müthiş uyumu gösteriyor sözde, sonrasında hastalığı kaptıkları zaman Jakob'ın çok yüzeysel bir şekilde değişmesi, Harper'ın dümdüz tepkileri ve düşünceleri bu iki önemli karakteri kağıttan bir karakter haline getiriyor. İncecik bir katman, eğilip bükülebilir, neredeyse karikatür niteliğine sahip. Başka birçok çapak var da bu ikisi yeter. Ha, İtfaiyeci'yi de anayım. Kitabın adı kesinlikle İtfaiyeci olmamalıymış. Odakta değil ki İtfaiyeci/John. Başlarda gizemli bir karakter olarak ortaya çıkıyor ama sonrasında akışa entegre ediliyor, vücudundaki mantarı kontrol altına almış sıradan bir adam olarak beliriyor. Ağırlığının hissedildiği bölümler var ama kitap adı haline gelecek kadar da değil.

Harper çocuk hemşiresi, çalıştığı mekanın penceresinden gördüğü kadarıyla bir adamın tutuşmasıyla başlıyor olay. Adam alev alıyor, iki büklüm olana kadar yanıyor, ölüyor sonra. Haberlerde bu yanma olayları var, insanlar teker teker tutuşmaya başlıyor. Mevzunun ne olduğu tam bilinmezken hastaneye bir itfaiyeci geliyor, yanında küçük bir çocuk. Sıra var, arbede çıkıyor ve çocuk sonunda ameliyat ediliyor, sonra ortadan kayboluyor. İtfaiyeci'yi ilk burada görüyoruz, getirdiği çocuğun ve kendisinin kim olduğu, hastaneye neden geldikleri çok daha sonra, anlatının ilerleyen bölümlerinde komün yaşamına geçildiği sırada ortaya çıkıyor ama başlarda her şey bir gizem perdesinin ardında. İtfaiyeci'yi bir kez daha görüyor Harper, sonrasında hastalık kendisiyle Jakob'a bulaştığında Jakob'ın kafayı yiyip birlikte intihar etme fikrini hayata geçirmeye çalıştığı zaman Harper'ı kurtarana kadar bir daha görünmüyor. Jakob'ın aşık olunacak bir adamdan pislik birine dönüşümü sallantılı; adamın içindeki pisliği göremeyen -bu görememe olayı Harper'ın yüce duygularına, çocuklarla uğraşısına paralel olan kurtarıcı rolüne bağlanıyor ama yok, yine olmuyor, çünkü geçişler çok hızlı- Harper'ın psikolojik durumu da tutarlı değil. Hamile kalmasıyla birlikte berrak bir bilince kavuştuğu, sağlıklı kararlar alıp insanları daha geniş bir çerçeveden değerlendirmeye başladığı söylenebilir, mantıklı kararlar almaya başlamasını belki buraya bağlayabiliriz. Zorlarsak. Neyse, sporun kaynağı konusu paranoyak dünyamızı çok iyi özetliyor bir yandan; IŞİD'in işi olduğu söyleniyor, buzulların erimesiyle ortaya çıktığı söyleniyor, pek çok iddia var ama kimse bir şey bilmiyor. İnsanlar delirmiş gibi davranıyorlar, etraflarına zarar verip tutuşmaya başlıyorlar. Şifayı kapan insanlarda "Ejderpulu" denen bir nane beliriyor, sarı noktalı şeritler. Belli bir süre içinde ölüm kaçınılmaz ama bu yangından kurtulan insanlar var, spor insan bedeniyle kurduğu ilişki üzerinden maniple edilebiliyor ama bunu yapabilmek için psikolojik ve sosyal olguların doğru bir şekilde anlaşılabilmesi şart, yoksa spor daha iyi bir konağa geçebilmek için külleri kullanmak zorunda kalıyor ve sömürdüğü bedeni yakarak havaya karışıyor, başka bir konağa ulaşmak için. Sporun doğasıyla ilgili İtfaiyeci'nin söyleyeceği çok şey var, kendisi bir mantarbilimci ve hastalığın doğasını çok iyi bildiği için insanlara sihir gibi gelen niteliklere sahip. Anka yaratabiliyor, düşmanlara karşı bu ateşten kuşu kullanarak üstünlük sağlıyor, bir de optik zamazingolar yaratarak insanları korkutup kaçırabiliyor falan. Bu iyi ama karşı tarafta böylesi özelliklere sahip biri yok, dengesizliği bu durum yaratıyor. Marlboro Adam denen, hastalıklı insanların katledilmesi için altıncı hissini kullanarak saklananların yerini sezen bir ruh hastası mevcut ama ağırlığını koyamıyor bu adam, İtfaiyeci kadar kuvvetli bir karakter olarak çıkmıyor karşımıza.

Sporun insan vücuduyla kusursuza yakın bir birleşimi var, arada derede beynin hangi bölgelerinde faaliyet gösterdiği, karbon bazlı yaşam formumuzun hangi özelliklerini kullanarak geliştiği inceleniyor. Biraz The Walking Dead dünyasının bilinmeyenlerine sahip aslında ki TWD de metnin bir yerlerinde geçiyor, anlatıyla çizgi romanın dünyası yakınlaştırılıyor böylece. Metindeki ağırlıklarını bir yana koyarak konuşayım, iki dünyada da "Governor" tipi adamlar var, kaçanlar, kovalayanlar, hastalıklıları öldürenler ve hastalıkla mücadele edenler var. Tipik bir distopya işte; bu metindeki aksiyon ağırlığı karakterleri tek boyutlu olmaktan öteye götürmüyor. İtfaiyeci'yle Harper arasında doğan aşk, Hershel'ın bu metindeki dengi olan rahibin dünyayı öpücüklerle sağaltmaya çalışması ve daha pek çok şeyin başka metinlerde karşılıklarını görebilirsiniz, maceranın kendisi ve karakterleri oldukça eski. Hill'in teşekkür ettiği kişiler arasında babası var tabii, aslında teşekkürden çok daha fazlasını borçlu. Mahşer'in kötü bir baştan yazımını ortaya çıkardığı için özür bile dileyebilir aslında.

Olay örgüsüne değinmeyi pek istemiyorum, kovalamacalar ve komün içindeki gizemlerin açığa çıkması pek bir yenilik taşımıyor, o yüzden hastalık hakkında birkaç şey söyleyip bitireyim ama aklıma gelmişken yazmalıyım, Jakob'ın yazdığı bir roman var ve pek bir halta da benzemiyor söylenene göre. Jakob bu romanı Harper'dan gizlemiş, kadına okutmamış. Sonradan Harper romanı buluyor, okuyor ve bir köşeye atıyor. Bu roman bahsi aralarındaki ilişkiyi daha görünür bir hale getirmiyor, ilişkiyi anlatıcı için derinleştirmiyor, bu roman bahsi ne işe yarıyor o zaman? Bilmiyoruz. Neyse, aslında mantar hakkında da söylenecek pek bir şey kalmadı ya da bu metinle daha fazla uğraşmak istemiyorum. Ne diyeyim, Stephen King'in oğlu yazmış, bir şans verin ama çok bir şey beklemeyin. Türü sevenlerin çok hoşuna gider de ben sağlam bir yenilik olmadığı sürece daha fazla katlanamayacağım sanırım bu mevzulara. Benden bu kadar.

Ek: Yine dizgi hatası. Çok sayıda. Çatı uyuşmazlığından can çekişen cümleler, eksik sözcükler yüzünden topallayan anlamlar, bir dünya şey.

29 Aralık 2018 Cumartesi

Hans Erich Nossack - Nişan

Nossack'ın Türkçeye çevrilen tek metni. Zeyyat Selimoğlu çevirmiş. Yankı'nın 44 seri numaralı kitabı. Arka kapağa yazılanlardan alıyorum: Öğrenci, fabrika işçisi, gezgin, memur. 1933'ten 1945'e kadar kitapları Almanya'da yasaklı. 1943'te Hamburg'daki evi bombalandığında bütün müsvetteleri ve anı defterleri yok olmuş. Jean Paul Sartre, "Fransa için 'keşfedilmiş' Alman yazar" olduğunu söylemiş. 1957'de Alman Sanayi Birliği'nin kültür ödülünü, 1961'de pek çok ünlü yazarın kazandığı Georg Büchner Ödülü'nü, 1963'te Wilhelm Reabe Ödülü'nü kazanmış. Pek çok metninden sadece birinin Türkçeye çevrilmiş olması eksiklik. Öykülerinde insanın doğayla mücadelesi ve savaşın getirdiği çarpık gerçeklikte var olma uğraşı, doğaya yabancılaşmış olmanın ve savaşın çarpıklaştırıcı yaşam algısıyla yaşamaya çalışmanın getirdiği bulanık, belirsiz bir düzlemde ele alınıyor. Zamanının yeni bir sesi Nossack, günümüzde de yeniliğini koruyor. Değerlendirilmeli bence. Daha çok eseri çevrilmeli Türkçeye. Evet.

Üç öykü, ilki Nişan. Yola koyulmanın yedinci haftasında, uzaklarda anıta benzer bir şey görüyorlar, kar ovasının ortasında. Nişanı anıt olarak da düşünebiliriz, bir şey var orada ve öylece duruyor, heykele benziyor, bir dikit de olabilir, bembeyaz bir ıssızlıkta bir şey. Yolculuğu bildik, belki bir keşif gezisi, yedi haftadır yürüyen topluluk belki bilimsel bir keşif grubu, denedikleri şeyi daha önceden deneyenlerin bir daha geri dönmediklerini öğrenmişler, istikamet bilinmeyen. Niyetlerini bilmiyoruz ama önemli olan nişan. Bir saat boyunca yürüyüp şeyin yanına geliyorlar, donmuş bir adam buluyorlar. Adam ayakta duruyor, öylece donmuş. Gözleri kapalı. "Kafasının içinde kendince güzel bir düşünce olup gülümsediğinin farkında olmayan tek başına biri gibiydi." (s. 8) Gülümsemeyi hoşnutlukla karşılayamıyorlar çünkü haftalardır yürüyorlar, sinirleri bozuluyor, gülümseyişten kendilerince anlamlar çıkarıyorlar ama hepsi de soğuğun ve sessizliğin donukluğunu taşıyor, kendilerini adamla biçimliyorlar, sözcükleri adamın tebessümünden dökülüyor. Anlatıcının Blaise'le kurduğu diyalogdan bir nevi bilim-inanç çatışmasının doğmuş olduğunu görüyoruz. Dini bir niteliği yok bunun, Blaise sayılara, coğrafyaya ve koordinatlara önem verirken anlatıcı bunların sadece gerçekliği biçimleyen şeyler olarak görüyor, önemli olan orada bir başlarına olmaları. Olanlardan çıkardıkları anlamlar çok farklı. Kamp kurduklarında donuk adamla ne yapacaklarını düşünüyorlar, kimi adamı yatırmak gerektiğini söylüyor, kimi gömmek gerektiğini, kimi başka şey. Sonra adamla karşılaşmaları üzerinden bir bahis açılıyor. Biri adamın oraya nasıl geldiğini sorduğu zaman bir diğeri kendilerinin oraya nasıl geldiklerini soruyor, amaçları ve sonrasında da yaşamları sorgulanıyor. Anlatıcı hiçliğe daha fazla katlanamayıp adamın "sırıtışını" paramparça etmeye kalkıyor ama biri engel oluyor ona. "'Tanrıların yapıldığı malzemeden yapılmış bir adamdır bu bana kalırsa. Her zaman için gereklilik duyulan bir şey. Resmini herkese gösterip donmuş bir Tanrı bulmuştuk, diyeceğiz.'" (s. 17) Tartışma külleniyor, iki haftalık erzaklarının kaldığı ve geriye dönemeyecekleri ortaya çıkıyor. Ölümle yan yana duruyorlar, bir süre daha. Adamın belki de bir kas seğirmesi yüzünden gülümser gibi durduğundan bahsediyorlar, en sonunda anlatıcı adamın duruşunu ve yüzünü taklit ediyor, çekilecek fotoğrafta daha iyi bir donukluk oluşturabilmek için.

Sonrasını bilmiyoruz, anlatıcının bunları çok daha sonrasında yazdığını öğreniyoruz ve bitiyor öykü. Nereye yüründüğü, yürünüp yürünmediği, her şey yoruma bırakılıyor. Bir alıntı daha yapacağım bundan, öykünün ruhunu taşıyor belki: "'Başkalarını bundan rahatsız etmeksizin, bir başarısızın hayatını sürdürebileceğim noktaya dek yürümek, geriye doğru.'" (s. 20) Buzzati'nin çölünü beyaza boyarsak aynı ruhu duyabiliriz.

Dorothea, etrafta patlayan tüfekler ve bombalar olduğu zaman bireysel gerçekliğin paramparça olabileceğine dair müthiş bir öykü. Üç farklı başlangıçla ilerleyebileceğini söylüyor anlatıcı ama onca yok oluşun arasında kalan tek ögeyi anarak başlıyor, Dorothea'yı. Sonra 1946-1947 kışını anlatmaya başlıyor. Korkunç bir kış, atlatanlar için bir ölüm kalım savaşı, başlı başına. Yiyecek ve barınak yoksunluğu yüzünden insanların birer birer öldüğü, Hamburg'un bombalanmasından sonraki en sert günler. Anlatıcı yiyecek alabilmek için saatini satmaya karar veriyor ve kendisine salık verildiği üzere neredeyse temellerine kadar yanmış bir eve gidiyor, kapıyı Dorothea açıyor, kocasının orada olmadığını ama geldiğinde saatle mutlaka ilgileneceğini söylüyor. Bir tanışlık duygusu doğuyor aralarında, sanki birbirlerini geçmişin kırık aynasında seçer gibi oluyorlar ama tam da çıkaramıyorlar nerede, ne zaman karşılaştıklarını. Dorothea'nın eşi gelmiyor, adam o eve bir kez daha gidiyor sonra, Dorothea'nın hikâyesini dinliyor. Savaşın dehşeti içinde Dorothea'ya yardım eden bir asker, ailesi kısa süre önce öldürülmüş olmasına rağmen kadını bir başına bırakmıyor ve ihtiyaçlarını karşılamaya çalışıyor. Anlatıcının kendi hikâyesinde de benzer bir durum var, bir kadına yardım etmesine dair. Sonuçta aslında birbirlerini tanımadıkları ortaya çıkıyor ama acılar yüzleri birörnek hale getirdiği için, hikâyeler neredeyse aynı olduğu için, aynı savaşın içinde aynı korku yaşandığı için pek de uzak düşemiyorlar isteseler de. Yaşananların irdelendiği, Tanrı'yla konuşulacağı günün beklendiğine dair müthiş bir sonu var öykünün. Yine bir alıntıyla bitireyim: "Acaba büyük sarsıntılar sırasında hepimiz birbirimize mi benziyoruz? Yoksa böyle anlarda düşüncelerimiz kırık dökük sınırları aşıyor da kendiliklerinden evrene mi saçılıyor? Ve bugün ya da yarın, orada bir yerde, belki yine sarsılmış birinin düşünceleriyle karşılaşıp bizim de katılabileceğimiz bir alın yazısını birlikte yaşıyorlar." (s. 78)

Kıyıda. Ailenin çürütücü etkisi üzerine. Gümrük memurluğundan nasibini alması istenen bir adam, ailesinin örümcek ağı gibi ördüğü yaşamından kurtulmak ister ama gümrük memuru olan eniştesi, annesi, babası onu istemediği bir yaşamın ortasına çekerler. Anlatıcı, Nellie'yle muhabbet ederken bağlarını birer birer gözler önüne serer, çocukluğundan itibaren içine düştüğü çıkmazları anlatır ve en sonunda bir sabah karşı kıyıya geçeceğini, geriye dönüp baktığında her şeyin çok daha iyi olacağını söyler. Karşıya geçme hayali sürer, eyleme dönüşüp dönüşmemesi önemli değildir, çıkış yolunun varlığı bilinmektedir. Yeterli.

Nossack'ın insanları meseleleriyle var olan insanlar, kendilerini açmakta son derece cömertler. Genellikle bir başlarına da değiller, içlerindekinin dengini bir başkasında buldukları zaman sanki bir umuda kapılıyorlar ve anlatmaya başlıyorlar, kendileri için iyi bir sonuca varamasalar bile anlatmanın saadeti var, onunla yetiniyorlar. Güzel bir şey. Nossack iyi bir yazar, çevrilmeli. Çevirir misiniz?

27 Aralık 2018 Perşembe

Fernando Báez - Kitap Kıyımının Evrensel Tarihi

Tersten başlayayım, Báez'in şahit olduklarından, böylece binlerce yıllık kıyımlar gözde canlanabilir. 10 Mayıs 2003'te Irak'a geliyor Báez, Bağdat Ulusal Kütüphanesi'ndeki hasarı incelemek için uluslararası bir komisyonun üyesi olarak. Savaşın orta yerinde hasar tespiti için çalışıyor, Saddam Hüseyin'in devrilmesinden kısa bir süre sonra. Sokaklarda çatışmalar sürüyor, Hüseyin'in dev heykeli devrilir devrilmez sokağa fırlayan halkın çekirge sürüsü gibi yayılması, devletin kurumlarındaki eşyaları yağmalaması sürüyor. Kütüphane yanmış ve kısmen yıkılmış, en ufak bir depremde yerle bir olacak gibi duruyor. Yağmacılar bütün yazmaları, nadir kitapları, satılabilecek şeyleri alıp ortadan kayboluyor, sonrasında kundakçılar geliyor ve yapıyı yakıyorlar. Amerikalılar hiçbir şey yapmıyor, askerler manzarayı izliyorlar. Üç bin derecelik bir sıcaklık mermerleri çatlatıyor, ateş giderek büyüyor ve binlerce sayfayı yutuyor. Sadece kütüphaneler değil, müzeler de yağmacıların saldırısına uğruyor ve tarihi eserler karaborsada satılmak üzere kaçırılıyor. Af çıkarıldığı zaman sağa sola bakınarak yaklaşıp gizledikleri heykeli bırakarak uzaklaşan çocuklar çıkıyor ortaya, yine de yıkımın akıl almaz boyutlara ulaşması engellenemiyor, tarih parça parça yok oluyor. Báez'in Kitap Tarihindeki En Acı 10 Olay adlı haritasında bu facia onuncu olay olarak yerini almış. Diğer olaylar kronolojik bir şekilde işleniyor, tarih öncesinden günümüze kadar kitapların kıyımına dair bir dünya hikâye, bilinen örneklerden pek bilinmeyenlerine kadar onlarca vandallık var, hatta gümüşçünler bile yer bulmuş kendine, doğal düşmanlar arasında.

Teşekkür bölümünden devam. 12 yıllık bir çalışmanın ürünüymüş bu kitap. Yeni Zelanda'dan Çin'e pek çok ülkenin üniversitesi yardım elini uzatmış yazara, liste dolup taşıyor. Robert Burton'a ve Cortázar'a özellikle teşekkür ediyor Báez, bu kitap onlara çok şey borçluymuş. Bir de ilk sayfadan son sayfaya kadar düzenli bir okuma önermiyor, "olası kitaplar antolojisi" olarak herhangi bir bölümünden başlanabileceğini söylüyor. Böyle de yapılabilir ama kronolojik ilerleyiş günümüze nispeten yakın olan kıyımları aydınlatabilir, bundan bin yıl önceki kıyımla yüz yıl önceki kıyım arasında kolonyal hareketlerin sebep olduğu kültür tahribatının izini sürmek meseleleri derinleştirip -belki- daha iyi bir kavrayış sağlıyor. Yine de tercih okurun. Ben baştan sona gittim, pişman değilim. İsteyen istediği gibi okusun. Bana ne canım. Sunuş bölümü yine Irak izlenimleriyle başlıyor, belleklerinin silindiğini söyleyen bir Ortaçağ tarihi profesörü yitip giden birikimin ardından ağlıyor. Korkunç bir acı. Benzer bir duyarlılık Báez'de de var, çocukken günlerini geçirdiği Venezuela'daki kütüphanenin bir taşkın sırasında sular altında kalması, kitapların okunamaz hale gelmesi hayatının en travmatik olaylarından biri. Bu olayın etkisiyle kitap kıyımlarını takıntı haline getirmiş olabileceğini söylüyor, sonrasında sürekli gittiği bir sahafın da çıkan yangınla kül olması bardağı taşıran son damla olabilir. Yitip gidenleri bulmak istiyor ve incelemesi için veri toplamaya başlıyor böylece. Kendinden yola çıkarak insanın yok etme duygularına da eğiliyor, işin mantığını anlayarak ilerlemenin daha sağlıklı olacağını düşünüyor. "Akılcı bir çağda yaşıyor olabiliriz ama düşünce ve bilim kılık değiştirmiş efsanelerdir." (s. 25) Yıkım da bu değiştirilen biçimlerin başlangıç noktalarında arketipsel olarak yer alıyor, bir toplumun inşasında ve diğerinin ortadan kaldırılmasında, düşmanın tehlikesiz hale getirilmesinde başat bir rol oynuyor. İlerleyen bölümlerde bunun Freudyen bir karşılığına daha rastlarız; kitapların baba figürüne denklenmesi ve babayı yenilgiye uğratma arzusu sonucu yıkımların doğduğu görüşü günümüze ışık tutabilir, gerilere doğru gittikçe psikolojinin dışına da çıkmamız gerekiyor. Romalılarda damnatio memoriae denen dalga, tarihten silinmesi gereken bir insanın/fikrin hemen hemen her yerden silinmesi anlamına geliyor. Kitaplar, heykeller, ne varsa. Kültürel birleştiriciliğiyle kitaplar çok tehlikeli, saldırılacak ilk nesne olarak, gayet kırılgan, öylece dururken yok etmesi kolay. Yok etme kültürüne baktığımızda cahil insanların en masum olanlar olduklarını söylüyor Báez, birikimli insanların sistemli bir şekilde kıyım başlatabileceklerini ve toplu cinnet sonucunda insanları birbirlerine kırdırabileceklerini söylüyor. Örnekleri ilerleyen bölümlerde var ama bir tanesini hemen söyleyeyim: Goebbels. Kendisi deli gibi okurmuş, neyi yaktırıp yaktırmayacağını iyi bilmiş. Heidegger'in de bu yakma işlerine alet olduğuna dair iddialar var ama yapılan bir röportajda yakma işlerine bulaşmadığını söylüyor. Gerçi kesin bir dille reddetmiyor söylenenleri, bana biraz kem küm ediyor gibi geldi ama bilemeyeceğim.

Çok başlık, çok yıkım var, belli başlılarını alacağım. Sadece kıyımların hikâyeleri yok, ilk alfabelerin, metinlerin ortaya çıkışlarının efsaneleri de var. Asurbanipal'in kütüphanesinin yerle bir edilmesiyle ilk kıyımlardan birine geliyoruz. Tabletlerin kırılması halinde tanrıların gazabına uğranacağına dair uyarılar fayda etmemiş, sayısız kayıt ortadan kaldırılmış. Sonrasında Persepolis'in yanışı var. Thais diye bir kadının Büyük İskender'i kışkırttığından bahsediliyor, körkütük sarhoş olan hükümdar kütüphanenin yakılması için emir vermiş ve böylece Zerdüştlerin kutsal kitabının da aralarında bulunduğu pek çok eser kül olmuş.

Antik Yunan. "En iyimser tahminlere göre bile antik dönem Yunan edebiyatı, felsefesi ve biliminin yüzde 75'i kaybolmuştur." (s. 55) Çok üzücü, bilimin antik konseptleri kaybolmasaydı dünyanın şimdiki hali ne olurdu acaba? MÖ 500-200 arasında Atina'da iki binden fazla tiyatro oyunu sahnelenmiş ama bize sadece kırk altısı kalmış, bu da üzücü. Kopya sektörünün de ortaya çıktığı zamanlarmış o zamanlar, yazıcılar zengin olabilirmiş kopyalayıp sattıkları eserlerle. O kadar kopyadan pek azı kalmış günümüze, Báez'in verdiği örnekler arasında "Platon'unkinden daha yaygın olarak okunan bir Devlet" var, Kıbrıslı Zenon tarafından yazılmış. İskenderiye Kütüphanesi'ne geliyoruz sonra. Kuruluş aşaması, Demetrios'un çabaları sayesinde. Kendisi Tevrat'ı Yunancaya çevirmek için de uğraşan bir bilgin. Kütüphanenin kuruluşundan sonra iktidar çatışmaları sonucunda çoğu yazma ortadan kaldırılıyor ama asıl mesele Hıristiyan-Müslüman kaynaklı kıyımda beliriyor. Henüz aydınlatılamamış bir meseleymiş bu, sanırım tahrif edilen bir tarih var. Romalılar iyi etmişler kütüphaneyi, sonra suçu Hz. Ömer'in yazdığı söylenen bir mektup üzerinden Müslümanlara atmışlar. Sanırım. Báez kabahati Müslümanlarda bulmuyor, gerekçelerini maddeler halinde sıralıyor ve son zamanlarda ortaya çıkan üç teoriyi kaynaklara dayandırarak anlatıyor. Birinci teoride suç Romalıların. İkincisi deprem kaynaklı. Üçüncüsü de ilgisizlik. İlgisizliğin pek çok boyutu var, kütüphanelerin yönetimini eline geçiren farklı dinlerden, milletlerden vs. insanlar kendilerini ilgilendirmeyen eserlerin yavaş yavaş yok olmasına izin vermişler, sadece yakılarak yok edilmemiş eserler.

Aristoteles'in kayıp kitapları, Çin'deki kıyımlar, II. Dünya Savaşı sırasında gerçekleşen kitap katliamları, bir dünya konu. Kitapseverlerin hoşuna gidecek. Aslında gitmeyecek. Bir de Can'a yakışmayacak kadar yazım hatası vardı, dikkat dağıtacak ölçüde. İlk kez Can'dan çıkan bir metinde bu kadar hatayla karşılaştım, rahatsız etti.

24 Aralık 2018 Pazartesi

Aleksandros Adamopulos - On İki Artı Bir Yalan

Kısacık yalanların taşıdığı semboller metinleri uzama yayıyor, az önce ikinci kez okudum ve birkaç kez daha okuyabilirim, öyküler genişledikçe genişliyor ve ucunu bulamıyorum, bitmiyor, öncesi ve sonrası kendilikten beliriyor, Max Frisch'in günlüklerindeki ölümün ve yaşamın süreğen birlikteliğini bu öykülerde somutluyorum, çaresiz. Çıkar yol yok; yaşamların kesişimlerini bir soluğa sıkışmış halde buluyorum, bir sonraki sözcük ayrılıkları, bir anlamda ölümleri taşıyor. On ikinci yalan olan Ruh'ta bir çocuk, ruhunu kurcalamaktan başka bir şey bilmiyor, diğer çocuklar ve yetişkinler tarafından seviliyor ama yalnız, uzak duruyorlar ondan. Elde parlak, yeni bir ruh. Diğer yanda bir civciv, ördek yavrusu gibi büyütülünce ölüyor. Ruhu civciv gibi büyütülmüş bir ördek yavrusuna yerleşmiş, yine ölüm. Kelebek, ölüm. Kurbağa, ölüm. Tohum, mermer bir bütünlük. Çocuk tohumu/mermeri buluyor, ruhun serbest kalmasına yol açıyor ve ruh yüzyıllar süren yalnızlığından kurtuluyor, uzaklara uçuyor. Çocuk/sanatçı ölüyor sonunda, ruhu bir civcive gidiyor. Biraz kazıyınca çıkan anlamlar yordu ki daha on iki tane var, hangi birinden ne burukluklar çıkacak diye düşünüyorum, aslında çoktan çıktı ama her okuma bir başka boşluğu gösteriyor, dolmaksız.

Yunan yazarların metinlerini toplamaya devam ediyorum, Belge'den İmge'ye kadar pek çok yayınevinin bastığı onca metinden denk geldiklerimi kaçırmıyorum ama işim zor sanırım, çevirmenleri takip ederek ulaşabildiklerimin yanında ulaşamadıklarım da var bayağı. Zamanla artık. Adamopulos'un bu metnini İmge'nin yıl sonu indirimini duyup aldıktan sonra hatırladım, yıllar önce almıştım zaten. Rekorum dört, dört defa aynı kitabı satın alıp üçünü hediye ettim ve dördüncüyü hâlâ okumadım. Müthiş. Böylece bendekini unutup dört adet daha alabilirim. Neyse, Adamopulos 1953'te Atina'da doğmuş ve kendini tutkularına bırakmış. Öyle görünüyor. Paris'te hukuk sosyolojisi, Atina'da klasik gitar, rejisörlük, hukuk eğitimi, devlet radyosunda programlar, dünyanın çeşitli yerlerindeki kültürel organizasyonlarda aldığı görevler derken yaşamı tam dolmamış olacak ki yazarlığa da zaman ayırabilmiş. Sözlük'ten öğrendiğim kadarıyla yazdığı bir oyun İstanbul'da sahnelenmiş, hatta 2012'de İstanbul'a gelmiş kendisi. Ne güzel. Çevirmeni Herkül Millas.

Önsözü Daireler, ben, sen, elim. İki daireden biri konuşuyor, diğeri de daire. Hayal edilen, dairelerin üst üste gelmesi. Grafikle gösterilmiş. "Bir olmak" hayal edilmiş ama öyle olmamış, büyüklü küçüklü kesişim kümelerinden biri ortaya çıkmış ve ortadaki kümenin büyüklüğüyle ortadaki küme dışındaki iki ayrı kümenin büyüklükleri arasındaki... o kusursuz ayrılık diyeyim, çizgilerin belirlediği sınırların aşılamaması, bir çizginin diğeri üzerindeki tek kesişimine indirgenen anlam. Yetersizlik, yetinememek. "Ben ne bileyim? Sen de nasıl bilebilirsin?" (s. 11) Sonuçta en baştaki iki ayrı daireye dönüş. Aradaki mesafenin aşılabileceği umudu, bu kez başka daireler arasında. Yorgunluk bayağı. Bu yorgunluğu başka bir yalanda yakaladım, Fasulye'de. "Binlerce kez tekrarlanmış hiçlik; kimde ne var ve nerde bulur ve kim kimle dosttur ve kökeni nedir ve kaç kuşak eskidir şu soy ve yeniden yaşama dönüş içimizde mi, dışımızda mı ve aşk şöyle midir, böyle midir? Hep aynı fars ve hep aynı yalan." (s. 55) Anlatıcının mendiline bırakılan bir fasulye hikâyesini anlatıyor. Bahçeden fasulyeler toplandı, bir çuvala kondu, bakkala götürüldü, bakkal küreği bir kese kağıdını doldurdu ama bu fasulye yere düştü, bir başına kalıp gidenlere baktı. Günlerce ağladı, toprak ıpıslak oldu ve fasulye yeşerdi. Bir kez anlattı bu hikâyeyi, sonra sustu, sesi çıkmadı. Anlatıcı arkadaşlarının peşinden gidecekti, yalnız kalmak istemiyordu. Fasulyeyi mendile bırakan uşak dedi bunu: "'Ama böylesine bir ağlamadan sonra yeşermeye başlayan bir fasulyenin nasıl acı duyduğunu bilir misiniz?'" (s. 57) Eski yiterken duyulan acı çoktan çekilmiştir, olamayacak şeyler sezildiği an bu acı ortaya çıkar ve eski henüz eski değilken kendini dayatır. Yeniye başlarken duyulan acı, bu ağırdır işte. Güzel bir tazelik duygusunun yanında buruk bir şey. Bu öyküyü öğretmenler odasındayken okudum ve gözlerimin dolmasını iyi gizledim bence. Yeşermenin acısı. Üstelik bahar gelmeden.

İlk yalan, Mektup. Adam terk edilmiş, yalnız başına, ölümün özlemini duyuyor. Tam o sırada bir mektup, sevdiği kadından. Birlikte düş kurmalarını engelleyen şey başkalıkları. "Bende eksik olan sende bulunuyor. Sana sürekli acı veren ve beni hiçbir şey duymamamı sağlayan. Sen ölüyorsun, ben bitkisel yaşamdayım. Haykırıyorsun, bende tıs. Işıktan gözlerin kamaşıyor -ben gözlerimi yumuyor ve karanlıkta kalıyorum." (s. 16) Sonra gerçekten sevdiğine dair bir ek, birkaç satır sonra tekrarlanan. Son değil bu, mazruftan çok zarf konuşuyor: Baron Münhausen, gönderen. Bu gerçekten ölüm demek, bir başkasının karıştığı sözcükler soluyor, adam acısıyla bir başına kalıyor. Yazacaktım ama unuttuğumdan yazmadım, şimdi hatırladım; Bağlar'da Vanda, Aldo'dan yıllar boyunca bir açıklama bekler, adamın neden gittiğine dair. Aldo hiçbir şey söylemez, sebeplerinin Vanda'yı öldürebileceğini düşünüp merhametli olmaya çalışır. Bir noktadan sonra gerçekten her şeyin anlatılmasına gerek yok, gizlenen şeyler gizlendikleriyle kalmalı, hatta açık açık söylenenler söylenmemeli. Geriye hiçbir şey kalmamalı, gedik eldekilerle kapatılmalı. En temiz kesik, bu.

Her bir yalanın tam kurulamamış, dürüstlüğe yaslanamamış bir hikâyesi var, alegorik anlatılar kullanılmış olsa da hepsinin gösterdiği nokta benzer bir yer. Söylemiyoruz ve söylüyoruz, çarpıtıyoruz ve olduğu gibi bırakıyoruz, doyuyoruz ve doymuyoruz, sürüyoruz ve süremiyoruz, bir şekilde birilerine dokunup devam ediyoruz. Dokunur gibi yapanların, dokunmaktan korkanların öyküleri bunlar, haliyle umutla dokunanların da.


23 Aralık 2018 Pazar

Onat Kutlar - İshak

İshak. Ortalıkta görünmediği zamanların öncesinde bulup almıştım, üniversiteye hazırlanırken dershaneden çıkıp Kadıköy'ün sahaflarını dolandığım sıralarda olabilir. 2005 veya 2006. Sonradan iyice nadirleşti, bulunmaz oldu. Okuyan eden arkadaşlarla konuşurken, "İshak'ı okudun mu?" diye sorarlardı, her sorduklarında kitabı elime alıp yerine bırakırdım. Bir daha sorulurdu, yine aynı. Baran sordu en son, okumadığımı söyledim. "Okumalısın abi," dedi. "Tamam," dedim, okumadım. Bir kere 2017'nin başlarında teşebbüs etmişim ama yine olmamış, bırakmışım yerine. En son dün işte, ilk teşebbüs sırasında attığım tarihin altına yeni tarihi yazdım ve tamam, oldu, söylendiği kadar, hatta fazlası varmış. İshak'ın ve benim on küsur yıllık bekleyişimiz bitti. Keşke daha önce bitseydi demiyorum, zamanı gelmemiş henüz. Dün geldi.

Kül Kuşları, bence, Kutlar'ın öykü dünyasının temel izleklerini taşıyan, bu açıdan en yüklü öykü. Kendi kendine konuşan bir çocuğun halası kocaman bir anahtarı sokak kapısının kilidine yerleştiriyor, dünyayı ses dolduruyor, çocuk şahit olduğu hemen her olayın kaydını tutmak istermiş gibi sözcükleriyle biçimliyor olanları. Hala geldi, kapıyı açıyor, içeri girdi, sokaktan geliyor. Yalnızlık, bir başına çocuk, avluda. Sonra ne oluyor? "Tam o anda gürültülü bir sığırcık sürüsü doldurdu avluyu. Yüksek duvarların tepelerine; kararmış, ahşap evin geniş, çöküntüler dolu çatısına; duvarın taşları arasından fışkırmış bodur incir ağaçlarının çekirgelerden artakalan kuru dallarına kondular." (s. 67) Sığırcıklarla birlikte olaylar, nesneler, hayvanlar, ağaçlar dolduruyor uzamı, yalnızlık gürültülerle sona eriyor, kaydı tutulamayacak kadar çok sayıda olay gerçekleşiyor ve çocuk biçimlemeyi sürdürmüyor. Kapanan bir daire. İmgelerin ucu açık kalmıyor, sığırcıklara öykünün ilerleyen bölümlerinde tekrar rastlıyoruz, varlıklarını "dolduruyorlar" diyeyim, havada kalan bir izlenim, bir detay, bir dağınıklık yok, her şey toparlanıyor ve imli dünyayı bir arada, sımsıkı tutuyor bu durum. Müthiş bir yoğunluktan bahsediyorum, yer yer zıtlıklarla genişletilen ve tekrar toparlanan -bu kez daha büyük ama daha sıkı bir toplanma- bir... peklik. "Sığırcıklar korkuyla uçup gittiler. Vakitsiz uykularda sık sık görülen o derin gölde, ölü bir balık dağılarak suyu yeniden doldurdu. Yani sessizlik." (s. 71) Sessizlik, gürültü, tekrar sessizlik. Sessizliğin ölü balıklığı ve diğer benzetmeler anlatılanlara ne kadar bağlı, sanırım bir öyküyü öykü yapan hassas bir nokta bu. Dil-biçim ikilisi öykünün karakterlerini, mekanını, meselelerini açar durumda mı, kendi aralarında bir tansiyon mevcut mu, bunlara verilecek cevaplar olumluysa kurmaca dünya kusursuzlaşıyor. Kutlar'ın, yine bence, kusursuz bir dünyası var. Şeylerin imgelerce itilip çekildiği düzlemde karakterlerin ve olayların da rahatlıkla var olabildiklerini düşünüyorum ama çok ince, çok hassas bir denge bu, biri azıcık tavsasa ekşir o öykü, niteliği solar, iyi deneme olduğunu düşünüp geçeriz. Burada "başarılmış", sonucu muazzam güzellikte bir çaba var. Öyküleri okurken heyecanlandım ve çok güzel bir şeyin karşısında dururken hissedilen dehşet dolu duyguya kapıldım. Kutlar bu öyküleri yirmi üç yaşında bastırmış, Gaziantep'ten büyük şehre gelen ve yatılı okuyan bir çocuğun benzersiz dünyası her öykünün çatısını oluşturuyor.

Hadi'ye bakıyorum. Bir kedi ve bir kız çocuğu -ya da orada olmayan bir kız çocuğu da denebilir, oradalığı meçhul, iki göz halinde varlığını sürdürüyor olabilir ama giysilerinden ve karmakarışık saçlarından da haberdar oluyoruz bir süre sonra, eve gelen annesiyle annesinin sevgilisi görmüyor kendisini, şahitliği kendisini görünmez kılıyor belki, bilemiyorum- odada güneşin pencere oyununu izliyorlar. Pencere odayı izliyor belki. Ya her şeyi geçtim, bu öyküdeki pencerenin karakterleşmesi öylesine doğal ki sihrin doğallığından şüphe duyamıyorum. Pencerenin dışında orman ağır gürültülerle yaklaşıyor, bir. Pencere bir bulutun önünden ağır ağır geçiyor, iki. Gün pencereye doğru alçalıyor, duvara kavuniçi bir pencere çiziyor ve duvardaki pencere ağır ağır yürüyor, rengini koyultarak. İlk iki sayfayı megafonla falan duyurmak istiyorum okurlara ve yazarlara, müthiş bir iş. Kediye geliyorum, kedinin kediliği de pencerenin penceremsi imgelemi kadar. "Hadi!" sesini duyar duymaz başladığı, aynanın önünde sonlanan koşu oyunu bir hayvanın dürtüsünü sözcükler halinde döküyor. Tekrarlar, tekrarlardaki farklar adım adım asıl olaya getiriyor bizi. Kadınla adam odaya geliyorlar, kadın tedirginliği yüzünden adamın tepesini attırıyor, kanepenin altındaki, "Hadi!" diyerek bu kez iki insanı oynatıyor adeta, kedi de merakla izliyor olanları. İki göz kim? Çocuktan çok daha fazla bir şey olması lazım. Neyse.

Her bir öykü muazzam, ikisi dışında fazlasını almayacağım, onun yerine Önsöz'e geliyorum, 1977'deki ikinci baskıda Kutlar'ın söyledikleri. İlk baskıdan on yedi yıl sonra. "İshak'ı yirmi yaşlarındayken yazdım. Büyük kente yeni gelmiş bir taşralıydım o sırada. Bere'den ve kaşe kumaşlardan hoşlanır, Faulkner'ı Fransızcadan, Hafız'ı Farsçadan sökmeye çalışır, Goldberg çeşitlemelerini severdim." (s. 7) Yurtta ve Fatih'te bir kahvede yazılan öykülerin temelleri Antep'te atılmış, uzamın temeli Kutlar'ın doğup büyüdüğü yer. Bir başka Antepli olan Ülkü Tamer ısrar etmeseymiş bu öyküler tekrar basılmayacakmış, sanatçıların birbirlerini fişteklemeleri süper bir şey. Başka, yazı serüveni. Yoksul Anadolu, karanlık dünya, insanların kalınlığı, sancı verecek pek çok şeyi öykülerine kıstırmış Kutlar, kıstırdığı ölçüde de yazmış. Kimin için yazdığını bilmeden, neden yazdığını iyi bilerek.

Muazzam öyküler, tez okuna.