11 Haziran 2019 Salı

Etgar Keret - Uç Artık

Olaylar oluyor, Keret'in öykülerinde gerçekleşenler o kadar doğal bir şekilde birleşiyorlar ki gerçeklik kendiliğinden çıkıyor ortaya. Uç Artık'a bakalım. Çatıdaki adam aşağı atladı atlayacak, anlatıcının oğlu adamı görüp babasına göstermese baba adama hiçbir şeyin atlamaya değmeyeceğini söylemeyecek, adama haykırmayacak. Adamın süper-kahraman olduğunu düşünmeyecek çocuk, kan ter içinde kalan babanın dikkatini dağıtıp durmayacak, adama uçmasını söylemeyecek ve uçuşu beklemeyecek. Baba, eşinin ölümünün üstüne adamın düşüşünü kaldıramayacağını düşünmeyecek, baba yukarı çıkıp adamı durdurmak istediğinde çocuğa dondurma sözü vermeyecek, çocuk haykırmaya başlayıp dondurmayı hemen istediğini söylemeyecek, çatıdaki adam çocuğun nesi olduğunu sormayacak, yukarı koşulmayacak, merdivenler çıkılırken bina sakinlerinden bir kadın babayla oğlu görmeyecek, son basamak çıkıldıktan sonra çatının bomboş olduğu görülmeyecek, baba aşağı bakmak isteyen oğlunu tutmaya çalışmayacak, çatıya gelen kadın babanın çocuğunu aşağı atmak istediğini sanmayacak, babaya az önce babanın adama söylediği şeylerin çok benzerini söylemeyecek ama bunların hepsi oluyor, bunların hepsi arka arkaya, öylece oluyor. Sonra ne oluyor, aşağı inip hep beraber dondurma yiyorlar. Baba her faciayı engelleyemeyeceğini anlıyor belki, çocuk dondurma yediği için mutlu, kadın da kadın. Bu kadar. Bu bir öykü, Keret işi bir öykü, sağlam bir öykü ve her şeyin olduğunu ve olacağını gösteren bir öykü. Keret'in dünyasına hoş geldiniz, burada her şey mümkün.

Bir Grama Muhtaç. Kafede çalışan kıza yeşilleneceğiz, kızı etkilemek istiyoruz, kız içiciye benzediği için ot bulmaya çalışıyoruz, bir arkadaştan buluyoruz, o da bir tanıdığından buluyor. Tanıdık avukat, davalarından biri için çığırtkanlığa çağırıyor. Mahkemeye gidiyoruz, sanığa ne kadar hayvan bir insan olduğunu, gencecik bir kızı öldürdüğü için cehennemde yanacağını söylüyoruz. Söylüyoruz ki hakim etkilenip üst sınırdan ceza versin adama, adaletin çarpıklığı. Sanığın yakınlarından bir araba sopa yiyelim ve sonunda otu alalım. En sonunda kızın davete icabet edip etmeyeceğini bilmeyelim, geri kalan her şeyle dolmuş olalım çünkü. Onca şey olduktan sonra her şeyden sıyrılamayacağımızı, yolda değişebileceğimizi ve isteklerimizi gerçekten isteyip istemediğimizi sorgular hale gelebileceğimizi bilelim. Gerçeğin yeterince saçma olduğunu da bilelim, her Keret öyküsünde doğaüstü bir üfüntü olmadığını anlayalım. Bununla ara ara karşılaşacağımızı da bilelim ama, mesela Bir Top Atışıyla Son Fırlatılışımdan Bir Öncesi'ne bakalım. Sirkte kafes temizleyicisi olarak çalışan anlatıcı, gülle adamın sarhoş olmasıyla boşluğu doldurmak için namlunun ucundan içeri giriyor ve bekliyor. Girmeden önce sirkin müdürüne daha önce hiç bir topla fırlatılmadığını söylüyor, müdür de bunun doğru olmadığını, boşanmanın, beş parasız kalmanın ve benzeri sıkıntıların toptan fırlatılmakla aynı duyguyu yaşattığını söylüyor. Bağlantıyı kes. Top patlıyor, adam uçuyor, eski eşiyle anılar biriktirdiği yerlerin üzerinden geçiyor, oğlunu görüp el sallıyor, denize düşüyor. Geri döndüğü zaman hedefi ıskaladığı için patronu parasını kesiyor biraz ama adam çoktan almış alacağını, bir kez daha fırlatılmak istiyor. A-ha'nın bir şarkısında güzel anıların kötü olanlardan daha çok acı verdiği söyleniyor, anıları tekrar tekrar yaşamak bu acıyı azaltır mı? Ölmek pahasına fırlatılmak mı isteriz yoksa istifayı basıp toptan, anılardan, her şeyden uzaklaşmak mı isteriz? El sallamanın bir güzelliği var değil mi, anılar orada bir yerde duruyor ve dilediğimizce hatırlıyoruz. Anılar orada durmuyor, unutma teknikleriyle bastırıyoruz veya siliyoruz, el sallamak yerine bir eli tutuyoruz. Şahane bir metaforla süslenmiş büyük bir ihtimali okuyoruz sonuçta, süper. Öykü bize kendi yapısını da hatırlatıyor, Todd nam öyküde bir kızı etkilemek için arkadaşından öykü yazmasını isteyen Todd'u görüyoruz, yazılan öykü okuduğumuz öykü ve postmodern olup olmadığını sorguluyor. Yazar sorguluyor, öykü sorguluyor, Todd sorgulamıyor çünkü o kızı etkileyecek bir öykü istiyordu ve istediğini elde edemedi. Todd'a üzülüp geçiyoruz, ne yapalım.

Tabula Rasa Ishiguro'nun Beni Asla Bırakma'sına benziyor biraz, anlatmıyorum bu öyküyü. The Island benzeri bir ortamda yetişen çocuklar falan. Yok yok, anlatmıyorum. Bir klonun insan olup olmadığı hakkında kafa patlatılabilir tabii, patlatalım. Ishiguro'nun metninde çocuklardan bir sanat eseri üretmeleri bekleniyordu, maksat insan olduklarını dünyaya gösterebilmek. Ortaya yeterli bir kanıt koymayabilir bu, işaret diliyle anlaşan maymunun soyut düşünce yeteneğine sahip olmamasıyla aynı sebepten. Dolayısıyla klonsak eğer, ayvayı yediğimizin resmidir. Çok büyük etik, ahlaki problemler gelecekte bizi bekliyor, her biriyle baş etmek zorunda kalacağız. Ediyoruz da, koyun klonladığımız zaman çıkan tartışmaları hatırlıyorum, hatta bilimin geldiği geleceği son noktanın klonlama işi olacağı, ötesine izin verilmeyeceği söyleniyordu. Böyle bir şey yok tabii, bilimsel ilerleme hiçbir şekilde durdurulamayacak, en kötü yer altına inip varlığını sürdürecek. Biz yine de incelikli davranalım ve yaratılana şefkatle yaklaşalım, sevgi gösterelim. Evet.

Araba Konsantresi'ni okurken aklıma lisede uzattığım tırnak geldi aklıma, Hüsnü Uzuntırnak. Aşık olduğum ilk kız beni terk etmişti, ben de o acıyla ne yapacağımı bilemeyip tırnağımı aylarca kesmemiştim. Hayvan gibi uzun bir tırnak, serçe parmağımda. Neden serçe, gitarın sapını tutarken rahatsız olmayayım diye. Kızla aynı sınıftaydık, "Kes şu tırnağı artık istersen, kaç ay geçti," demişti, kesmiştim. Burada araba var. Daha doğrusu arabadan mürekkep bir metal küp var, salonun orta yerinde duruyor. Eve kadınlar geliyor, küp öylece duruyor. Anlatıcı için babaya duyduğu nefreti ifade ediyor o küp. İçinde baba var üstelik. Babadan geriye kalanlar diyelim. Geriye kalanlarla, travmalarla mücadele etmek için çok ilginç savunma mekanizmaları geliştirebiliyoruz, bu yüzden insanın ettiği hiçbir şeye şaşıramıyorum ve hiçbir davranışı ayıplayamıyorum, insanız çünkü, her yamuğumuz derinlerde bir çürüğün izi.

Muazzam öyküler. Keret muhteşem bir yazar, övmekten ve hayranlık duymaktan başka bir şey yapamam.

10 Haziran 2019 Pazartesi

Joe Hill - ŞE7T4N

Metnin adının çevriminde kaybolan anlamı burada yakalayalım, NOS4A2'yu gördüğümüzde aklımızda canlanan Kont Orlok'un kel kafası, yarasanın yüzünden hallice olan yüzü, uzun tırnaklı elleri bir yana, vampirliğinden kaynaklanan hırsızlığını hatırlamalıyız, hatta oradan vampirin arketipine uzanıp başkalarının yaşamlarını çalıp kendilerine ekleyen varlıkları düşünmeliyiz. O zaman Charlie Manx'in boyu posuyla birlikte diğer özelliklerini de ele alarak dış görünüşünü Kont Orlok'a benzetebiliriz. İkisi de yaşamları çalar, ikisi de aslında ölüdür, ikisi de aslında birbirine çok benzer. Manx çocukların yaşamlarını bir bitkinin özünü emermiş gibi emer, geride gırtlaklarına dek uzanan üç sıra sivri dişle korkunç varlıklar bırakır, çocukların annelerini ve babalarını yardımcısının insafına bırakır ki bu yardımcı onlara tecavüz eder, doğduklarına pişman eder. Falan filan, ŞE7T4N dediğimiz zaman iş başka bir boyuta kayıyor, mevzunun dini yansımaları var mı diye bakabiliriz metne, salak yardımcının Tanrı'ya sinirlenip yaktığı kilise dışında ilahi bir yansıma pek yok. Strigoi benzeri daha folklorik bir şeytan düşünürsek, eh, bunun temeli de metinde yer almıyor, söylenceler yok. Bu yüzden metnin orijinal adı kullanılsaymış anlamı bozmayacakmış gibi geliyor bana. Bunun dışında çok sayıda yazım hatası var ve İthaki kaliteden feragat ederek maliyeti düşürmüş sanırım, yeni kitapların yapışkanları oldukça kalitesiz. Bu yüzden yakın zamanda İthaki'den aldığınız kitaplara iyi davranın, öyle höt höt atmayın yatağa falan, sayfalar çıkıveriyor yerinden. Başka da diyeceğim bir şey yoktur, King'in evladını Türkçeye kazandırdıkları için kocaman bir teşekkürü hak ediyor İthaki. Eyvallah, elden gel İthaki.

Ek: Meh, Altın Kitaplar daha önceden basmış. Böyle madara olmamak için metnin geçmişini araştırınız.

ŞE7T4N arabanın plakası bu arada, Charlie Manx'in 1934 model Rolls-Royce Wraith'inin ayırt edici parçası. Hill sağa sola teşekkür ederken babasının izinde yürüdüğünü söylüyor, hatta tam olarak şöyle diyor: "Galiba, bütün hayatım boyunca onun arka yollarında gezinip durdum. Hiç pişman değilim." (s. 633) Eldekilere bir bakalım. Öte dünya, hayallerin gerçeklik kazanabildiği bir boyut, Yokyer'e benzer bir mekan, bilinen coğrafyanın hemen dibinde yer alıyor. Eh, bu çoğu yazarın kullandığı bir izlek, yeniliği yok. Şöyle bir yeniliği var, anlatının bir yerinde iPhone'un sinyalini takip ettiğimiz öte  dünyanın haritasına baktığımızda Derry'nin yerini görebiliyoruz, tam olarak. Tam hatırlamıyorum ama haritada Lovecraft'in de adı geçiyor bir noktada, Lovecraft'in Dudağının Ucu mu ne, böyle bir yer var Providence civarında. Babasının malzemelerini kullanma konusunda pek çekingen değil Hill, çorlayabiliyor bazı şeyleri. Bu arabaya bakalım, buram buram Christine ve From a Buick 8 kokuyor. Klasik bir araç, ABD'ye üç yüz tane mi ne gelmiş, kötü bir ruhu var, insanları parmağında oynatıp onlara işkence edebiliyor falan. Direkt King. Kötü adamın yancısı açısından da bakalım. Duygusal zekası gelişmemiş, cinsellik açısından saplantılı, iri, kuvvetli. Bunu da cebe attık. Açıkçası King'in ilk dönem romanlarından pek farklı bir şey göremiyorum Hill'in bu metninde, İtfaiyeci bence kötü bir metin olmasına rağmen King'in daha uzağına düşen bir dünyası vardı, ŞE7T4N tam bir miras romanı, babadan oğula geçen bir geleneğin ürünü. Yani ne bileyim, biraz "New Weird" denen naneye kay, değişik bir şeyler dene. Yok. Stephen King çok yaşlandı, bir on yıl sonra hayatta olur mu bilmiyorum ama ilk dönem King romanlarına benzer işler -bu gidişle- yazılmaya devam edecek gibi gözüküyor.

Charlie Manx'in hastanede geçirdiği günlerden biriyle açılış yapılıyor. Adam hemşireyi korkutuyor bir güzel, onca zaman komada kaldıktan sonra bir anda kendine gelip kadını tehdit ediyor, çocuğunu Noelistan'a götüreceğini söylüyor, yakın bir arkadaşının da kadınla bir güzel ilgileneceğini söylüyor ve uykusuna geri dönüyor. EKG sonuçlarında herhangi bir hareketlenme gözükmüyor, tipik. Manx'in bir iş çevireceğini ilk bölümde görüyoruz, sonra zamanda geriye gidip Vicki McQueen'in çocukluğuna dönüyoruz. Vic odak noktamız olacak, çocukluğunda öte dünyayı keşfetmesi bu açıdan önemli. Annesi kontrol manyağı bir kadın, akli dengesi pek yerinde değil. Babası bol bol kaya patlattığı bir işle iştigal ediyor. Pek mutlu bir aile değil, kavgası gürültüsü eksik olmuyor. 1986'nın kültürel ortamını Vic'in duvarlarında görmek mümkün; sevdiği grupların posterleri odasında asılı, kıyafetleri o yıllardan esintiler taşıyor, bisikleti de bir o kadar eski. Öte dünyanın anahtarı bu bisiklet. Belli bir hızla gidildiğinde ahşap bir köprüyü çıkarıyor ortaya, köprüden geçildiğinde aranan kayıp bir nesnenin çok yakınına ulaşılıyor. Başka insanlar da görebiliyorlar bu köprüyü, Vic yaşlı bir adamın kafayı yemesine yol açıyor bu yüzden. Köprüyü kayıp eşyaları bulup ailesini bir arada tutmak için kullanıyor ama sonuçta başarısız oluyor, baba bir süre sonra uzuyor ve başka bir aile kuruyor. Anne iyice kafayı yiyor, Vic isyankar bir ergene dönüşüp vücudunu dövmelere boğuyor. Arada 1990'a atlıyoruz ve Bing'le tanışıyoruz. Babasının kafasına çivi tabancasıyla ateş etmiş, hemen ardından annesini öldürmüş bir genç. Bir süre ıslahevinde kaldıktan sonra salıveriliyor ve tek başına yaşamaya başlıyor, zencefil gazıyla sürdürdüğü bir işi var. Noelistanlı ilanı görünce aklı başından gidiyor ve Charlie Manx'le bu ilan vasıtasıyla tanışıyor, ikili birlikte takılmaya başlıyor. Zencefil gazı insanları uyutmak ve istem dışı davranışlara yol açmak için kullanılıyor, Bing çocukları ve çocukların anne babalarını bu gaz sayesinde kaçırıyor. Manx'in dünyasında çocukların ne işe yaradıklarını söylemiştim, bildiğimiz dünyada Bing'in annelerle ve babalarla ne yaptığı da malum. Bir süre birlikte terör estiriyorlar, çocuklar kayboluyor, bilmem ne. Sonra bir gün yolları Vic'le kesişiyor, bunda Kütüphaneci Margaret Leigh'in etkisi büyük. Vic köprüyü kullanarak seyahat ederken Iowa'daki bir kütüphaneye giriyor, kendisi gibi öte dünyayla bağlantısı bulunan Margaret'la tanışıyor. Margaret'ın olayı Scrable taşlarıyla. Taşlar belli kelimeleri oluşturarak gelecekten veya geçmişten haberler verebiliyor, Vic'e gizyerlerini ve gerçeklikle hayal arasındaki ince çizginin yer yer kaybolmasının anlamını anlatıyor. Navajo kızılderililerinin totemlerinden örnek veriyor, gerçekliği başka bir gerçekliğe çeviren yerlilerin bu giz hakkında bilgi sahibi olduklarını anlatıyor falan. Manx'ten de bahsediyor, kendi gizyerinde çocukların yaşamını içen adamdan. Bir gün Vic'i yardım için çağırabileceğini söylüyor ama o gün gelmeden Vic'le Manx karşılaşıyor. Tam bir King sahnesi izliyoruz bu karşılaşma sırasında, Manx'in elinden zar zor kurtulan Vic şişko bir motosiklet sürücüsüne rastlıyor ve yardım diliyor. Genç adam kızı alıp götürüyor, bir benzin istasyonuna giriyorlar, Manx hemen arkadan geliyor istasyona. Dehşet dolu anlar yaşanıyor, sonra Manx kafasına yangın söndürücüyle indirilen darbelerden sonra durdurulabiliyor. Metnin başındaki hastane sahnesinin kronolojik sırası geliyor sonra.

Uzunca bir zaman geçiyor, Wraith'i tamir eden adam araba tarafından kaçırılıyor ve Bing'in şiddetine maruz kalıyor. Hastanede ölen Manx otopsiden sonra canlanıyor -bu canlanma sırasında yaşananlar da tam bir King havası yaratıyor, gecenin bir köründe okuyordum, ödüm koptu- ve arabasına kavuşuyor derken tayfa bir araya geliyor, Vic'i aramaya başlıyorlar. Vic geçen zamanda kendisini kurtaran adamla sevgili oluyor, adamdan çocuk yapıyor, çok tutan bir serinin yazarı haline geliyor ve kaçırılma olayı, köprü derken kafayı yavaştan kırdığı için alkolik oluyor, akıl hastanesine yatıyor falan. Noelistan'dan aranıyor sürekli, çocuklar arayıp Vic'e ve oğluna yapacaklarını anlatıyorlar. Tehlike yavaş yavaş yaklaşırken Vic çocukluğunun sihirli dünyasını daha fazla inkar edemeyeceğini anlamaya başlıyor, Margaret da yıllar sonra ortaya çıkıp Manx'in tekrar ava çıktığını anlatıyor. Margaret, Vic, Vic'in annesiyle babası, hemen herkes geçen zamanla birlikte hayatın ağırlığı altında ezilmiş, enkazların arasından canlı çıkabilmek için uğraşan insanların başlarından geçenleri takip etmeye başlıyoruz bu kez. Tipik bir ilerleyiş, nadiren de olsa karşımıza çıkan gereksiz ayrıntılar, heyecandan uzak bir son.

Eh, dediğim gibi İtfaiyeci'den çok daha iyi bir metin, Stephen King'in oğlundan. Çok korkmazsınız ama korkarsınız biraz, isterseniz okuyun. Gayet okunabilir.

8 Haziran 2019 Cumartesi

John Keegan - Savaş Sanatı Tarihi

Askerde okumuştum, aradan dört yıl geçtiği için pek bir şey hatırlamıyorum, aldığım notlardan ilerleyeceğim.

Keegan metni yazmaya başladığı 1989'dan önsözün yazıldığı 1993'e kadar araştırmalarının niteliği açısından çok fazla değişikliğin meydana geldiğinden bahsediyor. Körfez Savaşı'nın sonlanması, Yugoslavya'daki iç savaş, Soğuk Savaş'ın sona ermesi, pek çok mesele savaşın kültürel bir olgu olduğu yönünde çok fazla veri sağladığı için çalışmalarını gözden geçirip savaş antropolojisi alanına daha dikkatli bir biçimde eğilmiş. Giriş bölümünde askerlik tarihi üzerine eğitim aldığını, ailesinin savaşçı geçmişinden yola çıkarak savaşla ilgili meselelere merak duyduğunu anlatıyor. İnsanoğlunun ilk topluluklarıyla ordu arasındaki benzerliğin etkisinden de bahsediyor, alaya karşı işlenen bir suçun asla unutulmayacağını söylerken bunun kabile yaşamının tabularını anımsattığından bahsediyor. Bu tabu kavramı aslında metnin temelini oluşturuyor, savaşın kendi tabuları var ve bu tabular kültürden kültüre farklılık gösteriyor. Keegan farklı kültürlerdeki savaş algılarını incelerken kıyaslamalara girişiyor ama öncelikle Aristoteles ve Clausewitz üzerinden savaşın neliğine dair, Aydınlanma ruhuyla "politik hayvanın ruhu" arasında eleştirel bir karşılaştırmaya girişiyor, metnin ilk bölümünde bu karşılaştırma genişçe bir yer kaplıyor. Özetle Clausewitz'in teorisyenliğine şahitliğini katmadığını düşünüyor Keegan, şehirlerin yakılıp yıkıldığını gören Clausewitz savaşın yol açtığı aşırılıkları, "yasa dışılıkları" savaşın doğası gereği gerçekleştiğini söylüyor, askerlerin ölüm makinesi olmaları da bu açıdan normal ama bazı olaylar işlerin böyle olmadığını söylüyor; I. Dünya Savaşı'nda askerlerin %80'i -diyeyim, şimdi yüzdeyi tam hatırlamıyorum ama oldukça yüksekti- tek bir kez olsun ateş etmemiş. "Savaşın doğası" diye bir şey olmadığını söylüyor Keegan, savaşın doğurduğu pek çok çarpıklık var, hepsi bu. Clausewitz hakkında şöyle diyor Keegan: "Gerçi son derece iyi bir beyne sahipti ama eğer fazladan bir entelektüel boyuta sahip olabilseydi, savaşın politikadan çok daha fazlasını kapsadığını görebilirdi. Savaşın aslında kültürün bir göstergesi olduğunu, çoğu zaman kültürel biçimleri saptadığını ve bazı toplumlarda kültürün ta kendisi olduğunu algılayabilirdi." (s. 32) Sonrasında Clausewitz'in hayatına eğiliyor, feodalitenin ve modernizmin savaşlar üzerindeki etkilerini Clausewitz'in görüşleri üzerinden temellendiriyor, Adam Smith'in eserleri ve Marksist bakış açısıyla etkileşimli olarak. I. Dünya Savaşı'nın fikir babası olarak Clausewitz'i görebileceğimiz söyleniyor, "doğru savaş" ideolojisinin kendisinden miras kaldığını düşünüyor Keegan, böylece dosdoğru bir savaş çıkıyor, "son savaş" olarak. Bir yerlerde fena yanıldığını söylemek lazım.

Savaş kültürlerini incelemeye Polinezya üzerinden başlıyor Keegan, Afrika'nın güneyine kadar uzanan bir bölgedeki savaşların izlerini sürüyor. Avrupa'dakinden çok farklı işler dönüyor orada tabii. Deniz kırlangıcının yumurtasını bulan ilk adamın kral olduğu bir coğrafyadan bahsediyoruz, bitmek bilmez denizleri ve sayısız adasıyla Polinezya antropolojiden arkeolojiye pek çok bilim dalının ilgisini çeken bambaşka bir zenginlik. Clausewitz'in görüşleriyle uzaktan yakından alakası yok Polinezyalıların ve dağıldıkları bölgelerdeki halkların, Zulular üzerinden bu çıkarımı yapabiliriz. Keegan adalıları halklara göre ayırmış, Zulularla başlıyor. Ubuntu diye bir anlayış var adamlarda, insanlığa değer veriyorlar. Çeşitli ritüeller, törenler yapılıyor savaştan önce, Turan taktiğine benzer taktikler uyguluyorlar, Shaka gibi hükümdarların dışında kadınları ve çocukları öldürmek isteyen yok, savaş alanındaki erkeklerin öldürülmesi yeterli. Shaka nam eleman tam Clausewitz'in sevdiği komutanlardan biri, savaşı yaşam tarzı haline getirmiş ve önüne kim çıktıysa silip süpürmüş. Keegan'a göre çoğu hükümdarın yaptığı hatayı yapıp ganimetleri ekonomiyi güçlendirmede kullanmadığı için fosilleşmiş, kültürü yayılmadan önce yok edilmiş. Sonra Memluklar geliyor, Moğollarla ve Türklerle birlikte inceleniyor. Halife el-Muntasır'ın Türkler için "dünya üzerinde kimsenin onlardan daha sadık, daha kalabalık ve daha cesur olmadığı" görüşünde bulunduğu iddia ediliyor. Bunun yanında günümüze doğru geldikçe ilginç detaylar ortaya çıkıyor. Helmuth von Moltke, Clausewitz'in öğrencisi, Türk ordusunun modernleştirilmesi için 1835'te Prusya'dan topraklarımıza geliyor ve daha ilk zamanlarında cesareti kırılıyor. Şöyle bir sözü var: "Bir Hristiyan'ın uzattığı en ufak bir hediye bile şüpheyle karşılanıyor... Bir Türk, bilim, yetenek, zenginlik, cesaret ve güç konularında Avrupalıların kendi ulusundan daha üstün olduğunu duraksamadan kabul eder ama bir yabancının kendini bir Müslüman'la bir tutabileceği kesinlikle aklına gelmez." (s. 66) Sonrasında Kavalalı Osmanlı ordusunu silip süpürdüğünde iyice umutsuzluğa düşüyor ve Mısırlılar tarafından memleketine gönderiliyor. Kültürel farklara dikkat çekiyor Keegan, Osmanlı ordusunun "gerçek" Türklerle sınırlanmasının bir süreliğine güç kazandırdığını ama sonrasında çöküşü hızlandırdığını söylüyor.

Samuraylara bakıyoruz, adamlar 1260'ta Arapları ve 1274'te Moğolları tokatlamışlar, 1281'de Moğolları bir daha tokatlamışlar. Samuray disiplini, tekniği ve ekipmanları efsane olmuş durumda. Zen Budizmi adamların manevi altyapısını oluşturuyor, savaş hakkında muazzam fikirleri var, Hagakure'yi okursanız -İş Bankası falan filan Yayınları bastı- işin derinliğini anlarsınız. Neyse, Feodal Japonya, Meiji Restorasyonu derken kısa bir tarihçeyle samuraylar hakkında yeterince bilgi sahibi oluyoruz. Sonrasında nükleer enerjinin kullanımına atlıyor Keegan, gözdağı savaşı diye salladığım bir durumu açıklıyor ve "uzatılmış savaş" dediği naneye değiniyor, gerilla savaşı aslında, yorana ve bıktırana kadar savaş, her yerde ve her an. Bu tür bir savaşın Avrupa'da örneğinin pek görülmediği söyleniyor, Avrupa bu tür bir işgal altında kalmadığı için elbet. Avrupa'da cephede savaşın durdurularak düşmanların birlikte yeni yılı kutlamalarından cepheden cepheye sigara, yiyecek vs. atılmasını hatırlayalım. Aslında Avrupa'ya yakın olduğumuzun bundan daha sağlam bir kanıtı var mıdır bilmiyorum; karşılıklı sigara atmışız biz. Valla önemsiz bir şey gibi duruyor ama savaş sırasındaki tutum çok önemli. İnsani bağlamda. Yoksa biliyoruz ki sigaramızı içen adamın beynini beş dakika sonra dağıtabiliriz ama tetiği çektiren nedir, sigarayı attıran nedir, bunları düşünmemiz lazım. Bir de savaş alanlarının belirli olduğu söyleniyor, dünya çapında böyleymiş bu. Verimsiz topraklarda değil, ulaşım ve ikmal açısından elverişli bölgelerde savaşılmış şimdiye kadar. Belçika örneğin. Tabii kültürel paradigma değiştikçe farklı savaş taktikleri çıkmış ortaya, bazıları onursuzca bulunmuş ve yine de kullanılmış.

Taş Devri'ne geri dönüyor Keegan, insanların savaşmak için geliştirdikleri düşüncelerden ve insanın şiddete meylinden bahsediyor, Freud üzerinden işin psikolojik kökenlerini inceliyor, ilk savaş arabalarından atom bombalarına kadar geniş bir aralıktaki silahları gözden geçiriyor, Hunlardan, Yunanlardan, Romalılardan örneklerle savaşların kültürel değişimleri konusunda birtakım çıkarımlarda bulunuyor. On numara iş, süper bir araştırma. İki gecelik nöbeti bir güzel yemiştim bunu okurken. İlgi çekici detaylar falan, savaşlar mavaşlar.

7 Haziran 2019 Cuma

Kim Stanley Robinson - 2312

Robinson'ı Kızıl Mars'tan biliyoruz, kolonizasyon ve devrim hareketlerinin uzayda yaydığı huzursuzluğun içinde yetmiş iki milletten insanın Dünya'daki mücadeleleri sürdürerek birbirlerine üstün sağlamaya çalışmalarını izliyorduk. Ruslar devrimci ruhlarını koruyarak Mars'ta isyan çıkarmak için uğraşıyor, Japonlar yine Japonluk yapıyor, herkes bir şeylerin peşinde koştururken terra-kurma çalışmalarının detaylarıyla kafayı yiyorduk, Robinson müthiş bir gelecek yaratıyordu, entrikalar gırla giderken o çağın teknolojisi uzaya nasıl yayıldığımızı yansıtıyordu. İçerdiği dönüm noktaları açısından, karakterlerin derinliği açısından muazzam bir eserdi. Kabalcı çok ayıp ederek serinin diğer iki cildini basmadı, o kadar teknik ayrıntının altından kalkamayacağımı düşünüp orijinal dilinden de okumadım. İthaki ilk cildi yakın zamanda tekrar bastı, umarım diğer iki cildi de basar. Hatta Robinson külliyatını bassınlar, sağlam yazar Robinson. Çevirmen M. İhsan Tatari'ye de teşekkür etmeliyiz, ince iş bir çeviri olmuş. Çeviri sürecini Kayıp Rıhtım'da anlatıyordu, dileyen bakabilir.

2312 Nebula'yı ve A. Heinlein'ı almış, Locus'a ve Hugo'ya aday gösterilmiş bir metin, bilimsel temeli oldukça sağlam, Kaku'nun Olanaksızın Fiziği'nde anlattığı uzay merdivenleri olsun, uzayda yüksek hızla seyahat etmeyi sağlayacak motorlar olsun, gelecekte var olacağı öngörülen teknolojiler bu metinde mevcut, bütün detaylarıyla anlatılmış. Robinson işin teknoloji kısmına yoğunlaşarak esas meseleyi, olay örgüsünü ikinci plana atmış gibi görünüyor, karakterlerin sağa sola koşup çözmeye çalıştıkları meselenin pek bir çekiciliği yok, hatta o kadar sıkça kullanılan bir yapay zeka problemi var ki zaten okuru zorlayan anlatım biçiminin üzerine problemin niteliğinin vasatlığı ortaya çıkınca hayal kırıklığı oluşmuyor değil. Kısaca anlatıyorum, yapay zeka kendi çıkarı için insanları öldürmeye başlıyor. Bu. Meselenin toplumsal yanı da var, yapay zekaya yardım eden birtakım uzay kolonisi sakinleri güç dengelerini değiştirmeye çalışarak "Kubi" denen yapay zekalardan katakullici olanlarına yardımcı oluyorlar. Kubilerin bazıları iyi, insanlığa yardımcı olmak için çabalıyorlar ancak karanlık tarafa geçmiş olanlar saman altından su yürüterek bin bir zorlukla kurulmuş dengeleri yıkmaya çalışıyorlar. Yöntemleri ilgi çekici, buna söylenecek bir şey yok. Merkür'de Güneş'in hareketiyle raylar üzerinde hareket eden Tanyeri nam bir şehri uzayın derinliklerinden yollanan kaya, buz ve demir parçalarıyla vurmaları orijinal bir planın parçası. Savunma sistemleri belirli büyüklüklerdeki cisimleri belirleyip yok edebiliyorlar ama tarama bölgesinin ardında birleşen ve koca bir meteora dönüşen parçalar için yapabilecekleri pek bir şey yok. Çok ince hesaplamalarla savunma duvarının ardında birleştirilen silah fikri güzel, üç yüz yıl sonrasının insanının ahvali da iyi düşünülmüş, aslında gelecek inşacısı olarak Robinson takdire değer bir yazar ama olay örgüsü ve bölüm sonu canavarı gerçekten kötü. Meseleyi anlattım zaten, bundan sonra gerçekleşen olaylardan çok geleceğin dünyasını anlatacağım. Merkür'le başlanmalı, Tanyeri'nin saldırıya uğramasından bir süre sonra. Güneşgezerlerin ritüelleri çağlar öncesinin Güneş'e tapan insanlarının güzel bir yeniden üretimi olmuş, metnin dini spekülasyonlarının ilk örneğini oluşturuyor. Merkür Güneş'e en yakın gezegen, deli sıcak ve gölgede kalan yerleri inanılmaz soğuk. Bu güneşgezer arkadaşlar ölüme meydan okuyarak Güneş'in doğuşunu -ne kadar muazzam bir olay olduğunu hemen hemen bütün ufku kaplayan bir kürenin yükselişini düşünerek anlayabilirsiniz- izlemek için aydınlanma çizgisine gidiyorlar, istedikleri filtreleri seçerek koca küreyi izliyorlar ve yanıp ölmemek için koşuyorlar, koştukça Güneş'i izlemeye devam ediyorlar. Spor, ritüel, bir yaşam biçimi. Odak noktada oradan oraya savruluşunu izleyeceğimiz Swan da bir güneşgezer, eskilerden. Sanatçı aynı zamanda, gezegenin zemininde sanat eserleri oluşturuyor, objeleri ve performansı yaşamının anlamı haline gelmiş. Bu performans sanatlarının isimleri pek hoş, "abramovic" yapıyor insanlar mesela, Marina Abramovic'ten mülhem. "Ulay" da yapabilirler mesela, öyle bir şey. Neyse, Swan koşarak şehre geri dönüyor ve kısa süre önce gerçekleşen saldırı sonucu ölen büyükannesi, sistemin her şeyi, şehrin kalbi, Merkür'ün Aslanı Alex'in anma törenine katılıyor. Törenden sonra saldırının sebeplerini araştıran insanlarla tanışıyor, bir tanesiyle Venüs'ün altındaki tünellerde mahsur kalıp ölmemeye çalışıyor, oradan kurtulup Dünya'ya gidiyor ve saçma sapan bir saldırıdan kendisini kurtaran genç çocuğu yanına alıp Venüs'teki bir arkadaşının yanına yerleştiriyor. Olaylar bazı bölümlerde çok hızlı ve saçma bir şekilde ilerliyor, örneğin Swan'ın kendisini kurtaran elemanı uzaya götürmesi için hiçbir sebep yok, özellikle daha sonra kullanabileceği bir iyilik hakkını sırf bu iş için kullanması pek mantıklı değil. Saldırıyı araştıran diğerleriyle birlikte kurdukları bir plan sonucu çocuğu Truva Atı olarak kullanmaya mı çalıştı diyorum, hayır. Çok iyi biri olduğu için mi çocuğu kurtardı, yine hayır. Eh. Çocuk çok kilit bir rolde de yer almıyor sonra, açıkçası pek de gerek yokmuş kendisine. Belki de Dünya'dan umudun kesilmemesi gerektiğinin sembolüdür çocuk, bilemiyorum. Dünya ayvayı yemiş durumda bu arada, nüfus on iki milyara dayanmış, açlıkla ve kirlilikle baş edilemiyor, bu yüzden insanlar uzaya gidebilmek için uğraşıyorlar. İlerleyen bölümlerde Alex'in Dünya'yı kurtarma planları çerçevesinde, mirasa sahip çıkma bilinciyle Dünya'ya hayvan gönderiyor Swan ve sonradan aşık olup evleneceği Wahram. Dünya doğasını çoktan kaybetmiş, birkaç hayvanın doğayı geri getirebileceği düşünülüyor ama insanlar pek bilinçli değil, tozpembe ikili insanlarla konuşup onları ikna ettiklerini düşünüyorlar ama gezegenden ayrılmalarının ardından o hayvanları kesip yemişlerdir bence.

Bölümleme biçiminden de bahsedeyim, heyecansız macera içeren bölümlerin dışında Alıntılar ve Listeler gibi bölümler var, okurlar bu bölümler yüzünden ikiye ayrılmış durumda. Kimileri bu bölümlerin gereksiz olduğunu, içerdiklerinin olay örgüsüne dahil edilebileceğini söylüyorlar, kimileri de bu kadar detaylı bir kurmaca evrenin olayların arasına sığamayacak kadar kapsamlı olduğunda diretiyorlar. Bence ilginç bir anlatım tekniği çıkmış ortaya. Hatta bu bölümler olmasaydı olay örgüsünün görece can sıkıcı derecede öngörülebilir olması yüzünden oflaya puflaya bitirirdim metni, dolayısıyla iyidir bu bölümler. Tanyeri için de ayrı bölüm var, aslında kurmacanın içinde ortaya çıkan hemen her yenilik için ayrı bir bölüm yazılmış diyebiliriz. Teraryumlara da bu bölümlerde sıklıkla yer verilmiş, belki de Robinson'ın dünyasının en büyük yenilikleri bu devasa dünyalardır. Siz de yapabilirsiniz, tarifini vereyim. Bir cisim alıyorsunuz, asteroid mesela. Yapısına göre farklı dünyalar ortaya çıkarabilirsiniz, size kalmış. Bu cismin içini boşaltıyorsunuz ve son teknolojiyle dekore ediyorsunuz, örneğin Polinezya adalarının benzerlerini bir teraryuma yerleştirebilirsiniz. Suyunu, toprağını koyuyorsunuz, biçimlendiriyorsunuz, oldu size yeni bir dünya. Swan eskiden bu teraryumlardan çok sayıda imal etmiş, birine gidiyor arada bir yerde. Kendisinin yüz küsur yaşında olduğunu, eril dişi veya dişi eril olduğunu, Wahram'la birleşirken penislerini ve vajinalarını aynı anda işlettiklerini söyleyeyim. Cinsellik, dini inanışlar, sosyoloji, psikoloji, ne ararsanız gelecek tasvirlerinin içinde var, Robinson zor bir şeyi başarmış aslında; her bölümde ayrı ayrı ele aldığı fütüristik icatlarını olaylara az veya çok denk gelecek şekilde dağıtmış. Süper.

Muhteşem bir twist içermiyor, okuru zorlayabilecek ölçüde dağınık ama mutlaka okunması gereken bir metin olduğunu söyleyebilirim, bilimkurgu sevenler zaten kaçırmasın, sevmeyenler veya bilimkurgu hakkında pek bir fikri olmayanlar kaçırabilir.

6 Haziran 2019 Perşembe

J. C. Carloni & J. C. Filloux - Eleştiri Kuramları

Şimdi ben bunu Zonguldak'ta okudum, 2013'ün son aylarında okumuş olmam lazım. Kuramsal işlerle uğraşmak istiyordum o zamanlar, abimden birkaç kitap göndermesini istemiştim, gönderdiklerinin arasında bu da vardı. Zaman içinde okuduğumu unutmuşum, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları baskısını geçen hafta alıp tekrar okudum ve tekrar okuduğumun farkına varmadım, yazarları araştırmaya başlayana kadar. Bakanlık baskısında "Carlaui" ve "Fillox" şeklinde yazılmış soyadlar, araştırıyorum, hiçbir şey çıkmıyor. Şaşırdım, biraz daha araştırdım ve sarı kapaklı baskıya denk geldim. İsim de değişmiş. Bakanlık versiyonunda Edebi Eleştiri, çevirmen Ayşe Hümeyra Çakmaklı. Sarı kapaklıyı Tahsin Yücel çevirmiş. Çeviri kıyası yapamayacağım, okuduğum kitaplar kayıp çorap teklerinin gittiği yere gidiyor ve kolay kolay bulamıyorum bir daha. Bakanlık baskısının çevirisi iyi ama, alınabilir. Fransızların bakış açısından edebiyatın ve edebiyat eleştirisinin tarihini son derece açık, anlaşılır bir şekilde okursunuz bunu alırsanız, Yücel'in çevirilerinin biraz sıkıntılı olduğunu hatırlıyorum, sözcük tercihlerinden ötürü. Neyse, alıp okumaya başlarsanız önsözde yazarların metodolojisini bulacaksınız ilk olarak. Eleştiriyi kendi yasaları olan edebi bir tür olarak gördüklerini söylüyorlar, ardından metnin ortaya çıkardığı sonuçları madde madde sıralıyorlar. Eleştirmenler tek tek incelenirken ele alınan eleştirmenin öncelikle kuramsal metinlerine başvurduklarını söylüyorlar, bu yöntem kullanılınca birbiriyle çatışan -eleştirmenlerin görüşlerindeki iç çatışmalar dahil- fikirleri ortaya koymak daha kolay. Öznellik ve nesnellik çatışması ikinci maddeyi oluşturuyor. Üçüncü maddede arkadaş tayfasının metinlerini "tanıtan" eleştirmenlerin konu dışı bırakıldığı söyleniyor, bu tür işlere girişen insanların fikirlerine şöyle bir değinildikten sonra bahis hemen kapatılıyor. Dördüncü maddede incelemenin 19. yüzyıldan itibaren derinleştirildiği, eleştiri yöntemlerinin bu dönemden itibaren ele alındığı söyleniyor. Önceki yüzyıllarda üçüncü maddede bahsettiğim tipler var, söylemlerinin üstünkörü incelenmesinden öteye gidilmiyor. İyi de oluyor, adamlar biraz mahalle kavgasına çevirmişler olayı çünkü.

Aristoteles'in Poetika'sının incelenmesinin 16. yüzyıldaki örnekleriyle başlıyor tarihçe, Montaigne'in okuma edimi ve kitaplarla ilgili birkaç fikriyle devam ediyor ve bu yüzyılın incelenen meseleye pek bir katkı yapmadığı söyleniyor. Ardından edebiyat eğitimi için kullanılan kitaplar ve dönemin ünlü yazarlarının polemikleri geliyor. Cid tartışması, Corneille'in trajedi hakkındaki incelemeleri gibi örneklerden sonra "yol yöntem bilen kişilerin eleştirisi"ne geliyor sıra. O dönemde süren şiir konulu bir tartışmada Boileau'nun La Fontaine'in tarafını tutup Bouillon'a sarması, yazdığı metinler yine eleştiriden uzak ama edebi tartışma ortamı yaratması açısından eleştirinin ne olması gerektiğine dair düşündürücü bir etki yarattığı için anılmaya değer görülmüş. Bu dönemde gazeteler de ortaya çıkıyor ve tartışmalar geniş cephelerde sürmeye başlıyor. "Eskiler ve Yeniler" tartışmaları patlak veriyor, La Bruyére gibi adamlar klasisizmin neliğine dair birtakım fikirler ortaya koyuyorlar. Ben bu adamın Karakterler diye bir metnini okumuştum, milletin edebi yetersizliklerinden girip edepsizliklerinden çıkıyordu, yaylım ateşi gibiydi resmen ama yine de geleceğin eleştirisinin öncüsü olarak görülüyor. Voltaire bu metinden etkileniyor ve eleştirmenin edebi topluluktaki rolünü irdeleyen metinler yazıyor. Eleştirinin doğuşunu aşağı yukarı bu zamanda başlatıyor yazarlar, "Güzellik" kıstası ortaya çıkınca. Chateaubriand Hristiyanlıkla edebiyatın ilişkisini inceleyip ikisinin yan yana var olabileceğini, birbirlerine zıt düşmediklerini söylüyor, sonrasında "mutlak yanlısı eğilim" bu güzellik kıstasını görev, zorunluluk, politika ve kralcılık üzerinden biçimlendirip eleştirinin nasıl olması gerektiğini söylüyor. Edebiyat iyiyi, güzeli ve doğruyu "öğretmeli", öğretemeyen metinler yerin dibine geçirilmeli, düşünce yapısı bu.

Saint-Beuve eleştiriye yaratıcılık boyutunu getiriyor, kıstasların dışına çıkarak kendisi/okurluğu üzerinden metinleri değerlendirmeye girişiyor. "Tutum" olarak görülüyor bu mevzu, eleştiride özgürlük arayışını, metnin genel geçer biçimler kullanılmadan da yargılanabilirliğini içeriyor. Bilimsel eğilimleriyle birlikte hümanist görüşlerini de eleştiriye dahil ediyor Saint-Beuve, öznellikle nesnelliği bir potada eritmeye çalışıyor ama pek de başarılı bir eleştirmen olmadığı söyleniyor; Balzac'ı hiç anlamamış ve Chateaubriand'ı yerin dibine sokmuş ama Flaubert ve Stendhal konusunda -belki biraz da çoğunluğa uyarak- övgülerle dolu yazılar kaleme almış. Sonrasında bilimsel yansızlık arayan eleştirmenler giriyor devreye, eleştirinin daha teknik bir başlangıcını bu adamlarda bulabiliriz. Taine meşhur mesela. "Gerçek şu ki Hippolyte Taine bir başkasından çok daha fazla bilimsel eleştirinin varlığını kanıtlamış ve ilkelerini çizmiştir: Sadece yansız kriterleri esas alarak yargılamak, belirtiler ve sebepleri bıkmadan usanmadan araştırmak." (s. 37) Tümdengelimli, kopuksuz bir zincir oluşturmaya çalışıyor Taine, felsefeyle spiritüalizme bağlı bir eleştiri anlayışını doğuruyor. Çok şey içerip pek bir şey söylemeyen bir eleştiri türü, şöyle özetleniyor: "Her çeşit psikolojik gösterişten olduğu kadar her çeşit kesin tavırdan da yoksun, kendini belli etmeyen felsefi iddiaları olan bir izlenimcilik." (s. 39) Çoğunlukla çağrışımcı, anladığım kadarıyla gevezeliklerle de dolu bir tavır, bir yaşam görüşü, bir imecıneyşın. Sezgilere dayanan genellemeler, birtakım varsayımlar, bu kadar. Kendisiyle birlikte eleştiri işine eğilen kişilerde de benzer görüşleri bulmak mümkün, dört eleştirmen daha var Taine'in olduğu bölümde, dogmacılıkla birlikte kendilerinden sonra gelenleri etkileyecek pek çok fikri de eleştiriye getiriyorlar.

İzlenimcilik geliyor hemen, öznellik. Gömüyorlar açıkçası, izlenimci eleştirmenin amacının sadece kendinden söz etmek olduğunu söylüyorlar, bu durumda da tutarlılık sınıfta kalıyor. Bilimsellik ortadan kayboluyor ama bu kez de yazarın yaşamıyla metin arasında bir köprü kurulup kurulamayacağı tartışması açığa çıkıyor. Fikirler tarihçesi aslında bu metin, tartışmalar üzerinden doğan edebi eleştirinin aldığı yolun genişçe bir kısmının aydınlatılması. Aristoteles'ten Sartre'a tarihteki pek çok şahsiyetin merdiven misali üst üste eklenen düşüncelerini içeren bir geçit. Güzel inceleme, meseleye ilgi duyanlar okuyabilir.

5 Haziran 2019 Çarşamba

Kemal Selçuk - Kurşuni

Teknik bir kıyasla söylüyorum, Şule Gürbüz'ün anlatımına yakın bir metinle karşılaşıp karşılaşmayacağımı merak ediyordum ki merakımı dindirdim, Kemal Selçuk'un bu metni -fikrimce- Gürbüz'ün sarmallarını içerdiği gibi daha da öteye, daha doğal bir yolla insanın hamurunda -diyeyim- bir yere uzanıyor. Bıçkıcı çırağı bir oğlan çocuğunun anlatımında çevresel faktörler genişçe bir yer kaplasa da, çocuk işte, on dördünde arzuyu ve acıyı yeni öğrenmiş bir velet, yazmaya da niyetlenmiş, anlatı boyunca geçmişe gidip gelmekten de geri kalmıyor, bunca çocukluğun ve dağınıklığın içinde olabildiğince dolaysız bir anlatı sunuyor bize, yazmaktan ziyade konuşuyor, anlatıyor, yazmanın büyüsüyle gerçeklik-kurmaca ikilisine dokunuyor durmadan, peygamberlerden Berkeley'ye, Descartes'a uzanıyor, bilincinin uzanabildiği her noktaya uzanıyor ve haddini aşarak rüyalara, bilinçaltına bile yer yer dokunduğu oluyor. Muazzam bir zenginlik. Roman 2008'de basılmış, hakkında tek bir inceleme çıkmamış o günden beri, Goodreads notu da iki yıldız. Dalga mı geçiyorsunuz ya, aptal mısınız, yemin ederim sinirden ayak serçe parmağımı sandalyeye vurasım geldi. Ayak serçe parmağı diye bir şey varsa tabii. Ayaktaki serçe parmağına ne deniyor? Neyse, yine hakkı verilmemiş bir metne denk geldim, işimi yaptım. Mesudum. Ben okunmasını öneriyorum, iyi metin çünkü. Metin gibi metin.

Çocuğun anlatıcılığında ilerliyoruz, her şeye rağmen İhtiyar'ı sevdiğini söyleyerek başlıyor. Yaşlı adamın şahsiyetiyle ilgili bir şey. Şahsiyetle karşılaşmak nimetten sayılıyor, anlatıda yer alan diğer karakterlerde genelleme yapılırsa bir şahsiyet bulabilmek mümkün değil. Hikmet Abi bir istisna. İstanbul'a gidip üniversitede felsefe okumuş, din okumuş ama bitirememiş, kafayı kırıp dönmüş Kirmastı'ya. Kirmastı yine mekan, Mustafakemalpaşa. Ecinnilere inananların çok olduğu bir yer olduğu söyleniyor, doğrudur, Fenerli Dede'nin bir yerde anılmasını beklemedim değil. Bu dedemiz geceleri elinde fenerle sokaklarda dolanırmış, sabah namazını Lala Şahin Paşa'yla kılıp gaibe karışırmış falan, ananem anlatmıştı ben çocukken. Selçuk'un metinlerini okurken ananemin elimden tutup gezdirdiği sokakları hatırlıyorum, en son Yeşim'le gittiğimiz zaman gezdim ve ananemin neden memleketine gömülmek istemediğini düşündüm. Yeşim'le birçok senaryo ürettik ama makul bir açıklama bulamadık, son yıllarda kadının memleketini görmek istememesine yol açan küskünlükler vardı ama o kadar ağır şeyler miydi, bilmiyorum. Sonuçta Aydıntepe diye bir yere gömdük İstanbul'da, mezarlığın hemen yanına hayvan gibi bir site yapmışlar, site manzaralı mezar, gömülmek için kusursuz bir yer. Hava açıksa uzaklardan Uludağ gözüküyor, eh, ananem memleketini görebilir. Neyse, metnin mitolojik ve dini altyapısını bu Hikmet Abi kuruyor böylece, İhtiyar'la çocuğa meseller anlatıyor, menkıbelere boğuyor, Platon'dan girip Berkeley'in hiçliğinden çıkıyor. Hiçbir şey yok ama bir şey var, çocuğun sevdiği bir felsefi çıkmaz. Çocuk gördüğü için, deneyimlediği için var, düşünüyorsa var ama düşünmediği zamanlarda da var, içinden çıkılmaz bir delilik. Yazmaya bu yüzden başlıyor olabilir bizim çocuk, bir şeyin varlığını sabitlemek için. Kağıda, masaya, mürekkebe, herhangi bir yere. Etrafında olanları yazıyor ama bazen çağların ötesine, yaradılışa kadar uzanıyor. Adem'le Havva'nın hikâyesini İhtiyar'ın oğlu "hayvan İsmail" ve evlendiği kadın Zeynep üzerinden canlandırıyor mesela, Zeynep komşunun oğlu Tuğrul'la, Hikmet Abi'yle ve kasabanın yakışıklı adamlarıyla gönül eğlendirirken yasak meyveyi yiyor ve yediriyor, kimsenin bir şeyden haberi yok, olanları bir tek çocuk biliyor ve o da sesini çıkarmıyor. Gözlemlemek için belki. Dayak yememek için de olabilir. Belki de Zeynep'in çekiminin etkisidir, evden ayrılmasını istemiyordur. Hepsinin karışımı. İhtiyar'ın yüreğine indirmemek için de olabilir, paragöz ve az buçuk deli adamın canına halel gelmesini istemiyor, adam zaten iki çocuğu kamyon altında kalınca aklını kaybeder gibi olmuş da toparladığıyla yaşıyormuş, gelini Zeynep'in ilk günlerdeki sevecenliğini hatırlıyormuş hep, evin huzurunu bozabileceği fikri aklına gelene kadar tomrukların üzerinden bakıyor çocuk, her şeyi görüyor ve kaydediyor. Bir kule, Babil Kulesi, çocuk her dili konuşarak metni inşa ediyor, gözlemlemek için orada. Kurşuni bir karanlık çöküyor bazen, sonsuzluğun da o karanlık gibi olduğunu düşünüyor çocuk, siluetleri izlerken bir yandan işini yapıyor ve hayvan İsmail'den dayak yiyor hemen her gün, kini birikse de bir şey yapacak değil, çektiği acıya tutunmak zorunda ki yaşamın ta kendisi olarak gördüğü İhtiyar'ı izlemeye devam edebilsin, etrafında olup bitenlerden uzağa düşmesin, bildiği tek dünyadan ayrılmasın.

Düalizm görünüyor sürekli, beden-ruh ikilisinden insanın gizli kişiliğine kadar pek çok açıdan inceleniyor. "(...) Ve içimdeki iki insandan birinin cehennemi, öbürünün de cenneti temsil ettiğini kavramaya başlamıştım -ama ikisi de bendim! Zeynep'in bir sözüyle, bir bakışıyla cennette oluyorsam- hışımla yaklaşan İsmail'le de cehennemin dibini boyluyordum. Heyhat, hayat buydu işte!" (s. 19) Lût'un hikâyesine de yer verilir, geriye dönüp bakmanın tuz edeceğini Hikmet'ten duymuştur çocuk, içindeki gitme isteğini bu söylenceyle bastırdığı da olur ama daha çok Zeynep açısından düşünür bunu. Zeynep bir gün gidip arkasına bakarsa zümrüt yeşili gözleri tuz kesecektir, çocuk bunu kaldıramayacağı için suskundur. Kamyon kazasında ölen çocukların yokluğunu var kılarak başka bir ikilem yaratır bu kez. Onlar yaşasaydı Zeynep listesine iki kişi daha ekler miydi, yaşamayanlar için kötülük payesi biçilebilir mi? Yaratılanlar için kötülük vardır, o halde iplerin gergin düzenleri bozulabilirdi, varlık tek başına bir kötülüğe çıkabilirdi, böyle olmamış olsa da çocuk için elde tutulacak, düşündüğü hemen her şeyin yanına konacak bir fikirdir bu. Olanla olmayan, gerçekle hayal, kurguyla sahihlik, her şey iç içe. "Cevap ver büyücü, uğraştırma beni daha fazla, ben gördüklerim miydim yoksa gördüklerim ben miydi?" (s. 43) Deneyimlediğinin bir parçası olup olmadığını merak ediyor çocuk, kendisi olmasaydı hiçbir şey var olmayacaktır, tekil bir bakış görünenin var olmasını sağlıyorsa ve var olmak bir başına kötülük alametiyse eğer, çocuk bakışının da suçunu taşıyor demektir. Suçun bilincinde bir suçlu, işini yapmaya devam ediyor. Tomrukları işliyor, Zeynep'i görünce kalbini gümletiyor, İsmail'i görünce öfkesini bastırıyor, yaşıyor kısaca.

Hayranlık duydum, son zamanlarda okuduğum Türkçe metinlerden en iyisi. Sahaflarda falan denk gelirsiniz, alın bence. Şu Kate Bush yorumunu da dinlerseniz bence kocaman bir papatyaya dönüşebilirsiniz. Helal size.

3 Haziran 2019 Pazartesi

Kemal Selçuk - Ay Aşkları

Okunmayı bekleyen üç duvarlık kitap var, kendimce bir okuma sırası oluşturarak yerleştirdim ama sıra azalmıyor hiç. Ya sahaf, ya eskici, ya seyyar satıcı, illa bir yerden üçer beşer ekleme yapıyorum. Kemal Selçuk'u yeni ekledim ve hemen sıranın önüne aldım, Mustafakemalpaşalı çünkü. Ben üç yaşındayken baba tarafının izi kalmadığı için annemin memleketini memleket bildim, sözde Malatyalıyım ama hissettiğim Mustafakemalpaşalılık. Mustafakemalpaşalılık süper bir şey, herkese tavsiye ederim. Deresi olsun, eski evleri olsun, güzel bir Anadolu kasabası. Ben çocukken daha güzeldi tabii, şimdi her yere bina dikip beton döktükleri için merkezi rezalet durumda ama beş on dakikalık yürüyüşle muktedirin beton fetişizminden kaçabiliyorsunuz, çok güzel. Neyse, Kemal Selçuk 1971'de Mustafakemalpaşa'da doğmuş, 1991'den itibaren öykülerini yayımlamaya başlamış. Benim ayıbım, geçen hafta kitabına denk gelene kadar adını duymamıştım. Duyduğuma memnun oldum, Ay Aşkları iyi bir metin çünkü. Mustafakemalpaşa'dan iz bulabilir miyim diye düşünmüştüm, buldum, o da güzel.

Epigraf Maharaj'dan, hayata bağlanmanın kedere bağlanmak olduğunu ve bize acı vereni sevdiğimizi söylüyor. Üç acıyla karşılaşıyoruz, hatta acıyı güzelleyen bir dilin doğurduğuyla birlikte dört. Selçuk hoş bir anlatım tekniği kullanmış, metni Hilal, Yarımay ve Dolunay olmak üzere üç parçaya ayırıp üç neslin aşk acısını anlatmış, Werther'in acılarının zemininde. Hilal bölümü 21 Temmuz 1999'da, Yarımay 20 Temmuz 1969'da, Dolunay 19 Temmuz 1949'da başlıyor, üç farklı zaman diliminin güncel meselelerini de görüyoruz böylece; Dolunay'da II. Dünya Savaşı'nın siyasi çalkantılarını ve devamındaki siyasi çekişmelerin toplumsal yansımalarını görebiliyoruz, Bekir'in -Bekir'di sanırım- babası belediyenin eski başkanı ve Demokrat Parti ortaya çıkınca sahneden çekilmiş, unutulmuş bir adam. Bekir başkanın oğlu olduğu için kasabada tanınmış bir isim ama daha çok serseriliğiyle tanınıyor. Adam dövüyor, haplanıyor, Josephine'e duyduğu aşktan ötürü dengeden yoksun. Karısının yüzünü görmeye dayanamıyor, soluğu Josephine'de alıyor ama kadın bir süre sonra Bekir'e duyduğu sevgiyi yitirince, sevilmek değil de gönlünce sevmek istediği için kasabadaki erkeklere aşkı öğretip mutsuzlar ordusu yaratınca Bekir'in şirazesi hepten kayıyor. Üç bölümün ilk örneklerinin başında Werther'in acılarının yansımaları var, alıntılardan Dolunay'a düşeninde Josephine'in kutsallığına denk bir durumun eşleniği var. Otuz altı yaşında bir adam, evli, aşk acısı yüzünden birilerini dövmek istiyor ve herkesin içinde kuyumcunun oğlunu ağlatana kadar tokatlıyor. Ermeni kuyumcuyla arası bozulmuyor, adam her gördüğünde selam vermeye devam ediyor Bekir'e, kasaba havasıyla ve esnaflıkla ilgili bir şey. İtle dalaşmaktansa çalıyı dolaşmanın iyiliği çıkıyor ortaya, Bekir'se acısını Josephine'in kendisini görmek istemediği ilk günlerin dolunayıyla bir tutuyor. Tepede, bütün parlaklığıyla duruyor, yıllar geçse bile her döngüde acısını hatırlayacak, eğer yıllar kendisi için geçerse. Josephine'in evini bastığında, sevdiğinin yanında kuyumcunun oğlunu görünce cıngar çıkıyor tabii, bazılarını acı bir son bekliyor. Bekir'in hikâyesi kabaca bu. Geçmişi düşündüğü zaman babasının bazı sözlerini hatırlıyor, örneğin kasabanın Kurtuluş Savaşı'na katılmamasından ötürü duyduğu pişmanlık incelenmeye değer. Varsayımsal konuşacağım ama kanıt güçlü. Yunan ordusu ve çeteleri mekanı basınca Kirmastılılar -Mustafakemalpaşa'nın eski adı Kirmastı, Tatar Ramazan'ın yanında gördüğümüz Kirmastılı nam adam geliyor akla- sinmişler, çetelere yardım etmişler falan. Savaşmayı geçtim, can ve mal korkusundan yapmadıkları iş kalmamış. Sonrasında Mustafa Kemal bölgeye gelmiş ama Kirmastı'ya uğramamış, olanlardan haberdar olduğu söyleniyor. Kasabalılar ilçenin adını Mustafakemalpaşa olarak değiştirmişler sonra, olaya bak. Kısacası, anlatının mekanı Mustafakemalpaşa diyorum ve Bekir'in kuyumcunun oğlunu eski belediye binasının önünde dövdüğünü hayal ediyorum, meskenin en civcivli yerinde.

Ayın varlığı acının büyüklüğünü gösteriyor Bekir için, Hilal bölümünde başka bir durum var. Var olan bir sevilenin acısı dolunay olarak beliriyor, Hilal'deki genç çocuğun "Sevdiğim" dediği kadın ortalıkta olmadığı için acı benzer şiddette ama ay küçük, daha az aydınlık saçıyor. Bölümün epigrafına bakınca aşksız dünyanın hiçbir anlamı olmadığına dair bir alıntı var yine Werther'den, sevilenin hayali olup olmadığını düşünüyoruz ister istemez. Bakalım. Eleman mimarlık okumuş, üzerine edebiyat fakültesine girmiş. Çokça okuyup ettiğini biliyoruz, intihar edemediğini biliyoruz, babasıyla annesinin kaygılarını dindirememesinin oburluğundan kaynaklı olduğunu da biliyoruz ama oburluğa yol açan dürtünün ne olduğunu anlatının ortalarına kadar bilemiyoruz. Basit, sevgiyi yiyeceğe eşleyen ve çok konuşan, bol konuşan, oral takıntı geliştiren mesele aşkı koruma ve kollama yollarını ararken bedenin çarpık savunma mekanizmalarını üretmesi. Adam yiyor ve mide fesadı geçiriyor bir yerde, hastanelik oluyor ama midesindekileri çıkarmak istemiyor, ölüm pahasına. Bunun yanında doksanların dünyasına kapı aralıyor, toplumun hızlı değişiminden kaynaklanan birtakım çarpıklıklar, sıkıntı veren meseleler bu bölümde irdeleniyor.

Yarımay'a bakıyorum, 1960'lı yılların sonunda özgürlük, isyan ve umut bizim topraklara pek uğramasa da Amsterdam'dan öğretmenin yaşadığı köye staj yapmaya gelen Türk kızı Avrupa'da esen rüzgarı peşinde getiriyor. Herkesle konuşan, kısa sürede köylünün sevdiği biri haline gelen kız öğretmenlik yapacak, Amsterdam'a dönmeden önce kendi toprağını tanımak, insanlarıyla vakit geçirmek istiyor ve öğretmenin kalbini yakıyor. Öğretmen evli, çocuğu olacak, karısını sevmiyor ama sever gibi gözüküyor, kıza abayı yaktığı için ne yapacağını bilemiyor ve kızın etrafında pervane oluyor. Ay var bir de, Ay'a gidilecek o sıralarda. Kız bu olaya kafayı takmış durumda, Amsterdam'a döner dönmez teleskobuyla Ay'ı gözleyecek, öğretmen köyünde kalacak. Böyle oluyor, öğretmen uzaklara giden aşkının ardından yürekte bukağısıyla kalıyor. "Yarımay", kız yanındayken Ay'ın parıltısı seçilemiyor, gittiği zaman orada, bu açıdan güzel bir sembol. Sosyal meselelerde elimizde kurnaz bir hoca var, insanlara dünyanın iki boynuz arasında durduğunu söylüyor, okulların çocukları gavur yaptığından bahsediyor, böyle bir tip. Öğretmenle hoca arasındaki çatışma gizliden gizliye sürüyor. Günümüzde de sürüyor. Sanırım hep sürecek.

Coşkulu bir dil, Werther'in hoşuna gidecek kadar romantizm esintili. Güzel bağlantılar, üç anlatının kesişme noktaları ilgi çekici, iyi bir teknik var. Kemal Selçuk'u takip edeceğim.