18 Ekim 2012 Perşembe

David Eddings - Batının Muhafızları

Malloryon'un ilk kitabı. David Eddings'in kendini tekrar etmesi diyorlar, doğru. Belgariad 2 diyorlar, kısmen doğru. Bir devam serisi olduğu için çok farklı bir şey beklememek gerekiyor. Kitapların kapakları yine rezil mesela dsdf. Dünya aynı, bir tek Torak'ın bir sinir buhranı sırasında dünyayı ikiye yarması sonucu ortaya çıkan denizin öbür tarafındaki kıta daha çok giriyor işin içine. Fark bu. Önceki seride yer alan kadro burada var. Ölenler falan oluyor bir tek. Yaşlılık kötü şey.

Emanet büyüdü, Garion kral oldu, diğerleri memleketlerine döndüler. Belgarath, yanına Emanet'i alıp Aldur Vadisi'ne döndü. 'Zakath'ın öküz gibi bir ordusu var, uzun vadede bir savaş daha patlak verecek gibi. Zaten ilk seride Torak öldü ama 'Zakath falan hayattaydı hâlâ. Bunun yanına kehanetlerden çok baba bir düşman daha yaratın, yeni serinizi güle güle kullanın. Urvon var bir de. Urvon, Ctuchik ve Zedar'la birlikte Torak'ın müridiydi. Torak ölünce serseri mayın gibi kaldı ortada. Çokça zamanı olduğu için eski kehanetleri toparladı, Grolimler bunlara Vahiy diyormuş. Bunları kullanarak yeni müritler buldu kendine. Uzaktan yol yapıyor kendine.

Emanet bir süre sonra Durnik'le Polgara'nın yanına gidiyor, onlarla kalıyor. Bu ikisi evlenmişti, ev yapıyorlar kendilerine. Sonra Riva'dan haber geliyor ki Garion ve Ce'Nedra aylardır konuşmuyorlarmış. Kavga etmişler. Toparlanıp Riva'ya gidiyorlar. Pol Teyze olayı çözüp bu ikisini barıştırıyor ama başka bir şey oluyor orada: Emanet'le Garion bir ses duyuyorlar ve Aldur Taşı'nın yanına gidiyorlar gecenin bir körü. Taş dikkat etmelerini söylüyor. Zandramas diye de bir isim ekliyor. Olayı Belgarath'a iletiyorlar, Belgarath araştırmaya başlıyor. İlk seride Kitab-ı Mrin vardı, burada Kitab-ı Darine çıkıyor ortaya. Yani diyeceğim şudur ki bu ortaya yeni yeni çıkan yazmalardan iki seri daha çıkartırmış Eddings. Yine bir taneyle ucuz kurtarmış okuyucularını. Neyse, bu Zandramas Karanlığın Çocuğu'ymuş, Garion'un bir de bununla savaşması lazımmış. Esas Problem Sardion diye bir şey ama; bir taş bu yanlış hatırlamıyorsam. Zıt taş.

Bir de bu Ayı Mezhebi problemi var. Ayı Mezhebi, Tanrı Belar'ın sözlerini çarpıtarak doğudaki krallıkları cortlatmaya çalışırken batının barışını bok eden bir mezhep. Garion'la Ce'Nedra'nın çocuğunun olmamasını Ce'Nedra'nın Tolnedralı olmasına bağlıyorlar ki Tolnedra'dan nefret ediyorlar. Bir de giderek güçleniyor bu adamlar. Sonradan ortaya çıkıyor ki bunların esas adamı olan Harakan, Urvon'un adamıymış. Kendisi büyük sıkıntılar çıkarıyor bir de; Ce'Nedra'ya suikast düzenletiyor, kraliyet ailesini öldürtecekken yanlışlıkla Brand'i öldürüyorlar, en sonunda Garion'un çocuğunu kaçırtıyorlar. Ha, Garion'un çocuğu oluyor en sonunda, Pol Teyze el atıyor ona da. Bir erkek oluyor ve bu çocuğa iyi bakmaları lazım, çünkü kehanete göre başka çocukları olmayacak. Lakin kaçırıyorlar çocuğu işte, Garion da bu Ayı Mezhebi'nin güçlendiği bir şehre saldırıyor arkadaşlarıyla birlikte. Alıyorlar şehri, Harakan ölüyor. Sonra çocuğu kaçıranların gemisi bir Nyssia gemisi olduğu için Garion ve arkadaşları güneye, baba büyücüler araştırma yapmak için doğuya.

Büyünün dünyayla kusursuz etkileşimini gösteren bir bölüm var, on numara. Ben bir iki kahkaha attım. Çünkü komikti. Bu Garion biraz düşüncesiz, alık bir kardeşimiz. Bir mevzuda fırtına falan kopartıyor, bildiğin Nuh tufanı sanki. Sonra ilerleyen günlerde Belgarath Riva'ya geliyor, hışımla Garion'un bulunduğu salonun kapılarını açıyor. Garion heyecan ve sevinçle dede falan diyor, Belgarath'ın cevabı şu: "Kapa çeneni ve otur oturduğun yere!" Dsdf. Meğer o fırtına dünyanın bütün hava olaylarını etkilemiş, neredeyse buzul çağı başlayacakmış falan. Altı ay boyunca uğraşmış Belgarath fırtınanın etkilerini geçirebilmek için. Ama öyle böyle azarlama değil ya, Garion'u, çok affedersiniz, sıçırttırıyor oraya Belgarath. Fdf.

Bir de çeviri gudiklikleri var. "Oh maşallah," deyip gülüyor Garion bir yerde ahashd. Acayip uzun cümleler, bir şeyler. Eksik harfler, satır sonlarında kelimeyi yanlış yerden bölmeler, sıkıntısı çok.

Bir de kurgusal bir saçmalık var. Ben gerçi bok gibi okurum kitapları, öyle leş okurum ki bir bok hatırlamam kısa bir zaman sonra. Dolayısıyla dediğim gibi bir şey olmayabilir ama var lan sanki. Olay şu: Önceki seride Kitab-ı Mrin var demiştim. Bu kitapta Garion'un Karanlığın Çocuğu'nu yeneceği yazıyormuş. E ne diye onca tatava koptu lan o zaman? Zaten kitapta yazıyor Garion'un yeneceği? He? O kadar heyecan yaptırdınız?

Bir de bu Garion'n iç sesi devam ediyor, Emanet de duyuyor bu sesi. Ha en büyük olay da Emanet'in Aldur'un oğlu gibi bir şey çıkması. Tanrının oğlu lan. Süper. Neyse, bu sesin dediğine göre ses aydınlıkmış, karanlıkla aydınlık bir mücadele içindeymiş ve vasıtalar yardımıyla bu mücadele sürüyormuş. Vasıtalar da haliyle bizimkiler. Evet.

Sonuçta Garion yola devam ediyor ama Barak, Mandorallen gibi dostları yanında olamayacak, çünkü ortaya çıkan bir kâhine öyle dedi. Onlarla giderse savaşını kaybedermiş. Kemik kadro duruyor ama, İpek falan var. Yeni birileri katılacak. Valla çok heyecanlı, ilgiyle okuyorum ama tez danışmanım da asıl kitaplarını oku dedi, nasıl olacak bilmiyorum. Muhtemelen seriyi bitirmeden teze başlamam. Bana ne lan.

14 Ekim 2012 Pazar

Manuel Puig - Bu Satırların Okuruna Sonsuz Lanet

Edebiyatı oyunlaştıran metinler, aynı zamanda edebiyatı yenileyen metinler. Oulipo'nun oyunları bir yana, tamamen farklı işler peşinde koşan adamların kaygı gütmeden, programsız, veya programlı, ve üstüne basa basa bozmaları, düzeltmeleri, çekmeleri, itmeleri, bebeklerin arka arkaya doğmalarını sağlıyor. Pat pat pat. Makine gibi. Bunlar büyüyorlar, doğuruyorlar veya doğurtuyorlar. İnsanın soy ağacıyla edebiyatın soy ağacı bir.

Yeni oyunlar türetmek eğlenceli. Şifreler çözülüyor, beri sayfalarda geçen ayrıntıları ardıllarda da yakalanıyor, tamamen başka bir şeye mercek tutuluyor olsa da. Oynuyoruz ve son sayfayı bitirip kitabı kapadığımızda yorulmuş oluyoruz, çünkü beyin yanıyor bazen, bazen hayranlıktan tekrar okuyasımız geliyor ama o serüveni bir daha yaşamayı göze alamıyoruz. Acıdan dolayı bazen de.

Bu Satırların Okuruna Sonsuz Lanet, diyaloglardan ibaret. Diyalog, bu kadar. Ne kadar zor bir iş olduğunu düşünün. Tahlil yok, tasvir yok, sadece konuşma. 12 Angry Men'i izlemeden öyle film mi olur la diyen kardeşler, onun bir de görüntüsüzünü ve sadece iki kişilik olanını düşünün. Biçemin diğer ucunda da sürdürülen yalanlar, yalanlarla tamamlanan gerçekler, veya tam tersi, gerçeğe bürünmüş yalanlar ve daha birçok benzeri var. Mükemmel bir uyum ortaya çıkmış. Müthiş.

Bende Mitos'tan çıkmış ilk baskısı var, 1990. Bu Can'ınkini sevmedim. Gerçi Mitos'un kapağı daha facia. Neyse. İki adamın konuşmaları. Yaşlı Ramirez bir huzurevinde ömrünü tamamlamaya çalışıyor. Geçmişi yıllar boyunca kaldığı hapishaneden çıkınca silinmiş. Kendisi siyasi suçlu, ailesi Arjantin'de öldürülmüş ve insan hakları komitesi gibi bir şey, Ramirez'i New York'ta gizliyor. Mavi köşede dövüşecek olan adamımız Larry. 60 kilo, 36 yaşında, orta sınıftan gelen bir eski akademisyen. Tarihçi, sosyolog. Dünyaya sırtını çevirmiş bir adam. Bahçıvanlık, garsonluk, öğretmenlik, bir sürü işe girip çıkmış. Sonra hastabakıcı olarak Ramirez'i haftanın iki üç günü gezdirmeye başlıyor, olaylar da böylece başlıyor.

En baştan söyleyeyim; bu kitabı harbiden anlamamış olabilirim. Yani anladığım kadarıyla bir halüsinasyon olayı var, sürdürülen yalanların bir noktada gerçeğe dönüşmesi hadisesi var. Tamamen kendi uydurmalarım da olabilir ama edebiyat da böyle bir şey. "Ya  adam burada şunu demek istiyo aslında." Dsfd.

Ramirez her şeyi unutmuş, baba olmayı hatırlamak istiyor mesela. Aşık olmanın nasıl bir şey olduğunu hatırlamak istiyor. Larry önce pek bulaşmıyor adama, işimize bakak dayı diyor. Ramirez bir şekilde Larry'nin hayatına sızmaya çalışıyor. Hayat hakkında bazı gevezelikler. Koşuya çıkmış bir kadın hakkında. Ramirez'in anlamını unuttuğu bazı kelimeler hakkında. Sonra küçük bir çatlak beliriyor Larry'de. Baba konusunda. Babalar da sıkıntılı, annelerden daha sıkıntılı hatta. Larry'nin babası işçi, basit bir adam. Sendikayla işi olmamış, bazen çok sert, bazen sevgi dolu, düz bir insan işte. Anne güzel bir kadın. Oğlan anneye aşık. Ödipal kompleks. Bunlar daha sonradan ortaya çıkıyor, başlarda Ramirez'in duyduğu iç ses var.

"'Sadece bir tek ses duyuyorum. İki tarafın da birbiriyle konuştuğu zaman bile. Ama bu benim sesim değil... Bu genç bir ses. Kulağa hoş geliyor; kararlı, güçlü ve insanın içine işleyen. Oyuncu sesi gibi. Ama bir hemşire ya da herhangi birini çağırdığımda kendi sesimi duyuyorum. Çatlak ve titrek. Hoşuma gitmiyor.'" (s. 35)

İnsan düşünüyor, acaba Larry, Ramirez'in iç sesi mi? Tahminim şu yönde; Larry yanında olmadığı zaman Ramirez'in geçmişini hatırlamasının bir yolu yok. Kitaplarına çıkardığı bazı notlar var ama onlar da pek bir şey ifade etmiyor. Dolayısıyla gece olduğu zaman kendi Larry'sini yaratıyor. Bu yüzden kitabı okurken bu iki farklı Larry birbirine girebiliyor ki yazarın yapmaya çalıştığı da bence buydu. Birbirini tamamlayan insanlar.

Sonradan Ramirez'in Larry'nin babası olduğu bölümler, Larry'nin Ramirez'in oğlu olduğu bölümler, gerçekle gerçek olmayan arasındaki çizginin ortadan kalkması, Ramirez hakkındaki gerçeğin ortaya çıkmasıyla yaşlı adamın ölmesi. Yalanlar içinde yaşıyor ve kimliğinin ortaya çıkması her gün biraz daha yaklaşıyor, o zaman korunmayı da bırakıyor. Bir bölümü düş ürünü olduğu düşünülen Larry kalıyor bir tek, kitabın sonundaki bazı yazışmalardan anlaşılan bu.

Derin bir okuma gerektiriyor, yolda molda okunmaz. Oyunlara açık olanlar için.

Hamiş: Eklememişim, yazarken bunu dinliyordum. Tolgahan Çoğulu. Böyle adamlar çıkıyor ya bizden, çok seviniyorum. Helal.


13 Ekim 2012 Cumartesi

Charles Bukowski - Kadınlar

Postane sonrası Chinaski dönemini anlatan ve en çok gömüşmenin yaşandığı roman. Chinaski'nin hayatını zaten biliyoruz. Dolayısıyla bilmeyen biri için bol içmeli, affedersiniz, bol potur potur sıçmalı, bol işemeli, bol yarıklı, bol kamışlı, iğrenç bir roman bu. Odun gibi yazılmış, doğru düzgün bir kurgusu yok, karakterlerinin derinliği yok, bu yüzden bok gibi bir roman. Evet, sahiden de götüm gibi bir roman, gerçekten çok özür diliyorum. Ama çok güzel bir göt. Bukowski'yi insanları iğrendirebildiği için seviyorum, basit yazdığı için, kendi deyimiyle "ciddi" olmadığı için.

Kadınlar, postaneden sonraki dönem. 50-56 veya 58 yaş aralığını anlatıyor. Postane'nin yazılışını görmek mümkün ilk sayfalarda; bolca viski, bolca puro, bolca klasik müzik ve bir gecede yazılan sayfaların hesabı. Chinaski kendini yazarlığa vermiş. Şiir yazıyor, roman yazıyor, at yarışlarına devam, kadınlar zaten bir dünya. Bukowski'nin romanlarında bunların hepsine rastlarız ama her bir romanda da ana bir izlek olur. Tayfalı romanda at yarışlarıydı, barlar da vardı. Postalı romanda postane ve saçmalıkları. Factotum'da bir dolu iş ve iğrenç iş hayatı. Burada da kadınlar. Kadınlar üstünden Bukowski'nin yazarlığı, içişleri, sıçışları, seksleri, yolculukları, geçmişi, sevdiği yazarlar, her şey.

Kişi: Lydia Vance. Chinaski'nin aşık olduğu kadın. Lydia da Chinaski'ye aşık. Manyak bir hanım. Heykeltraş. Chinaski'nin büstünü yapıyor. Ayrıldıkları zamanlarda büst kızın evine gidip geliyor. Arıza bir ilişkileri var, hanım tam şirret.

Kişiler: O'Keefe ailesi. Yaşlı bir karı koca. Chinaski'nin ev sahipleri. Pek yer alamasalar da Chinaski'ye oğul muamelesi yapıyorlar. Chinaski 50 yaşında adam, insan garipsiyor. Demek ki yalnız ve sefil bir hayat süren herkese çocuk gözüyle bakılabilir. Bunlara göre.

Chinaski, Lydia'ya kadar dört yıl boyunca kimseyle sevişmemiş. Lydia oluyor ve bir anda patlıyor kadın mevzusu. Lydia aşırı kıskanç, delirdiği zaman ne yapacağı belli olmayan bir kadın. Dans etmeyi çok seviyor, erkeklere yükselmeyi çok seviyor, gömüşmeyi çok seviyor. Chinaski'nin etrafında bir dünya yeni insan olduğu için de ne zaman patlayacağı belli olmayan bir saatli bomba gibi Lydia. Şuna gel: "'Evi tertipli bir erkek tanıdığımda bir sorunu olduğunu bilirim. Çok tertipliyse i.nedir zaten.'" (s. 22)

Şiir dinletileri genişçe yer tutuyor gömülecek hanım bulma konusunda. Chinaski artık yavaştan bilinmeye başlanan bir şair, şiir dinletilerine çağrılıyor yayınevleri ve üniversiteler tarafından. Gidip bol bol içiyor, şiir okuyor, seyirciyle küfürleşiyor ve bulduğu kadınlara yumuluyor. Arada Lydia arıyor tabii, kontrol amaçlı. Bir de mektuplar var, adama çıplak fotoğraflı mektup yolluyor kadınlar. Oradan da hanım buluyor Chinaski. Mektupla kız buluyor adam. Saygı göstermeliyiz.

Bir dinleti ertesinde bir profesörün karısı olan Selma'ya sarıyor: "Saat onda kahvaltı etmek için yukarı çıktım. Pete ve Selma'yı buldum. Selma harika görünüyordu. İnsan nasıl bir Selma edinirdi? Bu dünyanın köpekleri asla bir Selma edinemezler. Köpeklere köpekler düşüyordu. Selma kahvaltıyı hazırladı. Harikuladeydi ve bir erkeğe aitti, bir üniversite profesörüne. Haksızlıktı, bir şekilde. Eğitimli kaypak balonlar. Eğitim yeni Tanrı'ydı, eğitimli erkekler de yeni toprak ağaları." (s. 32)

Eğitime geçirmece bir yana, bir de Chinaski'nin her kadını aynı görmediğinin de kanıtı bu. Bir düdüklenecek kadınlar var, bir de düdüklenemeyeceği için uzaktan bakılan kadınlar.

Kişiler: Bobby ve Valerie. İki blok ötede oturan evli çift. Chinaski'nin arkadaşları. Bobby karısını Chinaski'ye sunuyor, birçok kişiye de sunmuştur zannediyorum. Acayip insanlar, Bobby de bulduğu kadınla sevişiyor. Özellikle Chinaski'nin yazdığı kadınlarla. Chinaski adama değil, kadınlara kızıyor. Kendisi de gençliğinde Bobby'den farksızdı çünkü. Köpekler köpeklere ses çıkarmıyor.

Bir cümlede varoluşla zamanın ilişkisini süper bir şekilde anlatıyor Bukowski: "Varoluş nabız gibi atan dayanılmaz bir şeye dönüştüğünde zaman geçmek bilmez." (s. 42) Lydia'nın kafayı yiyip durmadan Chinaski'yi aradığı, evini basıp içki şişesini kırdığı bir gecede Chinaski içki dükkanının açılmasını beklerken böyle düşünüyor. Alkol, adamın benzini.

Dee Dee giriyor sonra Chinaski'nin hayatına, Lydia'yla yine kavga gürültü ayrıldıkları bir dönem. Dee Dee adamı yazarların takıldığı bir bara götürüyor. Yazarlardan nefret ediyor Chinaski.

"İlk görüşte uyuz oldum hepsine, orada oturmuş zeki ve üstün görünmeye çalışıyorlardı. Sıfırlıyorlardı birbirlerini. Bir yazar için en kötü şey başka bir yazarla görüşmek, ondan da kötüsü, çok sayıda yazar tanımaktır. Aynı bok parçasına konmuş sinekler misali." (s. 55)

Şu paragrafın daha sonra deli bir şekilde açıldığını göreceğiz. Şimdi Lydia dönmeye karar veriyor, Chinaski de Dee Dee'yi çok sevmesine rağmen kadını terk ediyor, çünkü Lydia'ya aşık. Sonrasında Nicole'le tanışıyor mektup yoluyla. Yine bir Chinaski edebisi:

"'The New Yorker okur musun?' diye sordu. Çok iyi öyküler basıyorlar.'
'Katılmıyorum.'
'Neden?'
'Fazla eğitimliler.'" (s. 69)

Lydia Nicole'ün evine bira şişesi fırlatıyor, kafayı yiyor. Aynı felaketler, bunları geçiyorum. Chinaski'nin dağda kaybolduğu bir bölüm var. Lydia ve Lydia'nın kız kardeşiyle pikniğe gidiyorlar, salak Chinaski kayboluyor. Saatlerce yürüyor, kimseyi göremiyor. Umutsuzluğa kapılıyor falan. Sonra Lydia buluyor bunu. Chinaski'nin dediği: "'Hayır, cehaletim ve korkaklığım yüzünden kayboldum. Tam bir insan değilim -gelişmesi önlenmiş bir kent insanıyım. Sunacak hiçbir şeyi olmayan başarısız bir bok yağmurundan başka bir şey değilim.'" (s. 92)

Chinaski'nin bütün hayatı kocaman bir kent eleştirisi. Nefret ettiği insanları kullanıyor, onları düzüyor, onları dövüyor -arada dayak yediği de oluyor tabii- ve evine dönüp horul horul uyuyabiliyor. İnsanın olmadığı yerde küçük bir çocuk kadar çaresiz. Her şeyin farkında. Aslanın güçlü olduğu yeri bilmesi, güçsüz olduğu yerden uzak durması demektir, dolayısıyla ormanda Chinaski'yi bırakırsanız garanti ölür ama şehirdeyken kız arkadaşınızı yanında iki dakika bırakmayın.

Kadınlara da hiç girmeyeceğim artık, o kadar çok var ki. Gömüşmelerden bıktım. Chinaski'nin dediklerinden gidiyorum.

Katherine adlı süper bir hatunla beraber boks maçına giderler.

"Tuhaf bir duyguydu Katherine'le orada olmak. İnsan ilişkileri tuhaftı. Demek istediğim, bir süre biriyle birlikte oluyor, onunla yiyor, yatıyor, sevişiyor, konuşuyor, geziyor, hayatını paylaşıyordun. Sonra bitiyordu. Bir süre kimseyle birlikte olmuyordun, sonra bir başka kadın çıkıyordu karşına, bu sefer onunla yiyor, onunla düzüşüyordun ve her şey çok doğal görünüyordu; siz hep onu, o da hep sizi beklemiş gibi. Hep eksik hissettim kendimi yalnızken; iyi hissettiğim de oldu, ama hep eksik." (s. 106)

Ne eksik ne fazla, kitabın olayı bu. Bir de Bukowski'nin yazarlığa yaklaşımı var aynı sayfalarda:

"İlk dövüş sıkıydı, bol kan ve cesaret. Boks maçlarına ve hipodroma giderek yazmak hakkında bir şeyler öğrenebiliyordun. Mesaj açık değildi ama bana yararı oluyordu. Önemli olan da buydu zaten: Mesajın açık olmayışı. Sözsüzdü, yanan bir ev gibi, deprem gibi, sel gibi, arabadan inerken bacaklarını sergileyen bir kadın gibi. Başka yazarların neye gereksindiklerini bilmiyordum; merak da etmiyordum, okuyamıyordum onları zaten. Kendi alışkanlıklarımın ve önyargılarımın tutsağı olmuştum. Nedeni sadece kendi cehaletinizse hiç de fena değildi aptal olmak. Bir gün Katherine hakkında yazacağımı ve kolay olmayacağını biliyordum. Fahişeler hakkında yazmak kolaydır, ama iyi bir kadın hakkında yazmak zor." (s. 197)

Okuyucusuna biçtiği rol de belli değil Bukowski'nin; bir "siz" diyor, bir "sen". Yine de okuyucuya yakın hissettiği söylenebilir, zaten okurları da ya gömdüğü kızlar, ya da hiç sallamadığı erkekler. Hepsi aynı. Bir yerlere sürüklenen ve buldukları tahta parçalarına sarılan, bazen onları düzen insanlar. Chinaski'nin kaybolma deneyiminden sonra bu duruma dikkat etmeye başlaması son derece doğal, anlatıcının kendini çözmeye başlaması da kayboluştan sonraya rastlıyor: "(...) Beni boks maçlarındaki ve hipodromlardaki insanlarla özdeşleştirdiğini biliyordum; ve doğruydu, onlarla birdim, onlardan biriydim. Sağlıklı insanların olduğu anlamda sağlıklı biri olmadığımın farkındaydı Katherine. Hep yanlış şeylere meyletmiştim: içmeyi seviyordum, tembeldim, tanrım yoktu, siyasetim yoktu, fikirlerim yoktu, ideallerim yoktu. Hiçliğe razıydım; yoktum aslında, ve bunu kabullenmiştim. Bu ilginç kılmıyordu beni tabii ki. İlginç olmak da istemiyordum zaten, fazlasıyla zahmetliydi. Tek isteğim yumuşak ve puslu bir yerde bir başıma, rahatsız edilmeden yaşamaktı. Diğer taraftan içince nara atıyor, sapıtıyor, kontrolden çıkıyordum. Genel halimle sarhoş halim çelişiyordu. Umursamıyordum." (s. 110) Umursamıyordu, umursadığı zaman düşüncelerini aklından şöyle bir geçirip içkiye devam ediyordu, basit ve güzel olan oydu çünkü. Fikirler de güzeldi ama zordu, yaşamaksa kolay. İçkiyle.

William Burroughs içeren bir bölüm var, süper. Kendisi Beat yazarlarının krallarından biri. Neyse, yine bir şiir dinletisi vermeye gidiyor Chinaski, işleri ayarlayan adam da Joe. Burroughs'u görüyorlar odanın penceresinden. Ertesi gece o şiir okuyacakmış. Chinaski, Burroughs'la tanışmak istemediğini söylüyor, Joe tanışmaya gidiyor.

"Joe Washington döndü. 'Burroughs'a yan dairede senin kaldığını söyledim. 'Burroughs,' dedim, 'Henry Chinaski yan dairede.'
'Oo,' dedi, 'Öyle mi?' Seninle tanışmak isteyip istemediğini sordum. 'Hayır,' dedi." (s. 198)

Dsdf, iki yazarın gerçekten de konuşacak neleri olabilir ki?

Alıntı yapmayacağım; Chinaski en sevdiği iki yazar olarak Fante'yi ve Céline'i gösteriyor. Fante: Dugusallıktan korkmayan, cesur bir adam. Céline: Bağırsaklarını deştiler ve güldü, onları da güldürdü. Çok cesur bir adam. Hemingway'i sevmiyor. "Fazla ciddi. İyi bir yazar, cümleleri güzel. Ama onun için hayat kesintisiz bir savaştı. Hiç bırakmadı kendini, hiç dans etmedi." (s. 216)

Bukowski'nin bütün tanıştığı kadınları düzmediğini biliyoruz; bazıları gerçekten çok iyi kadınlar. İnsan olarak. Erkeklere aynı gözle bakmasa da kadınların iyi olanlarını da ayırt edebiliyor kendisi, bir et manyağı değil. Zaten kendisi de belirtiyor, duygusuz, makineleşmiş seksten nefret ediyor. Onun için öpüşmek başta olmak üzere duygu dolu bir seks önemli. Böyle diyor ama köklüyor, makattan düdüklüyor, bütün ayrıntıları da veriyor yani ayıcık. Oh. İnsanlık için hissettikleri belki de en belirgini: "İnsanlık, baştan kokuşmuştun zaten. Budur benim düsturum." (s. 241)

Bir bunun kadar daha yazılacak malzeme vardı ama sıkıldım, bitiriyorum. Bukowski işte.

11 Ekim 2012 Perşembe

Saki - Kaderin Tazıları

Saki'ye Karanlıkta 33 Yazar'da rastladım ilk. Sonra Taksim'de bir sahafta İnsanlar Hayvanlar ve Yırtıcı Hayvanlar'ına rastladım, onu da aldım. Son olarak geçtiğimiz yaz Ayraç Yayınevi'nin seçme öykülerini gördüm, onu aldım. Nerede görülürse alınmalı, zira pek bilinen bir yazar değil Saki ve haliyle de pek basılmıyor.

Hector H. Munro, a.k.a. Saki, valla nasıl diyeyim, öykü olayına yeni bir soluk getirmiştir. Bierce'ın İngiliz şubesi gibi ama tam da değil. Saki'nin taşları kafa yarma konusunda daha başarılı. Eleştiriler daha acımasız, özellikle kadın başlı başına, her yönden bir eleştiri konusu Saki için. Borges şöyle demiş: "Saki, bir türk alçakgönüllülükle acımasız ve acıklı öykülerine önemsiz bir hava verir. Bu incelik, hafiflik ve vurgu eksikliği Wilde'ın tadına doyulmaz komedilerini anımsatıyor." Sahiden de birkaç dakika içinde gerçekleşen olayların gelip geçiciliğinden besleniyor Saki'nin öyküleri; birkaç dakikada kahramanlar hayatlarına devam ederler -ölürler veya- ama o iğneleyici üslup, acayip olaylar okuyucunun aklına kazınır. Böyle de süper bir yazar Saki. Bir iki öyküsüne bakalım, fikir versin.

Alışveriş Yapmayan Cins: Kadınların alışveriş manyaklığına dair bol gülmeçli, şakaçlı bir öykü. Ağır giydiriyor.

Tepelerdeki Müzik: İşte en kral Saki öykülerinden biri. Ormanlık bir alanda yaşamaya başlayan bir çift var, Sylvia adlı hanım tanrılara falan inanmıyor. Eşiyle şöyle bir konuşma geçiyor aralarında:

"'Böylesi bir yerde, Pan inanışının tamamen ölmediğine inanası gelmiyor insanın.'
'Pan inanışı asla ölmedi ki,' dedi Mortimer. 'Sonradan ortaya çıkan diğer tanrılar ona inananları zaman zaman gölgede bırakmıştır, ama o her şeyin kendisine döneceği doğa tanrısıdır. Ona bütün Tanrıların Babası denmiştir, ama çocuklarının çoğu ölü doğmuştur.'" (s. 44)

In the Mouth of Madness diye bir film var, türü sevenler çok iyi bilir. Orada şöyle bir şey var ki hangi inanç sayıca insan üstünlüğüne sahipse o inanç gerçektir. Zihin gücüyle. Burada da benzer bir şey var; orman civarında yaşayanlar Pan'a inanıyor. Bizim hanım inanmıyor ve inanmamasının sonucunu da görüyor.

Kutlama Programı: "Roma Tarihi'nde Kayıtlara Geçmemiş Bir Olay" alt başlığını taşıyan bu öyküde Placidus Superbus adlı Roma imparatoru için bir şenlik düzenleniyor, şenliğin ilk bölümünde araba yarışları var, ikinci bölümünde bir sürü vahşi hayvan dövüşecek. Lakin bir haber geliyor ki kadın hakları savunucuları ilk bölümü sabote edecek diye. Gerçekten de iniyorlar arenaya, koşturuyorlar falan. Yarışlar yapılamıyor. İmparator da gösterilerin yerlerini değiştiriveriyor, arenaya hayvanlar salınıyor. Sonuç süper.

Bu tarz. Arada ters köşeye yatırmalı, güldürmeli şeyler de var. Müthiş. Öykü sevenler için Saki süper bir yazar.

10 Ekim 2012 Çarşamba

David Eddings - Efsuncunun Son Oyunu

Önce ganimetler. Kariler, ara ara burada ucuza kitap bulabileceğiniz yerleri söylüyorum. Çünkü aranızda benim gibi ağır fakirler olabilir. Onlara bir el etmek, bir yardım etmek lazım. Gidip bir kitaba 20 TL verecek durumum bir tek üniversitenin ilk senesi burs aldığım zamanlarda oldu, onda da içim kan ağlaya ağlaya veriyordum parayı. Lovecraft'ın Dost'tan çıkan bütün öykülerini aldım işte, bir daha da öyle paralar vermedim kitaplara, veremedim daha doğrusu. Bir yandan da okuma tutkusu var. Ne yapacağız? Korsan kitap bir çözüm olarak var, daha iyisiyse kitaptan anlamayıp kitap satan insanlar. Kim bunlar? Eskiciler, ikinci elciler, bu tarz kişiler.

Hazine bulma duygusundan bahsetmiştim; onca çöp kitabın arasından süper bir kitap çekersiniz ve dünyalar sizin olur. Geçen yüzyılın başlarında pörtleyen altın arama deliliğini anlayabiliyorum, çünkü nerede bir ikinci el dükkanı görsem kendimi o dükkanın önünden geçerken buluyorum, kapının önünde üstünde kitaplar olan bir tezgah var mı diye. Böyle bir yer daha buldum, paylaşayım. Küçükyalı'da Fenerium var bir tane, İdealtepe taraflarında, cadde üstünde. Girin solundaki caddeden. Yukarı marş marş. Sağda bir market var, geçtiniz. İleride bir ikinci elci. Yumulun, tanesi 2 TL. Bir de Yalçın Tosun'un kitabını anlatırken söylediğim yer var Kadıköy'de, inanılmaz bir yer. Lan yazayım da anlayın ne kadar inanılmaz olduğunu:

Kemal Tahir - Sağırdere (4 TL, Kadıköy)
Kemal Tahir - Büyük Mal (4 TL, Kadıköy)
Nedim Gürsel - Resimli Dünya (4 TL, Kadıköy)
Charles Bukowski - Kadınlar (5 TL, Kadıköy)
Yevgeni Zamyatin - Biz (2 TL, Küçükyalı, Ayrıntı'da birinci basım)
Latife Tekin - Sevgili Arsız Ölüm (2 TL, Küçükyalı)
Boris Vian - Kızlar Farkına Varmıyor (2 TL, Küçükyalı)
Nilüfer Göle - Modern Mahrem (2 TL, Küçükyalı, birinci basım)
Korkunun Bütün Sesleri (2 TL, Küçükyalı)

Özellikle sonuncusunu BK severler görmüşlerdir; Metis'in toplama işi. Dört beş kitaptan oluşuyor yanlış bilmiyorsam. Lem, Heinlein, Ellison gibi kral BK yazarlarının öyküleri. Bir günde bunlar çıktı. Valla kitapçılara hiç para gömmeyin, serüvene çıkın derim ben. Serüvene çıkın ve bulduğunuz defineyi evinizin baş köşesine koyun. Çok keyifli. Şimdi Eddings.

Saga bitti, her şey sevgiyle çözüldü. Bence biraz boktan bir sondu, çünkü o ne lan öyle. Anlatacağım.

Serinin son kitabının giriş bölümü Torak'ın ağzından. Mevzuyu karşı taraftan ilk kez dinliyoruz. Torak da kendince haklı. Olayları daha farklı yorumluyor, kendine göre. Haksızlığa uğradığını düşünüyor. Efendilerin efendisi olduğunu iddia ediyor, çünkü süper bir tanrıymış. Daha iyisi Şam'da kayısıymış. Egoya gel.

İpek, Garion ve Belgarath, Torak'a doğru yol alırlarken bir kervancıya takılıyorlar. Burada Garion hâlâ kaderini sorguluyor. İşte ben istemedim bunların olmasını diyor, omuzlarımdaki yük çok fazla diyor. Harry Potter'da Dumbledore mu diyordu ya, biri diyordu Harry'ye, işte başa oynayan adamların en kusursuzu başa oynamak istemeyen ve vicdanı temiz adamdır diye. Burada da aynı durum var. Garion, bu tür hadiseler için çok temiz bir genç ama yapacak bir şey yok, kaderi çizilmiş.

Bir de ihtiyarın teki çıkıyor karşılarına yolda. Garion'un büyüyle dikkat edilmez kıldığı kılıcı görüyor falan. Bu da Tom Bombadil'in her şeyi görmesine benziyor. Bazılarının her şeyden haberi var, lakin konuşmuyorlar. Belgarath bu yaşlı hakkında şöyle diyor: "'Hayatında hiçbir şeyi unutmamıştır o,' dedi. Sonra gözleri daldı. 'Dünyada onun gibi birkaç kişi var, başkalarının işleriyle hiç ilgilenmeyen insanlar. Belki de fena bir özellik değildir bu. Eğer dünyaya yeniden gelseydim, böyle yaşamak isteyebilirdim belki.'" (s. 32)

Gar Og Nadrak'ta yürüyorlar, düşman topraklar. Malloryalılar barları falan basıp asker topluyorlar zorla, bizimkiler kıl payı kurtuluyorlar bir baskından. Sonra o memleketin kralı Drosta bunları yakalıyor ve İpek'le bir anlaşma yapmak istiyor. Kötü adamların da kendi aralarında savaşabileceklerini söylemiştim. İşte bu Drosta arada sıkışıp kalmak ve ülkesini kaybetmek istemiyor, bu yüzden çift taraflı oynayıp bizimkilerle de anlaşma yapıyor ama bizimkilerin kaybetmesi durumunda karşı tarafa geçeceğini de açıkça söylüyor. Delikanlı adam. İpek, arkadaşı Yarblek'i başka bir arkadaşına yolluyor, o arkadaş da Kraliçe Porenn'e anlaşmanın haberini iletecek. Porenn, Rhodar'ın eşi. Rhodar da iyi tarafın ordusunun başındaki adam. Gizli bir müttefikleri oluyor kısaca, bu da ilerideki savaşta çok işe yarayacak.

Dünyanın bir denge üstüne oturtulduğunu söylemiştim. Bu dengeye göre karşılaşacak taraflar eşit olmalı. Bu yüzden şu yüce taş, Torak'ın kör gözünü açacak, kehanet böyle diyor. Bir taraf daha avantajlı olmayacak. Tamamen eşitlik. Bu da mücadelenin sonucunu öngörülemez kılıyor.

Bu sırada ordu yürüyor, gemileri karadan yürütüp denize indiriyorlar falan. Bildiğin İstanbul fethediliyor. Sonra bin kişilik küçük bir ordu ortaya çıkıyor, bizimkiler hacamat ediyorlar bu orduyu. Meğersem tuzakmış. Belgarath da ordunun savaşacağını duyunca çok sinirlenmişti, çünkü bu Ce'Nedra'nın toparladığı ordunun amacı sadece gürültü çıkarmak olacaktı, Garion da olayı içten bitirecekti. Böyle olmadı. Taur Urgas, seferin çok ciddi olduğunu gördü ve önemli bir şehri ele geçiren bizim ordunun karşısına muazzam bir kuvvet çıkardı. Doğan güneşle birlikte Taur Urgas'ın ordusunu gören bizimkilerin götleri uçukladı çok affedersiniz. Bir de bu orduların büyük bir kısmı gemiyle taşınmıştı, dolayısıyla aradaki büyük engeli aşmak için zaman da yok. Ordunun bir yarısı karşıya geçiyor, bir yarısı öbür tarafta kalıyor. Sıkıntı büyük. Bunun nedeni ne? Bir komutanın yanlış çıkarım yapması. Bu sahte saldırı vardı ya bin kişilik, işte o bizim ordunun gerçekten savaşıp savaşmayacağını anlamak içinmiş. Bunu anlamıyor çok büyük bir savaş stratejisti, "Pardon, yanılmışım," diyor. İnandırıcı değil, serinin en zayıf halkası bence bu noktaydı. O kadar büyük komutansın, adın dünyanın her yerinde saygıyla anılıyor, küçük bir katakulliyi göremiyorsun. Eddings orada hafiften batırmış bence.

İşte savaş çıkıyor, ulu büyücüler Grolimlere karşı savaşıyor, kılıçlar iniyor, kalkanlar kalkıyor. Epik bir savaş beklenmesin ama, karşıda deli kenetlenmiş, deli kuvvetli bir ordu yok. LOTR savaşlarının kıyısından geçmiyor, farklı bir olayı var. Tolnedra lejyonerleri de bildiğin phalanx. Tam o tarz savaşıyorlar.

Sonunu da yazıp bitiriyorum eeyh. Torak uyanıyor, Garion da Torak'ın karşısına geçiyor. Garion Torak'ın süper gelecek yalanlarına kanmıyor, Torak da sevgi, aşk gibi insani hisleri bilmiyor, Garion bunları düşünerek saldırıyor Torak'a. Torak da Garion'u kandıramadığı için kaybediyor. Bir inanma/inanmama savaşı yani, kılıç kalkan falan hikâye.

Böyle, seri bitti, Malloryon var sırada ama ona başlamadan önce üç beş küçük şey okuyacağım. Belgariad için hoş bir seri derim, dedim. Okunmalı da derim ama geniş bir zaman varsa. Tabii bir ayda okuyacaksanız hiç okumayın zaten, başka şeylere yönlenin. Benim hoşuma gitti ama. Güzel.

Hamiş: Bir saçma şey daha var; sonda Durnik Torak tarafından öldürülüyor. Polgara deliye dönüyor, kendini yerden yere atıyor falan. Ama kehanette herkesin özel bir adı var, Durnik'in de iki kere yaşayan mı ne. E neyin tatavasını yapıyorsun o zaman, adam zaten dirilecek? Bir de Polgara'ya biçilen rol pek neydi öyle ya. Polgara güçlerinden vazgeçiyor Durnik dirilsin diye. Sonradan güçlerini hiç kaybetmediği ortaya çıkıyor.

Ya aslında bu seri okunmasa da olur, türe yeni başlayacaklar için ideal. Öbür türlü yavan.

8 Ekim 2012 Pazartesi

David Eddings - Büyülü Şato

Sona pek bir şey kalmadı, kitabın temposu bu yüzden biraz düşük. Yani kitaptan kitaba bir yükseliş yok. Onca olayın bir raya oturması var, bir soluklanma kitabı.

Ctuchik ölmüştü, bizimkiler yıkılan kuleden kaçmaya çalışıyorlardı. Relg'in katkıları büyük oluyor bu konuda, kendisi Ulgo diyarından olduğu için taşın toprağın sesini çok iyi yorumlayabiliyor. Bir koridor çökecekse oraya sokmuyor grubunu. Taiba'yı da göçükten kurtarıyor. İkisi arasında bir ilişki başlayacak ama Relg ağır yobaz. Tanrısına dualar ediyor, yakarıyor ki meme, kıç falan hiç etkilemesin kendisini çok affedersiniz. Tam olarak böyle: Meme ve kıç etkilemesin. Ama aşık oluyor Taiba'ya. Pol Teyze için bu olması gereken bir şey. Zaten bu dünyada ağır bir nedensellik hüküm sürdüğü için gerçekleşen hiçbir şeye dokunmamak lazım. Ne olacaksa olsun, yeter ki kitabına göre olsun. Dünyanın mantığı bu.

Garion da tütüşlerde. Mekan yıkılırken aklına yaşadığı maceralar geliyor, kokular üstünden hatırlıyor maceraları. Şuradaki yanık kokusu, buradaki bok kokusu diye. Aklında kalan en ayırt edici koku ise Ce'Nedra'nın saçlarının kokusu.

Taşı geri alıyorlar bu arada, taş Garion'u tanıyor. Bir ağ kuruluyor aralarında. Geri dönüş yolculuğu da sıkıntıyla başlamış oluyor.

Son savaşta Belgarath ağır yaralanıyordu, uzunca bir süre kendine gelemiyor. Yokluğunda tayfayı Garion yönlendiriyor, bu onun ilk hükümdarlık denemesi aynı zamanda. Vereceği kararlar hakkında İpek'in çok yardımı oluyor. Bu İpek acayip bir adam. Prens Kheldar yani. Yalan dolancı, yüzünün şeklini değiştirebilen, kumarbaz, acayip bir herif. Soyluluğu falan hiç sevmiyor. Her an herkesi satabilecek potansiyele sahip ama gruba bir zararı dokunmuyor. Dokunacak bence.

Belgarath kendine gelince her şey normale dönüyor, kaçışları zor oluyor biraz. On Grolim rahibi zihin gücüyle saldırıyor, Garion iç sesinin yardımıyla zihnini gölgesine aktarıyor, yanlarına uçup hacamat ediyor adamları. Mekandan çıkıyorlar, açık arazide kaçmaya çalışıyorlar bu sefer. Hettar, kral Ço-Hag'ın yardımını istemek üzere gruptan ayrılmıştı. Bu yardımı bekliyorlar, çünkü Taur Urgas öküz gibi ordusuyla peşlerinden geliyor. Yetişiyor da, işler boka sarmışken Ço-Hag son anda ortaya çıkıyor. Meğer en başından beri bekliyorlarmış. Boşuna aksiyon yaratıyor götler, okuyucuyu da sinir ediyorlar. Lan zamanında gelin Allah aşkına.

Belgarath iyileşmiş numarası yapıyor ama durum çok daha vahimmiş aslında, fenalaşıyor ve Polgara kafayı yiyor, çünkü adamcağız ölüme çok yakın. Algar Kalesi'ne geliyorlar, Belgarath dinlendiriliyor. Polgara'yla Garion sıkıntılı, çünkü fena yamuluyor Belgarath ve zihni hasar görmüş olabileceği için bir daha büyü yapamama ihtimali var. Çaktırmamaları gerektiğini söylüyor Polgara, çünkü durum kritik. Büyük bir savaş kapıda ve müttefiklerin morali tavan yapmalı.

Bu arada Ulgo'ya geçip Ce'Nedra'yı da alıyorlar. Şımarık kız Riva'ya gitmek istemiyordu ama istediğine karar verdi sonradan. Bence serinin en oynak, biraz da başarısız karakteri Ce'Nedra. Şımarık kızlıktan kraliçeliğe terfi etmesi, koca orduları gaza getirmesi falan. Öeh. Kraliçeliğe gelmedik daha gerçi.

Riva'ya geçiyoruz, buradaki şehir Gondor'a benziyor. Kat kat. Riva'da Garion kral olarak tahta oturuyor, Ce'Nedra'yla evleniyor. Sonra İpek, tahta geçtikten sonraki adıyla Belgarion ve Belgarad kimseye haber vermeden ayrılıyorlar saraydan. Belgarion yollara düşmek istiyor, çünkü Torak'ı yendiği zaman büyük savaşlara gerek kalmayacak. En yakın iki arkadaşını da alıp gidiyorlar işte. Mallorya'ya doğru. Polgara durumu öğrenince sinirden kafayı yiyor ama bir şey yapamıyor. Ce'Nedra'nın olayı bundan sonra başlıyor; evlilik belgesinde krallığın yönetimine ortak olmasıyla ilgili bir madde var. Bu maddeyi kullanarak Garion'un yerine ordu toplamaya başlıyor. Diğer krallar da yanında, önce onları ikna ediyor, sonra dolaşıp ordu topluyorlar. Ce'Nedra'da bu olayların üstesinden gelecek yetenek hiç gösterilmemişti, bir anda ortaya çıkması okuyucuuyu garipsetiyor. Şımarık velet, savaşta ölecek askerleri düşünüp ağlıyor, omuzlarına binen büyük sorumluluğu düşünüyor falan. Memleketine dönüp babasının lejyonunu kendi ordusuna katıyor. Acayip acayip işler.

Son kitaba geldik, yarın biter zannediyorum. Sağlam seri olmasa da bence güzel. Evet.

7 Ekim 2012 Pazar

David Eddings - Sihirbazın Tuzağı

Tayfa Maragor'a doğru ilerliyor, yılanların kraliçesi öldükten sonra Belgarath'ın bir kankasından mesaj geliyor ki Aldur, çömezi Belgarath'ı ve tayfasını görmek istiyormuş. Yol uzun ama yapacak bir şey yok. Bir de bu taşı çalan Zedar, Cthol Murgos'a girdiği an Ctuchik'in tuzağına düşmüş ve zar zor kaçabilmiş, taşla taşı alan masum çocuk Ctuchik'in tutsağı olmuş. Kötüler arasında da bir çekişme, bir dalavere var. Çıkarlar çok çeşitli. Zedar da efendisi Torak'ın vücudunu alıp kaçmış. Kimin eli kimin cebinde belli değil. Kim kimin kuyusunu kazıyor, kim kime ne yapıyor, yani nebiliyim ne diyceene deyip demiyceene kim kimi kim kem kimi...

Bu sırada Ce'Nedra'yla Garion sürekli kavga ediyorlar. Sürekli. Kehanet bunları birleştirecek galiba ama daha farkında olmadıkları çok şey olduğu için... Gençler işte, kanları kaynıyor. Ce'Nedra arada öpüyor bunu falan. Pol Teyze ikisine de taktik veriyor arada. Dünya yok olabilir, bunların dertlerine bak. Tabii kehanetle alakaları olduğu için bu gönül işleri bile mühim aslında.

Belgarath'la Garion şu kafa sesi hakkında konuşuyorlar. Sesin kime ait olduğu belli olmuyor uzun süre, kitabın sonunda da öğrenemiyoruz.

Şimdi vadiye gidilecek, ardından Cthor Murgos'a gidilecek ama arasında bir de Ulgo yolculuğu var, anlatacağım.

Vadi yolunda Brill'e rastlıyorlar yine, Brill ta en başından beri bunların etrafında ama bizimkiler iyi saklandıkları için Brill bir türlü bulamıyor bunları. Brill'in kavgasını izliyor bizimkiler ve adamın bir Dagaşi, yani gizli bir tarikatin üyesi olduğu ortaya çıkıyor. Fanatikler. Ctuchik ne isterse onu yapıyorlar ve profesyonel katiller. Bu sebeple bizim İpek, Brill'i hafife aldığı için kendine kızıyor. Bu ikisi arasında bir çekişme var, ikisi de birbirini sevmiyor. Kapışıyorlar da zaten, geleceğim oraya.

Belli oluyor mu bilmiyorum ama Maragor bir anıtlar ve harabeler kenti. Çağlar önceki tanrılar savaşında yıkılmış bir şehir, bir sürü acı çeken ruh var burada. Bu sebeple tayfanın büyücüleri, diğerlerini bir yarı uyku haline sokuyorlar. Maksat keçilerin kaçmasını engellemek.

Bu yolculuğun en önemli kısmı, Belgarath'ın Garion'la yaptığı konuşma. Evrenin gidişatını değiştiren, doğru anda ve doğru yerde ortaya çıkan bir etki. Bu etkiyle birlikte evrenin yolu ikiye ayrıldı, iki farklı kehanet ortaya çıktı. Eğer Garion doğru yerde ve doğru zamanda olursa bu ikilik tekrar tekliğe inebilirmiş. Büyük görev bu.

Yıkık bir şehirden geçerken Garion'un düşündükleri ilginç:

"Şehrin tek caddesi helezon şeklinde dolaşarak tam ortadaki yuvarlak meydana çıkıyordu. Garion tuhaf bir içgörüyle bu şehrin bir kadın tarafından tasarlanmış olduğunu fark etti hemen. Erkeklerin kafaları düz çizgiler halinde çalışıyordu, oysa kadınlar daha ziyade yuvarlaklarla düşünüyorlardı." (s. 61)

Buradan ilerisi için bir şey çıkar belki, sırf tespitin ilginçliği için bile altı çizilir.

Yıkık şehirlerden birinde Mara'yla karşılaşıyorlar, ağıtlar yakan tanrıça. Evlatları öldürüldüğü için sonsuz bir yasın içinde durmadan ağlıyor. Tayfaya yardımı dokunmuyor, hatta Ce'Nedra'yı istiyor üstüne. Zar zor kurtuluyorlar.

Aldur Vadisi biraz sıkıntılı. Dağlardan geçerlerken üşüyorlar, Brill'in adamlarından güçlükle kurtuluyorlar. Tanrıların zamanında yedikleri, içtikleri, güzel zaman geçirdikleri ve dünyayı yarattıkları bir mağarada dinleniyorlar, bu sırada Garion ölü doğan bir tayı canlandırıyor. Pol Teyze falan şaşkınlıktan böyle kalıyor, sonra uyarıyorlar Garion'u. Her şey denge üstüne kurulu olduğu için eğer bir can verilmişse onu yerine koymak sıkıntı yaratabilir. Bunu söylüyorlar ama küçük bir tayın canı çok bir şeyi değiştiremeyecek olduğu için sıkıntı çıkmıyor zannediyorum. Büyüyle ilgili bir konuşma da geçiyor Belgarath'la Garion arasında. İrade ve Söz diyor Belgarath, her şeyin temeli bu. Yine işte bir şeyi yok etmemesi gerektiğini söylüyor. Yani var olan bir maddeyi  yok etmek evrenin doğurucu anasına karşı bir hareketmiş, geri tepermiş falan. Çok mantıklı. Öyle höyy diye büyü yapmak yok, her şeyin bir mantığı var bu dünyada.

Sonunda Belgarath büyücü kardeşleriyle karşılaşıyor. Bu büyücülerin sahip oldukları kuleler de incelemeye değer. Bu saga, diğer saga'lar, neden büyücülerin kuleleri var? Göklere yakın olmak için mesela. Tanrılara en yakın varlıklar olarak kendilerini biliyorlardır belki. Belki büyüsel amaçlı. Belki mimari estetikleri o yönde gelişmiştir. İncelenmesi gereken bir mevzu. Neyse, ardından Aldur geliyor yanlarına. Belgarath'ta bir eğilip selam vermeler, "Usta," demeler... Büyü dünyasıyla ilgili bir önemli bilgi de burada geliyor:

"(...) 'Bir şey yaptığımızda gücümüzü çevremizden alırız. Mesela sen Çamdar'ı yaktığında ısıyı çevrenden topladın; havadan, topraktan, o civarda bulunan herkesten. O ateşi yakmak için herkesten biraz ısı aldın." (s. 124)

Dünyadan bağımsız bir şey değil yani bu büyü. Bir de şöyle bir şey var, Eddings mizah katmıyor pek. Yani karakterler arasında küçük espriler, durumla alakalı bir iki komiklik, o kadar. Başka bir şey yok. Çok nadiren var. Bir büyü çalışmasının ardından:

"'İt mi dedin?' dedi Belgarath şaşkınlık içinde.
'İt de, dedin.'
'İt de, demedim. İt dedim.'
'Devrildi işte. Ne dediğimin ne önemi var?'
'Bu bir üslup meselesi,' dedi ihtiyar sıkıntılı bir suratla. 'İt çok bebeksi oluyor.'
Garion halsiz halsiz gülmeye başladı.
'Yani bizim de bir haysiyetimiz var Garion,' dedi ihtiyar havalı bir tavırla. 'Öyle it, zıpla, hopla gibi laflar edip durursak bizi kimse ciddiye almaz.'" (s. 125)

Asdf, taktiklere gel.

Aldur'un hayır duasını alıp yola devam.

Ulgo diyarında mağaralara iniyorlar, her şey yerin altında. Kitapların giriş bölümlerinde efsanelere dayanan hikâyeler anlatılıyor, her kitabın hikâyesi o kitapla ilgili çok önemli bilgiler içeriyor. Mesela bu kitabın giriş bölümünde tanrı UL'un yaratılan ve umursanmayan biçimi bozuk, şekilsiz yaratıkları nasıl tebaası olarak kabul ettiğinden bahsediliyor. İşte bu mağaralarda UL'a tapan yaratıklar var, bir de vekilharç var. Bazı sapkınlar bu vekilharca çok kötü davranıyorlar. Bizimkiler ortamdayken duvarların arasından gelen UL, bu kötü davranan arkadaşların başı olan herife giderin kralını çekiyor, bizimki sıçızlayıveriyor oraya korkudan. Tabii Aldur'un selamını alan UL, dostu olan tanrının grubuna çok iyi davranıyor, aynı davanın savunucusu olduğunu söylüyor ve iyi şanslar dileyip köşesine çekiliyor. Ce'Nedra da geçici olarak tanrıyla birlikte orada kalıyor. Sonradan çok hayırlı bir iş olduğu ortaya çıkıyor bunun. O tanrının gider yaptığı Relg'e ihtiyaç var, adam kayaların içinden geçebiliyor ve bunun açıklaması da moleküllerini katı bir cisimden geçirebilecek kadar şey edebilmesi. Cthol Murgos mağaralarla dolu olduğu için arkadaşa ihtiyaç büyük.

Cthol Murgos'a geçtiklerinde bir bataklık var, orada biraz sıkıntı oluyor ama geçiyorlar. Sonra Rak Cthol'a giriyorlar, Ctuchik'in mekanı. Öğreniyorlar ki Ctuchik ve diğer bazı kötü adamlar, oralarda dolanan bütün batılıları öldürmek niyetinde. Savaş öncesi ortalarda casus dolansın istemiyorlar, bu yüzden katliam yapıp tazminat ödeyecekler. Bizim dünyamıza ne kadar da çok benziyor. Bu katliam dolayısıyla devriyeler geziyor, bizimkiler İpek'in bir tanıdığının çadırında gizlenirlerken İpek uzuyor, bu arada yakalanıyor. Kurtarıyorlar onu Relg sayesinde. En sonunda da Ctuchik bir mallık yapıp taşı yok etmeye çalışıyor. Kendi yok oluyor. Taşı ve masum çocuğu alıyorlar, kaçıyorlar. Bir de tünellerde Taiba adlı bir Marag kadınına rastlıyorlar. Kadın kölelikten kaçıp oraya sığınmış, iki çocuğunu Torak'a kurban etmişler. Belgarath binlerce yıldır bu kadını arıyormuş tayfanın tamamlanması için. Kehanetin, kendilerinin lehine olan kehanetin gerçekleşmesi için grubun tamamlanması çok önemli ve son adamı da buluyorlar galiba.

Bu kitap da böyleydi, bir sonrakine.