Hızlandırılmış kitap turuna hoş geldiniz. Kitap için Pinhan'a teşekkürler. Okuduğunuz için size teşekkürler. Yaşadığım için bana teşekkürler.
Alt başlık: Mitolojinin Psikolojik Yorumu. Rank, baba olarak gördüğü Freud'un yanından -ironik olarak- ödipal kompleksle alakalı çalışmasını bitirmeden ayrılıyor. Jung, Campbell gibi heriflerle birlikte arketipsel işlere bulaşan ilk araştırmacılardan biri.
Psikanaliz tabii, her türlü kaypaklığın başı ve bu kitaptaki kahramanları orta noktada birleştiren etken. Rank, giriş bölümünde farklı kültürlerdeki kahramanların söylencelerinde benzer temaların tekrarlanması hakkındaki üç görüşe değiniyor, sonrasında kahramanların yaşamlarını inceliyoruz, en sonda da psikanalitik bir çıkarım var. Evet.
İlk önce üç fikre bir bakalım, neler: Başta temel fikirler teorisi var. Kısacası aklın yolu bir, fikirler dünyanın her yerinde aynıdır ve tekrar ederler. Üstünde durulan bir teori. İkinci teori, Hindistan'da ortaya çıkan masalların temel özelliklerini koruyarak yayıldığını söylüyor. Özellikle yerli Almanlar, söylencelerin yayılmasında oldukça etkili olmuş. Üçüncüsü modern göç ve ödünç alma üzerine; en akla yatkın teori. Kulaktan kulağa diyoruz buna, tamamen dolaylı yollarla yayılan efsaneleri içeriyor. Üç teori de temelde birbirinden pek uzak değilse de iki eğilim ortaya çıkıyor, insanın yaratım sürecinde ortaya çıkan meyillerinde mi olay, yoksa dendiği gibi göçtür, harekettir, bu tür işlerle uzaklara götürülen kelamlar benzer şekillerde mi tınlıyor? Rank için birincisi daha makul, zira psikanaliz. Yaa. Rank'in inandığı bir diğer şey de mitlerin tamamen insan yapısı olarak ortaya çıktığı, sonrasında göklere ve göksel cisimlere yansıtıldığı.
Hızlandırılmış tur dedik, özeti geçtik: Suya bırakılan çocuk, çocuğu terk eden yüksek zümreden insanlar, çocuğu bulan alçak zümreden insanlar, çocuğun kim olduğunu keşfetmesi, ki bu keşif süreci ve daha fazlası Kahramanın Sonsuz Yolculuğu adlı magnifik (nöy?) kitapta bulunabilir, ilk ailesine dönmesi, dönmemesi, temelde hep aynı, heep aynı olaylar.
Neden kahramanların başına benzer olaylar gelir? Bunların bir anlamı var mıdır? Rüya tabirlerine bakacaksınız, orada bulamazsanız psikanaliz ellerinizden öper.
Son bölüm yukarıda saydığım olaylara psikanaliz çapında açıklık getiriyor. Çocukluk yılları, diyor Rank, sahip olduğu engin hayal gücü ve nevrotiklerin uydurmaçlığına en yakın zamanlar olması sebebiyle mitlerin yorumlanmasında da büyük öneme sahiptir. Su, sudan çıkma, sepet, kuruluk, doğumun ve terk edilişin sembolik ifadesi olarak geçiyor. Tufan mitlerini düşünelim; Tanrı/Baba öfkeli, göklerin çeşmesini kökledi, Nuh veya kahramanlar da teknede/sepette yırtmaya çalıştılar. Ne kadar da bağlantılı bir hadise! İsa Baba'sına terk edişinin sebebini sordu, Baba'nın cevabı ilahi bir sessizlik oldu. Ebeveynlere duyulan nefret, canlı kalabilen kahramanda büyüdü ve sonunda intikam olarak ortaya çıktı. Evden ayrılan evlat bambaşka biri olarak döndü, hatalar yaptı ve babasının hataları bu kez kendi yükü oldu. Yine de devrimci, değiştirici, isyancı olarak üstüne düşeni yaptı, babasına karşı çıkabilmeyi başarabildi ve Prometheus gibi lanetlenmediyse Kronos tarafından yendi.
Güzel, mitlere açıklık getirebilecek hoş bir kitap.
Sezin'imle kitap fuarında, Pinhan'ın standında Gecekuşu Kornelius nam über kitaptan 750 adedin depolarda çürüdüğünü öğrenip üzülüyoruz. Tam olarak şöyle oldu:
Utku: Dezö Kostalyani'nin -c/p yapmaya üşendim eheh- başka bir kitabını basmayı düşünür müsünüz? Bir tanesini bastınız, tadı damakta kaldı.
Pinhan: Depodaki 750 taneyi de satabilirsek neden olmasın?
Sonra bu kitabı alıyorum, vedalaşırken Pinhan'ın esas adamı kitabı aldığımız için teşekkür ediyor. Bir şey değiştirmeyecek belki ama bastıkları kitapları takip eden en az iki kişi olduğunu bilmelerini söylüyoruz. Sezin, üyesi olduğu kitap kulübünde sıra kendisine gelince Gecekuşu Kornelius'u seçiyor falan.
Pinhan gerçekten iyi, çok iyi bir yayınevi. Ağırlıklı olarak felsefe ve psikoloji türü kitaplar basıyorlar, ara ara böyle güzel metinleri bastıkları da oluyor. Keşke ağırlığı buraya verseler ama şikayetçi değilim, sundukları hizmet gerçekten kaliteli.
Yazarın Türkçeye çevrilen ilk kitabı. Helle Helle oldukça minimal bir anlatı sunuyor, gerçekleşen onca olayın içinde belli bir düzen, anlam arayan okuru zorluyor. Kitap, sıkı ve dikkatli. bir okuma gerektiriyor.
Fena halde Kalecinin Penaltı Anındaki Endişesi'ne benzetiyorum. Bu endişe anlatı boyunca sürüyor, sağa mı sola mı? Yoksa hiçbir şey yapmadan öylece durmak mı? Determinizm ve özgür irade paradoksu nanesi, iki kitabın da temelini oluşturuyor. Yaptığımız şeyleri ne ölçüde kendi isteklerimizle biçimlendiriyoruz, ne ölçüde gelişigüzel yaşıyoruz, mesele bu. Sadece kalecilerin endişesi değil bu, topun başındakilerin endişesi de. Bu kitabın esas kızı Dorte'yi topun başına koyabiliriz. KPAE'de adamımızın sürüklenişini Dorte sağlayabilir, özneler yer değiştirmiştir. Hepsi bir anın içindedir, kitabın şimdiki zamanda yazılması gerekliliği bunu imler. Tek bir an, yaşamın tek bir ana indirgenmesi, genele ışık tutacak ölçüde yoğunlaşmış bir kurguya kapı aralar.
Anlatı bir kapının eşiğinde başlar ve yine orada biter. Bir eşiğin iki farklı zamanda hiç değişmemiş, zaman hiç geçmemiş gibi algılanması, şimdiki zamanın geçmişten geleceğe sonsuza dek sürdüğünü sezdirmek ister. Aziz Augustinus, Hopiler, zaman hakkında kafa patlatırken aynı durağa uğrayıp devam etmişlerdir. Çocuklukta zamanın oldukça yavaş akıp yetişkinlikte dörtnala gitmesinin sebebini keşfedilecek bir dünyanın var oluşuna bağlayan görüşü beğenirim. Önünüzde sonsuz sayıda ihtimal var, üstüne keşfedilecek bir dünya sizi bekler. Çocukluğun bilişsel yapısı, yeni keşiflerin yaşandığı anları olabildiğince korur ve bu da zamanın daha ağır akmasına yol açar. Dünya keşfedildikçe kaydetmeye değer yeni şeyler bulamayan zihin, açlığının ürünü olarak zaman algısını çarpıtır ve hızlandırılmış bir gösteri sunar. Bu açıdan Truman'ı 30 yaşında gösteren 90'lık bir ihtiyar olarak görüyorum:
Young Truman: I like to be an explorer, like the great Magellan. Teacher: [rolling down a map of the world] Oh, you're too late. There's really nothing left to explore.
Bundan daha büyük bir cinayet olamaz. Stephen King, internete yeni düşen radyo konuşmasında çocukluğun kendine has dünyasının zamanla yittiğini ve yazılarını iyi kılan şeylerden birinin bu duyguyu hatırlayabilmesi olduğunu söyler. Bu duyguyu unutabiliriz veya Truman'ın kötü olan çevresinin benzerine maruz kalarak kaybedebiliriz, ne kadar hatırlarsak da yaşadığımız anları o kadar canlı tutabiliriz. Konuyu çok dağıttım, toparlayayım; Dorte, ailesinin umduğu gibi Kopenhag'da değil, onun için tutulan evde yaşamıyor, üniversiteye devam etmiyor, dört erkekle yatıyor ki biri sevgilisinin kuzeni, diğeri komşusunun erkek arkadaşı, kendisinden beklenen hiçbir şeyi yapmıyor. Sadece yaşıyor. Kavun alıyor, kavunun çok hüzünlü olduğunu düşünüyor ve kavunun hüznüne ortak olmamak için meyveyi aylarca camın önünde bekletiyor, selam verdiği adam kendisini görmeyip yoluna devam ediyor. Kitap kulübünde tanıştığı bir kadının davetine icabet ediyor ve orada şöyle bir diyalog ortaya çıkıyor:
"'Ben bu konuda sizinle aynı fikirde değilim,' dedim, 'bazen olacak şeylerin önüne geçemezsiniz. Oluverir.' 'Evet,' dedi kız, 'gerçek hayatta öyledir. Ama biz burada kurmacadan bahsediyoruz.'" (s. 160)
Kurmaca yeniden kurulabilir, yaşam da öyle. Salman Rushdie'nin Midnight's Children nam kitabında bu kurmaca/gerçek ikiliğinin/birliğinin akla zarar bir irdelenişi var, gerçeğin ne olduğunu unutturacak nitelikte. Knausgaard da benzer bir şey söylüyor aslında; her şey hatırladığımız gibidir. Dorte içinse her şey yaşadığımız gibidir, her şey olur. Bu sadece bir ihtimal ve zaman meselesidir.
Pinhan'a çok teşekkürler, umarım bu kitap iyi satar da yazarın diğer kitapları da çevrilir.
Çok öznel bir hadiseyle başlıyorum. İntiharı rasyonelleştirmiş, her zaman aklının bir köşesinde tutmuş, tanıdığı insanlardan evinin eşyalarına kadar eklemlemiş insanlar için muhteşem bir bölüm var, şimdiye kadar hiç böylesi bir "Hah!" duygusu uyanmamıştı bende.
"Bu dünyanın saçmalıklarıyla tatmin olmayan yüce ruhların keder ve sıkıntısı, kuşku ve korkusu, başka bir yurdun, bilim ve kudretten daha yüksek bir görevin, nihayet, İnsanoğlu'nun gelip geçici büyüklenmesinden ve kadınların zayıf büyülerinden daha sonsuz bir şeylerin varlığını seziyor olmalarından başka bir şey değildir." (s. 95)
İki öykü var, ilki aşk ve ölüm/intihar üzerinedir. Alıntıladığım bölüm yaşamın aşkla bir olduğuna, devamında yaşam coşkusunun daha ötelere duyulan arzuyu tetiklediğine, melankoliye ve varoluş acısının bir çeşitlemesine dair.
Baştan başlamak daha iyi olacak.
Alarcón, İspanya'ya geç uğramış Romantizm'in neferlerinden biri. Söyleyecek büyük sözleri olan adamlardan. Gençliğinde hukuk ve teoloji eğitimi almış. Borges'ten: "Aldığı eğitim, tüm esaslı eğitimler gibi, kendi kendini eğiten birininki kadar tutkulu ve başına buyruktu; manastır kütüphanelerinin tasfiyesi, asla tatmin olmayan merak duygusunu gideriyordu." (s. 5) Borges, yazarı çocukluğunda okumuş ve kaybolup gitmesine gönlü razı olmamış. Zamanında hemen her yazdığı fırtınalar koparan Alarcón'un en sevdiği yazarlar Dumas, Hugo ve Balzac. Anlatımı bizim Ahmet Midhat Efendi'nin üslubuna yakın; yazarın anlatıcıdan bağımsız sözleri araya giriyor, zengin bir betimleme gücü var.
Ölümün Dostu adlı ilk öykü bir çiçek dürbünü gibi renkli, Borges'in dediği gibi kurguyu bozacak uyumsuzluğa müsait, ikinci bölümüyle toparlayan bir yaşam-ölüm-aşk öyküsü. Romantik yazarların sıfırdan yarattığı soylu karakterlerinki gibi, sahip olduklarına karşı ödemesi gereken bedelin ölçüsüyle alakalı.
İlk bölümde Gil Gil'in ayakkabı imalatçısı bir ailenin çocuğuyken dibi görmesi, ailesinin ve koruyucusunun ölümü, çektiği sıkıntılar ve Ölüm'le dost olması sayesinde nasıl zirveye çıktığı anlatılıyor. Gil her şeyini yitirmişken cebinde bir zehir buluyor ve ağzına atmaya hazırlanıyor, o sırada omzuna soğuk bir el dokunuyor ve Ölüm ortaya çıkıyor. Gil Ölüm'ün dostu olarak özel güçlere kavuşuyor ve doktor olarak kraliyet ailesine yardım eli uzatıyor. Dumas'nın romanlarındaki gibi bir yükseliş. Ölüm'ün eğitiminden geçerken bütün bilimlerin, duyguların, arzuların doğasını keşfediyor, bir tek Tanrı'nın gizemi gözlerinden uzakta duruyor. Adamımız Tanrı'nın erişilmezliğine, anlaşılmazlığına ve sonsuzluğuna büyük bir hayranlıkla bakıyor.
Bunu Neil Gaiman Sandman'de anlatsa muhteşem bir şey ortaya çıkardı.
Soylularla olan ilişkiler, Ölüm'ün katakullileri derken Gil, çocukluğunda aşık olduğu kızla bir araya geliyor. Ölüm, kızı ya Gil'in, ya kendisinin kolları tarafından sarılacağını söylüyor, Gil duruma isyan ediyor ve ölümle bir daha karşılaşmamak için ölümden muaf olduğunu, Tanrı isteyene kadar ölmeyeceğini düşünüyor. İşte bunu Gaiman da düşünüp Sandman'in ilk cildine koymuştu. Neyse, Gil ve Elena Ölüm'ün bilmediğini düşündüklere bir yere gidiyorlar ve orada yaşıyorlar. Ne ki Ölüm Tanrı'ya bağlı ve farklı amaçları var, tekrar ortaya çıktığında gizem de çözülüyor.
Anlatmayayım, What Dreams May Come misali bir sonu var öykünün. Bazen kazandığımızı düşündüğümüzde kaybederiz, bazen de tam tersi. Ölüm ve hayatı anlamak için bütün yeryüzünü anlamak, bunun için kendimizi anlamak ve berrak, kristal parlaklığında bir bakışa sahip olmamız lazım. Öykünün anlattığı kısaca bu. Uzun Boylu Kadın: Stephen King'in bu kitaptan esinlenme olasılığı nedir?
Kabuslar Pazarı adlı kitapta King'in küçük bir çocukla alakalı sinir bozan bir öyküsü vardır. Anlatıcı bu çocuğu öldürmüştür çünkü bu çocuk anlatıcının çocukluğundan beri her felakette ortaya çıkmakta, anlatıcıyla dalga geçmektedir. Sonrasında anlatıcının avukatına da musallat olacaktır, bir açıdan lanet kişiden kişiye geçer.
Uzun Boylu Kadın da böyle, bir miktar daha korkutucu tabii. Ölümlerin ardından ortaya çıkan bir ucubedir aslında, her seferinde adamımızın arkasından gelir, yelpazesini sallar ve çarpık ağzıyla kahkaha atar. İlk seferde adam kadının kendisini takip edip etmediğinden emin olamaz, arkasını dönüp bakmaya korkar ve döndüğü anda kadının hemen arkasında olduğunu görür falan, bu arkaya bakıp bakmama olayı çok korkunç. Mitolojide ne yiğitler, ne hanımlar heba olmuştur bu yüzden.
Bir de hikâye içinde hikâyenin de içindeki hikâyedir bu, üç katmanlıdır. Bunu anlatan adam, gece vakti bir ateşin etrafında toplanmış beş kişiye hitap eder. Pozitivist, bilimin yolundan şaşmayan bir adamdır ve anlattığı hikâyeyi dinleyicilerinin yorumlamasını ister. Alarcón'un halk söylencelerinden faydalandığı söylenir, belki de hikâye anlatıcısı olarak öyküye kendini koymuştur, kim bilir.
Babil Kitaplığı'ndan nefis bir kitap bu, deli tavsiye ediyorum.
* Coen Biraderler için biçilmiş kaftan. Fargo izler gibi okunur. Karakterler bu ikilinin filmlerinden fırlamış gibidir, tabii kronolojiye bakarsak tam tersi.
* John Kennedy Toole, güzel bir akademik kariyeri sürdürürken yazdığı iki roman pek sallanmayınca 32 yaşında intihar ediyor. Annesi, Alıklar Birliği'ni edebiyat dersleri veren Walker Percy'ye götürüyor. Adamın niyeti kadını def etmekken kitaba tutuluyor ve basılmasını sağlıyor. Pulitzer falan derken kitap kopup gidiyor. İlk kez ölü bir yazar kazanıyor bu ödülü, büyük olay. Biraz da ironik, zira Ignatius J. Reilly'nin ıstırap annesi aslında Toole'un annesinden aparma. Sonlara doğru Ignatius kirişi kırarken yazdığı kitabı da yanına alıyor ki annesi o kitaptan servet kazanmasın. Kurguda her şey iyi işlese de gerçekte öyle olmuyor. Elde bir adet intihar varken hiçbir şey iyi gitmez.
* Ignatius, Percy'ye göre şişko bir Don Kişot, gaz dolu bir Bakunin, yaşama uyduramayacağı katı mantığıyla devrimci, uyumsuz, lanet, her ideolojiye düşman bir arkadaş. Zamanında üniversitede okumuş, çıkıntılıkları yüzünden orada barınamamış ve annesinin evine dönüş yapmış. Babadan kalan az buçuk maaş Ignatius'ın ıvır zıvırlarına gidiyor, çalışma hayatına son derece uzak olduğu için adamımızın böyle bir problemi yok, ta ki annesiyle birlikte kaza yapana kadar.
* Hikâye kapalı bir sistemdeki birkaç karakterin üzerinden şekilleniyor ama başat olan Ignatius tabii. Bu karakterler üzerinden sıkı giydirmelere denk gelebilirsiniz; kolluk kuvvetleri, sosyal yaşam, Amerikan Rüyası, tüketim toplumu, eşcinseller, eşcinsel olmayanlar, tahakküm kurmak isteyenler, tahakküme karşı koyamayan işçiler, protesto yöntemleri, nasibini almayan pek az şey vardır.
* Ignatius ve annesinin yarattığı kaostan bir polis memuru, yaşlı bir adam, bir bar sahibi ve çalışanlar etkilenir, hikâyenin içine çekilirler. İlk bölümde anneyle oğulun özgün ilişkisine yakında göz atma şansı buluruz. Anne, oğlunun odasından çıkmamasına çözüm bulamadığı gibi bu modern çağ filozofuyla nasıl baş edeceğini de bilmemektedir. Ignatius'ın neyle uğraştığı hakkında hiçbir fikri yoktur, birbirine çok uzak iki yaşam kısaca. Neyse, bardan çıkıp evlerine döneceklerken kaza yaparlar, tazmin etmeleri gereken bir miktar parayı bulmak için annesi oğlunu iyice sıkıştırır ve Ignatius işe girer, işçileri patronu hacamat etmek için örgütler falan. Domino etkisi; birçok olay diğer birçok olayı tetikleyecektir.
* Myrna Minkoff, Ignatius'ın üniversiteden aktivist arkadaşı. Cinselliğin Ignatius'ı özgür kılacağını söyler ama Ignatius için tabudur bu. Mastürbasyon yaptığı kısım üstü oldukça kapalı anlatılır, yine de adamın aklına hayvanları getirdiğini -at mıydı, domuz muydu neydi- öğreniriz. Minkoff'u birçok kez reddetmesinin altında kendine has cinselliği yatmaktadır. Aralarındaki ilişki, Percy'nin dediği gibi son derece orijinal, zira mektuplarında birbirlerinin fikir hayatını etkiledikleri gibi hakaretler, aşağılamalar eksik olmaz. En sonunda Ignatius'ı kurtaran da Minkoff olur gerçi.
* Diyaloglar, karakterler... Tartışmalarda söylenen tehdit cümleleri, hak arayışının günümüzde nasıl tehdit haline girebildiğini gösterir. Tutuklanmak üzere olan bir adamın haykırışı: "'Ben New Orleans Eğlence Müdürü'nün desteklediği Altın Çağ Kulübü'nün üyesiyim.'" (s. 17) Güldüm, iyiydi. Ignatius da en ufak bir olumsuzlukta avukat ordusunu harekete geçirdiğini, muhatabının büyük miktarlarda tazminat ödemeye mahkum olacağını söyler falan. Aşırı tepkilerinde de güldüm bayağı; mesela fabrikada çalışırken yere düşüyor ve şöyle bir şey söylüyor: "Zannediyorum bacaklarımı kırdım, hemen mahkemeye gidip tazminat davası açacağım!" Diyaloglarda Hüseyin Rahmi tadı var, çok hoş.
* Kısa tutuyorum, özü bırakıp gidiyorum: "Piers'i bekleyen şeyler ölüm, yıkım, anarşi, ilerleme ve özgelişmeydi artık. Kötü bir gelişmeydi bu: Şimdi İŞE GİTMEK gibi bir sapkınlıkla karşı karşıyaydı." (s. 42)
Önsözde Borges'in odaklandığı iki nokta var; Kafka'nın piromanik düşü ve öykülerinin izlekleri.
Vergilius ve Kafka eserlerinin yakılmasını istedi, dostları bu işi yerine getirmediler çünkü eserlerin sorumluluğunu almak istemediler. Turgut Uyar'ın Çocuklarıyız nam kitapta, Uyar'ın şimdi adını hatırlayamadığım çocuklarından biri, Turgut ve Tomris Uyar'ın birbirlerine yazdıkları mektupları Turgut Uyar'ın vasiyeti doğrultusunda, elleri titreye titreye yaktığını anlatıyor. Ölümle kaybolan bir dünyadan parçalar... Özeldir, merak uyandırır ama anıların sahiplerinin tasarrufundadır. Yaşananlar sadece yaşayanın zihninde kalır, anlaşılabilir bir tercih. O çocuğun yüklendiği sorumluluk çok büyük.
Yakma mevzusunda yazarların istediklerinin belki de bu sorumluluktan kurtulmak olduğunu söyler Borges, Kafka için öykülerinin bir inanç eylemi olduğunu ve Kafka'nın, okurların inançlarının kırılmamasını istediğini belirtir. Tanrının kaotik evreniyle insan arasındaki ahlaki ilişki bu öykülerin merkezindedir, buradan iki izleğe ulaşılır: İtaat ve sonsuzluk. Bildiğim kadarıyla Kafka'nın dilimize çevrilmiş iki biyografisi var, ikisinde de çalıştığı kurumların ve baba-oğul ilişkisinin Kafka'nın dünyasının büyük bir kısmını oluşturduğu anlaşılıyor. Bürokrasi, öykülerde sonsuza kadar sürmeye mahkum çabalar, sonu gelmez davalar ve ulaşılamayan şatolar olarak görülür. İtaat ise bu sonsuz çabanın katalizörüdür; yapılacak iş için gereken enerji, yaratılan dayanılmaz durumlardan çıkmaya çalışmak için kullanılır ve itaat, koşulsuz itaat, Prometheus gibi tekrar tekrar deneten, yenilgilere, daha iyi yenilgilere yol açan itaat, yaşamın diğer bütün parçalarını emerek insanı sadece çabalayan bir makineye dönüştürür. Kafka'nın anlattığı insan kabaca budur.
Akbaba: Ayaklarını yiyen akbabaya karşı savunmasız duran adamımız, kendisine yardım etmek için tüfeğini almaya giden adamla konuştuktan sonra akbabanın havalanıp boğazına saldırmasını izler. Akbaba ölümcül bir yara açar ama adamın yarık boğazından çıkamaz. Adam bunu bildiği için mutludur, kendisine saldıran varlığın da öleceğini bilir. İntikam için can vermek, ressentiment türü bir duygunun ürünüdür.
Açlık Sanatçısı: Yer değiştiren izleyici ve yoksunlukların insanlarda yarattığı tahribat/etki üzerinedir. Açlık sanatçısı, aç kalarak sanatını sergiler ve insanların bu performans karşısındaki tutumları inceler. Açlığın ne olduğunu belki hiç bilmeyecek olan insanların karşısında kendisi izleyici olur, kanal iki yönlü çalışır.
Adamımız açlığının, performansının zirvesindeyken izleyicilerin müdahalesiyle sanatını sona erdirmek zorunda kalır. Bu, Kafka'nın çıkmaz sokaklarından biridir; performansın zirve noktası olan ölüm, performansın sunulduğu insanlarca engellenir ve gösteri hiçbir zaman tepe noktasına varamaz.
Açlık sanatına duyulan ilgi azaldığı zaman sanatçı bir sirkte çalışmaya başlar, ölmeden önce müdürle yaptığı konuşmada sanatına hayranlık duyulması gerektiğini söyler, ardından tam tersini. Açlık yaşamının bir parçasıdır ve yaşamın parçaları sanat niteliği taşımaz, iddiası bu yöndedir. Ölür, yerine bir panter konur ve pantere her türlü yiyecek verilir. Açlık sanatının zıddını sergiler panter, daha çok ilgi çeker. Ölüme dair olan sanat yerine yaşamı içeren sanat ilgi çeker. Oysa ikisi de bir noktada çakışır; panter ölümün kendisi demektir, besinlerini sağlamak için onlarca canlı öldürülür ama insanların gözünün önünde yaşanmadığı sürece ölüm göz ardı edilebilir.
İlk Dert: Sonsuz olasılıklardan en kötülerinin gerçekleşmemesine rağmen farkına varılması üzerine bir öyküdür. Trapezci, tek trapez yerine iki trapez kullanmak ister, şimdiye kadar sergilediği performansların aslında ne kadar tehlikeli olduğunu anlar, patronu da bu tehlikenin farkına varır ve trapezcinin gözyaşlarını paylaşır. Sanatçının yüzünde beliren ilk çizgiler, farkına kolaylıkla varılmayan potansiyel faciaların ürünüdür.
Bir Melez: Hamam Böceği Adam'ın sahibi, hayvanını bütün garipliğine rağmen öldürmez, beslemeye devam eder. Bir yaşamı yok etme sorumluluğuna sahip olmak istemediğinden hayvanını yaşamaya mahkum eder. Gündelik yaşamda hangi kimliklere bürünürsek bürünelim, hangi ucubeye dönüşürsek dönüşelim, sonumuz başkalarının elinden gelmeyecek.
Şehrin Amblemi: Babil Kulesi'nin inşaatında çeşitli etnik kökenlere sahip insanlar çalışıyor. İş bir nesilde bitirilecek gibi değil; teknoloji sürekli ilerliyor ve kuleyi daha iyi yapmak için birçok yöntem ortaya çıkıyor. Hep daha iyinin, etnik grupların arasındaki savaşın biteceği günün özlemi, Babil'i bir işçi kentine dönüştürüyor. Kent büyüyor, kule bitirilemiyor ve amblemdeki yumruk, bu saçmalığın son bulacağı zamanı simgeliyor.
Gündelik Bir Kafa Karışıklığı: Tam Kafka'nın kalemi, bir buçuk sayfalık nefis bir öykü. Calvino'nun -yanlış hatırlamıyorsam- Zor Sevdalar kitabında mevzuyu derinleştiren bir öyküsü var. Kısaca Şu: A'nın B'yi bulması gerekiyor. B bir devlet dairesinde memur. A, B'yi görmeye gittiğinde B'nin aynı amaçla A'nın evine gittiğini söylüyorlar. A eve dönmek için acele ediyor, eve geliyor, daireye dönüyor ve birçok kez karşılaşabileceklerken bu hiç gerçekleşmiyor. Öncelikler hakkında bir öykü diyebiliriz, öncelik iyi belirlenmediği müddetçe boş yere çabalanacak.
Bir bu kadar öykü daha var, hepsi şahane ama Çin Seddi Yapılırken özel bir dikkati hak edecek nitelikte. Babil'deki duruma benzer bir hadise; düşmanın sonsuz ordusu, sonsuz bir duvarın yapımıyla sınırlandırılmaya çalışılıyor ama bu çaba sonsuz nesiller, sonsuz uzaklıklar boyunca sürecek. Baudrillard bu meseleyi çok iyi ele alabilirdi, simülasyon evreninde gerçek çabaların değersizliği ancak bu kadar güzel anlatılabilirdi. Gerçi kendisi Borges'in döngülerine atıf yaparken iş Kafka'ya da dokunur sanıyorum.
En son Şato'yu okumuştum, lise bitmek üzereydi. 10 yıl önce. 10 yıldan sonra okuduğum ilk Kafka oldu, devamını getireceğim. Kafka'ya başlamak için iyi tercih. Kitaplığı basmaya başlayan Kırmızı Kedi'ye de sonsuz teşekkür.
Dokunma Dersleri insanlarda bırakılan izleri tertipliyor. Ten konuşur, söz söylenir, gözler ayrılır ve hikâyeler belirir, hatta geriye kalanlar sadece bu hikâyelerdir. İnsanların gizlemek istediği yaralara dair, ulu orta kanayarak yaşayanlara dair öyküleriyle Yalçın Tosun'un anlattıkları queer'i, toplumun dışladığı insanları da içeriyor. Yazarın bir gediği doldurduğu söylenebilir; cinselliğin kolaylıkla etiketlenip rafa kaldırıldığı bir kültürde yaftalardan kurtulmanın gerekliliği, Carver'ınkilere benzer bir griliğe sahip karakterlerin bilinmeyen, dışarıdan görülmeyen, durmadan ağrıyan ötekiliklerinde kendini gösteriyor. Öykülerdekiler tanımlanmadan muaf, incelikleriyle bağlantılı bir kırılganlığı taşıyan insanlar. Her şey bir yana, Tosun'u özellikle bu açıdan, büyük yaraları belli belirsiz sezdiren anlatısı bakımından oldukça başarılı buluyorum.
Tosun, derslerini kendine has anlatım tekniği olarak gruplara ayırmış. Dört grup altında beşer öykü. Arzuyu Örtüsünden başlıklı bölümden:
Damdaki: Damda birlikte uyunan arkadaşa güzellemedir. Bir umutla davet edilen arkadaş atlayıp gelir, gökte yıldızlar sayılır, ayran aşı dolapta beklemektedir. Annenin şahit olduğu uykudan hışımla uzaklaşması, karakterlerin cinsiyetsizliği -yahut sevdanın ayrımsız, her şeyi kapsayıcı özelliği- öykünün çatısıdır.
Yaralı Bir Kaplan: İki ötekinin birbirini bulmasıdır, açılan ve kapatılan yaralardır. Albinoyla kız-erkeğin yakın arkadaşlığı, kişiliklerini oluşturan ayrıntılarla biçimlendirilir ve çocukluğun yalın sevgisi kadar öfkesi de kendini ortaya koyar. Orasının gerçekten beyaz olup olmadığını soran çocukların ardından kız-erkek de aynı soruyu sorar. Kırılma anıdır bu; albinonun tek dostuyla arasına bir duvar örüp örmeyeceği belli olur. Albino kalbini soğutmaz, kendini tamamen açabileceği tek insana güvenir ve pantolonunu indiriverir. Gözyaşları kırılganlığıdır, ruhunun bir parçası kırılmıştır ve arkadaşından da geçemediği için kırığının arasından görülenleri gösterir. Özüdür bu.
Bir Kocanın Gizli Defterinden: Tosun'un en Carver öyküsü bu olabilir. Eşinin aldatmasını bekleyen bir adamın kendini tanıyamaması üzerinedir. Televizyonda o sarı oğlanın çıktığı her gece kadının tırnakları adamın sırtında gezinir. Adam kendini sarı oğlanın yerine konmuş olarak duyumsayınca seviştikleri sırada aynada devinimlerini izlediği adamın kendisi olduğunu da anlayamaz bir süre. Varlığını duyumsayamayandır o artık, sevginin eş öznesi olarak göremez kendini. Aynada kendini tokatlaması için şarkı hazır:
Bir iki şey daha yazacağım, not almışım. Eve gelen telefonlar adamı işkillendirir ve Calvino'nun pek sevdiği aşırı yorumlamalara kapı aralar; adam kadının nihayet aldattığını düşünür ve kadına kimin telefon ettiğini sormak ister ama kadının da bunu beklediğini düşündüğünden böyle bir şey yapmaz. Kadın öylesi başkasıdır ki adam bir replikasını kadının yerine geçirmiştir. Nihayet kadın eski sevgilisinin aradığını, ona evlendiğini söylediğini anlatır. Küçük bir zaferdir bu, hiçbir yere götürmeyen ama ilişkinin devamını sağlayan zaferlerden biri.
Kendini yitirmeyi Will Self'in kitaplarından birindeki bir öyküyle benzeştirdim. Adamın saplantısı kandır, marketten aldığı etlerin kanlarını emmeye ve canlılara kan bankası gözüyle bakmaya başlar. Bu sırada karısına yalan üstüne yalan söyler, ta ki bir gün yakalanana kadar. Sonrasını bilmiyoruz, yakalanma anında kadının özdeşim kurma yeteneği her şeyi belirlemiştir sanırım. Böylesi bir şeyle özdeşim kurabilmek yaşama dahil, her şey mümkün. Bir de Kundera'nın muhteşem öyküsü Otostop Oyunu'nu anmamak olmaz. Homoeroticus: İki anlatıcı; genç ve yaşlı adam üzerinedir. Karşılaşmalar, erotizm ve birinin bıraktığı sıcaklığın diğerinde sürmesi üzerine güzel bir öykü.
Sıcak Sandalye: Tiyatro kursundaki hayalet öğrencilerden birinin yaşamının en güzel anını ortaya koyması ve yitirdiğinin acısıyla ağlayarak mekanı terk etmesi üzerinedir. Mekan her hafta düzenli olarak görülür, kişiler her hafta sadece o mekanda var olur ve ilgiyle izlenen sessiz bir yaşamın sahneye çıkıp kolaylıkla yok olabileceği, acılarının bir insanı ortadan kaldırabileceği anlatılır.
Bu kadar, geri kalan üç gruptan okur sorumludur. Drama Queen'i okurken Sylvia Plath'i hatırlarsanız bir yorum bırakırsınız.
The Black Heart Procession'ın gelmesi şerefine. Biletinizi alın, kara adamlar geliyor.
Poe hakkında yazılan kitaplardan biraz farklı bu. Weiss, akraba ilişkileri sayesinde Poe'nun yaşamını olabildiğince yakından izleyebilmiş ve yazarı tanıdığı kadarıyla anlatmış. Objektiflikten pek nasibini almamış ne yazık ki. Spekülasyonlar, aşırı yorumlar almış başını gitmiş ama kitabı ilginç kılan da bu; büyük yazarın etrafına örülmüş mitsel perdeyi gördüğümüz gibi perdeyi aralayabildiğimiz anlarda gerçek Poe'yu da sezebiliyoruz.
Arka kapakta yazarın Poe'yu bir komşu sıcaklığıyla anlattığı yazıyor. Poe'nun etkileyiciliği yazarı da etkilemiş diyebiliriz, okura notunda olabildiğince tarafsız bir yaklaşımı benimsediğini söylese de gerçek tam olarak böyle değil, yorumu okura kalsın. Evler üzerinden gidiyor Weiss, Poe'nun yaşadığı evleri, mahalleyi anlatıyor ve taşınma/yerleşme vasıtasıyla kurulan ilişkilerle anlatıyı derinleştiriyor.
Bildiğimiz kısımları hızlı geçeceğim, yazarın annesi ve babası tiyatro oyuncusu. Avrupa'yı da kapsayan turnelere çıkıyorlar, hızlı bir hayatları var. Baba veremden ölüyor, anne de oldukça hasta, bu yüzden çoğu oyuna çıkamıyor. Çocukların kaldıkları yerler son derece sağlıksız, anneyi ölüme götüren bataklık hummasına, sıtmaya bu odalarda yakalanıyor.
Annenin üyesi olduğu tiyatro topluluğu, aileye yardım amacıyla bir oyun düzenliyor ve oyunun reklamını yapıyor. John Allan ve Bay Mackenzie, ikisi de Poe ailesinin geleceğinde mühim işler yapacaktır, oyunlar oynandığı sırada Edgar'a ve kardeşlerine bakma görevini üstleniyor. Kaderin oyunu; Edgar, Allan ailesine düşüyor, kız kardeşi Mackenzie'ye. Mackenzie ailesi bu durumdan ötürü sonradan çok hayıflanıyor, keşke Edgar'ı da alsaydık diyorlar ama artık çok geç, Edgar Allan familyasının bir üyesi haline çoktan gelmiştir.
Kıyısından dönülen bir facia da var; annenin ölümünden altı hafta sonra Richmond Tiyatrosu yüksek sosyeteden seksen kişiyle birlikte yanıyor. Bayan Allan o gün oyunu izlemek için çok ısrar etmiş ama Bay Allan itiraz edip aileyi yılbaşı ziyareti için şehir dışına çıkarmış. Küçük Poe'nun hayatı kurtuluyor, eserlerinin de.
Bay Allan o zamanlar otuzlarının başında, maddi durumu oldukça iyi bir iş adamı, İskoç. Evleri gayet güzel. Yardımsever insanlar. Her şey güzel görünüyor ama aşırı duygusal, sevgi açlığı çeken bir çocuk, ruhundaki boşlukları korkularıyla dolduruyor. O yıllarda edindiği mezarlık, umacı, hayalet korkusu hayatı boyunca peşini bırakmayacak. Sevdiği kadınların -başta annesinin- ölümünün ardından duyduğu özlem, ölüm korkusu, çürüme fikri yazarı zıt kutuplara ayırıyor. Sevdiği ve nefret ettiği şeylerin bir noktada birleşmesinin üstesinden gelmesi ancak yazdığı müddetçe mümkün oluyor. Alkolle tanışmasının da çocukluğuna denk gelmesi etkiyi artırıyor, anne ölmeden önce çocuğa tatlandırılmış cinli suya batırdığı ekmekleri yediriyormuş. Bravo, süper taktik.
Edgar gençliğinde iyi bir eğitim alıyor, yazarın takip edemediği beş yıllık kayıp zamanı Ackroyd'un kitabından izlediğimiz kadarıyla İngiltere ve İskoçya'da Poe çok iyi bir öğrenci, derslerinin çok iyi olmasının yanında sporla ilgileniyor. Çok iyi bir yüzücü, iyi bir atlet. Bunun yanında ABD'ye döndükten sonra özel ders de alıyor. Bay Allan'ın her hatasında çocuğu yalnız bırakmakla tehdit etmesi bütün bu çabayı yerle bir ediyor; Weiss'a göre bu tehditlerden sonra Poe babasından bağımsız bir yaşam düşünemedi ve bu yüzden çok acı çekti. Sonraki dönemlerde eve yolladığı mektuplar son derece kasvetli. Babanın koruyuculuğu olmadan Poe'nun işi çok zor ve babanın yardım etmeye pek niyeti yok. Çocuk kendi ayakları üzerinde dursun istiyor ama gereken özgüven çocuğa kazandırılmamış. Bir örnek: Poe iyi bir tiyatro oyuncusu ve gittiği okulda oynadığı oyunlarda son derece başarılı ama Bay Allan, mevzudan haberdar olunca Poe'ya tiyatroyu yasaklıyor. Neden böyle bir şey yaptığını düşününce çocuğun anne ve babasının makus talihini düşünebiliriz, bir de Bay Allan'ın otoriter karakterini. Edgar'ı yönlendirmeye çalışıyor ama son derece sert bir dille, bu da bir noktada geri tepiyor.
Korkular bitmek bilmiyor. "John Mackenzie Edgar'dan bahsederken okulda oldukça cesur biri olduğuna ama doğaüstü varlıklar yüzünden geceleri evde yalnız kalmaktan korktuğuna şahitlik ettiğini sıkılarak anlattı. Poe'nun çocukken en çok korktuğu şeylerin gece kapkaranlık bir odada yalnızken yüzünde buz gibi bir el hissetmek veya alacakaranlıkta uyandırılıp gözlerini kendisine dikmiş bir canavar görmek olduğunu söylermiş. Kendi hayal gücünün ürünlerinden o kadar çok etkilenmiş ki neredeyse boğulacak gibi olana kadar kafasını yastığın altında tutarmış." (s. 31) Poe'nun inancı son derece zayıf, korkularının üzerine gitmekte ilahi bir yardıma el uzatmıyor. Episkopal olduğunu söylemesine rağmen okul arkadaşlarının dediğine göre ulu bir gücün varlığına inanmasına rağmen İsa'yı ilah kabul eden doktrine olan inancını yitirmiş. Deist olabilir mi?
İlk aşk acısı yine bu dönemlerde. Arkadaşı Robert'ın annesi Bayan Stanard'a tutuluyor ve kadının ölmesiyle birlikte Lenore'ı yazıyor. Biyografi yazarlarının iddiasına göre Helen'a da aynı kişi için yazılmış. Poe için yazmanın büyüsü bu ergenlik dönemlerinde ortaya çıkıyor, acısını dindirmek için yazmaya başlıyor.
West Point'ten ayrılma sebebi, o zamanlar aristokratik okul yapısının Poe için hiç de uygun olmaması. Söylentilere göre komutanların hakaretleri Poe'yu askerlikten soğutmuş ve evlatlık olduğu için bu ayıbın askerlik hayatı boyunca yüzüne vurulmasından korkmuş. Sonuçta kendini okuldan attırması babasıyla arasındaki sallantılı ilişkiyi de bitiriyor. Yine söylentilere göre Bayan Allan'ın ölümünden sonra tekrar evlenen Bay Allan, ikinci eşinin Poe'yu istememesi yüzünden yapıcı davranmamış. Oğlunu bastonla kovalayıp evden attığı söyleniyor, bunun gerçek olup olmadığını bilmiyoruz ama Weiss'a göre tartışılır bir olay, zira Bay Allan baston kullanmazmış.
Evden temelli ayrıldıktan sonra hayatının en sefil döneminden geçiyor Poe; yersiz, yurtsuz, aç ve öyküleri beğenilmeyen bir yazar. Bir müddet böyle yaşadıktan sonra halasının kızıyla evleniyor. Virginia, Poe'dan oldukça küçük ve çocuksu. Aralarındaki ilişki hiçbir zaman anlaşılabilmiş değil, Poe'nun başka kadınlara aşık olmaya devam etmesinden eşiyle aralarında bir tür sevgi ilişkisi olduğunu söyleyebiliriz, fazlası değil. Hala, kızının 14 yaşında evlenmesiyle karşılaştığı kötü muameleye göğüs geriyor ve yeğeniyle kızının mutlu olmasından başka bir şey istemiyor. Yaptığı fedakarlıklar herkesin yapabileceği türden değil. "Aile her şeydir" anlayışı mühim.
The Raven... 1845'te yazılıyor ve Poe'nun da beklemediği büyük bir başarı kazanıyor. Tekrar tekrar gözden geçirilen bölümler, kelimeler, cümleler, kararsızlıklar ve diğer her şey, şiirin yaratılma aşaması için oldukça kilit bilgiler ve Weiss sağ olsun, bu şiire özel bir önem göstermiş.
Editörlük işleri, alkol, çöküntüler ve yükselişler Poe'nun geri kalan hayatını oluşturuyor. Eşi ölene kadar aşık olduğu kadınlarla ilişkileri daha çok dedikodulara dayalı bilgilerle ortaya çıkıyor. Bir noktaya kadar sadık Poe ama o nokta nerede yok oluyor, bilemiyoruz.
Ölümü şaibeli, bildiğim kadarıyla hala kesinlik kazanmış değil. Seçim zamanı gittiği bir bardan arkadaşlarıyla birlikte toplanıyor. O zamanlar seçim olayları dalavereli, tekrar tekrar oy kullandırılan, hiç oy kullandırılmayan, öldürülen, kaçırılan, hapsedilen seçmenler oluyor ve söylentilere göre Poe da onlardan biri.
Weiss, Poe'yu arkadaşları ve akrabaları üzerinden anlatmış, iyi etmiş bana göre. Bu kült yazarın hayatını merak edenler için birebir.