11 Temmuz 2017 Salı

Roger Vailland - Leyla ya da "Açgözlü Genç Kızlar"

Vailland'un kitaplarını Bilgi basmış. Hepsini almıştım ama okumak için zamanım olmadı. Bu kitaba kıyak geçtim, ilginç bir konusu var. 1932'nin İstanbul'u, cumhuriyetin çocukluk yılları ve dönemin burjuva yaşantısı 25 yaşındaki Vailland'un araştırmasının çerçevesini oluşturuyor. O sıralarda pek de sevmediği gazetecilikle uğraşan yazar için yeni bir dünya bu; Batı'nın yerleşik bürokrasisine, yenilikten uzak yaşamına bir alternatif. Batılılaşma çabasındaki bir ülkenin fotoğrafları birkaç bölümde inceleniyor; mimarisinden insanına, hemen her açıdan. Çevirmen Feridun Aksın, ön sözde metnin röportajdan daha farklı bir şey, kurmacanın da işin içine girmesiyle ortaya çıkanın bir nevi novella olduğunu söylüyor. Anlatıcının kendini merkeze oturttuğu bir kısa roman bu, modernleşme çabalarının tam göbeğinde bir Türkiye manzarası. Leyla'yı ve neslini de unutmamak lazım tabii.

Peyami Safa, Sözde Kızlar'ı 1922'de tefrika ettiriyor, aradaki 10 yıllık zaman zarfında manzara pek değişmiyor. Safa'nın köksüzlüğe getirdiği eleştiriler Vailland'da da ortaya çıkıyor ve hanımların uçarılığı alaycı bir gözle değerlendiriliyor. Burjuvazinin tüketim toplumuna evrildiği noktada erdem de tüketiliyor, eleştirilen nokta bu. Aksın, Vailland'ın "özgür kadınlarını" ele aldığı bölümde Leyla'nın önemli bir yeri olduğunu, yazarın romanlarında bu portrenin taslaklıktan çıkıp karakter olarak yer aldığını söylüyor, pek bir malumatım yok.

Constantinople'a giden bir uçak, anlatıcıyla Leyla karşılaşırlar. Vailland, Parisli bir kız için Paris'i bırakmanın çok zor olacağını söyler, kızı Parisli sanır. Leyla Türk olduğunu söyler, babası Kemalist hükümetin hizmetinde bir mimardır, annesi Pera'nın en tanınmış modistidir. Kendisini anlatmaya başlar bu noktadan sonra, Sorbonne'da okuması için Fransa'ya gönderilir ama o avarelik eder. Gerçi sadece avarelik değil olayı, Arapça dahil olmak üzere bir dünya dil öğrenir. Çocukluğu da eğlenceli geçmiştir, Kandilli'de "Jean Cocteau'nun Müthiş Çocuklar'ına benzeyen arkadaşlarıyla" aylaklık eder. Aile işleri biraz karışık; Ichtar Bey nam biri babasıdır, devletin önemli bir kademesinde çalışmaktadır. Annesinin başka bir adamla ilişkisinden olan Leyla, Ichtar Bey'le annesinin boşanmalarından sonra adamın yanında yaşar ve üvey annesinin baskılarıyla evden uzaklaştırılır, Paris macerası böyle başlıyor. İlk cinsel deneyimi Ichtar Bey'in ressam bir arkadaşıyla, on üç yaşındayken. Sonra sevgilileri oluyor falan, onların maddi yardımlarıyla kitap almaya devam ediyor. "Klâsiklerden başka şeyler de okuyordum. Kısa zamanda sembolistlerin ve bizde bütün orospuların ezbere bildiği Baudelaire'in ötesine geçmiştim." (s. 24) Hegel, Marx, Nietzsche, Bergson, Lenin, ardı arkası kesilmiyor. Kendini iyi yetiştirmiş bir kız Leyla, yaşamının tam olarak farkında olduğunu söyleyebiliriz. Bir ara Vailland'a peçe takmamasıyla ilgili bir merakının olup olmadığını soruyor, alaylı bir biçimde. Eh, bugün bile deveye binip binmediğimiz soruluyor.

İstanbul'un sokakları... Galata ve Pera'da kadınlar çarşaf giymiyor, dolgun ve semizler. Haliç'te kara çarşaflı kadınlar, yangınların kül ettiği sokaklarda oturuyorlar. "Yıkıntı görmüş bir kente benziyor İstanbul, yıkılıp harap olmuş, sonra yıkıntılar kaldırılmadan, ellerine geçen en yakın malzemeler kullanılarak yarı yarıya yeniden kurulmuş bir kente." (s. 29) Oryantalist kafa kendini belli belirsiz sezdiriyor. Neyse, bir de gece vakti çıkarılan rezaletler var. Mühendisi, avukatı falan mekanlarda eğlenip arıza çıkartıyorlar, silahlar patlıyor ve iktidarda tanıdıklar olduğu için yırtıyorlar, ballandıra ballandıra anlatıyorlar bu durumu.

Gece kulüplerindeki Macar ve Viyanalı kızlardan bahsediliyor, yanlış hatırlamıyorsam Ahmet Adnan Saygun'un eşi piyanist Nilüfer Saygun da bir turne kapsamında ülkemize geliyor ve ünlü besteciyle tanışıp evleniyor. Sonrası bir gölge kadın hikâyesi, Gölgenin Kadınları'nda okunabilir.

Başka bir bölümde Boğaz kıyısında bir yalıda verilen davet var. Rengârenk bir ortam; Müslüman bir öğrenci sürgün bir Rus sarışınıyla resim üstüne konuşuyor, kimileri hükümetin müzik politikalarını eleştiriyor, Maurois'nın son romanı üzerine konuşuluyor falan. "Bu insanlar kuşkusuz pek zengin değillerdi, ama yaşamını sürdürme diye bir sorunları da yoktu herhalde. Kendilerini dostlar arasında hissediyorlardı. Buradaki hava bana, geçen yüzyıl sonlarında Fransa'nın taşralarındaki şatolarda geçen yaşamı anımsattı." (s. 37) Aynı ortamda Leyla çalan müziğin etkisiyle kalçalarını kıvırmaya, oryantal yapmaya başlıyor. Vailland'un görüşü: "Oyunları son derece yalın ve özentisiz olan Türkler için böyle yalnızca göbeğin ve memelerin titreştiği ve yalnızca duyuları uyarmak için yapılan bu Suriye dansından daha utanç verici bir şey olamazdı. Öte yandan fokstrot ve tangodan başka dans yapmayan Türkler içinse daha büyük bir skandaldı bu." (s. 38) İlginç. Leyla dansını bitirdikten sonra kalabalığa bakıp hepsinden iğrendiğini, Mustafa Kemal'in bunların hepsini asmadığı için hata yaptığını söylüyor. Bu daha da ilginç.

Buradan sonra önemli noktaları verip bitiriyorum. Yalova'ya gidiyor Vailland, Atatürk de orada. Siroz teşhisinin koyulduğu zaman muhtemelen. Atatürk'ün yanına gidemiyor ama karizmasından etkileniyor. Orada ettiği sohbetlerden bürokrasiyle ilgili bombastik bilgiler ediniyor. Misal maliye müfettişliği. Müfettişler usulsüzlük gördükleri zaman üstlerine bildirmiyorlar, anlaşarak görmezden geliyorlar. Misal 700 Lira alıp kapıyorlar mevzuyu. Ceza normalde 10000 TL, bunun onda birini mükafat olarak müfettiş alacak ama işler böyle yürümüyor, hükümet ödeme yapmıyormuş çünkü. Bir de eski harflerle basılan bir metnin uyandırdığı infial var, şöyle: "GERİ KAFALILAR! ESKİ HARFLERLE YENİ BİR YASA!!" Değerlendirmesine girmeyeceğim, kenarda dursun.

Semiha Ahmed de önemli bir figür. Kendisini yetiştirmesine yetiştirmiş ama kanını emeceği bir sülük arıyor, bütün enerjisini buna ayırmış. Vailland, Semiha'yla Leyla'yı ayrı kefelere koyuyor. Leyla daha zeki ve bilgili. Latife Hanım'a benzetiyor. Latife Hanım hakkında: "İki yıl boyunca Latife Hanım önemli bir rol oynuyor. Modern reformların, özellikle de kadın haklarına ilişkin olanların yaşama geçirilmesinde büyük katkıları bulunuyor. Ama Leyla gibi o da doymayan bir genç kadındır. Galip Kumandan üzerindeki otoritesine ortak kabul etmiyor. Metreslerini kovuyor, içki mahzenini kilitliyor. Yeni yasaların oluşturulmasında aşırı bir tutkuyla müdahalede bulunuyor. Hoşuna gitmeyen çalışma arkadaşlarını uzaklaştırıyor. Tehlikeli düşmanlar ediniyor." (s. 72) Vailland'a anlatılanlar bunlar.

Türk kahveleri, Yahya Kemal'in dizeleriyle şaşırtıcı bir şekilde benzerlik taşıyan Üsküdar izlenimi, Galata Köprüsü'nden sadece ayak takımının geçmesi, kaymak tabakanın kayıklara binmesi... Müthiş bir panorama!

10 Temmuz 2017 Pazartesi

Michel Onfray - Yolculuğa Övgü: Coğrafyanın Poetikası

Yürümekle, yolculukla ilgili kitaplarda bir devinimin hikâyesi anlatılıyordu, bunda zeminin, devinilen alanın çizgileri inceleniyor. Poetika dendiğine göre mitik anlatılardan metafizik boyuta kadar pek çok kaynak lirik potta birikecek. İnsanın hareketliliği üzerinden coğrafyanın aldığı biçimleri tanıyacağız.

Yolculuğu İstemek: İnsanın içinde süregiden kimyasal hareketler yolculuk arzusuna yol açabilir mi? Ontolojik bir sezgiyle bu hareketlerin farkında olan insan kozmosu büyütür ve büyük, çok büyük bir hareketin parçası olmak ister, ana karnında kendi teninden öğrendiklerinin yansımasını dünyada bulmak ister ve yola düşer. İkiliğe yol açar bu; anne karnında öğrenilir, yolda deneyimlenir, hangisinin ağırlığı ne zaman duyulur? Yolculuğa hiç çıkmamış insanlarla durmadan yollarda olanların farkı hangi noktada belirir? Yolda olan ne zaman durmak ister, duran ne zaman yola çıkmak ister?

Onfray bu noktada güç sahibi abilerin kontrol gereksinimini devreye sokuyor. Tarım Devrimi'nden günümüzün emperyalist sistemine kadar süregelmiş çoban ve çiftçi imajları, yerleşiklerle göçebeler arasındaki ayrımı anlatıyor. Bizde yörüklerin maruz kaldığı şiddet dünyanın hemen her göçebe topluluğunun maruz kaldığıyla aynı; iktidar yeri yurdu belli insan istiyor, böylece daha iyi denetler, hukuku daha iyi uygular, kazancını belirler, kısacası dünyayı daha iyi biçimleyebilir. Habil'in akan kanında, Yahudilerin bitmeyen yolculuğunda iktidarın iradesi vardır, görünmeyen bir el göçebe ruhu cezalandırır.

Bir Varış Noktası Seçmek: Dünya engin, çizgiler küçük. Atlas üzerinde gidilebilecek yerleri belirlemek belki kolay ama gerçekten orada olmak için zamanın ölçeğini düzenlemek mümkün değil. Onfray bu noktada soykütüksel belirlenimcilikle birlikte birçok etkenin varlığını irdeler. Ateş, su, toprak ve hava mizaçlardır, her insan kendi mizacına göre gider. Antarktika'nın buzullarıyla çöllerin kumları farklı mizaca sahip insanları çağırır ya da kombinasyonları devreye girdiğinde kesişim kümeleri büyür. "Bir mizaca tekabül eden bir coğrafya vardır hâlâ. Geriye onu bulmak kalır." (s. 21)

Yolculuk simülasyonu iradenin önündeki en büyük engel. "Özene bezene düşlenmiş yolculuğun ihtimali dünyanın kendi görünüşlerine indirgenmesiyle azaldıkça azalıyor. Platon'un zaferi..." (s. 23) Bir yeri gitmeden bilebilmek büyük bir yanılgı, Good Will Hunting'i hatırlıyorum.


Baudrillard'ın süpermarket tespiti de bir kenarda dursun. Televizyonlardan, gezi kitaplarından her yere aşinayız ama oraya gidene kadar hiçbir yeri bilmiyoruz. Gitsek de bilmeyebiliriz; Nerval'in İstanbul'unu kim bilebilir? Sözcüklerle kurulmuş bir dünyayı gezeriz, fazlasını değil. Yola çıkma arzusu uyanır, işte bu elde tutulması gereken bir kazanç.

Arzusunu Artırmak: Yerleşiklikten başlanır, önümüzdeki bir kitap varoluşumuzun alacağı yolu belirler. Zihinde oluşturulan bir mekanın duygusunu öğrenmek için yola çıkarız, bir şeyden kaçmak için çıkılan yolculuklarda bu özgürlük ortadan kalkar. Mekanları peşimizde sürükleriz, duygularımızı, yaşamımızı peşimizde sürükleriz ve yolun ortasında bırakılacak şeyler değildir bunlar. Yeni yaşantılar eskileri biçimlendirir, ancak bu şekilde seyyahın tatmin olma duygusunu hissedebiliriz. Eskinin içinde ilk haritacıların teolojik düşüncelerinin, iktidarın haritalardaki dünyanın merkezine kendilerini oturtmalarının ve bütün bunların matematiksel sıfırlamalarının yansımalarını bulsak da yolculuk yeniden üretimin bireysel bir etkinliğidir; dolaylı yoldan elde ettiğimiz bilgilerin sağlamasıdır. "Bu haleti ruhiye içinde bir yer hayal etmek onu bulmaktan çok yeniden bulmayı sağlar. Her yolculuk bir anımsamanın üstünü örter ve onun örtüsünü kaldırır." (s. 31)

Sonrasını almıyorum. Dünyayı yolculukla kurmanın, gidişin ve dönüşün öncesiyle sonrasının anlatısı.

8 Temmuz 2017 Cumartesi

Ghislaine Paris - Cinselliğin Önemi: Arzuya Yeniden Kavuşmak

Kapakta "Arzuya Kavuşmak" yazıyor, içeride "Arzuya Yeniden Kavuşmak" yazıyor. Ne iş, anlamadım.

Cinselliğin eklemlendiği her noktayı nasıl dönüştürdüğü ve insanın bileşenleri arıza yaptığı zaman cinselliği nasıl bir sıkıntı kaynağı haline getirdiği üzerinedir. Aile, toplum, duygular, zibilyon kalemde bir cinsellik incelemesi. Tek bir vaka üzerinden yürüyor gibi gözüküyor ama diğer vakalar da fragmanlar halinde beliriyor, problemin çerçevesini genişletip öz farkındalık yaratımı noktasında yardımcı güç olarak yer alıyor. Öz farkındalık önemli, toplumun dayattığı hastalıklı cinsellik algısı denetleme mekanizmasının tornasından çıktığı için bireyselliği parçalıyor ve başarısızlıkla birleştiriyor. Seks ve Ceza: Arzuyu Yargılamanın Dört Bin Yıllık Tarihi'nde cinselliğin biçimlendirilişi ve cezaya tabi kılma şekilleri hakkında verilenlerin sonuna bu kitabı ekleyebilirsiniz, uygulamalı bir devam niteliğindedir.

Cinselliğin ve cinselliğe bağlı başarının/başarısızlığın sınırları son derece muğlak. Cinsel devrimler, cinsellik karşısında süren ikiyüzlülük, mükemmel bir ereksiyon, şahane bir orgazm, güç, iktidar derken işler iyice karışıyor ve aslında son derece basit, basit olduğu kadar da güzel bir edim insanın en büyük bilinmezi, acısı olup çıkıyor. "Başarılı cinsellik kendine özgü zevki diğeriyle paylaşmaktır. Bu bir karşılaşmadır; başkasını kullanmak değildir." (s. 21) Ben bunu bir sohbet olarak görmekten keyif alıyorum, vapur beklerken hiç tanımadığınız biriyle konuşmak gibi. Söylediklerinden yola çıkarak kişiliğini oluşturabilirsiniz ama söylenmeyenler her zaman gizemini korur, keşfedilmeyi bekler. Bunun dışındaki her şey yüktür, cinselliği örseler, olmadığı bir şeye dönüştürür. İyi değil.

Karine otuz yaşında, cinselliğin anlamını arıyor. Birçok seanstan birçok konu çıkıyor, ben ortaya karışık bir şeyler yapayım. Karine cinsellikle cinsel ilişkiyi karıştırıyor ve her şeyin büyük bir hızla tüketildiği heyecan evresi -ben bu evreye bir anlam veremiyorum, duygusal replikadır tükenen, öbür türlü her şey devam eder bence, gerçekten bir şeyler hissediliyorsa, neyse, bu ara cümleyi kesmem gerekiyor artık çünkü bağlamdan koptuk ve bu konuda canım birkaç kez yandığı için devam etmek istiyorum ama edemem, konu ben değilim, ben olsam da ben değilim- geçtikten sonra cinsel isteğini kaybediyor. Bir görev halindeki cinsellik sağlam talepler içerir ve cinselliğin doğasına aykırı bir şeydir bu. İnsanlara nasıl yaşamaları gerektiğini söyleyen yüz çeşit denetleme aygıtı var, korkunç! "Seksi şöyle yapın, bunu böyle edin, kişiliğiniz umrumuzda değil, mutlu olmak için bunlar yapılmalı." Sanki bir boş zaman aktivitesiymiş gibi yaklaşılır cinselliğe, öyle bir şey değil. Cinsellik gerçekten önemlidir, biçimlendiricidir.

Karine'in aile yaşamı önemlidir; çocuk cinselliği denen naneyi, dolayısıyla yetişkin cinselliğini de etkilemiştir. Abinin gölgesinde bir çocuk Karine, bütün yıldızlar abiye takılıyor ama kendisi bir ölçüde görmezden geliniyor. Baba uçarı, anne içe kapanık. Babanın yakınlaşma çabalarını anne, "Zamanı mı arkadaşım?" diyerek bertaraf ediyor. Oysa sevginin nasıl bir şey olduğunu çocuğa gösterseler böyle olmaz. Değer verme, ilgi, umursama, bir sürü şey çocuğa gösterilebilir ve çocuğun aklında bir ilişkinin veya evliliğin nasıl bir şey olduğu şekillenebilir. Neyse, Karine küçük, akıllı kız imajını bürünüyor ve bu şekilde büyüyor. Sonrasında abisinin eve getirdiği kız arkadaşlarını gördükçe kendisinin erkek arkadaşlarını hiçbir zaman davet edemeyeceğini düşünüyor. Aile/toplum yapısı kişiliğin olumlu yönde biçimlenmesine engel oluyor. Sokakta sarılan insanları görünce, "Devlet buna bi' şey yapsın yav!" diyen insanların ülkesinde yaşıyoruz, bizde de durum aynı. İnsanımdan, özellikle hemcinslerimden utandığımı çok söyledim, buraya da yazayım. Sonrasında yasaklar geliyor haliyle, aile Karine'in ergenliğini zincirliyor. Fena bir şeydir bu, kendi hikâyemi anlatmak istedim. Biraz komik.

2004 falan olması lazım, internetten biriyle tanıştım. Birkaç gün konuştuk, muhabbet ilerleyince görüşmek istediğimi söyledim, İzmit'te yaşadığını söyledi. Okulu astım, Bostancı'dan atladım trene. Yolda annem aradı, "Oğlum okuldan aradılar, gitmemişsin okula. Neredesin sen?!" diye payladı. İzmit'e gittiğimi söyledim. Bir şey demedi, kapadı telefonu. Sonra kızla buluştum falan, akşama eve döndüğümde abim bekliyordu. "Yani değdi mi şimdi derslerinden geri kalmana?" dedi, bir şeyler daha dedi. Diyemedim ki, "Değdi!" Değdi çünkü, hayatım için önemli bir adımdı o ve attım. Sonrasında bir yerden patlardı çünkü. İyi oldu valla. Kısacası önemli böyle şeyler, Karine'e yansıması olumsuz olmuş mesela. Erkek arkadaşı oral seks yapması için onu zorlamış, Karine "iyi kız" kimliği yüzünden kabul etmiş, sonra suçluluk hissetmiş. Otuz yaşında, güncel problemlerin temelinde ortaya çıkıyor bunlar. Suçluluktan kaynaklanan ketleme, ilişkilerin yapıcı yönünü sınırlıyor ve hiç beklenmeyen yıkımlara yol açıyor.

Böyle işler... İlk seansa kız çocuğu gibi gelen Karine, sonuncuya genç kadın kimliğiyle geliyor. Cinselliğe hak ettiği değeri vermek her zaman mümkün, yeter ki yaşamda doğru konumu bulunabilsin.

7 Temmuz 2017 Cuma

Shirley Jackson - Biz Hep Şatoda Yaşadık

Tepedeki Ev, evin tersoluğunun yol açtığı cinneti anlatıyordu. Bize göre nesnelerin ideal boyutları, bastığımız zeminin eğimi ve buna benzer şeyler beynimizdeki şablonlarda mevcuttur, beyin düzenleyici ve sıralayıcıdır, yani kapılarının aynı boyutta olmadığı, eğimli vs. bir evde yaşamak delirtici olabilir. Zaman algısının belirli bir şema içinde kalması da öyle, bunun ince ayarı için uyku gerekiyor mesela. Neyse, Jackson bu tür bir aracıya başvurmadan, evi farklı bir şekilde ele alarak ötekiyle olan münasebetleri inceliyor. Dışarıda olanla içeride kalanlar arasında bir uyuşmazlık mevcut ama asıl olay içeride, şatoda.

Marry Katherine Blackwood'un anlatıcılığıyla ilerliyoruz. Yazarın kastını daha ilk cümleden çıkartamıyorum ama ad, soyad ve yaş verip karakterin ablasıyla birlikte yaşadığını, ailesindeki diğer herkesin öldüğünü ve hemen ardından Julian Amca'nın pek hoş hallerini anlattırmasıyla birlikte güvenilmez -ya da bir ölçüde güvenilir- anlatıcı karşısında okur olarak pozisyon alıyoruz. Niyetimiz tongaya düşmemek zira çok ilginç şeyler olacak gibi gözüküyor. Merricat aynı zamanda köygöçüren mantarını da çok seviyor, bunu durduk yere söylemez deyip atıyoruz hafızaya. Bir de ablasıyla birlikte yaşıyorsa ve ailedeki diğer herkes öldüyse Julian Amca ne iş, onu da bir köşeye koyuyoruz.

Otoyolla kasaba arasında bir yerde, malikanede yaşıyorlar. Dış dünyayla mesken arasında, arada kalmış bir konum. Sembolik. Kasabadan çıkmak için malikanenin önünden geçmek zorunlu, başka yol yok. Önceleri bahçeden bir kestirme yol varmış ama Merricat'in babası yolu kapamış.

Merricat salıları kasabaya iniyor, alışveriş yapıyor ve temkinli bakışları görmezden geliyor. Stella'nın mekanında bir kahve içiyor, etrafta kimse yoksa tabii. Stella ablasının da sağlığını sorduktan sonra, "Ya o?" diye ekliyor. O? Amcada ne gibi bir problem var acaba, bu aile niye böylesi yalıtılmış? Sonra bir kerkenez gelip Merricat'le dalga geçiyor, Blackwood ailesinin katli için söylenen bir şarkıyı söylüyor. Kız herkesin ölmesini isteyerek kaçar gibi uzaklaşıyor oradan. Bilgiler çoğalıyor; elde bir katliam var ve şarkının içeriğine bakarsak Merricat'in ablası Constance'ın aileyi zehirlediğini öğreniyoruz. Adım adım ilerliyoruz, elimizdeki bilgiler şimdilik bu kadar. Bir tek şey kafa kurcalıyor, o da kasabanın köklü ailelerinden sınıf farkından ötürü nefret edilmesinin dışında Blackwoodların sevilmemesinin sebebi ne olabilir, babanın yolu kapatması mı sadece? Zehirlenme olaylarının dışında bir şeyler mi var, mesela kasabalılar kızları cadı olarak mı görüyor? Kasabalıları çocuk despotlara dönüştüren bu öfkenin sebebi nedir? Bilmiyoruz. Korkuyorlar, Blackwoodlara süt götüren adam bile o evle irtibatı koparıyor.

Ev yaşamları herkesin görebileceği ön cephede değil, bahçeye açılan arka cephede sürer. Julian Amca, zehirlenme olayıyla ilgili hatırladıklarını kağıtlara döker, araştırmasının tamamlanması ve basılması için hatırlaması gereken çok şey vardır. Postayı ve telefonu iptal ettirmelerinden sonra dışarıdan pek az tanıdıkla irtibat kurarlar, onlar da haftanın belirli günlerinde gelen eski dostlardır. Amca, Constance ve Merricat'in hatırladıklarıyla yetinir. Üzerlerine çöreklenen suçluluk psikolojisi zehirlenme olayından çok öncesine dayanır gibi gözüküyor, ailenin tarihinin büyük bir kısmını kapsar bu. Merricat, arabayla kovalandığını ve kasabalıların sonsuz alaylarına katlandığını hayal edip nefretini büyütür, suçluluğunu da. Kuşlar bile saldırgandır, evin ötesi bir cehennemdir. İlerledikçe Constance'ın şekerle siyanür arasında bir ilişki kurduğunu, aile üyelerinin ölümünden bu olayın sorumlu olduğunu, Constance'ın kasıtlı bir suç işlememesinden ötürü yırttığını ve o facia zamanlarında Merricat'in yurtta kaldığını öğreniyoruz. Tekrar bir araya gelmeleri çok sancılı olduğundan ve birbirlerini çok sevmelerinden ötürü kolay kolay ayrılmayacaklar, belli.

Üçünün ilişkisi ilginç, Merricat Julian Amca'ya karşı sürekli merhametli davranması gerektiğini hatırlatıyor kendine. Jonas nam kedisini bir dördüncü kişi olarak görüyor, Ay'a gidip orada rahat edebileceğini düşünüyor, bir sürü şey. Üçünün de gerçeklikten koparıp müstakil hale getirdikleri dünyaları var ve ara ara bu dünyaya kaçıyorlar, diyalogların mantıklı bir örüntüye sahip olmaması, kelimelerin anlamlarından kopması bu yüzden. "Şapşal Merricat," diyor Constance, sürekli. Deliliğin kardeşçesi mi? Merricat'in evi korusun diye astığı nesnelerin yanında gömdüğü paralar da deli olduğunu mu gösterir? Deliliğin toplumsal bir anlam taşıdığını düşünüyorum, aile içinde doğal davranışlardan bir farkı yok.

Charles. Yıllar sonra kuzenlerden biri ortaya çıkıyor, misafir olarak kabul ediliyor. Charles'ı sağlıklı bir toplumun sağlıklı üyesi olarak tanısaydık ve aileyle arasında çıkacak muhtemel çatışmaları görseydik belki daha etkileyici bir rolü olabilirdi, biz sadece paragöz ve mermer kafalı bir adam olarak bileceğiz kendisini. Detaylara girmeyeyim, ailenin delilerden oluştuğunu anlar anlamaz evde yangın çıkıyor, Merricat sağ olsun. Kız, Charles'ın despot tavrından nefret ediyor, Julian Amca da öyle. Charles'a göre Merricat'in akıl hastanesine, Julian Amca'nın da huzurevine gönderilmesi lazım, Constance da normal yaşama dönmeli. Burası yine garip; kardeşiyle amcası kızın zaten evden çıkmasını, sosyalleşmesini istiyorlar ama Constance böyle bir şey yapmak istemiyor. Bunun yanında Charlie'ye hak veriyor ve hayatını heba ettiğini söyleyip ailesine kötü davranmaya başlıyor. Yangından sonra yine eskisi gibi hissediyor bu sefer, Charlie'nin gidişiyle eski haline dönüyor. Bu dönüşüm çok keskin ama ailenin en aklı başında gözüken bireyinin nasıl bir deliliğin içinde yaşadığını bilemeyeceğimizden belki de normaldir, kurguya halel getirmez.

Evin üst katları yandı, kasabadan gelenler yangını söndürdü ve bir cinnete kapı araladılar; evi basıp içeride ne var ne yok kırdılar, döktüler, bizim kızları ortaya alıp dalga geçtiler. Aile dostları bu çılgınlığın orta yerinde çaresiz kaldılar, nihayet Julian Amca'nın ölümüyle kalabalık dağıldı. Sonrası toparlanma süreci. Dostlar yüzlerine açılmayan kapılar yüzünden gelmeyi bıraktı, iki kardeş yine çok mutlu mesut, yaşamaya devam ettiler. İnsan öyle engin ki delilikle mutlu olabilir, en azından kendilerine ait, dışarıdan gelen bir şey, bir tehlike değil. "İçeride Charles olunca bahçe bile yabancı bir manzaraya dönüşmüştü." (s. 102)

Başa dönüyorum, Merricat'in Julian Amca'yı bir hayalet olarak gördüğünü düşündüm, arada hayaletlerin varlığından bahsetmesi buna yorulabilirdi, doğruymuş. Bomba şu ki dördü yemek yerken Charles'ın keçileri kaçırmak üzere olduğu bölümde Julian Amca, Merricat'in yurtta öldüğünü söylüyor ve Charles boş boş bakıyor. Merricat tam karşısında. Ailede kimin yaşayıp kimin hayalet olduğunu anlamak mümkün ama karakterlerin davranışları bu konuyu muğlaklaştırıyor, zaten tekinsizliğe yol açan noktalardan biri bu. Diğeri gotik ortam. Diğeri ötekinin düşmanlığı. Diğeri aileye bağlı olmamız, aileye her koşulda bağlı olmamız, gerekirse aileyle birlikte batmamız.

Shirley Jackson içimizdeki kuyuyu biliyor. Bir göz atmak isteyebilirsiniz ama uzun süre bakmayın.

Carlos Fuentes - Koca Gringo

Yerde 60 TL buldum. Balıkesir Yolu'nda yürüyordum, karşıdan karşıya geçerken kırmızı bir şey yerde öylece duruyor, bir koşu aldım. Trafiği katlettim, evine gidecekler biraz daha geç gitti, süt kamyonundaki sütler birkaç saniyeyle bozuldu belki, bilmiyorum ama 60 TL cepteydi, bu iyi bir şeydi. Biri beni görmüştür, paranın sahibi bir yerden çıkıp sopayla beni kovalar diye 15 dakika boyunca yürüdüm, sonra paraları saydım. Bu inanılmaz bir şeydi, evrende kendimi konumlandırayım da olayın gerçekliğine inanayım diye etrafıma baktım, zamanı sezinledim. Mustafakemalpaşa'daydım, ana memleketi. 17 yaşındaydım, İsa 2005 yıl önce doğmuştu. O zamana kadar yaşadığım sürenin kaç katı kadar geri gitmeliydim ki İsa'yı görebilmeliydim, onu hesapladığımı hatırlıyorum, bir de parayla ne yapacağımı düşündüm.

Olanı Umut'a anlattım, "Penguen'e gidelim abi," dedi. Umut İthaki'den ne çıkarsa alıyordu, ben de o ne aldıysa ödünç alıp okuyordum. İTÜ'de akademisyen oldu şimdi. Akışkanlar hakkında bir dolu şey anlatmaktan bıkmadı, ben de dinlemekten bıkmadım. Lisede de böyleydi, evinde Placebo dinlerken bilim dünyasında olup bitenleri anlatırdı. Neyse, İstanbul'a dönünce gittik. Tek cilt, Karanlıkta 33 Yazar. Korku Öyküleri Antolojisi. Lovecraft var, süper. King'i de koymuşlar, geri kalanları tanımıyorum. Kitabı aldım, yine memlekete giderken yolda bitirdim. Muhteşem bir derleme. 200 TL'ye satılıyormuş şimdi sahaflarda, yuh!

Ambrose Bierce aklımı almıştı, sonra İthaki'nin bastığı diğer kitaplarını bulup okudum, hayatını araştırdım biraz. Amerikan İç Savaşı gazisi, Meksika Devrimi sırasında Pancho Villa'nın yanında savaşmak için yola düşüyor ve kendisinden bir daha haber alınamıyor. Gizemli bir son, yanlış bilmiyorsam başına ne geldiği bugün bile bilinmiyor.

Buradan şuraya: Zeyyat Selimoğlu'nun bir kitabını okudum, son sayfalara bakıyorum, AFA'nın bastığı kitapların tanıtımları var. Fuentes, Koca Gringo. Gözüme "Bierce" çarpıyor. Fuentes, Bierce'ın son günlerini kurmuş! Elimde birkaç Fuentes var, acaba bu kitap aralarında olabilir mi? Olabilir, varmış! Listede bir gedik açıyorum hemen, bu kitabı sıkıştırıyorum.

Bodoslamadan girmeliyim, Harriet Winslow'a sunulan bir hayal var, Meksikalı General Tomás Arroyo'nun bir ihtimal olarak sunduğu gelecek. Gerçekleşmeyecek, hayallerin kader haline gelmesinin yavanlığı bir yana, muhtemelen gerçekleşmeyecek olması da umutsuzluğa yol açıyor ve Winslow'un Arroyo'yu affetmemesinin sebeplerinden biri bu, diğeri de arkadan kurşunladığı adama duyduğu sevgi.

Baştan alıyorum.

Yaşlı kadın geçmişi anımsıyor, onca yıldan sonra. Uzun zamandır hissetmediği duygularla baş edebilmek için acıyı bastırması gerekiyordu, başardı ve Meksika günleri önünde bir atlas gibi açıldı. Anlatı kadının hatıralarından oluşmuş değil ama bu hatıralar önemli bir yer tutuyor, tabii anlatıcının sunduğu daha masalsı bir dünya var. Bitmek bilmeyen savaşlar yüzünden gerçekliğin yara haline geldiği bir coğrafyada masallar da mutsuzluğa doğru evriliyor. İmgelerle dolu bir düzyazının şiire vardığı sıklıkla görülüyor, Fuentes geleneği sürdürüp kendi topraklarının kanıyla yazıyor.

Gringo tek başına yolculuk ediyor, ülkesinde aşmadığı sınır kalmadığı için yaraya yakışmak için, ölebilmek için savaşın hüküm sürdüğü topraklara geliyor. Anımsanmak, öykülerindeki gibi tuhaf dünyaları arayıp bulabilmek için orada. Garezin anılarla aynı anlama geldiği çöller, aynalarını arayan bulutlar ve ABD'nin bombalayıp yeni yaralar açtığı topraklar, ölümünü arayan bir gringoyu izliyor. Bierce adı sonlara kadar hiçbir yerde geçmiyor, o bir gringo. Kendi ülkesinin dışında bir yabancı. Yabancı toprakların üzerinde, yabancıların arasında, yetmişli yaşlarında bir adam. Coğrafya insana da kazındığından ve bir daha birleşmeyecek bir şekilde, kanla ayrılan sınırlar yüzünden insanlar arasındaki çizgiler hiçbir zaman kesişmiyor. Yaslanacak omuz hiç bilinmeyen dağların sarplığını taşıyorsa, nereye döküldüğü bilinmeyen nehirler gibi geliyorsa kulağa sözcükler, o zaman içe kapalı dünyaların çarpışmasından her şey yerle bir oluyor, birkaç kurşun birbirine bakan yüzleri ayırabilir, eğer hiç birleşmişse. Kurşunların sırası henüz gelmedi.

Gringo, Arroyo'nun tayfasıyla karşılaşır ve general gringoyu dener; havaya bozuk para attığında gringo parayı tam ortasından vurur. Savaşın diliyle anlaşırlar, gringo tayfaya dahil olur ve iki adam arasında aynı dili konuşan insanların dostluğuyla birbirlerine garez duyuracak acılardan doğan düşmanlık belirir. Tayfadakilerin her biri bir kimlik biçer, çölün ortasından gelen bir azizdir gringo. Ölümü arayan bir kayıp ruhtur. Felaket tanrısıdır. Masmavi gözleriyle çorak topraklara tufan getirecek bir lanetlidir. Yanında Don Kişot'u getirmiştir bir tek, parçalanmış yaşamının ve rüzgâra sıktığı kurşunların yansıması. Karşısındaki insanlar bir, henüz müstakil bir kişiliğe sahip değiller. "'Biz hepimiz Villa'yız!'" (s. 26) Negan'ı hatırlayın, kurduğu sistemin bir benzeridir buradaki. Mücadeleleri hayatta kalmak ve emperyalist güçlerin uzantılarını topraklarından atmaktır. Hikâyeleri birçok kitapta yazılıdır ama Arroyo için sayfaların bir önemi yoktur, gerçeklik kurmacanın veya tarihin içinde değil, tam oradadır, o anda. Fuentes bu noktada muktedirlerin biçimlendirdiği dünyaya bir temiz sallar, insanın ürettiği her şeyin bir paradigma ürünü olduğunu ve gerçeğin paradigmalara sığmayacağını anlatır. Arroyo gringoya okumayı bilmediğini ama belleğinin olduğunu söyleyip ekler: "'Ben kim olduğumu biliyorum, ihtiyar. Ya sen?'" (s. 34) İhtiyar da bilir, oğullarının kendinden nefret ettiğini, intiharlarına kendisinin sebep olduğunu, insanları paramparça etmekten başka bir şey bilmediğini, kırılganlıklara oyuncak muamelesi yaptığını, yıkımdan başka bir şey getirmediğini bilir. Ait olduğu toplumun bir yansımasıdır, bu yüzden kurşunların ama kurşunların sırasına daha var.

Hacienda. Bizdeki toprak ağalığına benziyor. İsyancıların hedeflerinden biri de ağaları indirmek olduğu için bir ağanın evini -sonradan ortaya çıkıyor ki Arroyo'nun o evle ilgili hoş anıları yok- basıyorlar ve evde aynalar hariç her şeyi kırıyorlar. Winslow bu noktada hikâyeye dahil oluyor. ABD'den zincirlerini kırarak kaçıyor ve ağanın çocuklarına İngilizce öğretmek için evde yaşamaya başlıyor, isyancıların saldırısına kadar. Arroyo'ya ve askerlere aynalara bakmalarını söylese de kastettiği anlaşılmaz. Kadınla ilgili izlekler var, tekrarlanan cümleler. Üç tane sanırım, biri bu aynalar meselesi. Aynalara bakın, kendinizi görün, ne yaptığınızı anlayın, yıkımdan başka bir şey taşıyın yanınızda. Hayır, Arroyo'nun dediği gibi herkes ne olduğunu bilir, bunu başka bir yerden görmeye lüzum yoktur.

Winslow-Arroyo-gringo arasındaki üçlü ilişki başlı başına bir konudur, girmeye cesaretim yok. Şunu söyleyebilirim, Winslow-gringo arasında bir sevgi var, birbirlerini yabanda bulmuş kardeşler onlar. Gringonun bastırmaya çalıştığı aşkın altında daha derin bir bağ var, birbirlerini anlamaya en yakın iki insanın gücü yaşamaya devam etmelerini sağlıyor. Arroyo'yu öfkelendiren bu derinlik oluyor, Winslow'la aralarındaki şiddetli aşka rağmen topraklarının taşıdığı öfkeyi hatırlayıp gringoya kurşun yağdırıyor sonunda. Villa'nın olaydan haberdar olup gringoya ölümlü bir ölüm sunmak için çürümeye başlamış adamı mezardan çıkarıp göğsünden kurşunlatması, cenazesini Winslow'la ABD'ye göndermesi ve Arroyo'yu kurşunlatması radikal bir çözüm gibi gözükse de pratik çıkarlar gereği. Bireysel mücadeleler davayı tehlikeye atabilir, ABD'ye kafa tutmak için pozisyon alan bir yapılanmanın bunlara tahammülü yok. Sonuçta kadın memleketine dönüp yaşlanıyor ve her şeyi hatırlıyor.

Karakterlerin hikâyeleri anlatılan masalla eş zamanlı, bir geçmişten veya gelecekten bahsetmek mümkün değil, sanki toprağı kaynayan bir denizin ortasına oturtulmuş ve insanların yaşamları durmaksızın devinen yaşamın içinde olabildiğince cömert bir şekilde anlatılmış gibi. Yoğun, büyülü bir hikâye bu.

4 Temmuz 2017 Salı

Friedrich Dürrenmatt - Gözlemcileri Gözlemleyenin Gözlemi

Panoptikon vardır, gözlenip gözlemlenmediğinizi bilmezsiniz. Gözlemlenebilirsiniz, sizi gözleyen de panoptikonun bir parçasıdır, sizin yerinizdedir, o da gözlemlenir. Anlatıcı en dış katmandadır, o da gözler. Son gözleyen odur gibi gözükür amma lakin ki öyle değildir, çok sevdiğim ve az bilinen bir Alman şairden şöyle:

"A rabbit in his meadow lair
Imagines none to see him there.
But aided by a looking lens
A man with eager diligence
Inspects the tiny long-eared gnome
From a convenient near-by dome.
Yet him surveys, or so we learn
A god from far off, mild and stern."

Yaa. Kurgunun en çıkmaz yerinde daha nasıl gözlemlenilebilir diye düşünebilirsiniz, ortaya çıkar. Dahası vardır. Orwell'ın toplumsal paranoyası -ironiktir; gerçeğe yakındır veya gerçektir- bireysele yansıyor, insan önce kendini gözlüyor. Epigraftaki Kierkegaard alıntısı atılan bir adımdan sonrasını imliyor. Önde boş uzam, doldurulacak ve neyle doldurulacağı bir önceki uzamdan okunabilir. Başkaları da okuyabilir, açık. Terstir aslında; bir adım öteye gidilerek bakılır ve görülür ki bir yerde bir şey var, bir şey olmuş. Nasıl anlarız, adım geriye atıldığında mı? Böyleyse önceki adımın yerinden, onun gözleriyle görürüz, bu berrak bir görüntü vermeyecektir, önceki adımın kimliği her şeyi bozar. Yine epigraftan: "Bu yaşam ters ve dehşet verici, dayanılacak gibi değil." (s. 6) Yana o zaman, daha önce hiç bulunulmamış bir yerden bakmak, orayı da kendilikle doldurup anlam yüklemeksizin. Mümkün mü? Gözlemlenen herkes bunu deniyor, anlatıcı dahil.

Otto Lambert, eşi Tina'nın El-Hakim harabelerinin aşağı kesiminde öldürülmesinden sonra F.'yle temasa geçer. F., gezegenin portresini filme çekme düşüncesiyle birbirinden bağımsız parçaları kaydeder, rastlantısal sahnelerle bir sonuca varmak istemektedir. İyiymiş. Sonrasında psikiyatr olan Otto'nun bilimsel araştırma maiyetinde Tina'yı gözlemlediğini öğrenir. Ev bir laboratuvara çevrilmiştir, kadın bir vaka olarak ele alınmıştır ve bunun farkına vardığında da evi apar topar terk etmiştir. Otto, karısının rastlantısal bir biçimde öldürülmesinin izini sürmesi için F.'yi ikna eder, Tina'nın tuttuğu defteri ve kendi çalışmalarında tuttuğu notlardan bir bölümünü F.'ye verir. Bu bir.

F., mantıkçı D.'ye giderek olayı anlatır ve yardım ister. D., defterleri inceledikten sonra iki tarafın da birbirini gözlemlediğini, bildikleri insanlar olmaktan çıktıklarını ve soyutlana soyutlana tek bir duyguya indirgendiklerini söyler, Tina için bu duygu nefrettir, kaçmasına yol açan budur. Sonrasında Dürrenmatt'ın ince giydirmeleri gelir; devlet toplumu gözlemleyip düzenlemeler yapar, toplum devleti gözlemler ve tepkide bulunur, herkes kuşatma altındadır, her türlü bilgi ve duygu açıktadır, insan kamuya açılmıştır ve bu şekilde yok edilmiştir. Maja Beutler'in Mahkeme öyküsünü hatırlıyorum; birey, parçaları bir aradayken anlamlı, aksinde yıkıma uğrar. Parçalar da sürekli değişmektedir, bir an diğer bir anla aynı değildir. Bellek, ardılına ve öncülüne ekmek parçaları bırakır.

İnsanı gömüyoruz şu an, Dürrenmatt bombalamaya devam ediyor. Doğa da bugünkü kadar yıkıcı bir şekilde hiç gözlemlenmemiştir. Şeyler oldukları gibi değil, olması istendikleri gibi ele alınır ve faydacılığın muazzam hafifliğinde katledilir. Berger'in Görme Biçimleri nam kitabı, Nü bölümü. Benzer hadise Otto'yla Tina arasında geçer, Otto bir nefret nesnesi, Tina bir psikiyatri nesnesidir. Zamanla alışkanlığa yol açar bu durum, gözlemlenmemenin yol açacağı yalnızlık duygusu gözlemlenmeyi makul hale getirir. Sosyal medyayı ele alın mesela. Dürrenmatt bunu anlamsızlık korkusuna bağlar, evrende onca gök cisminin içinde, boşluğun tam ortasında insanı kıskıvrak yakalayan hiçlikten kurtulmanın bir yolu olarak gözlemlenme değer kazanır. D.'ye göre Tina bu yüzden kaçmıştır; farklı bir gözlemlenme çabası içine girip farklı bir anlam kazanmak istemiştir, bu yüzden fotoğrafları gazetelerde boy gösterir. O artık daha da görünürdür ve yarattığı gizem sayesinde gözlemlenmeye, bulunmaya değerdir. İş bu boyutta personaları kovalamaya dönüşür, gözlemlenen insan kendi değişkenliğinin de ötesinde farklı kimliklere bürünür, gözlemlenmesini değerli kılacak ve sürdürecek kimlikler yaratıp onlarla yaşamaya başlar. Anlatının tamamında bu kimliklerin değişmelerini, yer değiştirmelerini ve gerçekle -bu koşullarda gerçeğin nasıl bir anlamı varsa artık- kesişip ayrıldıkları noktalar yer alır. F.'nin El-Hakim'de Tina'yla ilgili araştırmalar yapması ve bir iç savaşın ortasında kalması, devletleri oluşturan yapıların birbirlerini gözlemesini, gözlemlerinden anlamlar çıkarmasını ve bu anlamların akışkanlığını inceler. F. değişir, Tina değişir. Tina gerçekten değişmiştir, spoiler olmasın diye söylemiyorum. Neyse, devletler değişir. Kemal Sunal'a bağlayayım; çok çeşitli değişmeler vardır, on beş yirmi tane bulunur.

Polisiye ama kuru macera değil, Dürrenmatt'ın gözlem üzerine düşünceleri gelişen teknolojiyle birlikte güncelliğini sürdürmesine yarayacak enstrümanlar kazanıyor.

Dürrenmatt'ın sevenine Julian Symons'ın Kendini Öldüren Adam'ını da tavsiye ederim.

3 Temmuz 2017 Pazartesi

Osamu Dazai - Batan Güneş

Bu adamların hiçin peşine düşüp giderek silinmelerini, bir nokta haline gelip kaybolmalarını her okuduğumda bunaltının orta yerine çöküyorum. Oe, Mişima, Abe veya Kobo, bir de Dazai eklendi şimdi. Oe intihar etmedi, diğerlerinin de iyi ki az sayıda eseri Türkçeye çevrildi.

"Doğmuş olduğum için beni affedin."

Öyle mi? Senin inceliğinden, serseriliğinden ve acından öpeyim. Madalyon olarak astığımı söylemiştim bir yerlerde, dönüp bakıyorum: "Şimdi büyüdüm, yaşamın zor olduğunu biliyorum ve hayatı daha dayanılır kılmak için 'kötü' yollara başvuran kimi daha hassas insanlara kızmamak gerektiğini de." Bağlamı farklı olsa da Mungancası: Denemesek de biliriz ki intihara hiç bu kadar yakın olmamışızdır. Yaşamaya çalışırken kalbini kırdıklarım(ız), ne söylersem söyleyeyim hiçbir önemi yok, hiçbir şey fark ettirmeyecek ama bilmenizi çok isterim, istediğiniz gibi biri olamadığım(ız) için çok, çok özür dilerim. Parantezi at, kendim için konuşuyorum. Benim, başka bir sebep yok. Dazai denemiştir ve bilmiştir de, bunları demiştir. Gerçekten demiştir, içerilerde bir yerde. Kendini bir karakter olarak kurup yeniden öldürmüştür. Bu noktada lineer akışın bir önemi yoktur, persona öldükten sonra kim gerçekten yaşayabilir?

Batan güneş, yükselen güneşin ülkesine de bir gönderme taşıyor. Savaş sonrasında Japonya'nın çöküşü, soyluların yitirdikleri soylulukları üzerinden anlatılıyor. Bireyin var olma çabası, birey-toplum çatışması gibi anahtar sözcükleri koyacağım ama yetmeyecek; Japon toplumu onura büyük önem verdiği halde sağ kalmak için onurundan vazgeçme eşiğine gelen insanların dönüşümleri bir dönemin sosyal çalkantılarına da ışık tutuyor böylece.

Japoncadan değil, Fransızcadan yapılmış bir çeviri. Olvido tekrar basmış ama çevirmen aynı. Suyunun suyu yani, direkt Japoncadan çeviri olsaymış daha iyiymiş.

Kazuko ve Anne köye taşınıyorlar, Wada Dayı'nın hamiliğinde. Dayı büyük olduğundan sözünden çıkılamıyor, şehirde yaşamak çok pahalı olduğu için köy en iyi seçenek. Problem şu ki soylu sınıfın köyde yaşadığı görülmemiştir, Ballard'ın Gökdelen'inde sınıfların bir arada yaşadığı zaman -aradaki katların pek önemli olmadığını düşünüyorum- ortaya çıkan kaotik ortam, Japon inceliğiyle oldukça yumuşuyor ve köylülerin müstehzi davranışlarından öteye geçmiyor. Yaşamsal işleri yapan hizmetliler olmayınca küçük çaplı yangınlardan sosyal ilişkilerdeki yeteneksizliğe pek çok olumsuz durum ortaya çıkıyor. Dayı da pek ortalarda yok, onun için bu ailenin hayatta kalması yeter ama belli bir yaşam standardından sonra daha düşük bir düzeyde yaşamanın yol açtığı sıkıntılar karakterlerin canına okur hale gelecek, hikâyenin çıkış noktası bu.

Kadının kendini tekrar keşfi ikinci nokta. Kazuko'nun bir çıkış yolu olarak metresliğe dayanması ve Naoji'nin hamisine yanaşması büyük bir değişim. Bütün bir toplum değişmişken aynı kalmaları mümkün değil zaten, bir noktada yaşama ayak uydurmaları gerekecek. "Benim için başka yaşam biçimleri olabileceğini hissediyorum." (s. 57) Ahlakın üstesinden gelinmesi gereken bir kurallar bütünü olarak algılanması bu farklı yaşam biçimlerinin ortaya çıkmasıyla gerçekleşir. Beklemek ve ummak başta birbiriyle uyumlu olsa da birbirini içten içe kemirmeye başlar, Kazuko'nun daha fazla mutsuz olmasına gerek yoktur, öyleyse bir koruyucunun gözetiminde yaşamak aşağılayıcı olmaktan çıkar. Aşk önemli değildir, herkes sevilebilir, Kazuko için bu yeterlidir. Bütün bunların arkasında inanılan değerlerin trajik bir biçimde yıkılması da saklı; savaştan önce devrimin ve aşkın en budalaca iki iş olduğunu söyleyen abiler, yağan onca bombadan sonra haksız çıktıklarını göremediler. Kazuko, aşkın ve devrimin belki de dünyanın en önemli şeyleri olduğunu çok geç anladı ve onlara yaklaşamadı bile. Anne'nin ölümü yaklaştıkça daha iyi bir yaşam sürebilme ihtimalinin peşinde gitmekten başka yapacağı bir şey yok. Peşinden gittiği adam soyluları sevmese de, Kazuko'yu sadece bir süs olarak evinde bulundurmak istese de hiçbir şey değişmeyecek. "(...) Şayet insan, hayata geldiğinde şu ya da bu biçimde yaşamaya devam edecekse, sona varmak için büründüğü görünüm, çirkin bile olsa, küçümsenmemelidir." (s. 84) Bütün karakterlerin davranışlarına açılan bir pencere aslında bu. Naoji'nin bilerek yıktığı yaşamına buradan bakabiliriz.

Dazai'nin yansıması, büyük ihtimal. Üniversitede edebiyat eğitimi alıp uyuşturucuya vuruyor kendini Naoji, edebi abilerinin -biri Kazuko'nun taktığı adam- yanında takılıp romanını yazmaya çalışıyor ama başaracağı bir şey değil. Ailesinden para alabilmek için yalanlar söylüyor ve her seferinde af diliyor, büyük planları için gereksinim duyduğunu söylediği para uyuşturucuya gidiyor. İntihar edene kadar. İntihar mektubu, anlatı boyunca ortaya çıkan bütün acıların açıklaması gibidir, belki Dazai'nin de son bir mesajı.

"Ailemi unutmalıydım. Baba kanını reddetmeliydim. Anne şefkatini istememeliydim. Ablama karşı soğuk davranmalıydım. Başka türlü halkın içine giremem, halkın arasına karışamam diye düşünüyordum." (s. 92)

Naoji arada kaldığı için ne ailesine yakın olabiliyor, ne de halka. İkisinin de problemlerini alıyor, geriye kalan başka bir şey olmadığı için kendi boşluğunu hayatı için anlam taşıyan bir şeyle dolduramıyor. Sahtekarlık olarak tanımlıyor yaptığı şeyi; kaba konuşma biçimi halka karışabileceği anlamına gelmiyor, ailesinden de iyice uzaklaştığı için bir ada haline geliyor, çorak bir ada. Tekil ruh. Mektubunu soylu olduğunu yazarak bitiriyor, ne kadar kaçarsa kaçsın kimliği hep onu takip ettiği için yaşamından kurtulması gerek. "Eğlenceden en ufak zevk almadım. Belki de eğlenme yeteneksizliğimdir. Ben sadece, gölgesinden kaçan bir soylu olduğum için, delilikler yaptım. Acaba gerçekten ayıplanmayı hak ettik mi? Soylu doğduysak, kabahat bizde mi? Sırf bu ailede doğduk diye, bütün ömrümüzü, tıpkı Yahudiler gibi, hakaret görmek, özür dilemek, alçalmakla mı geçireceğiz?" (s. 93) Şimdi bir makale okudum da, Japon elitlerinin savaş öncesindeki tutumları yüzünden koca bir ulusun yenilgiyle yüzleşmek zorunda kaldığından bahsediliyor. Biraz araştırma yapmak bu suçluluk duygusunu anlayabilmek için faydalı olabilir.

Şimdi diğer kitaplarını topluyorum, Dazai iyi yazar. Çok iyi bir yazar. Tavsiye...