13 Ocak 2018 Cumartesi

Selçuk Baran - Tortu

Ablam, Arif Hikmet Bey, Konak, Zekiye, Tortu adlı beş öyküden oluşuyor, beşi de Halim'in anlatıcılığıyla kuruluyor. YKY'nin bastığı toplu öykülerden çekip anlatıyorum, alıntıda sayfa sayısı o yüzden uçuk.

Anadolu'nun kasabalarından biri, geniş aile, Halim evin küçüğü, on altı yaşında. Ablası yirmi. Diğer ağabeyleri, halayı bilmiyorum. Anne öleli çok olmuş, babadan haber yok. Babadan niye haber yok, bilmiyorum. Utanılacak bir şey yaptığı için olabilir belki. Ablanın evden kurtulmak için çocuklu bir adama kaçmasına benzer bir şeydir. Halim, büyüdüğü için ablasıyla birlikte saatler boyunca aynı odada kalmamalıymış, hala böyle diyor. Anlatılmayan pek çok kısıt vardır, abla çeyizini hazırlarken bütün bunları düşünmüştür, Halim'le kedilerin doğurduğundan arkadaşların maceralarına kadar her şeyi konuşabiliyordu ama evlilik çağına geldiği için, ailesi en olmayacak kişileri karşısına koca adayı diye çıkardığı için kaçmayı düşünmüştür. Zengin ve yaşlı adamlar onu ürkütmüştür, istediği gibi yaşayamayacağını düşünmüştür ve haberi gelene kadar ortadan kaybolmuştur. Anlaşılır bir şey, anlaşılmaktan öte, yaşanması doğal, şahit olunabilir. Baran bir Anadolu dramı çiziyor; sosyoekonomik tablo. Baskıcı ve ataerkil aile, kaçış, Arif Hikmet Bey'in kurduğu kapitalist sistem, sistemi yıkmaya çalışan insanlar ve yaşadıkları facialar, Baran'ın incelikli anlatısında daha acı bir hale geliyor.

Ablam: Büyümüşler, büyüdükleri zaman çocukluğun sihirli dünyası kaybolmuş. "Birden hüzünlü insanlar oluvermiştik; ailemizin ve kasabamızın öteki insanlarına benzemiştik kısacası." (s. 358) Boyacı Rıfkı istemiş, abla varmamış. İnce, uzun, güzel bir kız. Hayattan başka beklentileri var, beklemeye müsaade etmeyeceklerini anladığı zaman, evdeki gerginlik ayyuka çıktığında, ablayla kardeşin arasına giren sessizlikler uzayınca ve yağmurlar altında yok oluncaya dek ıslanmak istediğinde Nuri'ye kaçıyor. Nuri çok has, nazik ve düşünceli bir insandır, zamanında ağaçlara dadanan bir mahlukun kökünü kurutması için eve çağrıldığı zaman ablayı beğenmiş, tam zamanında da ona mektup yazarak zaten bir çıkış kapısı arayan kıza ışığı göstermiştir. Tabii kıyamet kopar, yer yerinden oynar ama nihayetinde kızı rahat bırakırlar, bir tek Halim'e ablasını görmesi gerektiğini söylerler, merak da ederler kızı azıcık. Halim gider, ablasını ve Nuri'nin çocuklarıyla cebelleşmesini görür. Her şeye rağmen mutludur kız, Nuri'nin sunduğu/sunabileceği yaşamı istediği ortadadır. Tertemiz bir ev, düzen, yeni alınacak eşyalar, badanalı duvarlar, mis gibi bir bahçe ve sevgi, şefkat de.

Nuri'nin yamaları vardır, mesela uzun süredir ortada olmayan karısını boşamaya yanaşmaz. Naif bir insan olduğu için çocuklarına sert çıkmaz, bu yüzden şımarık çocukları için abladan özür diler. Geriye kalanı iyi. Birlikte bir yaşam kurmak için elinden geleni yapar. Sanırım önemli olan bu, yani benim gördüğüme göre öyle olmuyor ama olması gereken budur; elinden geleni yapmak. Nuri, Halim'den de özür diler, sonuçta ailede en yakın olduğu insanı pek de hoş olmayan bir şekilde kaçmaya özendirmiştir ama sevdadandır, başka bir yolun aklına gelmediğini söyler.

Diğer dört öykü, Halim'in büyümesi ve çarklardan birine dönüşmek üzereyken kurtulması etrafında döner. Bu öykünün gruptan biraz ayrık olsa da Anadolu'nun bir yansıması olarak sonradan yaşanacaklara arka plan vazifesi gördüğü söylenebilir. Bir de Halim'in ablası ve eniştesiyle birlikte yaşama isteği üzerinden onun da aileyle bağları koparmaya niyetli olduğunu düşünebiliriz, Arif Hikmet Bey ve imparatorluğuna gidişini bu temele oturtabiliriz.

Arif Hikmet Bey: Kasabanın unutulmuşluğuyla başlar. Filmlerde trenler geçmese bilinmeyecek olanlardan, Maşukiye mesela. Bu kasaba ünsüz. Yaşamın olağan bir biçimde, yıllardır yerinden kıpırdamamış bir taş gibi sürdüğü.

Arif Hikmet Bey olmasa daha da bir şey olmazdı buradan, olmuş. Bey, zamanında kasabayı terk edip işini tutmuş, siyasi bağlantılarını kurmuş, fabrikalarında memleketlilerini çalıştırıyor.

Kasaba zenginleşti, tüketim ürünlerinin çeşidi arttı ama halı tezgahları sustu, boyahaneler kapandı. Kapitalizm eleştirilerinden biri. Bey'in çağırdığı adamlar iyi bir gelecek uğruna evlerini barklarını bırakıp göç ediyorlar, işçi olarak çalışıyorlar ve bir süre sonra ailelerini de yanlarına getirtiyorlar. Kasaba kalkınıyor gibi gözüküyor ama bu göç yüzünden yaşam enerjisini kaybediyor, Bey parasına para katarken yaşam kaynağını kurutuyor. Umrunda değil. Eşiyle paylaştığı derin bir dünyası yok, oğulları, damatları, gelinleri ve kızlarıyla büyük bir ailenin yalnız adamı. Ahlaklı; Halim'i ablasına yazdığı mektuplardan ötürü uyarıyor. Ahlakına bir, kendisine iki, neyse, gurbet duygusu yok çünkü herkes memleketli, bir daha geri dönen de olmuyor. Böyle bir posa çıkarma tesisi Ali Hikmet Bey'in dünyası.

Konak: Halim gidiyor, tanıdığı memleketlileriyle konuşmaya çalışıyor ama insanlar robotlaşmış, sıcak ilişkiler kurulamıyor. Yakındaki kentin boğuculuğu da bir diğer can sıkıntısı. Halim'in kentte duyduğu sıkıntı, Bey'in yanında kaldığı sürenin pek uzun olmayacağını sezdiriyor. İlişkiler derinlikli değil ama Bey, işçilerinin konuşmasını istiyor. Kuru çalışma ruhları köreltir, oysa Bey'in uzun ömürlü kölelere ihtiyacı var. Zorla konuşuyorlar, tatsız, derinliksiz. Zorunluluk. Ceza gibi bir şey. Konuşma, dedikodu yapma cezası. Korkunç. İnsanlar kasabadaki gibi bezgin, iki dünya arasında hiçbir fark yok. Burada para kazanıyorlar ama yeterli değil, bu koşullarda bitiveriyor para. Bey, memlekete yollanacak paralarını da maaşlardan kesinti yaparak yolluyor, bir de Halim'i borçlandırarak ona radyo vs. veriyor. Her şey saat gibi çalışıyor, görünürde. Direnenler var.

Zekiye: Hüseyin Abi'nin kızı. Abi, Halim'i pek seviyor ve onu evine davet ediyor sık sık, kaynaşıyorlar. Halim Zekiye'yi seviyor ama fikirlerine pek anlam veremiyor. Zekiye, Bey'in kurduğu düzenin dehşetiyle çarpılmış, sistemin yıkılmasını isteyen bir kız, kafası parlak. İşçilerin Bey'i tapınırcasına sevmesi, bilinçsizce tutması delirtiyor onu, Zekiye de kentli asilerden yardım alarak eylemlere girişmek istiyor, doğru zamanı bekliyor. Ailesi de tapıcılardan, kızın fikirlerine değer veren yok. Belki Halim verebilir, Zekiye biraz anlatıyor mevzuyu ama Halim'in düşünmeye ihtiyacı var, büyük şehre gelen Feyzo gibi aydınlanması gerek. Düşündüğünü görüyoruz, aydınlandığını değil. Bey'in ablası hakkında söylediklerine hak veriyor ama ablasına da hak veriyor, işin içinden çıkamıyor. Birazcık Kant lazım kendisine, her şey çözülebilirdi kendisi için.

Bey'in etrafında dönen dedikodular ilginç. "İmam-Hatip Okullarının" çoğalmasından memnun değil, iktidar partisini desteklese de partililerin ne kadar aptal olduklarını bilir, ekonomi ve ahlakın çok önemli olduğunu söyler, seçimlerde hangi partiyi tutuyorsa kasabaya haber salar, herkes o partiye oy verir, her şeyin en iyisini o bilir, neler neler. Rol model olarak herkesin olmak istediği kişidir, özümsenmiştir, bir parçası olmak insanları mutlu eder. Tam bir tirandır aslında. Zekiye'nin karşı çıktığı bu tiranlıktır, tüm tiranlardır aslında.

Halim'e derdini anlatır, Halim anlamaz ama Zekiye'yi sevdiğinden çaktırmaz da. Kırılma noktası Zekiye'nin kentli bir dava arkadaşından hamile kalmasıyla ortaya çıkar. Kız dışlanır, Bey'in emriyle imparatorluktan uzaklaştırılacaktır. Halim sevdiği kıza reva görülene karşı çıkar, Zekiye'yi kendisinin hamile bıraktığını söyler. Öyleydi böyleydi derken ikisi de şutlanır. Halim'in gönlü yüceliği Zekiye'yi de etkiler, bir daha iş bulamayacak olmalarına rağmen -Bey'in eli uzundur- başarabileceklerini düşünürler, birlikte her zorluğun üstesinden gelebileceklerine inanırlar. Bu da bir direniştir; her şeye rağmen birlikte olup güçlükleri aşabilmek.

Tortu: Yıllar sonrası. Bunu anlatmayayım, güzelliği eksilmesin.

Anadolu kasabaları, patronlar, işçiler, kabulleniş, isyan... Baran'ın diğer öykülerindeki anlatım yine var; dünyaya hafif gözlerle bakış. Hafif, anlık, derinlikli. Bir o kadar da farklı; bir konsept etrafında dizilen öyküler Baran'da görülen meseleleri derlemiş. İyi bir metin çıkmış ortaya.

10 Ocak 2018 Çarşamba

Eugéne Ionesco - Yalnız Adam


Felsefe dünyayı -bütün alt kümeleriyle beraber- tanımlama/anlama çabası olarak sıkıştırılabiliyorsa -ki az önce bunu yaptım- ve açtığımızda sıkıştırılmış halinden farklı bir şeye dönüşmüyorsa, o zaman onu belli bir ölçüde işe yarar bir şey olarak kenara koymak, unutmak gerekiyor, sanırım. Bilgi biriktirmek dışında bazı şeylerin cevabını bulmak için kullanıyorsam felsefeyi ve aldığım hiçbir cevabı yaşamıma uyduramıyorsam unutmak gerekiyor. Ağan bir karanlığın içinde değilse felsefe, masasına oturup fikirler üfürerek dünyayı biçimlendiren adamların kalıplarının ürünüyse ve hatta tam olarak buysa, düşüncemi çarpıtan ve olmadığım biri haline dönüştüren bir şeyse -ki felsefenin de bir iktidarın mekanizması ve dahi iktidarın ta kendisi olduğunu düşünüyorum- ve bilmek böylesi mümkün değilken bildiğini iddia ediyorsa, bilmenin yollarını aydınlatma çabası içindeyse felsefe, filozoflar bunun için kafa patlatıyorlarsa, söz gelişi Kant'ın ahlakından çıkan yol bireye ulaşmıyorsa, teşekkürler ama daha fazla saçmalığa tahammülüm yok. Felsefe metinlerine kurmacaya yaklaşır gibi yaklaşıyorum, elimde değil. Murat Erşen sağ olsun, Ionesco'nun konuşmasını dinleyene kadar bitmiş bir ayrık otu olduğumu düşünürdüm, dedemi bulmuş kadar sevindim.

Felsefe işe yarar, yaramaz değil ama yetmez. Aradığı cevabı bulanlar adına çok mutluyum, ustasını bulanlar adına, "Evet, bu!" diyenler adına. "Evet, varoluş, dünya, insanlar, bütün bunlar görüntüseldir. Temel şeyler bütün bunların dışında, duvarın ötesindedir." (s. 52) Duvarın ötesini merak etmeyenler adına çok mutluyum, ben o merak sağ olsun, ölmek üzereyim, beynimi sürtüp kıvılcım çıkartasım geliyor, yapamıyorum. Çağımızın hastalığı derler, buna da inanmıyorum. Savaşlar, kapitalizmin biçimlediği yaşam, bunlar olmadan da cevaplar yetersizdi bir zamanlar, her çağda düşünülebilir bu.

Ionesco'nun tek romanı. Adamımız üç kuruşa bir mağazada çalışırken deden miras kalıyor. Dededen kalan miras bolca boş zaman demektir, bir de yarıştan çekilmek tabii. Şöyle bir başlangıç: "Otuz beş yaş, yarıştan çekilme vaktidir. Eğer yarış varsa." (s. 5) İşinden ölesiye bıkan bir adam, patronları ve iş arkadaşlarıyla tam takım bir sömürü düzenine hizmet ederken patronunun baskıcı davranışlarıyla, yüzeysel sevgileriyle ve pek çok can sıkıntısıyla boğuşur. Tanıdık şeyler, kısa kesip özgürlüğün dayanılmaz ağırlığına geçeceğim. Adamımızın yaşamını değiştirmeye gücü yoktur, metnin politik arka planında görülen eylemlere inanmaz, kendine inanmaz çünkü, çocukluğundan beri kendisine biçilen rolleri bir bir yırtmış, tek başına bir adam olarak yaşayagelmiştir. İlişkileri derinliksizdir, eğlenceden ve can sıkıntısından öteye gitmez. "Sıradanlığımızdan ötürü ipin ucunu bırakıyor, vazgeçiyoruz. Büyük Sevgi vazgeçme diye bir şey tanımaz, yoktur böyle bir sorunu, vazgeçmek sıradan insanlara özgüdür, başarısızlık da öyle." (s. 8) Ah!

Kitaplar. Adam aynı kitapları döndürüp döndürüp okur. Dostoyevski, Hugo, Dumas, Kafka, yaşamı edebi yönden biçimleyenler. Paralanınca çıktığı yeni eve de aynı kitapları götürür. Yol arkadaşları. Doyumdan uzak bir geçmişin tesellileri.

Babası beş yaşında ölen adamımız, annesinin insanüstü çabalarıyla okumaya yönlendirilir ama beceremez, yüksek okula gidemez, kendisinden pek bir şey olmaz yani. Olmadığınca da toplumun gözünün önünde olduğunu düşünür, başarısızlığı toplumca benimsenmiştir ve kendisine her an hatırlatılır. Toplum da pek matah değil ama içinde başarabilmiş insanlar var, bir tane bile olsa adamımız yeterince suçluluk çekerdi sanırım, bütün bu çarpık düzenin tek sorumlusunun kendisi olduğunu düşünürdü. Ne isyancıydı ne de bir boyun eğiciydi ama ikisinin arası karanlık bölgeydi, ne olduğunu bilmiyordu. Bilinmezlik içinde bir ruh. Sonsuz, sonlu, sonlu olmayan, sonsuz olmayan muhabbeti, Ionesco'nun konuşmasındaki, metinde birebir mevcut. "Bütün usumuz karanlığa karışıp gider." (s. 15)

Paris civarında bir eve çıkar adamımız, yerleşir, kapıcı kadının gözlerini üzerinde hissetmekten son derece rahatsız olsa da birkaç defa dışarı çıkıp eve döner, ya kahve alır, ya bakkala uğrar, uyandırmak istemediği arzularını bu şekilde yok etmeye çalışır. Düşünmek istemez, düşünmek anlamsızlıktır ama düşünmeden de duramaz, yapabildiğini yapar, yapamadığını özler, izlemeye başlar. İzlediği ölçüde mutlu olur, düşündüğü ölçüde mutsuz. Mutsuzluk Zamanlarında Mutluluk'la paralel okunması gerektiğini söylemiştim bunun, bir metin tek bir alıntıda gizli: "İnsan şöyle kıyıda durur, yalnız izlerse, pekala neşelenebilir." (s. 26) Bu bağlamda kendisini izlediğini de düşünebiliriz; sadece devinimin mutluluk vereceğini söyleyen her kimse, ona küçük tedirginliklerden de bahsetmek gerek. Adamımız evinin kapısının önüne gelir, ceplerinden birini kurcalar ve anahtarını bulamaz, aklı başından gider, diğer cebine bakar ve anahtarı bulur, sevince kapılır. İkincisi de dolaptan alacağı bardak için dolabın kapağını açar, bardağı alır, kapağı kapar. İnce işler, bunların manası çok derin.

Barlar, kafeler... Adamımız gezer, oturur, evine döner, evinden çıkar. Felsefe öğrenmek ister, belki o zaman her şeyi yerli yerine oturtabilirdi ama bu mümkün değil. Her şey akışkandır, varlığın ve hiçliğin sorgulaması bu zemin üzerinde sürdürülür. Dünyanın bir tiyatrodan ibaret olması izleği her yerde kendini hissettirir, gözlemlenen her mekan, her insan oyunun bir parçasıdır. Gerçeklik duygusu sorgulanmaya açıktır, sorgulanır. Her şey gibi.

Ionesco korkunç bir şey yapıyor, bilinmezliği sokaktaki bir adamın düşünce yapısında doğuruyor. Korkuyla bakıyorum kitaba, gözümün görmeyeceği bir yere kaldıracağım sanırım. Son bir şey, Bernhard ve Pirandello'nun maruz bıraktığı dehşetleri derleyip sıkıştırmak nasıl olurdu, şöyle: "Çevremdekilerin hepsi, başkalarıydı." (s. 69) Vay başıma küller yağa...

7 Ocak 2018 Pazar

Craig McGregor - Pop Kültür Oluyor

Yayıma hazırlayan Orhan Kahyaoğlu'nu pek güzel olan Bülent Ortaçgil incelemesinden biliyorum. Dizinin diğer kitaplarını denk geldikçe alacağım. Çiviyazıları özel bir yayınevi, çok özel kitapları basıyorlar. Mesela Lessing'in Argostaki Kanopus Arşivleri'ni bastılar, zamanında. Sade bastılar. Ne güzel.

Editörden bölümünde McGregor hakkında kısa bir tanıtım yazısı var, pop müzik kuramcısı Simon Frith'in McGregor hakkındaki değerlendirmesi bir de. McGregor, kapitalist ideolojiyi Gramsci'nin kavramlarıyla değerlendiriyor ve bunu amatör bir heyecanla yapıyor, ideolojik makalelerinin yanında popun ortaya çıkışını ve kültür haline gelmesindeki mekanizmaları irdeleyen makaleleri de iyi. Blues, caz, Louis Armstrong, kapitalist dünya, alayı McGregor'ın perspektifinden daha berrak.

Frith'e göre McGregor'ın takdir edilecek pek çok yönü var. Bir, eleştiriyi kategoriler bağlamında bir kalıba oturtup işin kolayına kaçmaması. Orwell gibi kendi kavramlarını yaratıyor, konuyu derinlemesine inceliyor, bağlıyor, çözüyor, yenilikçi bir bakışla kuruyor. Pop bir tüketim kültürü haline gelir gelmez edilgen tüketici rolüne bürünen dinleyicilerin eleştirmenleri tüketici rehberi gibi görmeye başladığını, eleştirmenlerin kendilerinden istenenden başka bir şey vermediklerini ve bu durumun hegemonyayı doğurduğunu söyler McGregor, iktidar bu karşılıklı sömürülmeyi oluşturur oluşturmaz zafer kazanır, buna karşı çıkılması gerekir. Bilmiyorum, çok çok sevdiği Armstrong'a cephe alması bu düşüncenin sonucu olabilir. Armstrong, aşırı yenilikçi olduğu zamanların ardından hiçbir şey üretmeyerek var olan standartlar üzerinden verdiği konserlerde şarkılarını tüketilecek bir meta haline getiriyor ve McGregor bu durumdan duyduğu rahatsızlığı Armstrong'a anlatıyor. Armstrong omuz silkiyor, "Şov dünyası birader," gibi bir şey zırvalayıp odasına dönüyor, yorgun argın. Açık bir şekilde tüketilme, yıldızın ve yeteneğin sönmesi, çok üzücü. Birkaç eleştirmen dışında Armstrong'u kamçılayacak kimse yok ama adam kulaklarını tıkamış durumda.

Kategorileştirmenin tamamen sınıf sorunuyla ilgili olduğunu söyleyen McGregor, popüler kültürün bundan çok daha karmaşık bir yapıya sahip olduğunu ve herhangi bir kalıba sokulamayacağını söylüyor. Yanlış bir bakış açısı olarak sanat/pop farklılıkları, burjuva ve proleter kesimin farklılıkları haline getiriliyor, bu kodları kullanarak yığınları yönlendirmek çok kolay. Bir ret de buraya. "Kültürel yorumlamanın amacı metaların bizlerden gizlediği sorunlara işaret etmektir. Amaç 'müzik doğru dürüst proleter müziği değilse beş para etmez' yargısını ortaya koymak değildir." (s. 17) Frith'in yorumu bu, ona göre McGregor bu sorunlara işaret ediyor ve entelektüel dürüstlüğün sorumluluğunu üstleniyor.

Bir iki makaleyi inceleyeyim.

Popüler Kültür: Temelde Dave Grohl'un söylediği: Televizyondaki şarkı yarışmalarının aptallığına kapılmayın, elinize bir enstrüman alın, birkaç arkadaş bulun, tellere veya zillere vurun! Kameralar, makyaj, jüri, seyirci, hiçbiri şart değil. Sanki bundan başka bir yol yokmuş gibi düşünülüyor, başkasından icazet almak için kendisini hiçe sayıp yarışmalara koşturuyor insanlar. Kolay yoldan bir şeyleri başarmak, böyle bir ülkede cazip hale geliyor. Televizyonda görünmeyeceksen var olmayacaksın. Bu mu?

Kültürün eylem demek olduğunu söylüyor McGregor, müzelerdeki ölü eserler değil, kütüphaneye sıra sıra dizilmiş kitaplar değil, eylem. Toplum güdülüyor, toplum bireyi de güdüyor ve bunlar, bunların yanında televizyondaki kültür soslu şaklabanlıklar kültürün tek ürünü olarak görülüyor, doğru değil bu. Müzik sokakta, edebiyat da sokakta, kar yağdığı zaman heykeltıraşlar da.

Eleştirmenler bunu göstermeli. "Eleştiri, esas yaratma sürecine yardımcı bir perspektifle ele alınırsa yararlıdır." (s. 24) Ele alınması, yazar ve okur tarafından. Yazar bu döngünün farkındaysa farkındalık yaratmaya çalışacaktır, bilinmeyene doğru bir bakış attırabilirse yeterli. Okurun görevi biraz daha emek isteyen türden; sanat anlayışını baştan kurmak zorunda kalabilir. Bunu yaptığı an hangi zincirlerden kurtulduğunu anlar, bilinmeyenin cazibesine kapılır ve keşfeder, keşfettikçe açılır, medyanın güdümünden kurtulur, özgürleşir. Umarım. Popun bu kısıtlamadan kurtulmasıyla birlikte kaliteye kapı aralayabildiği görülür, Dylan ve The Beatles mesela. Sonrasında var olan türlere muhalif olanlar çıkıyor ve bazıları hegemonyanın bir parçası haline gelirken azınlık yeniliği sürdürmeye çalışıyor.

Bireysel mücadele, kitle iletişim araçlarının kitle tarafından yönetilmesi, bu tür işlerin gerçekleşmesi gerektiğini söylüyor McGregor. Biraz ütopik. Belki bir gün.

Pop Kültür Oluyor: En baba makale bu sanırım. Popun kültür haline gelmesinde toplumsal dinamiklerin etkisi müzik türleriyle açıklanıyor. Bir esrime halinde. McGregor arabasıyla uçar gibi gidiyor, sağır edici bir müzik çalıyor ve şoför kendini bırakıyor, düşünceler nehir.

Pop enerji. Rock enerji. Akış dendiyse Herakleitos anılacaktır, anılır. Caz üzerinden yürüyoruz, caz kölelerin yarattığı müziktir, ezilmişlerin ve horlanmışların özgürlüğü. Kaynağını yitirmiş olsa da varlığını sürdürür, farklı formlarda. Caz o kadar sofistike hale geldi ki tabandaki desteğini yitirdi, azenginlik belirten mekanların müziği haline geldikten sonra doğuşunu unutmuş gibi gözüküyor. Öyle mi acaba? Caz kültürün bir parçası haline geldiyse ve popüler kültür de toplumun o andaki egemen kültürüyse, o zaman cazın iki türünü de görebiliriz demektir. Caz sokakta ve bilet fiyatlarının uçtuğu konserlerde, haliyle salonlarda. Biri ücretsiz, diğeri bir statü göstergesi olduğu için ücretli. Hangisini seçmek isterseniz. Sokak mı, televizyon mu? Benzer şeyler. "Yüksek sanatlar" daha rafine olabilir; düşsellik, karmaşıklık -olumlu anlamda- ve derinlik gibi özellikler taşır ama "sevgi eksikliği" taşıyabilirler. Böyle buyurdu McGregor.

Gramsci hakkında ideolojik bir makale, Armstrong'la alakalı bir makale daha, bir iki tane de sonlarda, tamam. McGregor tüketim, sanat ve pop hakkında, kavramsal derinliklere dalmadan ufuk açıcı incelemelere girişiyor, çok iyi ediyor. Denk gelirseniz gelişine vurun. İsmail Abi'den 5 TL'ye almışım ben bunu, güzel şeyler de yapabiliyormuşum.

6 Ocak 2018 Cumartesi

Ángel Esteban - Yazar ve Cenneti: Kütüphaneci 30 Büyük Yazar

Bahçelerden birinde, Bostancı'nın yukarıları, kütüphanenin önü, sigara yaktık bir tane. Çınarlara bakalım demiştik, baktık. Sahile ineceğiz ama inemiyoruz, içeri girdik yine. Bir saat sonra çıktık, yürüdük. Aklım raflarda kaldı, orada çalışmanın tekdüzeliği ve ardından güzelliği bir yaprak, düştü. Çok sonraları yazacağım şeyleri belli belirsiz hissettim, buradan başka bir yerde belirmeyeceklerdi. Yanımda Sercan vardı, bir bahar ayıydı, iki lise öğrencisiydik, gençtik ve çaresiz. Niye? Çünkü otuzuma girmeme üç hafta kaldı. Büyümeleri için bıraktığım her şey yıllar sonra geri geliyor. Kütüphaneler, Eceler, Sercanlar, okullar gibi. Boşluklarına sığınıyorlar, onlar yerleşir yerleşmez her şeyi hatırlamaya başlıyorum. O zamanın acısı şimdiye kapanıyor, her şeyi bastırıyor, bir tek onu biliyorum. Hatırlıyorum. Gözümün önünde parıldayanlar, anlar, hepinizi hatırlıyorum ve şimdinin çoraklığını dindiren bir yağmur gibi yağıyorsunuz.

Kitap raflarında kaldılar, ara ara açıp bakarım. Yere düşerler, üstüme tırmanırlar. Öyle kalsınlar.

Kitap penceredir, birçok kitap birçok penceredir, bildiğiniz, unuttuğunuz ve hiç bilmediğiniz manzaraları gösterir.

Öğretmenlikten kütüphaneciliğe geçebilsem şu an geçerdim.

Otuz yazar ve kütüphaneden geçen yollar. Llosa, önsözünde kendi okuma serüvenini ve kütüphanelerle olan ilişkisini anlatıyor. Çocukluğunda entelektüel çaba harcayıp sözcükleri hayal dünyasına aktarmasıyla birlikte edebi okumalar yapmaya başladığını söylüyor. Hareketli ve hüzünlü bir hayatı var, kitaplara "sığınmış" biraz da. Babası, Llosa'yı edebiyat hevesinin kaybolması için askeri okula yazdırıyor, nafile. Faulkner, Hemingway gibi yazarları zamansal biçimlendirmeleri çözmek amacıyla eline kalem kağıt alarak okuyor, sonrasında Peru Milli Kulübü'nün kütüphaneciliğini üstleniyor. Marksist çevrelerde bir süre bulunan Llosa, erotik kültürünü ve eğitimini Peru oligarşisine borçlu olduğunu söylüyor, kütüphanedeki Fransız erotik kitap koleksiyonundan okunmadık bir şey bırakmamış. Ellili yıllarda bir bursla Madrid'e geliyor ve Milli Kütüphane'nin buz gibi soğuk salonlarında mantosuyla oturup okuyor. Ne okuyor, şövalye hikâyeleri. Metinlerini yazmaya başlıyor tabii, durmadan okurken kendi yaratılarını da oluşturuyor. En sevdiği kütüphane British Library'ymiş, kağıt ve mürekkeple yazıyormuş, bilgisayarla yazmıyormuş, bunları da öğreniyoruz. "Böyle başlamıştım ve hâlâ elimin ritminin düşüncelerimin ritmi olduğuna inanıyorum." (s. 14) Edebiyata Övgü derlemesinde Llosa e-kitapları pek sevmediğini söylüyordu, Esteban'ın Llosa için ayırdığı bölümde Bill Gates'e de çıkıştığını öğreniyoruz büyük yazarın. Bill Gates'in iddialarının aksine, edebiyat bu şekilde bir evrim geçirirse ölümcül bir yara alacak Llosa'ya göre. Katılmadığımı belirtmiştim, böyle bir şey söz konusu değil. Düşüncenin hızına yetişmek de el vasıtasıyla pek mümkün değil diye düşünüyorum, kuşak farkı.

Otuz yazardan birkaçını seçiyorum.

Stephen King: Baba, aileyi terk edince zor günler geçiriyorlar, Yazma Sanatı'nda uzun uzun bahsediyor King. Gençliğinde birçok garip işin yanında kütüphanecilik yapmışlığı da var. 1969'a kadar birkaç metni basılıyor ama ekonomik durumu rezalet, o yüzden Maine Üniversitesi'nin kütüphanesinde çalışmaya başlıyor. Karışık zamanlar, Nixon Vietnam'ı bombalamak için elinden geleni yapıyor, protestolar gerçekleştiriliyor, civcivli bir ortam. King favorilerini neredeyse çenesine kadar uzatıyor, Creedence, Hendrix, Joplin ve diğerlerini dinliyor. Tabitha'yla da o sıralarda tanışıyor. Birbirlerini anlıyorlar. Şiir atölyelerine katılıyorlar, anlamı onca yığının altına gömenleri eleştiriyorlar, sonra da evleniyorlar zaten.

King'in bazı metinlerinin kaynakları da kütüphanelerde gizli. Kütüphane Polisi nam öykünün ortaya çıkışı ilginç. Stephen, oğlu Owen'a ödevi için gereken kitabı bulması amacıyla kütüphaneye gitmesi gerektiğini söylüyor ama Owen gitmek istemiyor, sebebi de süresi geçen kitaplar konusunda teyzesi Stephanie'nin kendisini ölümüne korkutmuş olması. Stephen için öykülük konu, kaçmıyor.

Son bir şey: "(...) Çocukluk korkuları korkunç bir şekilde süreklidir. Yazma bir otohipnoz eylemidir ve bu durumda, uzun süre önce ölmüş olması gereken korkuların tekrar canlandığı gibi tamamen bir duygusal hafıza ortaya çıkıyordu." (s. 168) Çeviri biraz kötü ama dehşeti fark ettiniz. Yaşa sen King.

Marcel Proust: Burjuva bir çalışandan çok züppeye benzediği söyleniyor, sosyal çevresi bu tiplerden oluştuğu için züppe damgası yemiş. Kütüphaneciliği bu açıdan biraz garip, gerçi kitapların bakımlı baskılarıyla daha çok ilgilenirmiş, kamu kütüphanelerine hiç gitmemiş, kütüphaneciliği de nüfuzlu tanıdıklar vasıtasıyla sürdürmüş bir süre, işe gitmediği çok olmuş, büyük yapıtını tamamlamaya çalışmaktan başka hiçbir şey yapamaz hale gelmiş. İdare etmişler ama havadan gelen paranın son damlası da aktıktan sonra ipini çekmişler.

Aleksandr Soljenitsin: Kamplarda geçen yılların bir bölümünde kütüphanecilik yapıyor, öncesinde teyzesinin evindeki kütüphaneyi keşfetmesi var. Gogol, Tolstoy, Dickens, Schiller gibi büyük yazarlarla büyüyor, edebiyatla alakasız bir bölümde okumasına rağmen sözcüklerin büyüsüne kapılıyor, hatta ABD'ye gittiği zaman Jack London'ın evini arayıp buluyor falan, büyük hayran. Romanlarındaki pasajlarda kamplardaki kütüphane ortamlarını anlatıyor. Bitik insanlarına rağmen ütopik, ideal bir ortam. Özgürlüğün raflara dizilmiş biçimi.

Georges Perec: Kütüphanecilik ve Oulipo arasında bir bağlantı var, kütüphanenin sınırlanmış alanı ve kitapların düzeni, Oulipo için birkaç fikir vermiş olabilir.

Eşiyle Tunus'a gidiyor, orada öğretmenlik yapıyor -Şeyler- ve bir süre sonra Fransa'ya dönüp kütüphaneci olarak çalışmaya başlıyor. Kategorizasyon konusunda sıkıntıları var, yaratıcılığını tetikleyen bir konu. Düzenleme, sınıflandırma, terimler, alfabetik karakterler vs. Perec'in ince, daha da ince düşünmesine yol açtı. Kütüphaneler ve kitapseverler hakkında yazdıklarını okumalısınız, kütüphanenin entropik doğasıyla tanışmak güzel oldu.

Musil, Onetti, Borges, Bataille, Carroll, Burton, Hölderlin, bir dünya yazar. Okusanız ne güzel.

4 Ocak 2018 Perşembe

Thomas Bernhard - Ses Taklitçisi

Bernhard'ın kısa öyküleri, fragmanları. Kendi yaşamından birkaç örneğe rastlamak mümkün, intihar eden büyük amcasının ve arkadaşlarının hikâyelerine rastlıyoruz. Gerçeğin monotonluğunda anlatılıyorlar ama bu monotonluktan doğan ürkütücülük, sıradan olayların kurmacaya değer ürkütücülüğü oldukça tedirgin edici. Metinlerindeki karakterlere rastlamak da mümkün, bu parçalardan seçtiği olaylar ve kişiler diğer metinlerinde ara ara belirebilir. "Sıradanlıkta görünmeyen gerçeğe bir nokta vuruşu" denmiş arka kapakta, iyi.

Yüz kadar parçadan birkaçını seçiyorum. Bernhard, gezileri sırasında şahit olduğu, işittiği olayları gündeliğin içinden yansıtıyor, birinin intiharını veya garip bir olayı su içermiş gibi anlatıyor. Basit ve vurucu.

Hamsun: Felsefeden birdenbire vazgeçen bir adam kendisini yaşlıların bakımına adadıktan sonra Knut Hamsun'un bakımını üstleniyor ama adamın büyük bir yazar olduğunu bilmiyor. Adamı her gün gezdiriyor, yatağını yapıyor, metinlerini yazması için köye inip kalem tedarik ediyor ve hatta Hamsun'un ölüsünü çarşafla örtüyor. Hiçbir şeyden haberi yok. Hiç.

Ses Taklitçisi: Her türlü sesi taklit eden adamın kendi sesini taklit edememesiyle ilgili. Kendini taklit edememeyi Bernhard'daki yarat(a)mama izleğine bağlıyorum; bir eserin yaratılış sancısını pek çok anlatısında irdeleyen Bernhard, yaratıcıları ya delilikle ya da intiharla yüzleştirir, ötesinde yaratma ediminin anlamsızlığından ve imkansızlığından bahseder. Taklitçininki de benzer bir durum, kendi sesini taklit etmeye çalışması bile sonunu getirebilir.

Düpedüz İftira: Goethe Öleyazıyor'daki karakterler olabilir mi bunlar?

İki felsefeci, Goethe'nin evinde karşılaşırlar, birbirlerinin yazılarına özenle eğileceklerine söz verirler ve ayrıldıktan sonra içlerinden biri bu karşılaşmayı felsefi bir yazı biçiminde anlatacağını söyler, diğeri hemen buna karşı çıkar ve meslektaşının niyetini iftira olarak değerlendirir. İşin ironisi bir, felsefenin insan faktörü olmadan senteze ulaşabileceği fikri iki.

Broşür: Ayrı işyerlerinde çalışıp emekli olan bir çift, çok yorucu bir yolculuktan sonra tatil yapacakları yere gelirler ama hiçbir şey katalogdaki gibi değildir, odaların karanlığı onlara kendi isimlerinin yazılı olduğu tabutları çağrıştırır. Özel alan ortadan kalkınca çiftler ölümle karşılaşır, yakınlığın ölçüsü ne derecede olursa olsun birliktelik ölümcüldür, şimdi değilse de zamanı gelince.

Pisa ve Venedik: Kurmaca örneklerden biri. Pisa ve Venedik belediye başkanları, kentlerindeki kuleleri değiştirmek isterler. Anlaşırlar, değişimin yapılacağı gece yakayı ele verip akıl hastanesine kaldırılırlar. İtalyan makamları mucizeye başvurmaz, devletin mekanizmaları mükemmel bir şekilde işler ve iki adamın canına okur. Gerçeküstünün katili devlet, yiyende ortak devlet.

İçsel Baskı: Bunun bir adı vardı, neydi? Ansızın aşağı atlama duygusu, metroda kendini raylara bırakma isteği...

İntihar edecek kişinin altında branda geren itfaiyecilerden biri, ansızın hissettiği içsel bir baskının sonucunda brandayı çekerek diğerlerini de peşinden sürükler, müntehir kişi atlar ve parçalanır. Felaket istenci. Sürekli hale geldiğinde başkaları üzerinden tatmin edilmek istenir sanırım. Metroda birine omuz atıp raylara düşürmek gibi. Yüksekten bakan birini bacaklarından kaldırarak aşağı atmak gibi.

Üslupçuluğunu sürdüreceği bir alan olmadan Bernhard okumak ilginçti, yazarın farklı bir sesini duymak isteyenler için dört dörtlük bir ucubelikler sergisi.

3 Ocak 2018 Çarşamba

Gilbert Adair - Yazarın Ölümü

Röportaj, ciddi bakan bir adam. Ne yapmak istediğini anlatır, toplumsal mesajlar verir, yazarın yalnızlığından bahseder. İmza günlerinde hayranlar, kitaplardan başka bir şey konuşulmaz. Saçlar düzeltilir, makyaj yapılır. Yapılır, Ellis'in dediğine göre iyi görünürsek iyi görürüz. Her şey metalaşmış halde, yazar dahil, metin bunun neresinde kalıyor peki? Kalmıyor, metin artık yok. Metinden önce yazar var. Röportajları okumayı beğenirim ama yazar personasının görülmediği kısımları. Amaç, niyet vs. anlatılmışsa okumuyorum, bunların metinle bir alakasının olduğunu düşünmüyorum. En az elli yıllık konu, yazar-metin ilişkisi. Ucundan anlatıcı-yazar ilişkisi de giriyor işin içine. Serbest dolaylı anlatım ve benzeri teknikler ikisi arasındaki çizgiyi ortadan kaldırmaya meyilli hassas aygıtlar olarak kullanılıyor, iyi niyetli yazarları tarafından. Kötü niyetliler Adair gibileri oluyor, mesela Nabokov ki Solgun Ateş'i ne lanettir. Nabokov da metinde birkaç yerde anılıyor, Adair'ın saygı duruşu.

Barthes'ın yazarı öldürdüğü malum makalesi konuyu yeterince açık bir şekilde işliyor, oraya pek girmek istemiyorum ama Adair'ın anlatıcı/yazar karakterini anlatırken ister istemez bir şeyler çarpmam gerekecek. Adair hakkında birkaç şey: İskoç, Londra'da yaşadı. Perec'in bol e'siz romanını İngilizceye çevirmeyi başardığı için ödül almış, hakkıdır. Geçtiğimiz yıllarda ölmüş. YKY birkaç kitabını basmış, denk geldikçe kaçırmamak lazım.

Çok tehlikeli bir metin bu; üç tekrardan ibaret. "Sana, ey Okur" hitabıyla başlıyor. İki epigraftan biri yolların kaybolmasını ve merdivenin yukarı çekilmesini söyleyen Emerson'dan, diğeri de boyumuzun ölçüsünü alan muammaları biz yaratmışız gibi yapmamız gerektiğini söyleyen Cocteau'dan. Tekrarlar aynıdır, kelimesi kelimesine, kopyalanmış bölümler. Profesör Sfax'in yaşamını kaleme almak istediğini söyleyen öğrenci Astrid, hocasının memnuniyetsizliğini sezer ama kararından caymaz, odadan çıktığında Sfax bilgisayarının başına oturur, Hermes adlı bir dosya açar ve yazmaya başlar. Tekrar bölümü üç sayfadır, anlatıcı okura seslenerek şimdi okuduğumuz üç sayfayı yazdığını söyler. Anlatıcının zamanıyla okurun zamanı denklenir, bu denklik üç kez yaşanacaktır.

İlk tekrardan sonra otobiyografik bir anlatı başlar. 1918'de Fransa'da doğan Léopold Sfax, burjuva bir ailenin çocuğudur. Babası sanat kitapları basar, dedesi unutulmuş bir şairdir. Dedesinin cenaze töreninde hayatının ilk şokunu yaşar Sfax; dedesinin adını -kendi adı aynı zamanda- tabutun üzerinde görünce ağlamaya başlar. Ölüm korkusu, bu cepte dursun. Dede eski parnasçılardan, modernizmin koyu düşmanı. Dreyfu karşıtı aynı zamanda, Yahudilerin de koyu düşmanı. Babayla dede arasında çatışma var, bölünmüş bir ailede geçirilen çocukluk. Sfax felsefe okuyor ve ikinci büyük savaş çıktığında ailesiyle birlikte kaçıyor ama bir süre sonra hep beraber geri dönüp savaş ortamında edinilen resimlerin satışıyla -Nazi subayları ve yandaşlar alıyor resimleri- geçiniyorlar. Sfax, babasının yandaşlığından utanıyor ve resimleri elde etme yöntemini sezdiği zaman adamdan iyice utanıyor. Louise ve Paul'ün, iki direnişçi arkadaşının yanına taşınıyor. Dedesinin mirasından kalan parayla yaşıyorlar, Paul Sfax'i örgüte sokuyor ve Sfax iki yıl boyunca örgütün verdiği görevleri yerine getiriyor. Paul ortadan kaybolduktan sonra Louise'le yakınlaşıyorlar, savaş bitince Sfax doçentlik sınavına giriyor, ABD'ye göç etmeye karar veriyor ve çıktığı geziden dönünce Louise'in gittiğini görüyor. Geride tatsız bir not kalmış, kızın başka bir yere taşındığına dair. Sfax de durmuyor, ABD'ye gidiyor ve Raphael adlı bir tanıdığın yanında kalıyor, ilk edebi eserlerini burada veriyor. Modernlikle klasik mitoloji arasında yarattığı çatışmayı, anakronizmi Mallarmé'ye özgü bir şey olarak değerlendiriyor, yıllar sonra postmodern bir eser ortaya koyduğunu anlayacak.

Doğru bağlantılarla akademisyenlik serüveni başlıyor, Sfax üniversitede. Yeni Eleştiri'yi öğreniyor, ulusal gazetelerden yazıları yayımlanıyor, çalışmalarını tam gaz sürdürüyor kısaca. Ivy League üniversitelerinden Cornell'de ders verirken Ya/Ya adlı bir metin yazar, Yazarın ölümü ve Okurun yükselişi tartışmalarının tam gaz sürdüğü bir dönemde Saussure'ün göstergeler sistemini alır, yazarı ortadan kaldırarak her şeyi dilbilimsel kodlamalara ve uzlaşımlara sıkıştırır. Bu ses getiren bir eserdi, Sfax asıl ününü Kısır Spiral adlı kitabına borçlu. Yarattığı çalkantı o kadar büyük ki olumsuz eleştirilerin susturulduğu, yandaşların sıraya dizildiği bir dönem başlıyor. Baskıcı bir bilimsel ortam oluşuyor böylece, baskıcı olması ilerleyen bölümler için özellikle dikkate alınmalı. Sfax'in ortaya koyduğu görüş, "Teori" adı altında ululaştırıldı ve putlaştırıldı da. Neyse, Bloom'un Etkilenme Endişesi'yle bakışımlı bir metin ortaya konduğu fikri, Sfax'in metninin amacını belirler; metinlerin "yanlış okunması" fikri, Sfax'in Bloom'a katılmadığı "endişe" kavramını bir yana bırakırsak ortaktır. Sözcüklerin kullanıldığı yanılsaması, teorinin temelini oluşturur. Sözcükler zaten vardır, bir bağlamda yazarlar tarafından kullanılırlar ama aslında sözcükler yazarları kullanır, Cocteau'nun sözüne dönelim. Böylece sıklıkla çelişkili ve emniyetsiz anlamlar ortaya çıkacaktır, bu da Yazarın kalbine çakılan son kazığı simgeler. Eh, kabaca bu. İşin Okur boyutu da var tabii, okur da çıkmaz sokaklardan çıkmaz sokak beğenecek, anlam arayışında helak olacaktır. Bu son darbe curcuna çıkarır, muhalifler Hamlet, Moby Dick, Dresden, Auschwitz, Hiroşima gibi eserlerin ve faciaların -Teori'nin yaşama uygulanması mümkün tabii, anlam kaosundan ötürü- anlamlarını asla yitirmeyeceklerini söylerler ama pim bir kez çekilmiştir, tartışmalar ayyuka çıkar. Bir de italik kullanıma, tırnak işaretine rastlanmaz, Sfax bunlardan tiksinir ve yaşama dair hiçbir şeyin bunlar tarafından ablukaya alınmaması gerektiğini söyler.

Sfax, masasına oturup fikir üfürerek yaşamı teorilere kıstırmaya çalışan babaları endişelendirmiştir, kendisi de onlardan biri olmasına rağmen. Kurtulmak istediği bir şeylerin varlığı sezilir gibi, öyle değil mi? Anlam kolaylıkla ortadan kalkabilecekse, bunu gösteren adamın yaşamında ortadan kaldırmak istediği kara anılar olabileceği düşünülebilir. Geçmişini anlattığı ilk tekrarda ayrıntıya inmemesinden bunu sezebiliriz. Sezdiysek helal bize, kuru bir teori hikâyesi olamayacak kadar iyiye benziyor bu anlatı.

Astrid bu sırada Adair'ın hayatına giriyor. Adair, pek vasfı olmayan profesör bir arkadaşının öğrencisiyken Teori'nin patlamasıyla kendi öğrencisi haline gelen Astrid'in kadınlığından etkilense de teorisinin/Teori'sinin içinde ona yer yok, kurtulmak istediği şey başka. Astrid'in odaya gelip kendisinin yaşamını kaleme almak istediğini söylemesi, adamı bu yüzden tedirgin ediyor.

Başa döndük, ikinci tekrar. Bu kez otuz beş sayfa okuduk, sonrasında her şeyin derinleştiğine şahit olacağız. "Ey okur, yalan söyledim." (s. 35) Sana güvenemeyeceğimizi biliyorduk zaten, kimse kendini/Yazarı durduk yere öldürmek istemez. Babanın, içinde büyüdüğün toplumun, kısacası sözün orta yerinde var olmaya çalıştın ama var olamazdın, kısıtlıydın, sınırların çoktan çizilmişti. Bu yüzden babanın arkadaşı, Nazi subayı Laubreaux evinize gelip senden kültürle dolup taşan bir dergi için yazı yazmanı istediğinde karşı koyamadın, kendi adını da kullanamadın, "Hermes" adıyla yazmaya başladın. Yirmilerinin başındaydın, savaşın yıkımı ve insanların acımasızlığı bütün dünyanı biçimlendirmişti, felsefe seni kurtaramıyordu çünkü yaşamın karşısında çok soyut kalıyordu. Ve yazmak istiyordun, kendini göstermek, Yazar olarak var olmak. Üç yıl boyunca yazdın, bu sırada Yahudileri önemsiz gösterdin, Alman ruhuyla Hitler'i birleştirdin, sonra bunun Avrupa'nın yeni ruhu olduğunu söyledin. Nazi hareketine karşı olduğunu söylüyordun ama sözcüklerin, dışladıkları anlamlardan da bir parça taşıdığını fark ettin, solcu görüşlerde totaliterliğin kokusunu aldın, sağcı görüşlerde sosyalizmin gölgesini gördün, her şey birbirine karıştı ve paradoksa kapıldın.

"Teoriye inanmayanlar için, bir metnin, maalesef yazarını nasıl yazdığının işte klasik bir örneği." (s. 45)

Bingo!

Yalanlarını açığa dökmeye başlıyorsun. Paul, Louise ve sen, bu makalelerden gelen parayla geçiniyordunuz, dedenin mirasıyla değil. Louise evi terk ettiğinde senin kim olduğunu öğrenmişti, en azından eskiden kim olduğunu. Sana bir daha güvenemeyeceği için ilişkinizi bitirdi ve gitti. Sen New York'a geldin, ailenin ve senin karanlık geçmişi ortaya çıkmasın diye evlenmek istemedin hiç, Paris'te ortaya çıkan kuramları kendine has bir şekilde yeniledin ve ikincil kaynak özelliği taşısa da metinlerini orijinal hale getirdin. En büyük korkun canlandı, şöhret sahibi oluyordun ve karanlık geçmişin ortaya çıkabilirdi. Korkularını anlatmayacağım, sadece yıllar sonra Louise'den gelen mektubu ansam yeter. Louise, kim olduğunu anlattığı bir mektubu çalıştığın üniversiteye gönderdi ve mektubun üstü hemen kapatıldı, şöhretinin getirdiği avantajlardan mahrum kalmak istemeyen üniversitenin yediği bir halt, muhtemelen. Teorini de açıkladın, sadece bir Okur, bir anlam, bir Yazar. Böyle olmasa kitabın arka kapağında fotoğrafının ne işi var? İnsanlara bunun tersini yedirdin, böylece zamanında yarattığın "Hermes" de ortadan kalkacaktı. İyi taktik. Konuşmayı bırakıp senden dinlediklerimi anlatacağım.

Üçüncü tekrar. Sanırım anlatmayacağım, olaylar ve metinliğinin farkında olan metin, yazar-okur sorgulamaları o kadar iç içe geçmiş ki filmin sonunu söylemiş gibi olacağım. Olmayayım, zorlanmayı seven okur da bu romanı okusun, yazar nasıl ölürmüş, görsün.

2 Ocak 2018 Salı

William A. Pelz - Modern Avrupa Halkları Tarihi

Hükümdarlar emreder, savaşlar yapılır, dünyanın harikaları inşa edilir, aynı şekilde yıkılır. İnsan yığınlarıdır, ne olduysa onların güdülmesiyle olmuştur. Din, ekonomi, güdecek ne varsa kullanılır, imtina edilmez. Korkunç bir sürüklenme.

Geleneksel tarih yazımı resmi söylemlerden ve birkaç kodamanın edimleri üzerinden şekillenmiştir, tarihin inşasında dönüm noktalarını oluşturan olayların arkasındaki yöneticiler ve bir parçası oldukları ekonomi politik alan üzerinde bir yapı oluşturulmuştur. Oluşturulmuştu, artık bu tür bir inşa "kolaycılığa kaçma" olarak kabul edilmekte, "karma" bir tarih yazımı anlayışı önem kazanmaktadır. Savaş ilan eden bir kralın bu kararının sebepleri ve birkaç gün içinde intikale başlayacak ordunun subaylarının günlüklerinde yazılanlar aynı tarihin bir parçasıdır, aynı metinde yer alabilirler ve birbirlerini tamamlarlar. Foucault'nun özne-iktidar bağlantısını kurduğu tarih metodunun ürünü olarak görmek belki aşırı bir yorumlama olabilir ama William A. Pelz'in Modern Avrupa Halkları Tarihi adlı eserini oluştururken Foucault'dan ve mikro tarih yönteminden etkilendiği aşikar. Öznenin oluşur oluşmaz tahakküm altına alınmasının tarihçesi değil, düzene karşı çıkılmasının tarihçesi. Sistemin kendine ayar çekmesi olarak görülebilir gerçi; o kadar çok enstrümanı var ki bütün kazanımların ardından iktidarın dengeleyici bir hamlesi mutlaka geliyor. Bu açıdan umutsuzluk sürüyor ama Batının sömürü düzeni yerine daha insancıl bir sistemin gelebileceği umudu da varlığını sürdürüyor.

Pelz, Giriş bölümünde zenginlerden çok emekçilerin tarihinin anlatılması gerektiğini söyler ve Napoléon'dan yaptığı bir alıntıyla neye karşı çıktığını özetlemiş olur: "'Gerçek tarih nedir ki? Hemfikir olunmuş bir masal.'" (s. 14) Halkın tarihi anlatılmazsa tarih yazımı kurmacaya daha da yaklaşır, yaşananları dışlamış olur. Pelz, anlatılmayan tarihin peşine düşüyor.

On altı bölümde Ortaçağın çöküşünden 21. yüzyılın Avrupa'sına, yaklaşık 1600 yıllık bir süreçte gerçekleşen devrimlerin ve büyük halk hareketlerinin izi sürülüyor, kıvılcımların ateşlere dönüştüğü ve ateşlerin -bu kez insanlığın aleyhine- çalındığı olaylar anlatılıyor. 

Ortaçağın Çöküşü bölümünde ilk isyanların öncesi, diğer bölümlerin temelini oluşturacak öfkenin doğduğu zamanlar işleniyor. Ruhban sınıfını ve savaşçıları besleyen köylülerin tarihiyle başlıyor Pelz.

Roma İmparatorluğu'nun ikiye bölünmesiyle birlikte açığa çıkan kaotik Avrupa'nın Germen, pagan ve Hristiyan dalgalara karşı savunmasızlığı, derebeylerinin yükselişini sağlar. Kilise, Ortaçağa gelindiğinde güçlünün kullanacağı bir araç olarak kurumsallaştıktan sonra derebeylerle mutualist bir ilişkiye girer, böylece inancın zincirleriyle bağlanan serfler iktidarın eziciliği altında yaşamlarını sürdürmeye çalışırlarken Kilise'nin dehşetiyle yüzleşirler. Martin Luther'in reformculuğuna rağmen Kilise'nin güç odağı özelliği yıkılmamış, bir araç olarak kullanılmak üzere varlığı korunmuştur. Kilise'nin öğretilerine karşı çıkıp alternatif bir Hristiyanlık yaratan Katharlar gibi gruplara karşı uygulanan şiddet, ardından gelen reformist hareketler ve derebeylerinin Haçlı Seferleri sonucunda güçlerini kaybetmesi, halkın sesini yükseltmesini sağlamıştır. Yükselen sesler arasında kadınların sesleri de rahatlıkla duyulabilmektedir, Pelz'in her bir toplumsal dalgalanmada kadınların sesini unutulmaya yüz tutmuş tarihi belgelerden çekip çıkarması, kadınların mücadelesinin somutlaştırılması bağlamında oldukça önemlidir.

Derebeylerinin güçlerini kaybetmesiyle birlikte ortaya çıkan burjuva sınıfının merkezi krallıkların doğuşunu kolaylaştırdığı söylenebilir; genişleyen dünyayla birlikte üretim yerine ticaretin daha çok sermaye birikimi sağladığını gören hükümdarlar, burjuva sınıfını destekleyip ekonomik olarak güçlenme yoluna gittiler. Kapitalizmin modern dünyada kuruluşu bu yolla gerçekleşiyor, sonrası birbirinin kopyası denebilecek savaşlar, halk hareketleri ve diktatörlüklerin doğuşuyla yıkılışı olarak inceleniyor. Birkaç hareketi daha alayım ben.

Martin Luther ve dinsel dogmalarla ilgili bölüm. Bohemyalı Jan Hus'un çaktığı kıvılcımla büyüyen Taboristler, Katharlar gibi alternatif bir Hristiyanlık sunarken Kilise tarafından darmaduman ediliyor. Günah çıkarma sırasında cukkalanan paralar, aforozlar, bir sürü nane İncil'de yok, o halde insanlar neden bunların sıkıntısını çekmeli? Veba salgını sırasında rahipler ortadan kayboluyor, ölmek üzere olan insanları kutsayacak kimse yok, bu da bir diğer falso. Sonuçta Luther ortaya çıkıyor ve çoğu şeyi değiştiriyor ama Kilise'nin otoritesini yıkmak yerine sürdürüyor, yeni kiliseler de bu otoritenin bir uzantısını oluşturuyor. İngiltere, Almanya ve İsveç gibi yeni akımların başladığı yerlerde Hristiyanlıkla halkın ilişkisi iyi bir incelenmiş, uzun mevzu olduğu için girmiyorum. 

Kilise, iktidar ve sermaye üçlüsü sömürmeye başlar başlamaz ayaklanmalar da ortaya çıkıyor, İngiltere'de kelle vergisine karşı çıkan köylüler ayaklanma kültürünün oluşmasında en etkili kesim olmuştur sanıyorum. Bu kesimi ortadan kaldırmak için cadı avı, dünya savaşı ve pek çok saçmalık ortaya çıkacak, işçi sınıfının kurduğu yapılar -sendikalar, partiler vs.- yine işçi sınıfına çevrilmiş silahlar olarak dönüştürülecek, iktidar yeni yollar ve yöntemler bulma konusunda ustalığını konuşturacak. Günümüzde devamı izlenebilir.

Kitleler halinde ölümler halkı ortadan kaldıramıyor, çekilen onca acı bir yerde kurtuluş umudunun sürmesini sağlıyor, aslında Pelz koşullar ne olursa olsun yangın yerinde bir çiçeğin açabileceğini söylüyor. Son tahlilde ümidini kaybetmeyen, iktidarın silahlarına karşı yeni stratejiler üretebilen, yaratıcı ve alt sınıflardan veya bu sınıflara ait olan aydın kesimden insanların hikâyesini anlatıyor.  Sağlam bir inceleme.