12 Nisan 2019 Cuma

Ray Kurzweil - İnsanlık 2.0

Bundan on beş, on altı yıl önce arkadaşlarla odaya kapanıp Dream Theater konserlerini deli gibi izlerken -Kazaa'dan indirirdim o zamanlar, tedarikçi bendim- lüle saçlı bir adamla karşılaştık. Derek'in gruptan ayrıldığını biliyorduk, yerine Jordan Rudess'ın geldiğini de biliyorduk ama herifi ilk kez görüyorduk işte, saçlarına kıl olduk ve adamı hiç sevmedik. Sonra ben Disappear'ı dinledim ve adamın hayranı oldum. Hatta -müzik tanrıları beni çarparsa çarpsın- bana göre Space-Dye Vest ayarında bir şarkı. Neyse, bizim tayfa adamı sevmemeye devam etti ama ben adamın yaptığı işleri takip etmeye başladım. O sıralar tabii, şimdilerde geçen yılki Türkiye konseri haricinde kendileriyle hemen hiç işim olmuyor. En son Octavarium'u dinledim ve sevmedim, 2005'ti, biz tayfayla sık sık görüşmeye devam ediyoruz, onlar dinlemeye devam ediyorlar ama ben başka dünyalara zıpladım. Neyse, Kurzweil'ı Jordan'ın klavyesinin markası olarak bildim ilk. Ray Kurzweil ses teknolojisi üzerinde de çalışmış ve çok acayip bir alet icat etmiş. Klavyelerin şahı olarak görülüyor Kurzweil, gerçekten çok değişik bir alet. Neyse, yıllar içinde adamın aslında kafayı hafiften kırmış bir deha olduğunu gördüm ve yazdığı metni de okuyunca kanaat getirdim; bu adam geleceğin elçisi olarak aramızda bulunuyor. Fikirleri çokça eleştiri alıyor, insanın form değiştirirken geçireceği evreleri irdeleyiş biçimini insanlık dışı bulanlar var ama adamın yaptığı şey teknolojinin bizi getireceği konum, ötesine pek bulaşmıyor, bazı denetim mekanizmalarının gerekli düzenlemeleri yaparak bilimin yıkıcı etkilerinden yırtacağımızı düşünüyor. Metnin son bölümlerinden birini kendisine ve fikirlerine yöneltilmiş olumsuz eleştirileri bertaraf etmek için ayırmış, cevapları hazır. Teknolojinin o kadar da ilerlememesi gerektiğini düşünenlere eldeki potansiyellerin yer altına inebileceğini, kontrollü bir ilerleme yerine kontrolsüzlüğün ortaya çıkacağını ve gücü elinde tutan örgütlerin/devletlerin dünyayı cehenneme çevirebileceğini söylüyor. Makul. Buluşların önünde duramayacağız, dalga sürekli büyüyor ve geriye dönmek için artık çok geç. Geri dönülemezlik tarım devrimiyle birlikte ortaya çıktı, yerleşik yaşam ve elde edilen ürün bizi daha çok üretime götürdü, buna uygun olarak sayımız çoğaldı, tabii üzerinden çağlar geçen bir olaydan bahsediyoruz ve biçimlenenden farklı bir yaşamı, eh, hayal edip yaşayabiliriz, bedel olarak kendimizi yalıtmamız gerekir. Her açıdan. Kısacası, dünyamızı çok büyük bir ölçüde bilim şekillendiriyor ve Kurzweil bilimin atlılarından biri. Yazdıklarını dikkatli bir şekilde okuyup gelecekten haber almalıyız. Nostaljiden, geçmişin yararsız özleminden kurtulursak gelecek süper gözüküyor. Tabii ikinci bir Whitey On The Moon ortaya çıkmasın diyeceğim de on yıllar geçti, çıka çıka bir hal oldu zaten. 

Önsöz bölümünde bilime duyduğu tutkunun doğuşunu anlatıyor Kurzweil, on iki yaşındayken, 1960'ta bilgisayarla tanışıyor ama öncesinde çocukken okuduğu bilim serileri var, çocuklar için bilim setleri olur ya, onlar. Kaku Jules Verne okuduğunu söylüyordu, eminim ki Batı'daki çoğu bilim insanı bilimin hikâyeleşmesini sağlayan insanlardan veya doğrudan edebi eserlerden etkilenmişlerdir, ne güzel. Neil deGrasse Tyson da Carl Sagan'la bilim müzesi gezdiğine dair bir şeyler anlatmıştı, önemli şeyler bunlar. Onlu yaşlarımın başında uzaya dair azıcık bilimsel bir şeyler okuduğumda aklım gitmişti, ben de oradan tutuldum. Gerçi edebiyat okudum sonradan ama bu tutkum kaldı, iyi ki kalmış. Neyse, 1990'larda teknolojilerin bilinen ivmeleri hakkında deneysel veriler toplayıp bu verilerle matematik modelleri geliştirmeye çalıştığını söylüyor Kurzweil, zaten bütün paradigma değişimlerini, üstel artan bilimsel hızı bu modellemelere dayandırıyor ve elde ettiği verileri dipnotlarla paylaşıyor. Kendi kaynak kodumuza ulaşıp biyolojik temellerimizi salt bilgiye çevirerek evrenden çıkardığımız bilgiyle birleştireceğiz ve tekilliğe doğru adım adım ilerleyeceğiz, anlattığı şey çok çok özet geçilirse budur. Sonrasında birinci bölüm, Altı Evre. Yapay zekanın satranç ustalarını yenmesi bahsinden giriyoruz ve makinelerin insanın sahip olduğu biyolojik niteliklerin temel inceliklerinden yoksun olduğu fikriyle devam ediyoruz. Tam bu noktada bilimin üstel ilerlemesiyle alakalı uzunca kısım başlıyor. Grafiklerle anlatıyor Kurzweil, doğrusal eğilim ve üstel eğilim hakkında çokça bilgi veriyor. Belirli zaman aralıklarıyla hızlanan bilimsel gelişmeleri doğrusal eğilimle değerlendirmeye meyilliyiz, hep aynı hızla ilerlediğimizi düşünüyoruz ama hayır, her bir buluş hızı katlayarak artırıyor, ta ki doğal sınırlara kadar. Moore Kanunu örneğin, belli bir alana belli sayıda transistör yerleştirme mevzusu ilerleyen teknolojiyle birlikte giderek daha ucuz ve kullanışlı hale getirildi ama işlemcilerin hızlandırılması konusunda fiziksel sınırlara çok yaklaştık, farklı çözümler bulunması gerekiyor, yoksa Kurzweil'ın bahsettiği duvara toslayacağız. Tam bu noktada paradigma değişimleri ortaya çıkıyor, farklı bir çözüm yolu bulunuyor ve ilerleme sürüyor, tekrar üstel olarak. Moore Kanunu konusunda Kaku'nun önerdiği çözümler vardı, süperiletkenlerin kullanımı, kuantuma dair zamazingolarla farklı bir teknolojinin üretilmesi, böyle şeyler. Sonuçta evrimin altı evresinden bahsediliyor, biz dördüncü evredeyiz. Beşinci evrede teknoloji ile insan zekasının birleşimi var, altıncı evredeyse evrendeki madde ve enerji örüntülerinin zeki işlemlere ve bilgiye doyma noktasına erişmesi yer alıyor. Biz bu noktadan çok uzaktayız, Kurzweil her bir aşamayı detaylarıyla anlatıyor ve tekilliğin beşinci evrede ortaya çıkacağını söylüyor. 

Tekillik. Lucy'nin, "I am everywhere," dediği sahneyi hatırlıyorum da, her şeyin bilgisine erişildiği için her yerde olma durumu diye düşünebiliriz bunu. Aşırı bir fikir, zaten Kurzweil'ın anlattığı tam olarak böyle bir şey değil. Bilgiye dönüşeceğiz ve bunun için biyolojik yapımızın ötesine uzanacağız. Güzel. Beynin işlerliğinin tam olarak çözülmesi gerekmiyor, örüntülerin anlaşılması konusunda tersine mühendislik uygulamaları devam ettiği müddetçe tekilliğe bir adım daha yaklaşıyoruz demek. İşin bilimkurguya kaçan kısmı da devreye giriyor burada, yazar birçok maddeyle tekilliğin neye benzeyeceğini anlatıyor. Sanal gerçeklikte farklı bedenler seçebileceğiz -ki Ready Player One bu meseleyi şahane işliyordu, gerçi tek bir gözlükle dünya değiştirmekten çok daha muazzam bir şey var burada- ve istediğimiz kişiliğe bürünebileceğiz, olasılıkların ucu bucağı yok. "Uygarlığımızın zekası sonuçta büyük ölçüde biyolojik olmayan zekadan oluşacaktır." (s. 54) Nanobotlar girecek işin içine, biyolojik evrimimizle birleşen yapay zekaları onları "her şeye" evirebilecek. "Gri çamur" mu ne diyor Kurzweil, sisçikler halinde dolanacaklar ve moleküler değişimlerle her türlü nesneye dönüşebilecekler, kendilerini sentezleyip baklava veya araba olacaklar. Tabii kötü amaçlar için de kullanılabilirler, bir tanesi bedenimizle temas ettiği anda bizi çözebilir ve Thanos'un toz ettiği kahramanlara dönüşebiliriz. PKD'nin öykülerinden birinde vardı bunlar, kelebeğe benzer varlıklar bütün gezegeni toza çevirmişti bir güzel. Bu nanobotlar kafalarına göre herhangi bir şekil alıp takılabilirler, balçık halinde dolanabilirler ya da, bilemiyorum artık. 

İkinci bölüm, İvmelenen Getiriler Yasası. Algoritmik bilgi içeriklerinden DNA'nın yapısına uzanıyoruz. Bu yapının verdikleriyle karmaşık bilgi kümelerinin sıkıştırılmış bir halde var olabileceklerini, evrimsel bir ilerlemenin mümkün olabileceğini görüyoruz, aslında DNA'yı yapay zekanın yaratımında bir metafor olarak görüyoruz desek pek yanlış olmaz. Bu noktada düzen ve karmaşa da giriyor işin içine, fraktal yapılardan bilginin kümeleniş biçimlerine çok kapsamlı mevzulara giriyor Kurzweil, bunu da canlıların evrimiyle örneklendiriyor. Evrim düzeni artırıyor, düzen karmaşıklığı artırıyor ve bilgi birikiyor, düzenle karmaşa sürekli bir döngü halinde birbirini iteliyor. Evrimin dolaylama yoluyla hareket ettiği düşüncesinden her şeyin daha düzenli, öngörülebilir bir şekilde ilerleyebileceğini çıkarsıyor yazar, evrim yönetilebilir ve istenen biçime sokulabilir, böylece tekilliğe doğru giden yolda koca bir adım atmış oluruz. Teknolojinin yaşam döngülerinden bir parça, cep telefonu teknolojisini örneklem noktası alarak meseleyi açıyor Kurzweil, zaman içinde cep telefonlarının ve bilgisayarların geliştirilmesi süreçlerinin hızlanmasını, adeta uçmasını anlatıyor bir güzel. 

Sonraki bölümlerde beynin tersine mühendislikle bileşenlerine ayrılabileceği meselesi nöroloji ve sibernetik temel alınarak irdeleniyor, beynin yapısına dair şahane detaylar var burada ama asıl olay Kurzweil'ın GNR olarak adlandırdığı üçlemede. Genetik, nano teknoloji ve robotbilim. Geleceğimiz bu üçündeki gelişmelerle inşa edilecek, ediliyor. Kafada havai fişekler patlatacak kadar heyecan verici bir biçimde ele alınıyor bu bölümler, geleceğin çoktan geldiği müjdeleniyor aslında.

Kurzweil'ın ölümsüzlüğü "yakalamak" için her gün 300 civarında hap içtiğini, son derece organik beslendiğini ve spor yaptığını söyleyerek bitireyim. Adam 1940'larda doğduğu için pek zamanı kalmadı aslında ama ölümü hastalık olarak gördüğü için elinden gelen her şeyi yapıyor. Aldığı onca vitamine rağmen ölmesine ramak kalırsa bedeninin dondurulmasını garantiye almıştır diye düşünüyorum. İşin hukuki, etik yanını falan hiç bilmiyorum ama öyle bir tutkusu var ki illegal işlere girmiştir, girmemişse girecektir gibi geliyor bana. Bilemiyorum, sonunda öleceğimi bilerek ömrümü uzatmak isteyebilirdim sanırım. Otuz yaşımın bedenini tekrar tekrar kullanmak, yüz yılları böylece aşmak, bunun gibi şeyler. Tabii onca insanı bu dünya kaldırmaz, başka gezegenlere açılmak lazım. Teknoloji biraz daha ilerlemeli. Hızla.

700 sayfalık bir metin bu, çok leş özetledim. Çok daha fazlası var içinde, meraklılar için temel bir metin. Kaçırılmamalı.

10 Nisan 2019 Çarşamba

Michio Kaku - Paralel Dünyalar

Olay oldu bugün, kara delik denen evrensel nanenin birkaç uzay üssünün ortak çalışmasıyla çekilen fotoğrafı ortaya çıktı. Böylece kara deliğin teorik bir şey olmadığını gördük, iyi oldu. Einstein uzaklardan bir yerden el salladı, Kaku havalara uçmuştur sanıyorum. Çok büyük bir olay bu, bizde de soyadlardan seçmen eğilimi çıkarmaya dair muazzam bir buluşa imza atıldı. Eşdeğer nitelikte bir iş, bu sebeple çok ses getirdi ama dikkatler kara delik üzerindeydi. Üzücü. Neyse, ortada kapkara bir tekillik, etrafında bir sürü şey. Olay ufku var, saat yönünde dönen enerji var, bir dünya şey var. O bulanık fotoğrafla çok dalga geçildi, geçilsin ama meselenin büyüklüğü de gözden kaçmasın. O minik nokta gezegenimizin yer aldığı yıldız sistemi kadar büyük, Güneş'ten Plüton'a kadar yürüdüğünüzü düşünün. O kadar büyük. Plüton'u sisteme geri aldılar galiba, en son bir şeyler olmuştu ama hatırlamıyorum. Almadıysalar da kendileri kaybederler, ben Plüton'u bizden sayacağım. Her neyse, muazzam büyüklükte ve elli milyon ışık yılı uzakta bir kara delik o, galaksinin tam ortasında duruyor ve yamacına gelenleri bir güzel lüpletiyor. Bizim Güneş büyük olsaydı o da kara deliğe dönüşebilirdi ama minnak bir yıldızımız var bizim, en fazla kızıl deve dönüşürken genişleyerek gezegenimizi yutacak. Milyar yıl sonra. Tip II uygarlığa geçmemiz gerekiyor, yoksa burada bizden iyi ızgara olur. Hayırlısı.

Kaku'nun uzmanlık alanına geldik, adam işi ciddiye alıp bilimkurgu dizilerinden, metinlerinden örnekler vermeyi bırakarak fiziğin daha teorik alanlarına eğiliyor, çünkü fizik aslında çok ciddi bir iştir. Hayal gücüyle matematikten beslenir, tabii gözlem de lazım. Kaku, bu incelemesinde kuramsal fizikteki atılımlara odaklandığını, uzay-zaman meselelerine pek bulaşmadığını söylüyor. Yazdığı diğer metinlerde yeterince değiniyor bunlara, daha çok son birkaç yıl içinde ortaya çıkan devrimsel gelişmelere göz atıyor bu metinde. Paralel evrenlere dair yeni kuramlar, teoriler, M-kuramı hakkında yeni bilgiler, hasılı olabildiğince güncel bir araştırma işte. İlk bölümde evren meselesine eğiliyor Kaku, çocukluğunun sihirli dünyasına dönüyor ve okuduğu kitaplar üzerinden dinlerin ve mitolojinin kozmogonilerine eğiliyor. Nirvana tam olarak yaratılışın karşılığı olabilir, Kaku ikisi arasında benzerlikler kuruyor ve buradan kaçmamız gerekeceğini söylüyor. Mevcut evrenden kaçmalıyız, zamanı gelince kendi evrenimizi bir baloncuk yaratır gibi yaratıp arazi olmalıyız. Evren yaratımının teoride mümkün olduğunu söylüyor Ray Kurzweil, yapılabilir bir şey. Kurzweil daha deli bir herif, onun metnine sonra geleceğim. Neyse, WMAP uydusunun evrenin bebeklik resmini çıkarma evresini detaylıca anlatıyor. Şu geoid evren resmi hani, her bir noktanın bir gökadaya denk geldiği. Buradan hareketle evrenin yaşına geliyoruz, yine kısa bir din-mitoloji kaynaklı veriler arasında dolanıyoruz ve evrenin bileşenlerine geliyoruz ki yaşı bu bileşenler veriyor. Evren bilinmez bir kökene sahip gizemli, görünmez bir maddeden oluştuğuna göre bu maddeyi çözene helalinden bir Nobel gelecek. Bu bozonla ilgili meseleler buradan doğuyor, deneylerle evrenin doğuşunu, en azından doğuşun bir bölümünü simüle etmeye çalışıyoruz. Bu konuda görüşler var, Einstein'ın 1917'de öne sürüp ardından hemen terk ettiği bir görüşü var mesela, evrenin hiçlikten ve karanlık enerjiden doğduğunu söylüyor ama bu "karanlık enerji" pek muğlak, kimse üstünde durmuyor pek. Şişme olayı da sürüyor, bunun yüzünden evrenin sınırını yakın-orta vadede göremeyeceğiz. Evrenin sınırının ne olduğunu bilmiyoruz tabii, böyle bir şeyin varlığı da meçhul. Algılarımızdan edindiğimiz verilerle sonluluğu ve sonsuzluğu düşünmeye çalışmak komik. Felsefe daha da komik. Neyse, çoklu evrenler ve M-kuramı da işin içine girince on birinci boyuta kadar geliyoruz, Kaku yine detaylarıyla anlatıyor. Sicimleri müzikal analojilerle açıklıyor ki makul, sicim kuramı atomaltı parçacıkların cirit attığı, bol sayıda titreşimle şeylerin mümkün olduğunu gösteren, aşırı karışık bir kuram. Evrenin Zarafeti'ni okurken beynimin çok defa iflas ettiğini sanmıştım, Greene aşırı detaylı anlattığı için. 

Paradoksal Evren bölümünde çeşitli bilinmeyenler ve zamanında bilinmeyip şimdi bilinenlerle ilgili açıklamalar var. Örneğin sayısız yıldız var ve evren karanlık, geceyi biliyoruz. Uzay çok büyük, yıldızlar denize atılmış kum tanelerinden farksız ama eskiden evrenin genişliği bilinmiyordu tabii, bu bir paradokstu mesela. Poe çözmüş bunu, Maddi ve Ruhsal Alem Üzerine Bir Deneme nam metninde sanatçı sezgisiyle yola çıkarak yüz yıldan fazla bir süre sonra kanıtlanabilecek görüşlerini ileri sürmüş. Evren sürekli genişliyor, yeni yıldızlar doğuyor ama genişleme sürdükçe gökyüzünün karalığını görmeye devam edeceğiz. Genişlemese de öyle görürüz gerçi, yıldızlar ölür ve sabit bir evrende doğmaları zordur. Büyük Patlama, genişlemenin müsebbibi, serseri ışınlarını bir kere saldıktan sonra ortadan kaybolmuş, ışıklarını hemen her gece görebilirmişiz, uygun zamazingolarımız varsa. Newton'a ve Einstein'a geliyor Kaku, Büyük Patlama'yı ve öne sürülen diğer teorileri anlatabilmesi için bu iki dehadan biraz bahsetmek zorunda. Newton'ın kütleçekim olgusunu ortaya attığı, Einstein'ın, "O öyle değil yalnız," diyerek fiziğin çoğu yasasını şöyle bir salladığı iki zamanın evren bilgisi arasında bir dünya fark oluşuyor. Kritik bir formül var, uzayın "yoğunluğuyla" ilgili. Hassas bir denge var, Einstein'ın denklemlerinden birinde Omega değişkeni var, bu arkadaşın değeri sayesinde var olabiliyoruz. 1'den küçük olan Omega koca evreni dondurur, zira yeterli yoğunluğa sahip olmayan evren genişlemeye devam ederken soğur. Şimdiki soğukluğu kafi, teşekkürler Omega. 1'den büyük olursa gaz sıkışması, gezegen sıkışması, galaksi sıkışması derken yoğunluk evreni toparlar, hatta küçülme başlar. Facia. Bu dengeye dair yapılan deneyler, bilim insanlarının çabaları, bir dünya şey anlatıyor Kaku.

Negatif enerji, zamanda yolculuk, kara delikten sıyrılabilen enerji, kuantum fiziğine göre bilginin ışıktan daha hızlı hareket edebilmesi -bu gerçekten son nokta oldu; tekillikte yiten bir kuarkla tekillikten yırtıp hayvan gibi uzağa giden, eşlenik başka bir kuarkın yapısının aynı kalacağı, değişmeyeceği teoride ispatlanmış, otuz ışık yılı uzaktalar mesela, taşıdıkları bilgi aynı, hiçbir şey değiştiremiyor bunu, çok acayip- gibi çok sayıda meseleyi kurcalıyor Kaku, helal.

9 Nisan 2019 Salı

Joseph Fink & Jeffrey Cranor - Night Vale'e Hoş Geldiniz

Kasaba kendi halinde, çağlar öncesinden günümüze gelmiş bir kasaba, çöldeki en eski yerli halk kadar eski. Tarihi bu kadar. Çöl Çiçeği Bovling Salonu ve Atari ve Eğlence Merkezi var, Tüm Gece Açık Mehtap Lokantası var, Ralphs nam bir süpermarketi var, başka da değinmeye değer bir tek rehincisi var, ona geleceğim. Dört tarafı bomboş, dümdüz. Her kasaba gibi bir kasaba ama bir farkla, burada kuantum gereği gerçekleşmesi mümkün olan şeyler gerçekleşiyor. Bildiğimiz dünyada böyle bir şey pek olmuyor, duvarın içinden geçen insanlarla pek karşılaşmasak da teoride bu mümkündür, atom altı parçacıklar atomları çılgın serseri haline getirebilir, böylece suda yürüyebiliriz. Sonsuzun içinde mümkün ihtimaldir. Mesela rehinci Jackie Fierro, hep on yedi yaşındadır. On yediden bir gün bile almamıştır. Travmasının doğumuyla birlikte aynı yaşa çakılı kaldığını düşünebiliriz, yahut kuark ve arkadaşlarının bir boyut olarak zamanı delik deşik edebilmeleriyle zamandan münezzeh olduğunu da düşünebiliriz. Jackie bir atom altı parçacıktır, kasaba başka bir kuarktır ve bu ikisi ayrılamaz. Gerekirse başka kuarklar oluştururlar ama ayrılmaları mümkün değildir. Metindeki bütün mekanlar ve karakterler kuarkların metaforları olabilir mi, belki. Hatta nötrino bile diyebiliriz Jackie için. "Dünya ve kendisinin onun içindeki yeri bir hiçti ve o, bunu anlıyordu." (s. 9) Nötrino kardeşler normal şartlar altında yüksüzdürler, herhangi bir bilgi kırıntısı taşımazlar, Kurzweil'ın, "Bundan kesin bir şey yaparım ben," diyebileceği elemanlardır. Etkileşime girdikleri zaman, ancak o zaman bir şeyler taşırlar, enerji çalarlar. Eh, mevzular başlar başlamaz dükkanından ve kasabadan çıkamayan, mekandan kurtulamayan Jackie için hareket de başlamış olur. Aralarda fiziğin uç beyliğiyle ilgili göndermeler var, onları alacağım. Jackie'den gidiyorum; belli bir çalışma saati olmadığı için kafasına göre takılıyor, İhtiyar Kadın'ın bir dünya ucuz plastik flamingosunu on bir dolara alıyor. Jackie kendisine getirilen her şeyi on bir dolara alıyor, uzay gemisinden bozona kadar ne getirilirse getirilsin. Bu sırada İhtiyar Kadın evine çağırıyor Jackie'yi, meleklerin kendisini özlediğini söylüyor. Melekler var, cinsiyetsizler, ev işlerini yapıyorlar. İlahi bir kadınla karşı karşıyayız. Aslında çok şeyle karşı karşıyayız ama neyin ne olduğunu mantığımızla veya kuş kadar bilgimizle anlayamayacak durumdayız. Daha ne gariplikle karşılaşabiliriz diye düşünürken işlerin daha da garipleştiğini görmek çok keyifli. Biraz da birikimliysek okur olarak bu metne hazırız demektir, bölümler arasındaki geçişler ve olay örgüsü takibi elimizden öper. Yapboz benzeri bir anlatı dünyası var metnin; anlam veremediğimiz ayrıntılar ilerleyen bölümlerde anlam kazanıyor ve parçalar oturmaya başlıyor. Zaten absürttü olaylar, bir de bu parçaların yerine yerleşmesini beklerken her birine anlam vermeye çalışıyoruz, kolay değil.

Dükkana en son Diane geliyor. "Jackie'ye göre Diane pek çok şeye benziyordu. Çoğunlukla, hem bir mekânda hem de bir zamanda kaybolmuş bir insana benziyordu." (s. 11) Hmm, tamam. Diane oracıkta bir damla gözyaşı döktüğü mendilini on bir dolara bırakıyor, Jackie rehin bırakılan her nesne için bir an ölüyor ve tekrar diriliyor, teşekkür edip müşteriyi yolluyor. Tam dükkanı kapatacakken taba rengi ceket giyen bir adam geliyor dükkana, Jackie çığlık atıyor. Adamın elinde bir çanta var. Bu kadar. Neden çığlık attığını, üzerinde KING CITY yazan kağıdı aldığında neden otuz dolar ve zaman hakkında bir düşünce verdiğini sonra anlayacağız. Adam kendini Emmett olarak tanıtıyor, sonra Elliott olduğunu söylüyor ve dükkandan çıkar çıkmaz karanlığa doğru koşmaya başlıyor, etrafında kum bulutları. Neler oluyor?

Ev. Normal bir ev ve normal bir ev değil. Bu tür bir anlatım şeyleri yerine oturtmamızı zorlaştırıyor ama maksat bu; tekinsiz ve sürekli değişebilen bir doğa kurulmuş. Neyse, on beş yaşında bir eleman yaşıyor evde, Josh Crayton. Annesi Diane Crayton, gözyaşı damlattığı mendili rehin bırakan kadın. Josh bazen bir kuş oluyor, bazen elbise dolabı oluyor. Ergen benmerkezciliği onun istediği kılığa girmesini sağlıyor, adeta bir nanobot bulutu bu çocuk. Sadece iki ayaklı olduğu zamanlarda hoşlandığı kız da ondan hoşlanıyor, bu iyi. Annesiyle arası iyi değil, bu kötü. Arabayı sürerken insan formunu alması yönünde uyarı alıyor, aslında annesi pek çok konuda onu uyarıyor çünkü baba yok, para yok ve ergen bir evlatla uğraşmak kolay değil. Bir de suratı olmayan bir kadın yaşıyormuş evde ama bu olay hikâye için önemli değilmiş. Allah'ım, sen aklıma mukayyet ol. Jackie dükkanı kapıyor, nihayet, çöldeki ışıklara bakıyor. Bu ışıklar her gece belirip kayboluyor, ne olduğu belli değil. Yazı gereçleri kasabada uzun süredir yasaklıymış, kamu refahı için. Tamam. Arkadaşları kasabadan gitmiş, kendi yaşamlarını kurmuşlar ama Jackie orada kalmış, Cecil Palmer'ı dinleyerek günlerini geçirmeye başlamış. Cecil'in deliliğini ayrı bir paragrafta inceleyeceğim, radyoda sunduğu programın delirticiliği akıl almaz bir şey. Bir şey daha, her şeyin keder olduğunu biliyor Jackie, kendisinin dahil. Neyse, elindeki kağıt kaybolmuyor. Çekip atıyor, kağıt elinde. KING CITY yazan. Yakıyor kağıdı, yine avcunun içinde.

Cecil'in haberleri birkaç bölümde bir karşımıza çıkıyor. Beyni yakmadan birkaç şey söyleyeyim, bilinçlilik hakkında bildiklerimizi sayıyor: Kum bilinçli, çöl bilinçli. gökyüzü bilinçli değil. Bitkiler aralıklı olarak bilinçli, bizler bilinçli değiliz ve benzeri bilinç akışları. Pek çoklarının bilgisayar kullanmasına izin yok. Örümceklerin çoğu ağ örmeyi ve daha küçük böcekleri yemeyi tercih ettikleri için örgün eğitime hiçbir zaman dahil olmuyorlar. Az sonra yeni bir insana uyanmanın bilinç kaybı. Taba ceketli adamla ilgili bir şey söylenecek ama ne söyleneceği unutulmuş. Adam kasabalılar tarafından sıklıkla unutuluyor, civarda at koştursa da. Diane ve Jackie'nin hikâyeleri bir noktada birleşiyor, kasabanın dışına çıkmayı başarıyorlar ve yakınlardaki efsanevi King City'ye gidiyorlar, bütün yollar kendi kasabalarına geri dönse de döngüyü kırmayı başarıyorlar ve yasla karşılaşıyorlar; yasları onları hep aynı mekanda tuttuğu için, ceketli adam ikisinin de tanıdığı biri çıktığı için ve açtığı yaralar kapanmak bilmediği için, kasabadaki hemen herkesin yarası adamın ardında bıraktığı yıkıntılardan doğduğu için, her keder için kasaba yerleşim yeri olmaktan çıkıp sürekli kanayan bir yaraya dönüşmüş. VanderMeer'in Bölge'si gibi. Depresyonun çarpıttığı yaşamların arasında mantığa uygun bir şey bulmak zor, bildiğimiz dünyanın sonu gelmiş durumda.

Lovecraft'in evrenine benzetilmiş kasaba ortamı, benzetilecek pek bir şey yok. Özgün bir mekan oluşmuş, belki Keret'in müntehirler için düşündüğü mekana benzetebiliriz biraz. Diyeceğim şu; okunmalı ki kafalar yanmalı.

6 Nisan 2019 Cumartesi

Charles Tilly - Neden? Düşünce ve Davranışlarımızın Altında Yatan Nedenler

Yaptığımız şeyleri neden yaptığımıza dair bir çözümleme çabasıdır. Dolaylı veya doğrudan, doğru olan veya olmayan nedenler muhteşem hatalar yapmamıza veya hayatımızı kurtarmamıza yarıyor, sonuçta bir işe yarıyor. Bir işe yaradığı müddetçe yapıyoruz, acı veya mutluluk veriyoruz falan, sonuçları düşünmeden yapıyoruz, düşünerek yapıyoruz, sonuçta yapıyoruz. Tilly bu nedenleri inceliyor ve gruplayarak anlatıyor, güncel örnekler üzerinden. Önsözde yazdıklarına bakıyorum, insanların bilinçli olarak planladıkları şeyleri nadiren tam olarak gerçekleştirdiklerini ve olayların tahmin ettiklerinden farklı bir biçimde geliştiğini gördüklerini söylüyor. Determinizme ucundan dokunuyor bir yandan, toplumsal süreçlerin büyük ustanın satranç hamlelerini planlamasından ziyade yoğun bir söyleyişe benzediğini söylüyor. Hüzünlü bir iddia, düşündüğünce. Aristoteles'in şiir ve retorikle ilgili düşüncelerinden faydalandığını anlatıyor, metnin akademik bir makale olması durumunda işi Amerikan pragmatizmine kadar götürebileceğinden bahsediyor, lakin metin daha çok bilimsel bir deneme mahiyetinde. "Kitabın değerinin ölçüsü, ar olan literatürü geliştirip geliştirmediği değil, kitabı okuyanların 'Neden?' sorusuna daha önce olduğundan daha açık ya da en azından farlı yanıtları görüp görmedikleridir." (s. 11) Kitap bence değerli, nedenlerin doğuşu Tilly tarafından dört kaynağa ayrılmış durumda, her kaynakta belli başlı örnekler var, her biri meseleyi iyice açan, derinleştiren örnekler.

İlk bölümde 11 Eylül 2001'deki saldırının eylemsel doğuşunu anlatıyor Tilly, telsiz konuşmalarından polislerin tanıklıklarına kadar pek çok referansı kullanarak. Bu saldırının ürettiği soruları ele alıyor sonra, hava korsanlarının uçakları neden kaçırdıklarından genel olarak şiddetin nedenine kadar. Soruların hitap ettiği evren genişledikçe farklı cevap türleri çıkıyor ortaya, aslında dört ana kaynağa indirgenen nedenler için güzel bir başlangıç noktası. Neden göstermenin iyi veya kötü, akılcı veya akıl dışı yönlerinin değil, toplumsal sürecinin en az ahlaksal süreç kadar önemli olduğunu söylüyor yazar, sonrasında işi daha da karmaşıklaştırıyor ve tanıkların ifadelerinden çarpıtılmış yargıların ortaya çıkışını inceliyor. Binanın dışına çıkmaya çalışan insanlardan biri mimar, polise verdiği ifadeye bakınca sıkışan bir kapının teröristler tarafından kilitlendiğini, sonrasında çarpan uçağın yarattığı sarsıntıyla sıkışmış olabileceğini düşündüğünü söylüyor. Eğitimli bir insanın teknik bilgiyle ulaştığı nokta, çarpık yargılamayı ortadan hemen kaldırıyor. Bazı insanlar Pearl Harbor ile Titanic'in karışımı bir şey yaşadıklarını söyleyerek hislerini sanat eserlerinden doğuruyorlar. Herkes kendi hikâyesini uyduruyor. Muhakeme yeteneği, esinlenme, çarpıklaştırma, bilişsel süreçlere dahil hemen her şey hikâyeyi bambaşka yönlere doğru genişletiyor ve tek bir noktada toplanıyor: Teröristler özgür bir ülkeyi yerle bir etmeye çalıştılar, teröristlerin hepsi korkak ve hain. İyi ve kötü üzerinden kurulan hikâye. Düşman yaratılmalı ve onunla savaşılmalı. Gecikilmiyor bu konuda, paketten birkaç tanesi çıkarılıyor ve kısa bir süre sonra ülkeler bombalanıyor. Vice'ı izlediniz mi? Neden bulma konusunda bu kadar başarılı bir manipülasyon olamaz. Toplum facia zamanlarında hemen suç ve suçlu yaratıyor, bunu Günah Keçisi'nde okuduk. Hasat kötü gittiği için kellesi alınan krallar var tarihte, travma anlarındaki cinnet işte.

Tilly doğruluğa ya da tutarlılığa duyulan evrensel bir arzudan ötürü insanların elle tutulur bir neden göstermediklerinden bahsediyor, yüzeysel ve çelişkili nedenlerin onlara yettiğini söylüyor. "Nedeni gösteren ile kabul eden, kendi bağlantılarını doğruluyor, müzakere ediyor ya da onarıyor." (s. 29) Görenekler, öyküler, yargı kararları (kodlar) ve bu üçünden kaynaklanan teknik anlatımlar dört grubu oluşturuyor, bu dört gruptan birini veya dört grubun hepsini kullanarak bir nedenler bulamacı türetiyoruz, çıkarsamalar yapıyoruz ve yıkılan kulelerin sonuçlarını oluşturuyoruz. Görenekler en tırt nedenleri oluşturuyor, geçerli toplumsal ilişkilere göre biçimleniyor. Tanıştığımız birinin elini sıkarız, muhabbet biraz ilerlerse ikinci görüşmemizde yanaktan makas alırız. Almayız, yanakları değdiririz. Başka bir toplulukta bunun anlamı, "Seni istiyorum aslanım!" olabilir, olmayabilir. Şu sahneyi hatırlıyorum, şimdi izledim de güldüm yine. Bu tür nedenlerin inşa edildiği bir temel var, X, Y ve Z önermeleri üzerinden bir nedenin nasıl kurulduğunu gösteriyor Tilly, böylece öyküler oluşuyor, 9/11 konusunda şahitlerin öyküleri de bu yolla ortaya çıkmış. Kodlara baktığımızda dinsel buyruklar, yasa maddeleri gibi bağlayıcı etkenleri görüyoruz. Kodlar ve teknik anlatımlar uzmanlık gerektiren nedenler olarak görülüyor, görenekler ve öyküler içinse popülerlik ve basitlik yeterli. Aralarında geçişler olabiliyor, bu geçişler toplumlara göre farklılık gösterebiliyor. Örnekler üzerinden gidiyor yazar, bir dava sırasında savunma avukatının ve davalının konuşmalarını örnek gösteriyor. Davalı görenek ve öykü üzerinden giderken avukat işi gereği kodlara çeviriyor konuşmaları, böylece yasaya uydurduğu olgular üzerinden meseleyi açıklığa kavuşturmaya veya istediği noktaya çekmeye çalışıyor. Bu noktada neden gösterenlerle kabul edenler arasındaki ilişki önemli, popülerden tekniğe geçiş önemli, bir de toplumun yapısı gereği geçişlerin mümkünlüğü önemli. Örneğin öykülerin kabulü toplumsal yapıya bağlıdır, göreneklerde aranmayan nitelikler öykülerin kabulünde önemli bir konumdadır. Teknik anlatımlar daha dar bir çerçevede önemlidir, doktorlarla ilgili örneklerde öyküleştirmeye ve görenekleştirmeye pek önem verilmemesinin hastalar için insanlıktan uzak açıklamalar ortaya çıkardığı söyleniyor. Hepsi için tek bir örnek: "New Yorklu bir taksi sürücüsü gece için uyguladığı fazladan ücret için bir kod, gideceğiniz yere sizi dolaştırarak götürüşünü açıklamak için teknik bir anlatım, radyosundaki müzik için bir öykü ya da söylediklerinizi yapmayışı için göreneksel bir neden gösterebilir. Pek çoğumuz taksi sürücülerinin gösterdiği nedenlere daha kolay, hekimlerin gösterdikleri nedenlere daha zor karşı çıkarız. Ama her iki durumda da, diğer şeylerin yanı sıra, aramızdaki ilişkilerin tanımlarını müzakere ediyoruz." (s. 48) Kısacası ilişkilerin sahip oldukları nitelikler açıklamaları, nedenleri ve anlamları belirliyor. Dil üstü bir mesele.

Sonraki bölümlerde dört grubun derinlemesine incelemeleri yer alıyor. Örnekler ilgi çekici, nedenlerin doğası daha da ilgi çekici. Kısacası bu metin iyi, çok iyi. Daha anlaşılır ilişkiler konusunda rehber olabilir, benim için oldu.

5 Nisan 2019 Cuma

Ernst Jünger - Mermer Yalıyar

Ernst Jünger'in Türkçedeki ilk romanı, çevirmeni Ersel Kayaoğlu. Kitap 1996'da basılmış, 1895 doğumlu Jünger o sıra yaşıyormuş, kısa biyografide "yaşayan en yaşlı Alman yazar" deniyor kendisi için. Türkçeye üç metni çevrildi şimdiye kadar, Cam Arılar'ı Jaguar bastı, ses getirdi bu metin. Kırmızı da Alaaddin'in Problemi'ni basmış zamanında. Basılmayı bekleyen pek çok metni var, sağa sola fişekliyorum ben, belki birileri basar. Mermer Yalıyar'a gelirsek Ersel Kayaoğlu'nun yazdığı girşi yazısında üç önemli bilgi var; ilki Jünger'in I. Dünya Savaşı'na katılıp dehşeti dolaysız olarak görmesi. İkincisi, bu metindeki bazı şiddet sahnelerinin II. Dünya Savaşı'nın bangır bangır geldiğini söylemesi. Zorbalığa ve savaşa karşı başkaldırı niteliğindeki bu metinde yer alan kışkırtmalar, cinayetler ve birçok şey Almanların savaştan önce yedikleri haltları canlandırıyor. Gerçi ilginç bir durum var ortada, Jünger bu metni 1939'un başlarında yazmaya başlamış, yaz aylarında bitirmiş ve 10 Eylül 1939'da günlüğünde yazdığına göre metnin düzeltisi tüm vaktini almış bir süre. Bütün bu zaman zarfında Hitler'in ordusunda subay olarak çalışması bir yana, ne "olduğu" tam olarak anlaşılamadığı için bir gece evinden alınıp götürülmemiş. Direkt alıntı yapayım: "Bu yapıtın Göring ve Himmler'in en sevdiği kitap olduğu da söylenmektedir, fakat bunun, yazarın amaçlarının dışında bir durum olduğu açıkça ortadadır, çünkü Naziler Jünger'i kendilerine yakın görmek isteseler de, onu bir türlü sınıflandıramamışlardır." (s. 6) Doğanın sembol üzerine sembol yağdırdığı, şiddetin anlamsızca yükseldiği anlatının açık bir anlamı yok, yaşamın şahitliğini yapan bir keşişin mutlu günlerden kalan anıların ortaya çıkardığı melankoliyle ettiği mücadele üzerinden doğayla bütünleşme, diğer keşiş biraderlerle birlikte yitirilen bir geçmişin yasını tutma edimlerinin dışında şiddete karşı alenen bir tutum yok, bu yüzden Naziler Jünger hakkında kesin bir hükme varamamışlar. Tabii bir süre. 1940'tan itibaren kitaplarının basımı için kağıt verilmemiş, Hitler'e karşı olduğu düşünülmüş. Sembolizmin arkasına belli bir süre saklanabilmiş Jünger, Strugatski Biraderler'in bilimkurguyla, Bulgakov'un absürtlükle yapmaya çalıştığını o da sadece bir süre kotarabilmiş. Savaştan sonra yazmayı sürdürmüş, biyografide yer alan bilgiye göre 1996'da yazmaya devam ediyormuş. Çevrilmeyi bekleyen bir dünya metin var, aralarına Jünger'inkileri de alabiliriz.

Anlattığı olaylardan uzak bir zamandan sesleniyor anlatıcı, geçmişi acıyla hatırlıyor ve o acıların arasından mutluluğu çıkartmaya çalışıyor. Daha büyük yaralar açılıyor, daha büyük mutluluklar için. Büyük Marina'da yaşayan keşiş tayfasının günleri çiçeklerin, dağların, tepelerin ve bayırların arasında geçiyor. Cennette birkaç gün. Bağlarda içilen şaraplarla, sohbetlerle değişen mevsimler kendi sözcüklerini sunuyor. Manastıra -metinde pek bahsi yok, yaşam alanı olarak yer yer karşımıza çıkıyor- dönüş yolundaki Horozlu Kapı ve mermer yalıyarlar, anlatıcının imgelemini dolduran başlıca yapılar olarak gözüküyor. Ayın ışıkları altında yıkanan doğaya insan yapıları pek az giriyor. Anlatıcı bu atmosferde her şeyi algılayabilmek için sanki özel olarak donandıklarını söylüyor; gölgelerde kül rengi eski ruhlar yaklaşıyor, kilisenin çanları uzaklarda evin yolunu gösteriyor, tanıdık izler eve dönüş yolunu gösteriyor ve keşişlerin dünyalarını biçimliyor. Manastırda Otho Kardeş'in herbaryumunda sayısız bitki ve yaprak var, iç mekanda da doğanın bir minyatürü kurulmuş durumda, dış dünyayla iç dünya birbirine geçmiş. "Bilir misiniz, bu yaşamın acılarını değil, coşkunluğunu ve yabanıl doluluğunu anımsadığımızda gözlerimiz dolar." (s. 12) Huşu içinde yaşayan tayfa günün her vaktinde yapacak bir iş buluyor. Yaprak toplamak, yürüyüşlere çıkmak, hepsi uzun zaman sonra özlenen ve ardından gözyaşı dökülen şeyler. İnsanlar da hatırlanıyor, Otho Kardeş sıklıkla karşımıza çıkıyor, aşçı Lampusa ve anlatıcının küçük oğlu Erio da yer yer kendilerini gösteriyorlar. Erio kaya aralıklarında yaşayan yılanları pek seviyor. Bu yılanlar yavaş yavaş çoğalacak ve "ateşböcekleri" denen serseri takımı ortaya çıkınca saldırganlıkları artacak. O zamana kadar insanların seslerine farklı tepkiler vermeleriyle Otho Kardeş'in dikkatini çekmelerinden başka bir işlevleri olmayacak.

Geçmişi hakkında anlattıklarına göre Alta Plana'nın özgür halkı için zamanında savaşmış anlatıcı, eski bir asker olduğunu düşünebiliriz. Önceki yaşamına kısa kısa değiniyor, manastıra kapandıktan sonra savaşla dolu günlerini hatırlamak istememesi doğal bir şey, şiddet olaylarının patlamasıyla duyduğu korku, cennetin aslında cehennemin devamı olduğu hissi ortaya çıkana kadar. Travmadan uzaklaşmak için sürekli bir geri çekiliş, doğanın en küçük parçalarına bile yoğunca odaklanmış bir bakış, Moritanyalıların İhtiyar Efendisi Başormancı ortaya çıkıp huzuru yok edene kadar insanlarla ve doğayla ilişkileri yansıtıyor. Kaosun belirmesiyle Başormancı'ya daha yakından bakma şansımız oluyor, geçmişteki savaşlardan kalma bir yiğitliği, etrafında efsanelerin örülmesine yol açan bir büyüklüğü var. Zamanında Otho Kardeş ve anlatıcı onun yanında olmaktan keyif alırlarmış, çok uzun zaman önce. Anlatıcı kaybolan arkadaşı Fortunio'yu aramak için Başormancı'nın bölgesine girince küstahlığa varan bir tavırla karşılaşmış, pek detay vermiyor burada, sonradan ilişkileri tamamen kopmuş. Orman tekinsizleşmiş, sonradan yağmacıya dönüşecek çiftçiler çoğalmaya başlamış. "Düzenin bozulduğu ve gerçekliğin yitip gittiği ölçüde onun ortaya çıkması tuhaftı." (s. 30) Başormancı'nın ele geçirdiği noktalar mermer yalıyarlardan gözükür hale gelmiş; yanan ateşler, uzaklardan gelen çığlıklar... Dehşet adım adım yaklaşmış ve manastırın sınırlarına dayanmış. Naziler ufukta beliriyor işte.

Topraklarını elinde tutmak isteyen kralın ve prensin ortaya çıkması kanlı bir yüzleşmeyi engelleyemiyor, Başormancı'nın sadece kahkahalarının duyulduğu bir savaşta ateşböceklerinin köpekleri prensinkilere baskın geliyor, anlatıcının pek çok arkadaşı ölüyor ve geri dönmeyi başardıktan sonra tekrar doğanın kalbine çekiliyor, yağmacılar kapılara dayanana kadar.

Ulus Baker'in yirmi bir yıl önce yazdığı bir yazıya denk geldim. Muazzam anlatmış, kendisinin "Sırça Arılar" diye çevirdiği Cam Arılar'a da değinmiş. Unutulup gitmesin, okunsun isterim.

3 Nisan 2019 Çarşamba

Alejandro Jodorowsky - Psikobüyü

Orijinal adında herhangi bir noktalama işareti yok, kapakta var. Bilemedim, orijinalini kullanıyorum.

Jodorowsky'yi Dune'un yönetmenliğini yapacakken mevzunun direkten dönmesi vesilesiyle duymuştum, sonra Ekin otobiyografik öğeler taşıyan bir filmini izletti, hastası olduk. 2018'e gireceğimiz gece Kadıköy'e gidiyorduk, beş dakikalık yolumuz kalmıştı. "Dönüp devam filmini de izleyelim mi ya?" dedi Ekin, "Dönelim," dedim, o gece ikinci filmi de izledik. Gerçeğin Dansı ve Sonsuz Şiir tarafımdan iki defa daha izlendi sonradan, hayali bir çizgi üzerinde yürüyen iki şair arkadaşın kapılardan, bacalardan, zilini çalıp ev sahiplerinden geçmek için izin aldıkları evlerden geçip gitmeleri aklımda, unutamayacağım sanırım. Gerçekten yapmışlar bunları, Jodorowsky performans sanatlarına bunun gibi eylemlerle başladıklarını söylüyor bir yerde. Şili şiir gibi yaşanan bir ülkeymiş, Meksika da oldukça gerçek üstüymüş, Jodorowsky'nin hayal gücü için ideal ortamlar. Latin Amerika'daki cunta ve sömürü zamanlarında insanlar hikâyeler uydurmaktan, bulutları buluttan başka her şeye benzetmekten ve her türlü doğaüstü mevzudan inanılmaz hoşlanırlarmış, biz Zambra vasıtasıyla biliyoruz biraz. Neruda da var, onu da yazalım, Victor Jara'nın şarkılarından bir şeyler çıkarabiliriz, kendi adıma başka da kaynağım yoktur, sağdan soldan duyduklarım kadar. Neyse, bu ortamda büyüyor Jodorowsky, son filmlerinde anlatıyor zaten kendi dünyasını, bireysellikten öteye uzanan bir sihir var o topraklarda.

Jodorowsky başlı başına bir olay. Yönetmen, şahane filmleri var. Çizgi romancı, Giger gibi şahane adamlarla çalışıp şahane çizgi romanlar yaratmış. Incal en bilineni belki de, Moebius'la yarattığı, Türkçeye de çevrildi zamanında. Gerekli Şeyler basmıştı en son, nadir bulunuyor şimdilerde sanırım. Başka, roman, öykü ve oyun yazarı. Bir de metafiziksel meselelerle uğraşıyor. Tarottur, psikobüyüdür, bu tür şeyler. İki röportaj var bu kitapta, ilki Jodorowsky'nin yaşamına eğilip kalkıyor ve büyülü meselelere, Aristo'nun şfass diye kestiği ve günümüzde de iki ayrı kutupmuş gibi değerlendirilen duygu-mantık ikilisine yönleniyor. Psikobüyü aslında çok derin bir olay, büyü kısmının canlandırdığı imgelerle pek ilgisi yok. Abra kadabralar değil olay, iki kutbu birleştirme çabasıyla ortaya çıkan bir nevi parıltı yakalama olayı. İnanmayanların iyileşemediğini söylüyor Jodorowsky, bedenden ve maddi dünyadan çok daha fazlası olduğunu, hatta bu fazlalığı fazlalık olarak görmemeyi şart koşuyor. Psikanaliz, meditasyon, performans sanatı, hemen her sağaltıcı etkinlikten biraz almış adam, ortaya gayet akla yatkın, kalbe de yatkın bir tedavi şekli çıkarmış. Ne güzel. Genelde korkularla yüzleşme hadisesi üzerinden yürüyor olay. Hacimli bir röportaj bu ilki, enine boyuna anlatıyor Jodorowsky. İkinci röportajda yine psikobüyüyle alakalı temel edimler var, yaratıcılık üzerinde durulmuş bu sefer. Guruluğa doğru bir meyil var, kolayca Osho gibi biri olabilirmiş Jodorowsky ama istemiyor bunu, iktidar ona oldukça uzak, ilişkilerinde üstünlük kaygısıyla hareket etmiyor, son derece özgürlükçü. Zamanında kendisinin de çokça hata yaptığını söylüyor, oğluyla ilgili bir anısı var; anne ve oğul Fransa'ya gidiyorlar, yıllar sonra adam oğlunu görmek istiyor ve annesi oğlanı babasının yanına yolladıktan sonra ölüyor. Oğlanın içinde bir yara olarak kalıyor bu, yapıcı bir psikobüyü tedavisinden sonra oğlan travmasından kurtuluyor ve baba-oğul ilişkisi sağlıklı bir zemine oturuyor nihayet. Böyle pek çok hadise anlatılıyor, Jodorowsky'nin mektuplarla dolu bir defteri var, sonlara doğru birkaç ilginç vakayı aktarıyor. Şöyle şeyler; mesela tacize uğramaktan korkan bir kadın var, yardım istiyor, Jodorowsky kadına mini etek giyip mekanlarda takılmasını söylüyor. Tabii bu kadar basit değil, arada yapması gereken bazı eylemler var. Sonuçta kadın korkusundan kurtuluyor. Jodorowsky bu işi ücretsiz yapıyor, tek isteği iyileşen insanların süreci anlattıkları bir mektup yazmaları. Bu kadar.

Son bölümde Jodorowsky'nin öğrencilerinden birinin yazdığı makale var, hocasını ve psiko-büyünün niteliklerini anlatıyor. En baştan gireyim ben, işaretlediğim bölümlerden gidiyorum. Jodorowsky, ön sözde tıbbı tamamlayıcı bir tedavi biçimi olarak öneriyor psikobüyüyü. İnanç sadece dinlere karşı duyulan bir şey değil, insan birçok şeye inanabilir, neden buna da inanmasın? Dünya mucizelerle doluysa bir tanesine olsun inanabiliriz. Evet. Sonrasında Giles Farcet ile söyleşi faslı geliyor. Farcet, Jodorowsky'nin yaşadığı ortamı ve sihri anlatıyor. "Burası bir şiirsellik pınarı, çok fazla olmalarına rağmen hükmedilmiş bir sürü enerjinin buluştuğu bir alan..." (s. 19) Büyücü diyeceğim bundan sonra Jodorowsky'ye, Büyücü'yle ilgili birkaç anı, birkaç esrarengiz rastlantı arka arkaya sıralanıyor. Büyücü ilk defa karşılaştığı birine en derinlerdeki sırları bir anda söyleyip insanları şaşırtırmış, altıncı hissi çok kuvvetliymiş. Eh, büyüyle ilgili ustalığını ilerletirken takıldığı şifacılardan, otacılardan çok şey kapmış ve çocukluğundan itibaren görülen dünyanın ötesiyle büyümüş biri için normal. "Jodorowsky için bol acılı, Latin Amerika tadında bir bodhisattva diyebiliriz..." (s. 26) Deli bilgeler ırkından gelen, mistik, içsel açıdan zengin, karnaval gibi bir adam Büyücü, helal. Yardımına ilk koşan şiir olmuş, ellili yılların şairleri, şair gibi yaşayanlar -beş şair sayıyor Büyücü, en başta Neruda var- yaşamla mücadele etmede katı gerçekliği kırmak için dayanak olmuşlar. Şiir gibi yaşamak, bunu arkadaşı Lihn'le anlamaya çalışıyorlar. Çizgi muhabbetini anlattım, pek çok performans sergiliyorlar bunun dışında. Altı delik bir valiz, içi bozuk para dolu. Kalabalık bir yerde yürüyorlar, valizden paralar dökülüyor, millet bozuklukları toplarken izdiham oluyor falan. Büyücü Paris'e göçtüğünde Mistik Kabare'yi kurduğu zaman bu performansların üzerine bir şeyler inşa etmeye çalışıyor. Bu süreci detaylarıyla anlatıyor, çok ilgi çekici. Toprağın bile ikide bir, Büyücü'ye göre altı günde bir sallanıp durması ülkeyi yeterince gerçek dışı bir hale getiriyormuş bu arada. Şili deprem kuşağının en babalarından birinde bulunuyor, dağlardan çıkarabiliriz biraz. Zambra'nın da depremli bir metni vardı, neydi onun adı? Neyse, bu performanslar için, "içimizde normalde bastırılmış ya da uyuşturulmuş enerjilerin dışa vurulması" diyor Büyücü, bu performansların yıkıcı değil yapıcı olmasını sağlamaya çalışıyor gençliğinden itibaren. Birkaç kötü sonuç, insanların kışkırtılmasıyla ortaya çıkan facialar ders olmuş Büyücü'ye, yapıcı olmaya başladığı noktada psikobüyü de ortaya çıkmış gibi geliyor bana.

Şiiri tiyatro yapmak için terk ettiğini söylüyor, tiyatro onun için kendini tanımaya yardımcı olan bir araçmış ve tiyatroda "geçici panik" dediği bir gösteri biçimi, tipik anlatının yerine geçmiş onun için. Uzun uzun anlatıyor, geçiyorum buraları. "Happening" dediği bir şey var, anlık şovlar. Örnekleri bir ara çok meşhurdu, AVM'lerde bir anda Kahtalı Mıçe söylemeye başlayan koroları, orkestraları hatırlarsınız. Büyücü bunları altmış yıl önce düşünüyor ve hayata geçiriyor. Meksika'daki panik gruplarında yaptığı şeyler, seyircilerin tepkileri falan çok fantastik. Hayvan bağırsakları, haçlara asılmış iç çamaşırları, bir dünya şey. Piyano yakıyor sahnede mesela. Allen Ginsberg ve Lawrence Ferlinghetti -çok yaşa!- izlemiş bir şovunu, Ferlinghetti o kadar etkilenmiş ki kendi yayınevinin süreli bir yayını için Ayinsel Melodram'ın açıklayıcı, kısa bir özetini isteyip yayımlamış. Süper. "Yaratıcı-oyuncu-seyirci" üçlemesini yaratmaya çalışıyor Büyücü, yarattıkça kendisini ve izleyenlerini sağaltıyor, değiştiriyor ve bambaşka bir dünyayı mümkün kılıyor. Breton'un kendisine verdiği bir kitaptan çok etkilendiğini araya sıkıştırıyor, aslında bu sağaltımın hemen hemen bütün detaylarına değindiğini söyleyebiliriz. Lüsid rüyalanmayla dişil orgazm yaşaması ve bir tanrının kendisine sahip olması dahil. Geldiği noktaya adım adım ulaşmış Büyücü, gerçekliğin son derece oynak bir şey olduğunu anlayarak. Beyindeki birkaç elektrik akımından ibaretiz, aslında var bile değiliz, hangi kitap olduğunu hatırlamıyorum ama böyle bir bölüm vardı. Büyücü bu bilgiye başka bir yoldan, sezgisel bir biçimde ulaşıyor. Anlattığı bazı şeyler, eh, gerçekten inanç gerektiriyor. Dünyanın öbür ucunda olmak istediği bir gün hiç yoktan bir multimilyonerle tanışıyor, onun uçağına atlayıp gidiyor oraya. Gerçekten istersek, yaşamın sihrini yakalarsak mümkünmüş bunlar. Bilemiyorum ama yargılayacak değilim, okurluktan ileri gitmemek gerek.

Proust'un ve Kafka'nın hasta olduklarını düşünüyor Büyücü, bununla bitireyim. Kısır yaratıcılıklarında kısılı kalmışlar ve öteye geçememişler, bu yüzden Proust'u okuyamıyormuş. Tek bir bilinçte hapsolmak, gördüğü şey bu. Yoruma açık. Elden öper. Süper metin.

1 Nisan 2019 Pazartesi

Jeff VanderMeer - Kabulleniş

VanderMeer ikinci metinde anlatı zamanında ileri geri atlayıp zıplayarak, bunu da karakter kadrosunu genişleterek kurmaca ustalığını konuşturuyordu, Kabulleniş'te işi bir tık daha ileriye taşıyarak üç farklı zaman dilimini birbirine doluyor, üstelik Müdür/Psikolog keşif gezisinin öncesinden itibaren anlatılıyor, Bölge'de başına gelenlerle ve sonrasıyla birlikte. Kontrol'ün ikinci metinde kafayı yediği SR bölümleriyle, ilk metinde Bölge'de geçen hadiselerle birlikte. Sağlam iş, VanderMeer sezgisel bir yeteneği yoksa çok çok iyi çalışmış bu metne. Her bir detayı ayrı ayrı not almak, aynı olayı üç farklı bakış açısından üç farklı anlatım biçimiyle anlatmak, bu anlatımı karakterlerin psikolojilerinden yola çıkarak kurmak, karakterlerin psikolojilerini ayrıyetten kurmak lazım, gerçekten deli işi. Karakterlerin rüyalarında gördüklerini olay örgüsünün içine gizlemek, bazen aşikar etmek falan, bu da işin başka bir boyutu. Yani zaten içinden çıkılmaz bir labirentte debelenip duruyorduk, Bölge ve SR yeterince belirsizlik yaratıyordu, anlatım tekniği de işin içine girince kaybolmamak için tutacak bir el arıyoruz, can havliyle boştaki elimizi tutuyoruz, böylece kayboluyoruz. Süper. Müdür'ün bölümlerinde ikinci tekil şahıs kullanılmış, bunu Butor'nun bir romanında gördüm, sonra bir iki metinde daha gördüm ama hatırlamıyorum metinleri şimdi. "Yapıyorsun, ediyorsun," tarzı bir anlatım. Müdür için söyleniyor, Müdür'ün serüvenini izliyoruz. Müdür Kule'deki karşılaşmadan sonra omzu zonklayarak Fener'in oralarda dolanıyor, "Yok oluş! Yok oluş!" diye haykırıyor. O sırada Biyolog geliyor, bu sahneyi ilk ciltte görmüştük. Hemen kesiliyor üstelik, Biyolog'la Müdür arasındaki konuşmayı yine ilk ciltte dinlemiştik ama fragman olarak karşımıza çıkıyor bu kez, bir bölümü, giriş mahiyetinde.

Saul Evans'ın bölümleriyle karşılaşmak tam bir sürpriz, Bölge'de dönüştüğü "şey" son derece tekinsiz ve acımasız görünüyordu, Müdür'ü hacamat etmesi gösterilmedi ama kadının bağırsaklarını dökmediği kalmıştı bir. Haliyle kendi halinde bir adam olarak karşımıza çıkması şaşırtıyor başta, sonra kuzeyden gelen bu eski vaizin sakin hayatına aşina oldukça doğanın sakinleştirici etkisini de görmeye başlıyoruz. Fener, deniz, kuşlar, ağaçlar ve küçük bir kasaba, hepsi bu. Bir de Charlie var, Evans'ın sevgilisi. Bekçi'nin içe kapandığı dönemlerde açılmasını sağlayan Charlie iyi bir dost, yaşamın sosyal rengi. Vaaz vermenin dışavurum olduğunu düşünen Evans için Fener'deki günleri çok sakin, Henry ve Suzanne ikide bir kendisini rahatsız etmeseler. Bu çift bir işler karıştırıyor, ikinci ciltte bahsedilen Teşkilat içinde başka bir teşkilatın üyeleri. Bölgedeki "teruvar"ı araştırdıklarını söylüyorlar, doğanın bilincine dair araştırmalar yapıyorlar ve çok saygısızlar, Evans'ın canı sıkılıyor bunları görünce. Yaptıkları işle ilgilenmiyor, bölgedeki anomalilerin belirmesinden haberdar değil, kendi psikolojisinin anomalisinden de haberi yok. Bölge'nin psikolojiyle ilişkisini düşünüyorum, Evans'ın babasından kaçarak geldiği Fener'de huzur bulduğu görülüyor, Gloria denen küçük bir kızla -zaman zaman da kızın annesiyle- takılarak eğleniyor da. Bu Gloria'nın büyüdüğü zaman Müdür olacağını, Psikolog kılığında Bölge'ye ve Fener'e dönüp Evans'ı arayacağını düşünmek zor. Sonuçta son görüşmelerinin üzerinden otuz yıldan fazla geçti ve geçmişin hatırlanması için büyük çaba gösterilmeli. Bu muydu Bekçi'yi şiddete meylettiren? Gloria gitmişti, araştırmacı çift Evans'ın sinirini bozuyordu, Fener'in merceğinde yapısal deformasyona uğrayan bir parça kayıptı, Charlie'yle aralarındaki mesafe bir türlü aşılamıyordu, Evans'ı vuran son şey depresyon mu olmuştu? Bölge'yi oluşturan başlıca etken Evans değil ama mevzuda rolü büyük. İlginç bir bitkiyle ve daha da ilginç bir parıltıyla karşılaştığı zaman eline diken batıyor, değişimin başlaması bu batıştan sonrasına denk geliyor. Bitki çekmecede bulunan, Kontrol'ün nereden geldiğini anlayamadığı. Telefonun hikâyesi de Müdürlü bölümlerde ortaya çıkıyor ama buna biraz daha zaman var.

Hayalet Kuş'un olduğu bölümler. Kontrol'ün psikolojik manevraları işe yaramayınca, Sınır da ilerlemeye başlayınca Kopya Biyolog/Hayalet Kuş ve Kontrol yükseklerden atlayarak Bölge'ye girmişlerdi, şimdi yürüyorlar ve topoğrafik bozukluğa ulaşıp gizemi çözmeye çalışıyorlar. Kuş'un kopya olduğunu bildiğini öğreniyoruz bu arada, anılarının kendisine ait olmadığını, bir şekilde zihnine yerleştirildiğini anlıyor, kopya olduğunun farkına varınca herhangi bir şey hissetmiyor, duyguları da dumura uğraşmış, belki de en başından beri herhangi bir duyguya sahip değildi. İkincisi daha olası. Ölülerle karşılaştıkları zaman da pek bir şey hissetmiyor, asıl Biyolog'un yaptığı hataları tekrarlamayacağını düşünerek bir parça öz güvene sahip olduğunu düşünebiliriz, bir şeyler hissetmeye başlıyor aslında. Bölge'ye girdikten sonra kendi topraklarında olduğunu hissetmeye başlıyor, SR'dekinden daha iyi bir durumda en azından. "Bir kopya orijinalden daha iyi bile olabilirdi, eski hatalardan kaçınarak yeni bir gerçeklik yaratabilirdi." (s. 41) Eskisinde hipnotize edilmelerini fark etmelerinden başka yenilik yok, SR'de duvarda yer alan, Fener'de de karşımıza çıkan yazı, kutsal kitaplardan birinden alınma o yazı okurlarını hipnotize ediyor, Evans'ın vaizleri için kullandığı sözlerden kırpıp duvara yazdığı yazı Bölge'yi bildiğimiz dünyaya taşıyan esas kaynak. Bunun yanında Kontrol'ün Müdür'ün çekmecesinde bulduğu bitki ve cep telefonu da var. Ayrıca bölgeden kaçıp gelen hayvanları da yiyorlarmış veya besliyorlarmış. Aslında Bölge'nin çoktan yayıldığını söyleyebiliriz, Sınır genişlemeden çok daha önce tohumlarını bizim dünyamıza serpmiş durumda. Müdür işlerin yoldan çıkışını uzun zaman önce sezmiş, ilk keşif ekibinden -kopyalanmadan- kurtulan tek insan, amiri Lowry'nin davranışları Bölge'nin ilk yayılma çabası olarak görülebilir. Adam SR'nin başına geçince Bölge'nin yorumlanamaz bir halde olduğunu, aslında yorumlanmak istemediğini söyleyerek keşif ekiplerinin bir anlamda işe yarar bir şey yapamamasına yol açıyor. Psikolojik sınır çoktan çizilmiş. "Lowry kendini X Bölgesi'ndeki dehşet verici anılarını tekrar tekrar yaşamak için sayısız yollar bulmaya mahkum etmişti. Asla tam anlamıyla özgür olamayacaktı, uzaklaştırma girişimi sonsuz bir kabullenmeye dönmüştü." (s. 55) Müdür'ün hezeyanları yavaş yavaş artıyor, gerçeklikle rüya arasında bir noktada Saul Evans'la karşılaşıyor, yıllar sonra. Whitby'nin çığlığı duyuluyor, dokuz yaşındaki Müdür zamanları ve kişileri karıştırmaya başlıyor. Zihnin dış kaynaklı tuzakları yavaş yavaş kuruluyor.

Bölge'nin oluşumu, Kuş'la Kontrol'ün yolculuğu, biçim değiştirenler, benliklerini yitirip daha bütünlüklü varlıklara dönüşenler derken karanlığın içinde bitiyor metin, sorulara doyurucu bir cevap vermeden. New Weird işlerin tepesinde yer alan bir üçleme, okuduğum hiçbir fantastik seriye benzemiyor, adı üstünde işte.