15 Mayıs 2019 Çarşamba

Thomas S. Gowing - Sakal Felsefesi

Çok ilginç bitkiler var, fraktal yapıları çıplak gözle gördük. Ormana girdik, garip ağaçların fotoğraflarını çektim. Doğanın çocuk parkı gibi. Birkaç alet verilmiş, "Alın oynayın," denmiş, ağaçlar ve otsu bitkiler, meyveler de dahil, kafalarına göre biçimlendirmişler kendilerini, öyle bir şey. Rüzgarda eğilenleri, kayayı delenleri, çeşit çeşit. Tarlalara çıktık ama çitle çevrilmişler, ötesine geçemedik. Tepelerde dolandık, dalların altında oturduk, otlayan hayvanları izledik. Sokaklarda dolandık, Yeşim'e eski evleri gösterdim. Dışarıdan bakınca, eh, yaşanabilir gibi geliyor ama pencereye yaklaşıp bakıyoruz, çatının ortası çoktan uçmuş, içeriyi ot bürümüş. Evler yalnız değil diye avundum kendimce, pek hüzünlü gelmedi bu. Üç gün boyunca dolandık durduk, yorgun argın döndük. Batı Kanonu canavar gibiydi, yedi zamanımı. Başka şeyler de birikti, elimden geldiğince yazayım. İyi gezdik ama. Yenice usulü köfteye doyduk, dağ bayır koştuk bazen. Aya Yorgi'ye çıkarken kız kazanmıştı, çayırda koşarken de geçti beni. Bacak boyu benim boyum kadar, kaslı maslı, yetişemiyorum. O zaman neden sakalla ilgili bir şeyler yazmayayım. Ben de yeni bırakmaya başladım, normalde sakal sevmezdim ama alıştım sanırım, iyiymiş sakal. Sonra bir yerde denk gelip malum kitabı aldım, okumaya başladım. İlginç. Çevirmen Özlem Koşar'ın sunuş yazısına bakıyorum, zorlandığı noktaları anlatıyor mesela, tanıdığı sakallı erkeklerden birinin totem olarak sakal uzattığını söyledikten sonra onca çevirisinin arasında en dertlisinin bu metin olduğunu, bunun sebebinin 1800'lerin ortasında yapılan, ağdalı, eski bir dil kullanılan konuşmanın metninin niteliğinden çok işin manevi boyuta bağlı olduğunu söylüyor. Cinsiyet ayrımcılığının yenilir yutulur tarafı yok, gerçi konuşmacı bazı noktalarda terbiyesi elvermediği için bazı alıntıları halk arasında söyleyemeyeceğini ifade ediyor, duyarlı davrandığı söylenebilir ama aradan yüz elli yıl geçtikten sonra gösterdiği hassasiyetin günümüzde hassasiyet olmaktan çıktığı ortada. Devam ediyor Koşar, bir kadın olarak metni çevirmesinin vebalini üzerinden atmak için giydiriyor konuşmacıya ve metnin adının istenirse, Bir Kıl Folikülü Üzerinden Cinsiyet Eşitsizliğinin Trajikomik Anlatısı olarak okunabileceğini söylüyor, teşekkür bölümünde de diğer pek çok şeyle birlikte yazara birlikte küfretmelerinden ötürü Yeşim Numan'a teşekkür ediyor.

Yayıncının Notu bölümünde Özcan Sapan'ın bir nevi günah çıkarması var, otuz yıldır sakal bırakan biri olarak konuşmacının sözlerine katılmadığını, kadınların süper olduklarını söylüyor ve böyle bir metni bastıkları için şakayla karışık özür diliyor. Onca sosyal problemin yanında sakal üzerinden kadınların hakir görüldüğü böyle bir metni bastığı için üzgün. İyi iş ama, 1850'lerin İngiliz aristokrasisine bakan bir pencere olduğu söylenebilir bu metnin, kadınların ve erkeklerin toplumdaki yerlerini doğrudan görebiliyoruz, hoş. Çevirmen olarak değil de, okur olarak sövebiliriz. Çünkü bu ne lan böyle, çenesinde sakal çıkmıyor diye kadınları aşağılamak nedir? Onu geçtim, aslanların yelelerinden krallıkları meşru kılınıyor, sakal olarak görülüyor yele. "Sakalı olmayan" hayvanlar ikinci sınıf hayvan olarak görülüyor. Parodi değil kesinlikle, vasatın altı insanın düşüncelerinin derlemesidir bu metin, okuyacağız ve gülüp geçmeyeceğiz, bu kafayı şöyle köşelerine kadar iyice bir temizleyip pırıl pırıl etmek insanlık vazifesidir. Evet. Başladım, Hamlet'le açılıyor. Sanki Bloom'un Shakespeare'i boca etmesi yetmemiş gibi biraz daha Hamlet. Sonrasında sakalın harikulade bir şey olduğunu unutan insanlara bir uyarı geliyor, modaya uyan insanların düştükleri yanılgıya lanet okunuyor, sakalı unutturan her şeyin köküne kibrit suyu dökülüyor, ardından fasıl başlıyor. Sakalın ne olduğundan giriyoruz, iyice bir tanımlanıyor, vücudun diğer bölgelerindeki kıllardan farkı anlatılıyor, yokluğunun fiziksel ve manevi güçsüzlük yarattığı söyleniyor. Sakalın faydaları için genişçe bir yer ayrılmış, bizi hastalıklardan koruyan kıllarımıza elbette müteşekkiriz, havadan bol bol tanecik soluduğumuz bir işimiz varsa sakal bir ölçüde işe yarar gerçekten, burun kılları gibi. Sıcak tutar, serin tutar, kesilmesi zaman kaybettirir ve sivilcelerin çıkmasına yol açar, surat savaş alanına döner, bir sürü şey. Aralara başka metinlerden bol bol alıntı konmuştur, sakalın yüceliği edebiyatta kendine yer ayırmıştır zira simgelediği nitelikler kurmacada bol bol kullanılmıştır. Tarihten inciler de sunulur, örneğin İskoç Demiryolu Hizmetlileri kendileri için getirilen sakal kuralından çok memnun olduklarını, diğer memurların da sakal bırakmalarını tavsiye ettiklerini söyleyen bir bildiri kaleme almışlar zamanında, boğazlarını soğuktan koruyabildikleri için devlete müteşekkirler. Konuşmacı pek çok güzellemeden sonra sakalın ölüme kadar -hatta sonrasında da- uzayan tek kıl yumağı olduğunu söyler, saçlar dökülürken sakal sıkıntı çıkarmadan uzamayı sürdürür. Bu işte bilgece ve hayırlı bir husus olduğunu teslim etmeyen insanın yaradılışa karşı duyarsız olduğunu söyleyerek faslı sonlandırıyor adam, bitirirken kadınların sakalsız olmalarını erkekler kadar zor bir hayat yaşamamalarına bağlıyor. Tarihte sakal bırakmış kadınları överken bu sözlerini unutmuş olsa gerek.

Sanatsal kısımda Grek heykellerinden girip Rönesans sanatçılarının yapıtlarından çıkıyor. Grek heykellerinde aslanların başlarından esinlenilmiş, sakal ayrı bir estetik değer katıyormuş, oyulması zormuş çünkü. Sakalsız, yaşlı bir adama bakmanın işkence olduğunu ekliyor, yüzdeki çatlaklar, kırışıklıklar, yaralar, bin türlü fecaat sakal yardımıyla gizlenebilirmiş, böylece insan içine çıkılabilirmiş falan. Acemlerin sakallarını çivit otu ve kırmızı kınayla boyamaları, başkalarının başka şekillerde sakalla ilgilenmeleri gibi örnekler üzerinden sanatsal yaratıcılığa ulaşıyor konuşmacı, böylece herkesin yüzünde kendine ait bir sanat eserini taşıyabileceğini müjdeliyor. İş zaman kaybından sanatla uğraşmaya kadar geldi, araya birkaç fabl sıkıştırıldı ki dinleyicinin ilgisi canlı tutulsun. "Maymun götlü" tabirinin maymunlu fabldan doğduğunu sanmam ama anlatılan hayvanlardan maymun olanı yerin dibine sokuluyor, keçinin sakalını kesmek istediği için. Her aklıma geldiğinde gülüyorum bu arada, "maymun götlü". Alfred Jarry bir maymunu ve götünü en iyi anlatan yazar olabilir diye düşündüm şimdi, çoğu maymunlu metinde götlerinden eser yoktur, oysa bazı maymun türlerinin çok karakteristik bir götü vardır ve anlatıyla alakalı hale getirilmelidir ki bu nadide organdan mahrum kalmayalım.

Tarihe bakış bölümünde çeşitli milletlerin sakalla ilgili münasebetleri yer alıyor. Mısırlılar bazı özel durumlar haricinde sakal bırakmıyorlar, sakalı pis bir şey olarak görüyorlar ve tepeden inme bir şekilde haftada üç kez tıraş oluyorlar. Heredot'un dediğine göre hiçbir Mısırlının sakallı hiçbir Grek'i dudaktan öpmeyeceği, eşyasını kullanmayacağı ve elleriyle kesilmiş bir hayvanın etini yemeyeceği söylenmiş. Sakal iki millet arasında bu tür ayrılıklara yol açmış, vaziyeti kes. Yahudiler, Asurlular ve Babilliler, Acemler, Araplar ve Türkler anlatılıyor sırasıyla. Doğu kültüründe sakalın önemli bir yeri var tabii, birkaç örnek verilmiş. Türkler kendi sakallarını gösterip, "Bu ulu Sakal yalan mı söyleyecek?" derlermiş. Metinde ne zaman geçecek olsa büyük harfle başladığını söyleyeyim bu arada. Sakal Sakal Sakal. Peygamberin sakalı üzerine yemin etmek gibi huylarımız var, Allah'ın sakala zeval vermemesine dair temennilerimiz var, bir dünya kıl, tüy, yün sözü üretmişiz veya civardaki kültürlerden devşirmişiz. Romalıların ve Etrüsklerin sakal pratiğiyle ilgili değişik meselelerine de yer verilmiş. Sonrasında Kilise tarihine geçiyoruz ve azizlerin sakallarından sakal yasaklarına kadar geniş bir konu çorbasında ilerlemeye çalışıyoruz. Çorba biraz, çünkü metin konuşma olduğu için oradan giriyor, buradan çıkıyor, aşırı bir dağıtım olmasa da konu zor toparlanıyor.

Modern toplumlara geliyoruz, Britonlardan başladık. Komşuları Galyalılar gibi sakallılarmış bunlar da. Druidler de sakallı, o coğrafyadaki hemen herkes sakallı. Normanlar mekanı basıyor, onlar da sakallı. Sonra Judas İskaryot'un kızıl sakallı olduğu hatırlanıyor bir anda, sakallar anında kesiliyor. Bir şey oluyor, tekrar sakal uzatılıyor. Siyaset kılın hükmünü veriyor, hemen her çağda. Bir de Thomas More'un giden kellesinin öyküsü var, kralla ters düşen bu nadide ütopyanın nadide yazarı büyük bir cesaretle kellesini vermeye gidiyor, boynunu kütüğe dayadığı zaman sakalını kenara çekiyor ki balta sakallarını da kesmesin. İhanet suçunu sakalının işlemediğini, cezayı kendisinin çekmesinin yeterli olduğunu söylüyor ve gidiyor öbür tarafa, sakalı burada kalıyor, sağlam bir şekilde. Sonrası çokça sakal modaları, hükümdarların sakalla ilgili garip kararları, sakal vergileri altında inleyen halk, bir dünya olay.

Eh, denk gelirseniz okuyun ama okunacak onca metin varken pek zaman ayrılmamalı. Kuramsal bir metni bitirdiniz diyelim, araya kafa boşaltmak için bunu koyabilirsiniz. Ya da koymayın ya, aman.

Son olarak, ben bu adama çok fena sardım. Şarkı çok güzel. Yer aldığı albüm de çok güzel. Soğuk topraklarda doğan adamların müziğini seviyorum ya ben, soğuk beni çağırıyor.

8 Mayıs 2019 Çarşamba

Peter Toohey - Can Sıkıntısının Eğlenceli Tarihi

"Eğlenceli" konusu tartışmaya açık, çevirmenin tercihi ama daha farklı bir tercihte bulunulabilirmiş sanki, "canlı" veya başka bir şey olabilirmiş, filmlerden ve metinlerden verilen örnekler can sıkıntısının farklı formlarını açığa vuruyor, bir nevi canlandırıyor bu güzel hissi. Veya hissizliği; can sıkıntısını uzun bir süredir hissetmiyorum çünkü sürekli olarak bir şeyler hissediyorum. Minik can sıkıntıları geliyor ara ara, gelsin, gelmezse insan değilim demektir ki ortalama bir insan olduğumu kendime sık sık kanıtlamam gerektiğinden dağ bayır gezmenin, bir şeylerle uğraşmanın yanında buna da ihtiyacım var. En son geçen hafta işte, arkadaşın nikahından çıktıktan sonra Kadıköy'de oturduk ve canım sıkıldı. Volkan'ın Amerika maceraları darladı biraz, "Ben bir yürüyeyim, dolanıp geleyim," dedim. Onlar otururken kalktım, dolandım biraz. Sonra başka bir mekana geçtik, sıkıntı gitti. Bir yerde uzunca bir süre duramıyorum, kalkıp dolanmam gerekiyor veya başka bir şey yapmam gerekiyor, sosyalleşmeye -bir noktadan sonra- maruz kalmak çok can sıkıcı. Arkadaşlar bu huyumu bildiklerinden aniden kalkıp gitmeme veya alakasız bir şey yapmama alışıklar, en fazla, "Siktir git ama fazla uzaklaşma," diyorlar da yeni tanıştığım insanlar garipsiyorlar bunu, anlatmam gerekiyor. Toohey bu "zamanı bir şeyle doldurma" kısmına birkaç bilimsel bulguyu sıkıştırıyor, The Shining'den Jack Torrance'ın cinnetinden parçalar bulup ekliyor falan, pek çok yönden inceliyor meseleyi. Duygular Sözlüğü'nün ilk maddelerinde denk geldiğimiz acedia nam din odaklı sıkıntıdan Sartre'ın bulantılarına uzanan bir serüven. Malum sözü söyleyerek başlayayım; sıkı can iyidir, kolay çıkmaz. Bu sözün Darwinci paradigmada karşılığının olması hoş, can sıkıntısı türümüzün devamlılığını sağlayan bir savunma mekanizması aslında, canın kolay çıkmamasını sağlıyor. Ölümü merak etme noktasında bu iş nereye varıyor, u dönüşü sağlıyor mu, hiç bilmiyorum ama en basitinden yine bir tıpa, bir eşya vazifesi görüyor sanırım.

Önsözle birlikte yedi bölüm. İlkinde can sıkıntısının çocukça bir duygu olup olmadığı, ne anlama geldiği, gerekli olup olmadığı tartışılıyor. Nörolojik gelişmeler de ışığında baktığımız zaman beynin bölgelerinin birbiriyle bağlantıyı kesmesi durumu oluyormuş sıkıntı, başka bölgelerde başka hareketler gerçekleşiyormuş o zaman. Gündüşleri bu sırada ortaya çıkıyor galiba, hepsine minnettarım, bilmediğim yollar beliriyor böylece, yürümeyi severim zaten, elime direksiyon daha geçen sene değdi. Gidon değecek bundan sonra, motora bağlı. Bağlantılar kesildi dedim, sonra başka yerler çalıştı, duyguların birbirine karıştığı akmaz bir andan kurtulduk o sıra, Toohey'nin arkadaşı David Londey'ye göre bütün bu karışımın toplamına can sıkıntısı deniyormuş, aslında modası geçmiş bir terim olabilirmiş bu, "birbirinden bağımsız rahatsızlıklar kümesini maskeleyen bir terim" olabilirmiş. Olur. İki can sıkıntısı şeklinden bahsediyor Toohey, biri önceden kestirilebilir durumların sonucunda beliren sıkıntı. İnsanı kendinin dışına atan, bir noktaya hapseden cinsten. Diğeri varoluşsal sıkıntı, bu türde literatür zengin. Etimolojik açıdan bakarsak her kültür kendi tanımlarını oluşturmuş, edebiyatta da ciltler boyunca işlenmiş, karakterlere adam öldürtmüş, intiharlara yol açmış, bir dünya mesele.

Can sıkıntısını yerine yerleştirmek ikinci bölüm. Vanya Dayı'dan bir alıntı, sıkıntıdan ölen bir karakterin söylediği. Öngörülebilirlik, monotonluk, kısıtlanmışlık, üstesinden gelinebilecek dertler güçlendikçe sıkıntı da güçleniyor, insanı harekete geçirmek için. Aşırılık ve tekrar, durumsal olarak pek bir yol kat edemediğimizi gösteren iki önemli etken. Bir fotoğraf verilmiş, Avustralya'daki Bore Yolu uzayıp gidiyor, bulutlar ve toprak, başka bir şey yok. Bakanda sıkıntı uyandırdığı söylenen bir fotoğraf beni neden heyecanlandırıyor, bunu düşünüyorum kaç gündür. Bulunduğum yerden memnun olmamı düşünüyorum, o yolda yürüsem buraya dönmek isteyeceğim, bunun umudu güzel. Yürüyüşten sonra o yola dönmek isteyeceğim, bunun umudu da güzel. Sanırım umut fazlalığı, istencimle bir kavgamın olmaması, bu tür şeyler. Neyse, sıkıntının mideyle bağlantısının izi Latinceye kadar sürülebiliyor, aynı anlama gelen bir sözcük üzerinden Sartre'ın meşhur metnine ulaşıyor Toohey, Filozofların Karnı'nda Onfray'in yazdıklarına bakarsak Sartre ve sindirim sistemi temalı başlı başına bir sıkıntı kaynağı var, doğru bir bağlantı. Tiksintiyle birlikte ortaya çıkan sıkıntının kapsamı muazzam bir şekilde genişliyor böylece, fiziksel problemden psikososyal arızaya bir yol. "Eğer tiksinti insanları hastalıklara karşı koruyorsa, can sıkıntısı da 'hastalıklı' sosyal durumlardan, yani hapsedilmişlik, öngörülebilirlik ve kişinin akıl sağlığı açısından fazlaca aynılık taşıyan durumlardan koruyabilir." (s. 22) Sıkılıyorsak bir şeyleri değiştirmemiz gerektiğini bilelim, bu bilgiyle gönül eğleyici işlere girişebiliriz. Sanatçılar ne yapıyor, edebiyatın efsane karakterleri can sıkıntısıyla nasıl baş ediyor veya edemiyor, bir süre bunun üzerinde duruyor Tooley, İlyada'dan yola çıkarak Camus'ye, Woolf'a, Kafka'ya ve Baudelaire'e ulaşıyor, spleen inceleniyor az biraz. Oblomov'la ilgili bölümler de hoş. Melankoliyle can sıkıntısı arasındaki ilişki güzel, fizyolojik olarak can sıkıntısı vurguları gibi meseleler insanlara başka bir gözle bakmamızı sağlayabilir. Dirsekler, bilekler, ellerin ve parmakların duruşu, ünlü resimlerdeki figürlerin incelenmesiyle ortaya çıkan sıkıntı biçimlerini incelememiz için sağlam bir başlangıç noktası oluşturuyor bir yandan ama fotoğraflar konusunda, ne bileyim, bilişsel bir kodum olmadığından mıdır, neydendir bilmiyorum ama sıkıntıyı hissedemiyorum. Bir fotoğraf daha var, dere kenarında fabrika. Sisli bir hava, güneşsiz. İngilizlerin canı ekseriyetle sıkılıyormuş ama onların da başka kaynakları var, şahsen fotoğraflara bakıp kendime bunaltılar yontamıyorum. Şu an bunaltılar yontabildiğim tek şey yaklaşan tayin döneminde istediğim okula atanıp atanamayacağım, bir de seçimlerle alakalı işler var ama ülkeden umudu keseli çok oldu, elimden geleni yapıp gerisini absürt bir oyun izlermiş gibi izliyorum. Bunun dışında rastgele cinsel ilişkiye girmiyorum, alkol pek kullanmıyorum ve pek öfkelenmiyorum, kronik bir can sıkıntısını aşmak için bunlar yapılırmış ama psikolojiyi tamir etmek için ilaç kullanmaya benziyor bunlar da, temeldeki problemi çözmeden hiçbir anlamı yok. Basit can sıkıntısını aşmak basit, kronikte problem var. Kronik can sıkıntısı dünyayı tek bir sıkıntıya indirgeyip insanı kilit altına alan bir şey, depresyondan pek uzağa düşmez. İkinci bölüm tamamen kronik can sıkıntısına ayrılmış. Sıkıntıyı bastırmak insanı patolojik bir vakaya çevirirmiş, aşırı öfke ve mutsuzluğa yol açarmış, patlamaya hazır bomba gibi olurmuşuz, yerli yersiz havaya uçarmışız. Öz farkındalığımız sağlamsa uçmazmışız ama bunu elde etmek de başlı başına bir sıkıntı kaynağıymış. Bir kere, tam sıkılıp sonra çıkarız dipten, süper iş. Bu vampir mitine ciddi ciddi inanan insanların canlarının gerçekten sıkıldığını söyleyebilir miyiz acaba, araştırmalara göre aşırı sıkılan insanlarda paranoya yaygınmış. Bir moda olarak bu mite inananlar için sıkıntıyı alt etme gayesi baskın geliyor olabilir ama modayla modernliği karıştırmak, ikisinden sonsuz bir şenlik, neşe beklemek de ne saçma şey. Wilde'dan alıntı yapıyor Toohey: "'Hiçbir şey aşırı modern olmak kadar tehlikeli değildir; bir bakarsınız modası geçiverir insanın.'" (s. 65) Bir de şu: "'Bizimki, medya tarafından alevlendirilen cinselliği evrensel bir can sıkıntısına dönüştüren ilk yüzyıl olabilir.'" (s. 67) Cinselliğin abartıldığını düşünürüm, bu söz alkışlamalık.

Dördüncü bölümde insanlar, hayvanlar ve hapsedilmişlik var, hayvanların da can sıkıntısına benzer bir şeyleri deneyimleyip deneyimlemediklerine dair birtakım fikirler, araştırmalar, bilmem ne. Kafayı yemiş hayvanları yediğimiz için ömrümü kısalttığımı düşünüyorum, sıkış tepiş bir ortamda, korkunç şartlarda kesilmeyi bekleyen hayvanlarla ilgili inceleme bu bölümde var ama bu tür ortamların onlar için çıkardığı problemler tam olarak tanımlanabilmiş değil. Bir papağan türünün kapatıldığı ortamda kafasını vura vura intihar ettiğini biliyoruz ama insanla denkleyemeyiz hayvanları, süreç bambaşka bir şekilde ilerliyor olabilir, belki de intihar etmiyorlardır da umut patlamasından ötürü kafalarını yeterine vururlarsa kurtulacaklarını düşünüyorlardır, bilemeyiz. Wittgenstein'ın dediği gibi, "aslan gibi acıkmak" veya benzeri ifadeler ne saçma. Neyse, hapis cezalarına geldik. İnsanı yalıtmanın yol açtığı psikolojik felaketler ve sonuçları genişçe bir yer tutuyor. Söylenen şu ki insanları delirtmek hiç kimseye, hiçbir kuruma yarar sağlamıyor. Ceza sistemini baştan düşünmemiz gerekiyor, hatta cezayı ortadan kaldıracak ideal sistemi bulmalıyız diye düşünüyorum, alıyor bir gülme. Neyse, öğle vakti şeytanına geldiğimizde Kilise babalarının dini sıkıntılarını ve bu sıkıntıların Şeytan'la eşleştirilmesine dair kısa bir tarihçe çıkıyor karşımıza. Çölde yaşıyoruz, yiyecek pek bir şey yok, yeni yüzler yok, sadece ibadet ediyoruz ve çile çekiyoruz. Uyarıcı az, uyarılan zaten kafayı yemek üzere, o zaman acedia elimizden öper. İlgimi en çok çeken bölüm bu oldu, gerçek sıkıntıyla yıllarca baş etmek zorunda olan bu insanların inançları ve inançlarının kırılma biçimleri ilgimi çekti.

Sıkıntının tarihine ve niteliklerine dair güzel bir çalışma, tavsiye ediyorum ve okurken canınızın sıkılmayacağını garanti etmiyorum ama ben sıkılmadım. Ara ara açıp yönetmelik veya prospektüs okuyorum, o zaman da sıkılmıyorum. Ha, lakin bu metinde yer alan, sıkıntılı bir tip olup olmadığımıza dair olan testin sorularını okurken sıkıldım, yalan yok. Kendimle ilgili herhangi bir şey düşünmüyorken kendimle ilgili bir şey hakkında düşündürülmem canımı sıkıyor, evet. Her insan kendi sıkıntısını çözümleyebilir aslında, bu metnin öyle de bir özelliği var. Rastgele.

7 Mayıs 2019 Salı

Onur Orhan - Yusuf'u Bulmak

Yusuf biridir ve aranmaktadır. Arayan en az iki kişi vardır, konuşulan insanların "birader, kız, hanım," gibi hitaplarından anlamaktayız bunu. Arayan/dinleyen kişi belli değildir, bir kişi olduğu bile belli değildir, belki de bütün anlatıcılar aynanın karşısına geçip konuşmaktadırlar, kendi kendilerine Yusuf'u anlatıp adamı anılardan çekip çıkarmaya, bulmaya çalışmaktadırlar. Bölümler başlıksızdır, farklı anlatıcılar Yusuf'un farklı bir dönemini, duygusunu, özlemini anlatmaktadırlar. Yusuf'un girdiği ortamların ve ilişki kurduğu insanların nitelik farklılıkları gereği anlatıcıların dili farklılaşır, örneğin adamın ilişki kurduğu avukat daha düzgün bir Türkçeyle konuşurken pavyondan veya hapisten tanıdığı arkadaşları argonun dibine vururlar. Burada bir sıkıntı ortaya çıkıyor, küfürlerin havalarda uçuşup "bir"lerin "bi"ye, yazı dilinin konuşma diline döndüğü bazı bölümlerde bu dönüşün tamamlanmadığını görürüz, şimdiki zaman kipinin son harfi yerindedir, düşmesi gerekenler düşmez, kalkması gerekenler kalkmaz, argo sözlüğü baştan aşağı taranmış ve müthiş bir sözcük zenginliği sağlanmış da sözcüklerin konuşma sırasında aldıkları biçimlere pek dikkat edilmemiş gibidir. Çok rahatsız edici bir şey değil, ara ara karşımıza çıkıyor. Gerçi aşırılığa kaçan serseri muhabbetleri rahatsız edici olabiliyor, o ayar da bazı anlatıcılarda tam tutmamış ama bazılarında, örneğin Yusuf'a derin bir öfke duyan hapishane dayısının söylediklerinde cuk oturuyor. Başka ne oluyor, Yusuf soruluyor. Biri anlatmaya başlıyor ama Havva'dan başlayarak, Musa'dan ve İsa'dan bahsederek, adamın aslında bir nevi ermiş olduğunu hissettirerek. Güzel yüzlü, parlak, bir açıdan akıllı, alımlı bir çocuk. Eski hikâyelerin bir parçası, menkıbelerden fırlama bir eleman, arka sokağın dızcı piçi, her türlü yola gelen bir çıngarcı. "Kimdir Yusuf? Aynada ne görüyorsan odur." (s. 10) Köf Şefik böyle söylüyor, sonra Necdet'e geçiyoruz. Çocukluk arkadaşı. Yusuf'un lise terk olduğunu, birlikte çalıştıklarını anlatıyor. İyi para kaldırmışlar, BMW almış bu Necdet, aracın koltuğuna "Zidan gibi kurulmuş". Koltuğa Zidan gibi nasıl kurulunur, bunu da biraz anlatsaymış iyi olurmuş ama havada bıraktığı başka şeyler de var, boşa atılmış kurşun gibi gözüküyor bunlar, argonun dozuyla alakalı. Aslında her anlatıcının havada bıraktığı şeyler ve doldurduğu boşluklar var, Yusuf doldurulacak bir boşluk, herkesten bir parçayla dolar.

Yusuf babasından sopa yiyor, bunu komşusu anlatıyor. Balık tutmayı ve sabrı öğreniyor, bunu balıkçı bir baba anlatıyor. Hızır'dan el aldığı bir arif tarafından anlatılıyor, el verdiği insan kahvede onun gibi kalın kalın kitaplar okumaya başladığını anlatıyor, adam ilahi bir dokunuştan sonra hakkında konuşan herkesin yaşamını öyle veya böyle sarsıyor, ailesini ve dokunuştan öncesini bilenlerini hariç. Babası hiçbir şey söylemiyor, oğlanı silmiş. Annesi kendince çocuğunun hatalı olduğunu söylüyor, dayak yemeye alışmış bir kadının ataerkil düzene eğdiği boyun acı verecek kadar kırılgan. Her anlatıcı başka bir dünyayı, kendi dünyasını da açmış oluyor; polisler polis şiddetini, emniyetteki dalavereleri ve iktidarın gücü gaddarca kullanmasını anlatıyor, aslında doğrudan anlatmıyorlar ama dayaklar, işkenceler, hukuksuz işler kokuşmuşluğu açığa vuruyor. Kıpti ve derdini anlatış biçimi. Toplumun çürük parçaları daha ağır basıyor, bunun yanında Yusuf'u çok sevenler ve ondan sadece iyilik görüp ona iyilik yapanlar da var. Okul masrafları karşılanan kız Yusuf'a aşık olsa da adam kullanmıyor kızı, onu bir kardeş olarak görüyor. Paraya ihtiyacı olan adamın atadan kalan saatini de kurtarıyor Yusuf, Hızırlığının sonucu. Hapishanede, sokakta, pavyonda, yardıma ihtiyacı olanlara yardım ediyor ve hırsızlık faslına hemen hiç dokunulmuyor. Yusuf dayaktan bıkıp evden kaçtıktan sonra nakliye işine girip iyi para kazanıyor, ne taşıdığını hiç bilmiyor ve sorgulamıyor. Ufak tefek hırsızlıkları var, para sızdırma işleri var, baktığı falların doğru çıkması olayı da var ki etrafındaki esrarengizliği derinleştiren bir mesele. Yanında çalıştığı kadın hakkında iyi şeyler söylüyor, pek bir fenalığını görmemiş. Yusuf fena biri gibi durmuyor, sadece gelişine yaşıyor ve fenalığı da gelişine ama Hülya'ya yamuk yapmadığını kesin olarak söyleyebiliriz. Seviştiği kadınlar yakışıklılığından, seks yaparken gerçek anlamda bok yemesinin çekiciliğinden bahsediyorlar, kimi arkadaşları birlikte ayıkladıkları kadınlardan bahsediyorlar, grup seks yaptıklarını anlatan adam detaylarda boğuluyor ve Yusuf'un sağlam pompacı olduğunu ballandıra ballandıra anlatıyor. Profesör kadınla takıldığı zamanlar, şeytan tüyünün de ortaya çıktığı zamanlar, bir nevi Ali Desidero, bir nevi incelikli hayta kendisi.

Hülya. Kendi sözcükleriyle Yusuf'u hikâyeleştirmesi büyük bir aşkın yıkıntıları arasında yankılanıyor. Hülya'yla üç yıl birlikte yaşamışlar, kadının yaşamındaki en dolu üç yılmış o. Anlatıcılar arasındaki bağlantılardan bu hikâye de yavaş yavaş beliriyor, Hülya'nın hapisteki kesiğinin söylediklerine bakarsak Yusuf'un ortaya çıkmaması kendi hayrına olacak gibi duruyor ama uzun süredir ortada yok zaten, çoğu insan onu arıyor, özlüyor veya öldürmek için ortalığı kolaçan ediyor. Çiçekleri çalınan bir anlatıcının çiçekleri başka bir anlatıcının geçmişinin bir parçası olduğunu görüyoruz, nesneler veya insanlar başka insanların hatıralarından çıkıp geliyor, böylece anlatılar birbiri arasında köprü kuruyor, bir olay birkaç bakış açısından yansıyıp değişebiliyor, öznelliklerin ortak noktaları olduğu gibi farklı Yusufları da ortaya çıkarabiliyor. Neyse, Hülya. Ressam bir kadın Yusuf'u alıp götürmeden önce, en azından götürdüğü söylenmeden önce bir pavyonda karşılaşmışlar, kadın tutulmuş, Yusuf da tutulur gözükmüş ama yaşamı her haliyle görmek istermiş gibi hareketliymiş, üç yıl kalabilmiş kadının yanında. Bir şey arar gibiymiş Yusuf, ne aradığını bilmeden arıyormuş. Kitaplarda, sokaklarda, kadınlarda aramış da bulamamış. Kaybolmuş en sonunda, ortaya çıkmıyormuş bir türlü. Arıyordur, bulamıyordur, başka mekanlarda tekrar arıyordur ve belki bu kez yeterince uzaklaşmıştır, o yüzden kimse bulamıyordur Yusuf'u. Yusuf Kenan ilinde kaybolmuş, bulana aşk olsun.

Hoş metin. Biraz fazla karnavalesk ama meseleleri çeşitlendirme yöntemiyle rahatsızlık vermiyor, birden fazla anlatım biçimiyle bambaşka bir metin haline gelebilirmiş, gelmemiş, belki de bu hali iyidir. Okunası.

6 Mayıs 2019 Pazartesi

Matthew Beresford - İfritlerden Dracula'ya: Modern Vampir Mitinin Doğuşu

2008'de basılmış metin, Beresford muhtemelen güneşin altında simliymiş gibi parıldayarak dolanan vampirleri görmedi. Blade'e kadar getiriyor mevzuyu, Underworld'den de bahsediyor biraz, bunların dışında Dracula'ya odaklanıyor daha çok. Transilvanya ve III. Vlad Tepeş hakkındaki bölümler özellikle ilgi çekici, bir mitin zaman içinde değişimini, değişim basamaklarını görmek vampir nam mahluka ilgi duyanlar için hoş bir mesele. Beresford, Kazıklı Voyvoda'nın "Dracula" olmadığını söylüyor. Aslında adamın soyunda Dracula bir ad veya soyad olarak geçiyor ama Stoker'ın Dracula'sıyla bir ilgisi yok. Aslında vampir diye bir şey de yoktur ama olabilir de. Dinlerin pagan inanışları yontup ilahi mesajlara döndürmesi gibi vampir denen kardeşimiz de çağlar önce insanların dünyayı anlamlandırma çabasıyla üfürdükleri korkutucu güçlerin daha belirli bir forma döndürülmesiyle ortaya çıkmış, dallanıp budaklanmıştır. Günümüzde vampirlerin varlığına inanan, en azından var olma olasılıklarının yüksek olduğunu düşünen insanlar vardır, bunlar senin benim gibi insanlardır, bir işleri vardır veya yoktur, yiyip içerler ve geceleri mezarlıklara gidip vampir avına çıkarlar. İngiltere'de birkaç yüz kişinin toplanıp mezarlık basması olayı metnin son bölümünde enine boyuna anlatılıyor, bunun yanında daha çok Slav ve Rus milletleri arasında vampir inancı çok güçlü, strigoi deniyor, gerçi coğrafyadan coğrafyaya değişkenlik gösteriyor ama korkulan bir şey, geceleri çocuklar bunlarla korkutuluyor ve vampir davaları peşinde koşmaya devam ediyor insanlar. Giriş bölümünde Antik Yunan ve Roma kıyılarından Antik Mısır'a, Babil'den Hindistan'a pek çok vampir inancının tarih boyunca belgelendiğini anlatıyor Beresford, en son 2002'de Güney Afrikalı bir devlet görevlisi, hükümetin vampirlerle işbirliği içinde olduğunu iddia eden bir çete tarafından katledilmiş. Çok acayip işler dönmeye devam ediyor yani. Etimolojik işlere giriliyor sonra, "vampir" terimi 1732'de Arnold Paole'nin bir hikâyesinin Almanca tercümesinde ortaya çıkmış. Kökü Slavcadaki upir veya upyr, Türkçedeki uber sözcüğünden geliyormuş bu da. Nişanyan'ın sözlüğünde böyle bir sözcük yok, bilemiyorum. Makedonya 'da ve Yunanistan'ın bazı yerlerinde vrykolakas, Sırbistan'da dhampir, Hırvatistan'da pijavica isimleri kullanılıyormuş, folklorda yer alan varlıkların nitelikleriyle daha evrensel bir kaynağı olan vampirin nitelikleri birleşince böyle farkların ortaya çıkması normal. Bu yerel inanışların izinin sürülmesi metnin en ilginç bölümlerinden birini oluşturuyor, zira modern vampiri ortaya çıkaran kaynakların birer birer ortaya çıkması, vampiri yaratan kültürel parçaların ayrıştırılması mitin doğuşuna kadar gidebileceğimiz tarihsel bir çizgiyi açığa çıkarıyor. Birkaç örnek vereyim, belli meyve türlerinin de vampire dönüştüğü söyleniyor, bir etnolog diyor bunu. Karpuz mesela, vampir karpuz. Sırp Çingeneleri arasındaki bir inanışa göre meyveler ilginç sesler çıkararak birbirleriyle kavga bile ederlermiş. İlginç, bu da vampir mitini geliştiren kültürel kodlardan biri. En azından varlığın tarihini oluşturuyor. "Vampirin var olduğuna dair korku, onun gerçekte var olduğu düşüncesinden daha da önemlidir denebilir." (s. 14) Hatta daha korkunç bir şey bu. Hırlayan karpuzları saymazsak. Yol kavşaklarıyla ilgili bir durum var, Roma döneminde ölüler yol kavşaklarına gömülürmüş ki ruh evin yolunu bulup geri dönmesin. Bu gömme olayı suçlular için yapılırmış özellikle, dünyada tutsak kalıp millete teşne olmasınlar diye kavşağa gömmece. Kalkarlarsa sıkıntı çıkarmasınlar. Deri yüzme ve mumyalama gibi meseleler de böyle işlere eklenince vampirlerin nitelikleri birer birer ortaya çıkıyor. Kilise'nin de katkısı var, vampir mitosunu kuvvetlendirerek kendi konumlarını da sağlamlaştırmışlar. Voltaire, Rousseau gibi düşünürler vampir olgusuyla eğlenmişler, böyle bir inancın Aydınlanma Çağı'nda sürüp gitmesi garip gelmiş onlara. Kökler bayağı derinlere uzanıyor oysa, Kont Duckula'nın çocuklar için eğlence unsuru olmasını folklorun modernleşip varlığını sürdürebilmesiyle birlikte düşünürsek bu mitin insanlık kadar eski olduğunu ve geçirdiği değişimlerle gelecekte de var olacağını söyleyebiliriz.

Vampirin doğuşunun anlatıldığı bölüme bakıyorum. Balkan ülkelerinde ensest, vaftiz olmama ya da evlilik dışı doğum gibi ahlaki olayların sonucu olarak vampirlerin ortaya çıktığı düşünülüyor. Rusya'da vampirle doğaüstü bir, dolayısıyla dinin miti hoş görmediği söyleniyor. İrlanda'da ölüler dirilmesin diye mezarların üzerine büyük taşların konması, Roma ve Yunan söylencelerinde lamiae'den tırsılması, bütün bunlar vampirin bileşenlerini oluşturuyor. Bunların yanında Ovidius'un yarasaları kan içen doğaüstü varlıklara benzetmesi, İsa'nın dirilişi ve dindeki kan-şarap ilişkisi gibi meseleler korkunç arkadaşımız için önemli, kendisine yarattığı mitle günümüze doğru uzun yolculuğu için bir basamak oluşturuyor. Şeytani formdan hortlağa dönüşüyor, hortlaktan Yahuda'ya dönüşüyor, dönüşmediği pek bir doğaüstü varlık kalmıyor. Yaşayan ölüye dönüşme inancı kendisi için sağlam bir temel, bu temelin üzerinde Antik Yunan söylencelerini kullanarak ve ölülerin yakılması geleneğinin ölülerin gömülmesine dönüşmesini kendine uyarlayarak werewolf, warwulf ve loup-garou arasında etimolojik bir bağ oluşturuyor, vrykolakas için uzun bir yolculuk. Sözcüklerin kökenlerine iyice yayılıyor ve kurtadamla akraba oluyor bir anlamda, çıkış noktaları benzer korkular. Bu korkular üzerinden tarihteki ünlü isimlerin "vampirleşmesi" süreçleri ele alınıyor, Caligula örneğin. Cesedi bulunup delik deşik edilene kadar millete musallat olduğu düşünülüyor bu ünlü imparatorun, dehşet çağlar öncesinden söylenceler halinde gelip sokaklarda can buluyor. Gömme işleminin yaygınlaşmasıyla Eski Mısır'daki mumyalama işlemine gidebiliriz, bedenin mümkün mertebe bozulmadan korunması vampir mitini zenginleştiren unsurlardan biri. Bilindiği üzere vampirler tabutlarından gayet yakışıklı veya güzel bir şekilde kalkıyorlar. Mumyalar için aynı şeyi söyleyemeyiz ama vampirlerin mumyalarla uzaktan kuzen olduğunu söyleyebiliriz. Ölüm ve defin işlemleri üzerine ayrı bir bölüm var, gömülen cesetlerin çürüme sürelerini uzatan türden toprakların insanların ödlerini koparan varlıkların uydurulmalarındaki payını unutmamak lazım, işin ucundan coğrafya da tutuyor, ne hoş.

Sonraki adımlarda vampirlerin dişleri, kıyafetleri, kan emmeleri ve emme biçimleri, kişilikleri, akla gelen neleri varsa tarihi kökenleriyle birlikte açıklanıyor. Psikolojiyle doğaüstünün birlikte incelendiği son bölümler dikkat çekici, günümüzde vampir inancının sürmesinin temelinde yatan kaygılar Marx'a kadar uzanan bir zincirin halkasını oluştururak ekonominin vampir teması üzerindeki etkisini de ortaya koyuyor. Kapsamlı, hoş bir araştırma. Vampir severim, gördüm mü peşine düşerim diyenler için on numara.

3 Mayıs 2019 Cuma

Chloe Rhodes - Kara Kediler & Kem Gözler: Modası Geçmiş Batıl İnançlar Kitabı

"Seher vakti kıçını kaşıma, amuda kalkıp bakma aşıma" tarzı tekerlemeler, sözler, nine tembihleri, yaklaşık elli tane. Sadece bunlar değil, inançların temelleri de var. Genellikle insanın anlayamadığı büyük bir felaketle sınanma sırasında ortaya çıkmış bunlar, örneğin hapşıran birine söylenen söz veya Veba Salgını sırasında taşınan kurbağa bacağı gibi nesneler kurtarıcı rolüne bürünmüş ama sonuçta nesne onlar, kurbağa bacağının vebayı kırıcı bir özelliği belki vardır ama çoğu inanışın pek bir temeli yok. İnanç işte, belki placebo etkisi de işin içine giriyordur. Jodorowsky psikobüyü nanesinin sağaltıcı olabilmesi için kendisine başvuranlardan çözüme inanmalarını istiyordu, o hesap. Sonuçta insan pagan dönemlerden, hatta öncesinden itibaren sezdiği ama bilmediği bir dünyadan sayısız tedavi çarpmaya çalışmış, bu sadece ölümle ilgili olan. Genelde korunma maksatlı inançlar belirmiş, akademik eğitimini folklor ve inançlar üzerine kuran Rhodes şöyle diyor: "Hijyenin tam olarak sağlanamadığı, temel gıda maddelerinin, temiz suyun veya modern ilaçların kolaylıkla tedarik edilemediği çağlarda yaşamış atalarımızın yüz yüze kaldıkları tehditlerin çoğu tamamen kontrolleri dışındaydı. Gemi batarken dalgalardan kendilerine koruyamıyor, vebayı durduramıyor ya da hasadı mahveden donla başa çıkamıyorlardı. Bu yüzden kendilerini kurtarmanın başka yollarını aradılar." (s. 12) Kökenleri Antikçağ'a kadar uzanan bu inançların temellendiği dünya algısını bilmek meseleyi aydınlatır, "Kader'in en kuvvetli tanrıyı bile yenebildiği bir mitolojiyle bezenmiş çağ", insanları mucizelerin varlığını inandırmıştı ve felaketlerden kurtulmak için sihre -o zamanlar için sihir- başvurabileceklerini söylüyordu. İnsanlar da iltihaplanmış lenflerin üzerine ölü güvercin koydular, kıtlıktan kurtulabilmek için güvercin yuvalarını bozmadılar, adaklar adadılar, garip garip işlere girdiler ve seslerini duyurmayı başardılar, kendilerince. Çoğu başaramadı. Çünkü ölü güvercin nedir ya.

At nalıyla başlıyoruz. Hindu metinlerinde at nalının gücünden bahsediliyormuş, sonrasında Batı'nın pagan dünyasına giren at nalı, Aziz Dunstan'la birlikte Hristiyanlık tarafından benimseniyor. Arap kültüründe nazara karşı muskalarda kullanılıyormuş, İngiliz, Kelt ve Alman kültüründeyse kapının üstüne çivileniyormuş. Uçları yere bakar şekilde asılanı var, gökyüzüne bakar şekilde asılanı var, her kültür kendi yorumunu getirmiş ama sonuçta biliyoruz, at nalı iyi bir şeydir. HOMM serilerinde kahramanların "Luck" yetenekleri vardı, koca bir at nalıyla gösteriliyordu, oyunu oynadığım yirmi küsur yıldan beri at nalını severiz, sayarız. Biraz üfürükten bir yetenektir ama yeri gelince hayat kurtarır. Neyse, bu böyle. Sonra yerde peni bulma olayı geliyor. Aslında iğneymiş bu, ABD'de "pin-penny" benzerliğinden paraya dönmüş olay. İğnenin Tanrı'yla bir ilgisi varmış, ABD paralarının üzerinde "Tanrı'ya Güveniriz" yazdığı için özellik hemen paraya aktarılmış. Yerde bulmak şans getirir, havuza atmak şans getirir, havuzdakileri toplamak şans getirmez. Yüz tanesiyle bir kahve alınabiliyor, o bile alınamıyor artık. O yüzden uğur parası olarak saklayalım, saklamayanlara lanetimizi salalım. Başka ne var, merdiven altından geçmek. Teslis'i bozmak anlamına gelirmiş. Üçgen sembolü Antik Mısır'dan beri yaşamın sembolü olmuş ve dinlerle farklı anlamlar kazanmış. İdam cezalarıyla birlikte merdivenler olumsuz bir nitelik kazanmış, asılan insanların ruhlarının bu merdivenlerin altlarından geçtiklerine inanıldığı için, biz de asılmadığımız için merdiven altlarından geçmemeliyiz, yoksa bir ruhu sinirlendirip sonsuz öfkesine maruz kalabiliriz, o zaman da, "Who you gonna call?" Tuz dökmeye geldik. Antik Yunan ve Roma mitlerinde tuz mühim, Yahuda şu meşhur yemekte tuz döker halde resmedilmiş, uğursuzluk buradan geliyor. 13'le alakalı bir iki başlık var, Yahuda'ya bağlayabiliriz onları da. Neyse, sol omzun üstünden bir parça tuz atarsak kara meleğin gözüne gelirmiş ve melek kötülük yapamazmış böylece. Yemeğe de bol bol dökersek yiyemeyiz mesela, neden, çünkü her şeyin fazlası zarar. Ne oldu, melek yemeği kötüledi. O yüzden saçma sapan yerlere değil, sol omzun üstünden arkaya atacağız.

Kem göz. Kutsal kitaplarda geçiyor, Ortadoğu'dan Afrika'ya pek çok bölgenin kültüründe yer alan bir göz çeşidi. Nazar değiyor ve işler sarpa sarıyor. Kurtulmanın çeşitli yolları var, nazar boncuğu mesela. Yahudi geleneğinde çocukların bileklerine kırmızı bir iplik bağlanırmış, İtalya'da nazarın iktidarsızlığa yol açtığı düşünülüyormuş ve bundan korunmak için parmakları kıvırarak boynuz gibi yapılan bir el hareketi varmış ki bunu biliyoruz, kaynağından dinleyelim. Ay ışığına geldik, luna kökünden lunatic doğuyor, ay ışığının insanlar için tekinsizlik doğurmasının sebebi biraz anlaşılabilir; gece tehlikelerle dolu ve ay ışığı kötü niyetli varlıklara yol gösteriyor. İnsanları delirtmesi bir yana, kurttan insana veya insandan kurda dönüşen yaşam formları ay ışığında kayışı koparıyor. Bunların dışında neler var, kara kediler mesela. Köprüde vedalaşmak da var, ayak toprağa değmediği müddetçe tehlikedeyiz aslında. Baykuş ve kızılgerdan da mitik ve mistik bir havayla anlatılıyor. Mezarın üzerine basmak, birinin mezarımızın üzerinde yürümesine bağlanan bir titremeye yakalanmak, mezarlıklar falan, bunlar da kısaca inceleniyor. Mumlar, kaşınan avuçlar, ucu sivri eşya hediye etmeler, tavşan ayağı, akla gelen başlıca inançlar tarihçeleriyle birlikte inceleniyor, pek hoş. Bir de şey diyeceğim, Cadı Avı adı altında edilen zalimlikler insanın kanını dondurur. Cadılar da sıkça geçiyor inançların arasında. İnsan bilmediğinden korkup uyduruyor, olan yine insana oluyor. Rezillik.

Doğan Kitap'ın Renkli Tarih Dizisi güzele benziyor, birkaç metni aldım, hemen okumaya giriştim. Bu ilkiydi. Gayet hoş.

2 Mayıs 2019 Perşembe

Nelson Algren - Altın Kollu Adam

1950'de ilk National Book Award'u kazanan bu metni Algan Sezgintüredi'nin çevirisinden okuyoruz, aşırı yerelleşme tehlikesi yer yer ortaya çıksa da bence iyi bir çeviri olmuş, kenar mahallelerin argosu olabildiğince başarılı bir şekilde Türkçeleştirilmiş, hoş. Joyce'tan etkilenildiği söylenmiş, muhit tasvirleri ve kafiyeli sözcüklerin sayılıp dökülmesi mevzuları, evet, Sezgintüredi Joyce'u andıran oyunculluğu da başarıyla aktarmış, bu daha da hoş. Çevirisi nispeten zor bir metin gibi geliyor bana, ince ince çalışılmış bu metin üzerinde.

Algren'ın Simone De Beauvoir'ya abayı yaktığı ve evlenme teklifinin reddedildiği biliniyor. Başkasıyla evlendiği, iki yıl sonra boşandığı, alkolizmin pençesinde kıvrandığı, uyuşturucuya bulaştığı ve üniversitede yaratıcı yazarlık dersi verdiği de biliniyor. Sağdan soldan derlediğim bilgileri toparlayayım, 1980'lerin hiper gerçekçiliğiyle 1900'lerin naturalizmini kardığı, metni bu temel üzerine oturttuğu söyleniyor ki bazı bölümlerde Ellis tadı alınabiliyor, Zola'nın Meyhane'sinde geçen mekanın benzerlerini de Chicago'nun bıçkın delikanlılarının takıldığı barlarda bulabiliyoruz. II. Dünya Savaşı'nın hemen ertesinde, azılı gangsterlerin tükenmeye yüz tuttuğu zamanlarda geçen bu hikâyeyi Soğuk Savaş'ın başlangıç yıllarında doğan Amerikan Rüyası'nın teğet geçtiği veya geçeceği insanları temizleme girişimi olarak okumak mümkün; Frankie'nin ve diğer karakterlerin makineleşmedikleri -ironik bir şey, Frankie'nin lakabı Makine ama başka bir mevzudan alıyor bunu- için birer birer savrulduklarını görüyoruz. Bu insanlar "düzgün" bir işte çalışmıyorlar, çalışmak da istemiyorlar, yok olup gideceklerini ve ömürlerini fabrikalarda çürüteceklerini düşünüp korkuyorlar hatta, birkaç yerde karşımıza çıkıyor bu düşünceler. Düzenli bir işte çalışan tek adamın başına gelenleri görünce serserilerin dünyasında düzgün diye bir şeyin olmadığını, katı olan her şeyin yavaş yavaş buharlaştığını anlayabiliriz; gündelik yaşamlar gündelik problemleri getiriyor ve problemlerin çözümüne dair büyük adımlar atıl(a)madığı için uzun vadede karakterlerin tamamı facialarla yüzleşmek zorunda. Rüya'yı başlatanlar temiz bir toplum istiyorlar; insanlar çalışsınlar, üretsinler, ürettiklerini satın almak için daha çok çalışarak tüketime daha çok kaynak ayırsınlar derken kusursuz bir robota dönüşsünler, bu döngünün sağlanması için güvenli bir toplumun inşa edilmesi gerekiyor, Frankie gibilerin ortadan kaldırılması, suç oranlarının düşürülmesi gerekiyor haliyle, politikacıların seçim vaatlerinden en büyüğü bu belki de, eve vurulmadan dönmek isteyen insanlar için steril bir ortam. Dolayısıyla serserilerle ve gangsterlerle işbirliği yapan polislerin düzeni sağlamak için, açıkçası daha iyi bir gelir kaynağı da buldukları için politikacılara yanaşıp kolladıkları adamları içeri atmaları yine bir dönemin sonunu gösteriyor, Saul Goodman benzeri bir kanun adamının içeridekileri dışarı çıkardıkça polisler daha karmaşık taktikler geliştirerek, daha önce hiç davranmadıkları gibi davranarak suçluları elektrikli koltuğa oturtmaya çalışıyorlar, o zaman için büyük ve öngörülemez -zaten pratik zekaları dışında karakterler pek zeki değiller- bir değişim gerçekleşiyor. Yeni kurallara uyum sağlayabilenler hayatta kalırken bazıları da parmaklıkların ardına veya elektrikli masaj koltuğun gidiyor. Gidenlerin ve kalanların hikâyesini anlatıyor Algren, son derece lirik bir suç dünyası oluşturarak. Karakterlerin iç dünyaları olsun, suç dünyasının dinamikleri olsun, tahribatı olabilecek en yakın noktadan izletiyor bize, süper iş. Metnin film uyarlamasında Frank Sinatra'nın oynadığını ekleyeyim, filmi daha izlemedim ama cumaları çalışmıyorum, bugün izleyeyim.

Aleksandr Kuprin'in bir sözüyle başlıyoruz: "Anlıyor musunuz beyler? İşin dehşet saçan yanı, artık hiçbir şeyin dehşet saçmaması!" (s. 1) Metinde sadece KUPRIN diye belirtilmiş, adam Aleksandr Kuprin, Türkçeye Helikopter'den çıkan bir metni çevrilmiş, o kadar. El atılması gerekiyor bu meseleye de, şöyle biraz araştırınca sıkı bir yazar olduğu anlaşılıyor. Neyse, geri dönüşlerin pek sık gerçekleştiği lineer bir anlatıyla karşı karşıyayız. Başkomiserin asla içmediği halde "Pastırma Yazı'yla Aralık'ın tutan ilk karı arasına düşen o puslu mevsimin akşamüzerlerinde bazen kendini yarı sarhoş hissetmesi" meselesi, önüne yığılan onca ipsiz sapsız adamın saçma sapan konuşmaları, savunmaları ve anlamsız gülüşleriyle beliriyor. Şantaj, eşkıyalık, at hırsızlığı, zina, çocuk tacizi, her türden suçla karşı karşıya kalan "Çeteleci" nam adam, serseri tayfasını bir bir sorgulayarak içeri alıyor veya kefaletle bırakıyor, herkesin "Kuzen" dediği Çavuş Kvorka'yla iyi geçinenler bırakılıyor genelde, parası serbest kalmaya çıkışanlar da diyebiliriz. "Elveren"'le bu sorgulama sırasında karşılaşıyoruz, Mor Kalp sahibi bir savaş gazisi, kart dağıtıcısı, kumar ortamlarının aranan adamı, ara sıra hırsızlığa çıkan bir adam, otuzlarına gelmek üzere ve cephede savaştığı günler çok uzaklarda kaldığı için o günleri istediği gibi biçimlendirerek kendisine bir kimlik yaratıyor, pokercilerin aranan adamı haline geliyor. Askerde de dağıtım işi yaptığını söylüyor, kartları karıp oyunu düzenlemede aranan biri olmasını o günlere borçlu. "Serçe" lakaplı Saltskin de orada, en yakın arkadaşı. Zamanında Serçe'yi sokaklardan kurtarmış Frankie, o günden beri birlikte takılıyorlar ve Serçe bağımsızlığını kazanana kadar Serçe'ye tepeden bakıyor biraz. Serçe yarı Yahudi, bu dini boyut karakterlerin ilişkilerini etkiliyor tabii, Polonyalı karakterlerle Polonyalı olmayanlar arasında da belirgin farklar var, hatta bir bölümde Yahudi ve Polak kumarbazları kıyaslıyor Algren, Polonyalıların eğlenmek için, Yahudilerin güvenli bir şekilde kazanmak için oynadıklarını anlatıyor falan, ilgi çekici. Sonra bu iki arkadaşı salıyorlar, gidecek yerleri o an için olmadığından karakterlerine temel oluşturacak özellikleri öğrendiğimiz diyaloglara dalıyorlar. Serçe suça bulaşmasa o pislik mahallede sıkıntıdan gebereceğini söylüyor, bir de aşırı çirkin olduğunu sandığı için suçun yardımıyla bu çirkinliği işe yarar bir hale getirdiğini düşünüyor. Reklam tabelalarının önünden geçip her günkü sıkıntılarına bir yenisini ekliyorlar, düşünceleri bölünüyor ve reklamların saçma imajları dışında bir şey düşünemiyorlar. Tüketim onlar için yaşamsal faaliyetlerin sürdürülmesini çağrıştırıyor, fazlasını değil. Frankie, eşi Sophie'yle bir pansiyonda kalıyor, pansiyonun sahibi zihinsel engelli oğluyla yaşayan, sürekli sıkıntı çıkaran yaşlıca bir adam. Sophie kötürüm, Frankie yüzünden. Aralarındaki hastalıklı ilişki çocukluk yıllarına dayanıyor, daha o zamanlardan birlikteler -Molly'yle birlikte ama Molly'ye birazdan geleceğim- ve sonrasında Sophie'nin takıntılı doğasıyla Frankie'nin umursamazlığı bir araya gelince ilişkileri başlıyor, Sophie Frankie'nin kendisini sevmesini istiyor ama adam uçarı. Sonra kaza gerçekleşiyor, kadın arabadan fırlayıp sakatlanıyor, Frankie'ye pek bir şey olmuyor, uzunca bir süre boyunca hissettiği suçluluk haricinde. Evleniyorlar ve böylece Frankie kadına iyice bağlanıyor. Sakatlık olayı Sophie'yi memnun ediyor bir açıdan, adama hatırlatıp duracağı bir zincir geçiyor eline. Bir alt katta Molly yaşıyor, Frankie ve Sophie'yle çocukluk arkadaşı, fahişe. Frankie'ye kesik. Adama gerçekten aşık, yirmilerinin ilk yarısında olmasına rağmen zaman içinde otuzlu yaşlarını sürdüğü düşünülecek kadar yıpranıyor ve adamı kurtarmaya çalıştıkça kendisi de batıyor, çıkarsız sevginin yol açtığı yıkım ağır oluyor. Pansiyondaki yaşamı, karakterlerin sosyal hayatlarını bol imgeli, şiirsel bir dille anlatıyor Algren, dairelerdeki su borularının çıkardığı seslerden sokakların neon lambalarıyla delinemeyen sisine kadar pek çok detay şehri karakterler için bir kapana dönüştürüyor.

Frankie'nin uyuşturucu bağımlılığı, Molly'yle kurduğu ilişki ve uyuşturucu satıcılarından birini kazara denebilecek şekilde öldürmesi sonunu yavaş yavaş hazırlıyor, metnin ilk bölümünde Serçe'yle Frankie'ye odaklanmışken ikinci bölümde hapse giren Frankie'nin kirli hayatından kurtulma çabalarını bir umutla okuyoruz ama uyuşturucu sıkıntılı bir iş gerçekten. Sonuçta Serçe ve Frankie polislerce kıskıvrak yakalanıyor ve kaçış süreci başlıyor Frankie için, Serçe'nin yapabileceği pek bir şey yok, hikâyesi yakalanmasından sonra bitiyor. Frankie'nin kaçışı Requiem For a Dream tarzı bir sonun sinyallerini veriyor, hatta filmin bu metinden bir parça olsun esinlendiğini söylemek mümkün. Sophie'nin yolu tımarhanede bitiyor, Molly mutsuz yaşamını sürdürüyor, herkes bir ölçüde ayvayı yiyor. Tutanaklarla bitiyor metin, polislerce alınan ifadeler Frankie'nin nokta koyduğu serüvenini aydınlatıyor, çekilen acıları kayıtlara geçiriyor. Bir de şey, savcının suçluları sorguladığı bir bölüm var, başlı başına sanat eseri. Adamın bunaltısını, onca suçlunun kaypaklığının yol açtığı umutsuzluğunu birebir görüyoruz, dönemin yeraltı dünyasına, çıkışı olmayan insanların neler yapabileceklerine şahit oluyoruz. Etkileyici.

Algren'ın iki metni çevrilmiş Türkçeye, biri bu. Diğerini bulursam onu da okurum, şahane yazar. Bu metin zamanında Hür Yayın'dan çıkmış, sonra Versus basmış, ne güzel. Hür Yayın olsun, Yankı olsun, Sander olsun, böyle yayınevleri zamanında müthiş işler yapmış, denk geldikçe okumak lazım.

1 Mayıs 2019 Çarşamba

Victor Pelevin - Dehşet Miğferi

Mit, yaşamı anlamlandıran metaforik hikâye olarak ortaya çıkar, aslında bir şeyi başka bir şeye dönüştürüp ilk şeyi aydınlığa çıkarırken ikinci şeyi de ilkleştirir, dönüşüm karışımının içine boca eder, böylece meseleyi daha da karmaşık bir hale getirir ve yeni mitler bu karmaşayı açmaya çalışır. Döngü. "Geçmiş, yanlışlar batağıdır; bizler gerçeği bulmak üzere buradayız. Bizler doğrusunu biliriz." (s. 7) Hikâyelere şüpheyle yaklaşıp onları doğrulama ihtiyacından ötürü başka hikâyelere başvururuz, böylece gerçeği gördüğümüzü düşünürüz. Gerçek, hikâye tarafından sınanan başka bir hikâyedir. Anlatılanın niteliği zamanla değişir, benzetilenle benzeyenin ilişkisi değişir, gerçeklik bunalımı çağında her şey -anlatılan/yaşanan- birbirini güvenilmez, tekinsiz kılar. Pelevin Mythbusters örneğini verdikten sonra, epigrafta da yer verdiği Borges üzerinden devam ediyor. Anlatılan ve yeniden anlatılan yalnızca dört öykü var: kentlerin kuşatılması, eve dönüş, arayış ve Tanrı'nın (kendini) feda etmesi. Hepsini arayışa indirgeyebiliriz veya birini diğerinin içine yerleştirebiliriz, örneğin eve dönüş başlı başına arayışın bir parçasıdır ve döndüğümüz yerin evliği, dönen öznenin kendiliği falan, bir arayışın sonucunda biçimlendirilir. Belli bir kişiyi, zamanı veya yeri ararız, belki de aradığımız bir şey olmadan ararız. İlerlemek -her şekilde- bir ütopyaya varmaya çalışmak demek. Ne kadar ilerliyoruz, ne anlıyoruz? "Durmaksızın geçmişe savrulup savrulmadığımızı ya da acımasızca geleceğe sürüklenip sürüklenmediğimizi tartışabiliriz, ama aslında yerimizden hiç kıpırdamadık." (s. 9) Aynı şeyleri sorup duruyorsak ve her sabah aynı insana uyanıyorsak gerçekten de pek ilerlememişiz demektir, dolayısıyla chat odalarını Labirent'e dönüştürmek, Theseus'a dönüşmek çok kolay. Pelevin bunu yapıyor, bir miti modernleştiriyor veya moderni mitleştiriyor, artık nasıl okunursa. Minotaurus internette, başıboş dolanıyor ve birkaç insan neler döndüğünü anlamaya çalışıyor. Üç bin yıllık, hatta belki daha eski bir hikâye günümüzde canlanabilir mi, eğer olduğumuz yerde duruyorsak -ki bana kalsa da duruyoruz- neden olmasın.

Minos'u, Daidalos'u, Pasiphae'yi bilmeden labirentin önemi anlaşılamaz. Dil kendi metaforlarını üreterek anlamca genişlediği için isimlere de dikkat etmek gerekiyor. Labirent -Labyrinthos, iki ağızlı balta anlamına gelen "labrys"ten türediği düşünülüyor- inşa edilirken Borges'e, Eco'ya kadar, hatta ötesine uzanacak çağrışımsal bir yapı da inşa ediliyordu. Neyse, klasik hikâyeye göre Minos, tahta çıkışının alametini görmek ister, Poseidon kesilmek üzere kar beyazı bir boğayı Minos'a yollar, Minos boğaya kıyamayıp başka bir boğa keser, cesarete bak, Poseidon köfteyi tabii ki çakar ve Minos'un kraliçesi Pasiphae'yi boğaya aşık eder. Pasiphae, Daidalos'tan bir inek heykeli yapmasını ister, böylece heykelin içine girip boğayla çiftleşir. Gebe kalır, doğurur, Minotauros yarı insan yarı boğa olarak hikâyeye girer. Minos, Daidalos'a bir labirent yaptırır ve Minotauros'u labirente koyar. Bu sırada Aigeus savaş vergisi olarak yedi Atinalı delikanlıyı ve yedi kızı Girit'e gönderir, oğlu Theseus da Minotauros'la savaşmak için Girit'e gelir, Pasiphae'nin kızı Ariadne'nin kalbini çalar, labirente girerek Minotauros'u öldürür ve Ariadne'nin kendisine verdiği iplikleri kullanarak labirentten çıkış yolunu bulur. Kabaca böyle. Birkaç ilginç nokta var, Gospodinov Bomonti'deki konuşmasında Minotauros'un bir çocuk olduğundan bahsetmişti, küçük bir çocuk, öldürülmesi son derece zalimce. Hüznün Fiziği'nde labirenti ve boğa gibi çocuğu farklı biçimlerde görüyorduk, anlam Bulgaristan'ın kapalı toplumuna ve hüzünle büyüyen bir çocuğa doğru genişletiliyordu. Pelevin başka bir biçimde deniyor bunu, Dehşet Miğferi denen bir zamazingonun algılara dayalı bilgi felsefesinin somuttan soyuta geçip durması niteliğini ele alarak karmaşık ve sembolik bir labirent yaratıyor başta, sonrasında karakterlerin konuşmaları üzerinden bireysel labirentleri ortaya çıkarıyor, Theseus'u ve Minotauros'u karakterlerin arasına sokup tepkiler üzerinden mitin boyutlarını büyütüyor. Çevirmen Dilek Şendil'in yazdığı giriş metni mevzuya güzel bir başlangıç noktası sağlıyor, sonrasında bazı çeviri tercihlerine dair açıklamalar geliyor, sonra da kaosa bodoslamadan dalıyoruz.

Metinde yedi üye var, bir forumda hapsolmuş durumdalar ve birbirlerinden başka konuşacak kimseleri yok. Forumda hapsoldukları gibi gerçekliklerinde de hapsedilmiş durumdalar; her bir bir odada, iki kapılı küçücük alanlarda bulunuyorlar, bilgisayarlarından başka bir şeyleri yok ellerinde. Oraya nasıl geldiklerini bilmiyorlar, her biri benzer soruları soruyor ve tatmin edici bir cevap çıkmıyor ortaya. Organisma(-:, Romeo-y-Cohiba, Ariadne -forumu başlatan kişi-, Nutscracker, Monstradamus, IsoldA, UCUBI 666. Simgeledikleri şeyler çevirmen tarafından birazcık aktarılmış, her birinin bir işlevi olduğunu ve hep beraber labirentin bir parçası olduklarını düşünebiliriz. Tanışma evresinde neler döndüğünü bulmaya çalışıyorlar tabii, Ariadne içinde kaybolacağı ve onu bulmaya çalışanların da kaybolacağı bir labirent yapmaya dair sözü kimin söylediğini aramaya başlar başlamaz insanları belirsiz bir zamanda, belirsiz yerlerde bir araya getirmiş oluyor. İsimler, meslekler, cinsiyetler, kişisel her tür bilgi xxx'leniyor, kimlikler son derece gizli. Nerede olduklarını anlamaya çalışırlarken biri aynı otelde olabileceklerini söylüyor, duvarlara vurmalarını öneriyor. Birbirlerini duyamıyorlar, otel odası atmosferinde geçici bir misafirlikleri olabileceğini kimse düşünmüyor. O noktaya gelmeleriyle ilgili hikâyelerini, rüyalarını anlatmaya başlıyorlar ve her biri kendi sembolik çıkmazını ortaya koyuyor. Ariadne'nin cüceli ve Asterisk'li -tapınılması herkesin hayrına olacak bir tanrı- rüyasının her şeyi başlattığı anlaşılıyor falan, yaşananların tanrıyla ve yaşamlarıyla ilgisini çözmeye çalışıyorlar. Kapılardan biri odaya açılırken diğerinin özel bir anlam taşıyan bir mekana açıldığını görüyoruz; katedrale, sokağa, neresiyse oraya. Bu sırada mangalardan internete kadar pek çok konuda geyik çevriliyor, mesele iyice derinleşiyor. İnternetle ilişkilerinin Antik Yunan'la ilişkileri kadar uzak, mesafeli olduğunu düşünüyorlar, internet bir ağ olduğuna göre ağı ören bir örümceğin de olması gerektiğini düşünüyorlar, kendilerini gözleyeni merak ediyorlar, bu yüzden moderatöre sesleniyorlar sık sık. Miğfer metnin ortalarına doğru beliriyor; geçmişi ve geleceği taşıyan, kendi parçasının içinde bir bütün olarak bekleyen ve bütünlüğünü parçalarının birleşimiyle aşan bir nesne, umudun ve hüznün kaynağı, bütün zamanların ve insana dair soyut düşünceyle dünyaya dair somut düşüncenin birleştiği, birbirine dönüştüğü mekansal bir obje. İçerisini ve dışarısını bir arada tutuyor, her şey ondan doğuyor ve onda bitiyor. Tao benzeri bir nane. Hemholtz'un özgür irade ve kaderle ilgili fikirleri de yer buluyor bu mevzuyla birlikte, zorlayıcı yönlendirme ve özgürlük konusunda birtakım atıp tutmalarda bulunuluyor. Bu miğfer olayı metnin merkezini oluşturuyor, karakterler miğferi ve miğferin temsil ettikleri üzerinden fikir yürütüyor, kendilerine özgü mekanlara açılan kapıların ardında gördüklerinden, öğrendiklerinden şifreler çözüyorlar, beyin fırtınasıyla mekandan kurtulmaya çalışıyorlar. Mekanın, labirentin doğası üzerine düşündükleri zaman aslında yaşamın labirentten ibaret olduğunu anlıyorlar, bir dünya iş.

Theseus ve Minotauros çıkıyor ortaya, sonlara doğru. Baş aktörleri buluyorlar, Miğfer'in içinde olduklarını anlıyorlar. Aslında bütün zamanların içindeler, bir açıdan zamandan soyutlanmış durumdalar ve mekanın simgeler aracılığıyla yaratıldığı bir var oluş halindeler. Hepsi aynı cümleleri kuruyor bir süre sonra, kişilikleri de ayrılmaz bir bütün olmaya doğru ilerlerken sanki tekilliğin içinde sıkışmış bir hale geçiyorlar. Kurtuluyorlar nihayetinde ama neyden, var oluşlarının doğasını anladıkları için kurtulacak bir şey olmadığını düşünüyorlar bana göre, sonlarda.

Güzel, ALFA'nın mitoloji serisi çok iyi. Merkez Kitaplar ne bastıysa bassalar keşke, bu seride olduğu gibi.