5 Şubat 2018 Pazartesi

Eduardo Galeano - Kadınlar

Havva'nın hikâyesinde Galeano iyi özetlemiş, konuyu Havva'dan dinleseydik bambaşka bir dünyada yaşıyor olabilirdik. Adem'in dezenformasyonu yüzünden böylesi bir dünyada yaşıyor olabiliriz. Kutsal metinlerin kutunu bir kenara koyduğumuzda -koymasak yine aynı gerçi- son derece eril bir dille karşılaşıyoruz, bu dilin yarattığı insanların arasında yaşamaya çalışmak kadar yorucu bir şey yok. Erkeklerin dünyası korkunç ölçüde boğucu, baskıcı ve dehşet verici. Daha da dehşet verici bir şey; bu dünyaya uyum sağlamış ve imgelerini, ruhlarını ataerkilliğin geleneğinden aldıkları eril kodlarla biçimlendirmiş kadınlar. Tüketimlerinden söylemlerine kadar her şey öylesi batıktır ki kurtlarla koşamaz hale gelirler, kendilerini zincire vururlar. Ben bu bozgundan etkilenmeyen iki tanesini tanıdım; biri kurtlarla koştuğunun farkında değildi, başka bir ülkeye gitti. Diğeri son derece farkındaydı, burada ve gerçekten yaşıyor. Ailesi de farkında, çok mutlular. Kimlikler birbirine karışmamış. Denizler altından el ele tutuşmuş adalar gibiler.

Adalar, Galeano'nun anlattığı kadınların her biri bir ada, bazen yan yana gelip devrimlerin kıvılcımını çakıyorlar, bazen kurşunların hedefi olup sönüyorlar ama ateşleri durmuyor, sürekli yanıyorlar. Kendi çıkmazlarından kurtulmak için özgürlük bağımlılığına -kaçış bu bağımlılık; kesinlikle özgürlükle ilgili değil, özgürlüğün fantezisiyle ilgili ve dolayısıyla ulaşılmaz bir şey- kendilerini bıraktıklarından değil, gerçekten özgürlük uğruna, bir şeyleri değiştirmek için durmadan çabalıyorlar, ölüyorlar ve yaşıyorlar. Biçimsel olarak da müstakiller, her birinin ayrı bir bölümü var. Galeano, kadınları anlatı zenginliklerinden birey olma mücadelelerine kadar pek çok yönden ele alıyor. İyi bir seçki, haksızlığın cinsiyetinin olmayacağını gözler önüne seriyor. Le Guin'in bir röportajı vardı, erdemleri savunmanın feminizmi de içerdiğini düşündüğünü ve sonradan problemin çok daha derin olmasından ötürü feminizme ayrı bir önem verdiğini söylüyordu. Kadınların mücadeleleri başlı başına bir inceleme konusudur, çok derinlere dayanır, kutsal metinlerin de öncesine ulaşır. Adem ve Havva örneğinin de öncesi, bakılması gereken yer burası. Kaynak.

Birkaç hikâyeyi alacağım, beni en çok etkileyenleri.

Şehrazat'la ilgili olan. Şehrazat öldürülmemek için daha iyi anlatmaya çalıştı ve anlatı üstatlığını doğurdu. Sultan boynunu incelemeye başlamasa eminim yine aynı ustalığı sergileyebilirdi, ruhani bir güç bu.

Modern romanın ortaya çıkışında Borges ve Yourcenar'nın söyledikleri. Başka kaynaklarda da rastladım ve ölesiye merak ediyorum: Murasaki Shikibu'dan Genji'nin Hikâyeleri ve Sei Shônagon'dan Yastıkname. Bin yıl öncesinden iki kadın ve iki eser, asırların ötesine uzanmayı başarabildiler ve modern anlatının zamansız öncülleri oldular.

Magda Lemonnier'nin sözcük falı. Hüzünlü, sevinçli, öfkeli, sihirli olanları aynı kutuya koyuyor ve kutuyu bazen masanın üzerine boşaltıyor. Olan biten her şey masanın üzerinde, masa da masa olduğu için bana mısın demiyor, kime olduğunu da söylemiyor. Belki de masadaki kelimelerden bu seçkideki hikâyeler doğmuştur, kim bilir? Hepimizin yaşamları, geleceğimiz doğmuştur. Ah, bir kurtulabilsek zincirler misali kırılacak travmalarımız doğmuştur. Doğmuşuzdur, sözcüklerden başka bir şey değiliz.

Calpurnia'nın hikâyesi. İsa'dan önce 44 yılında ağlayarak uyandı ve düşünü kocası Pontifex Maximus'a anlattı. Dışarı çıkarsa kocası ölecekti ama bir kadındı, sözü dinlenmedi. Jül Sezar karısını eliyle kenara iterek Roma Senatosu'na doğru yürüdü.

Violeta Parra, müziği doğuran bir anne. Şili'den dünyaya yayıldı, gitarının tınıları günümüzde, doğumundan yüz yıl sonra bile duyulabilir. Aşık oldu, aşkından oldu, Şili'ye döndü ve baskıcı rejimle uğraştı. Gitarına benzemek istedi, kendine bir kurşun sıktı. Saçlarından uzanan teller vücudundaki deliğin üzerinden geçti, melodileri şimdi bile duyulabilir.

Televizyonda izlediği meşhur kadına mektup yazan, köyde yaşayan bir kadın. Acaba meşhur kadın da köylü kadını seyrediyor mu? Evet, Zeki Müren de seni görecek tatlı kadın.

Fahişeler, saygıdeğerler. Bu hikâyeye pek çok ortamda rastlamıştım. 1922'de, Arjantin'de muhalifleri öldürmekten yorulan askerler geneleve giderler ve beş kadın onları çığlık çığlığa kovar, katil olduklarını haykırırlar. Gözlerim doldu bu hikâyede.

Plaza de Mayo Anneleri, burada onları anlatmaya çalışarak kutsallıklarını rezil rüsva edemem. Araştırın, öğrenin.

Onlarca hikâye, erkeklerin koyduğu kanunlarla örselenen arzular, yaşama sevinçleri. Kaçışlar, ölümler, icatlar, Curie, Monroe, Gilman, Evita, sayısız. Bir yerlerden bulup okumalısınız bu seçkiyi.

4 Şubat 2018 Pazar

Maggie Nelson - Mavibent

Mavinin imge kapılarını ele geçirmesidir. Kültür buna müsait, blues zaten hüzün olarak yansıdıktan sonra, yani rengin üzerine müziği geçirip bir de mutsuzlukla iliklenince maviyle filtrelenmiş bir görüş renklendiriyor dünyayı, öyle bir seçicilik ki her yerde acının bir parçasını bulabilmek mümkün. Anlatıcının bir meselesi var, kendi tabiriyle sikişmekten bıkmayacağı bir adamdan geride kalan parçalar maviyle bütünleştiği için kurtulamayacak durumda. Korkunç bir yıkım; her bir görünün, her bir imgenin tekrar tekrar merkezine çektiği, muazzam bir hapishane olarak dünyanın kendi özü haline getirdiği bitimsiz girdap. Tanınır, bilirsiniz, soluduğunuz hava içinizde dünyanın yükü haline gelir, etrafınızdaki her bir nesnenin var oluşu size açılmış bir isyan bayrağı gibidir. Her şeyin bir anda yok olmasını ister insan, sevilen biri yitirildiğinde her şey kendi içine çöker, her şey kendi adıyla birlikte formunu yutar, oradadır ama varlığı lüzumsuzdur hatta sanırım en iyisi şu; böyle bir acı çekilirken her nesnenin kendi ve acıyı çeken kişideki tarihi, tini ve imleri kaybolur. Ölü nesnedir o artık, dünya ölür, sanki her şey acının yaşaması için çürür, enerjisini acıya ve içteki dünya ağrısına aktarır. Her seferinde aynı duygunun aynı biçimde belirmesine şaşırırım. Yitirmek, bir şeyi. Çocukluktan alışığım, devam etmekten başka bir şansımın olmadığını bildiğim için hemen bir başka dünyayı, renkli olanını bulurum. Girdaptan kurtulmanın yolu hiç beklemeden daha sakin bir suyun kenarına varmaktır. İnsanın kendiyle kalması acıyı yarına sürükler, acı çıkacak ve özgür kalacak bir şey, bir yer arar ve bunu ona vermek gerekir. Kısmen bilinçli bir tercihtir bu, acıyı özgür bırakmak. Paylaşarak.

Nelson kendi dünyasını bir kova maviyle boyamış durumda, acının yayılması aşaması diyebilirim. Kevin Moore'un şairliğinden: "There's nowhere to set my aim / So I'm everywhere" Boyamış dedim ama tamamen kendi tercihi de değil, yaşadığı toplumun biçimlemesiyle bu halde. Edebiyat profesörü, profesörce bir işe girişerek William Carlos Williams'tan Goethe'ye kadar pek çok sanatçının söylediklerinden, yaptıklarından kendi dünyasına bir pay çıkarıyor. Dizginsiz cinsellik bir diğer yanda; ilk fantezisi üç siyahinin kendisini evire çevire sevmesi ve üç deliğinin de özenle doldurulması. Bu detayların adamı unutamamasında önemi büyük, altı saat boyunca aralıksız seviştikleri zaman olanca berraklığıyla beliriyor bir ara ki geçmişin şimdiye dolmasının güzel bir örneği. Neden insan daha iyisinin olamayacağını düşünür? Bir zamanlar iyinin bir parçası olduğu için mi? İyi olan yitip gittiği için? İyiyi kendisinden başka bir yerde, başka bir zamanda bulduğu için? Kendisini o zamanlarda bir nesne olarak görmeye başladığı için, kendisini bir başkası haline getirip bütün mutluluğu onunla birlikte yok ettiği için? Değişiriz, çok az şey aynı kalır ama bu kısmen bilinçli bir tercihtir, insan neyi kendisiyle birlikte taşıyıp neyi bırakması gerektiğini bilmeli. 207. bölüm: "Bir zamanlar Henry James'in, 'Hiçbir şeyin kayıp gitmesine izin vermeyen insanlardan olmaya çalışın,' düsturuna canıgönülden bağlı olduğumu hatırlıyorum. Sanırım böyle bir insan olmanın getireceği net katkının her koşulda birikim yaratacağı inancı taşıyordum. Oysa gerçekten hiçbir şeyin kayıp gitmesine izin vermeyen bir insan olursanız kayıp da kayıp gitmez." (s. 89) Gerçekten gitmesi gereken şeyler, ruhu çöplüğe -bu çöp bir zamanlar insanın var oluşunun biricik ışığı olarak gördüğü şey olsa bile- çeviren şeyler, artık lüzumsuz olan acılar. Lüzumsuz; şimdinin akarını bir sele çeviren hız, sürüklenme duygusu. Oysa su, kanımca sakin olmak ister, çoğu zaman.

Bu bir proje, maviler topladığını söylüyor Nelson, yıllar boyunca. Çiçekler, renkler, resimler, ressamlar, şiirler, William Carlos Williams'ın hiçbir şeyin beyazın hatırası kadar beyaz olmayacağını -bu durumda mavi olmayacağını- söylemesi, Wittgenstein'ın aslında çok ciddi olan meseleleri, felsefeyi bir dil arızasına indirgemesi, yalınlaştırması bunlardan bazıları. Mavinin indirgendiği noktaya bir bakış. İçi boş, yani kalan tek şey biçim. Mavinin kendisi. Özlenen adamın yüzü, anıları yavaş yavaş silinir, romantik jestlerin aslında o kadar da romantik olmadığı anlaşılır. Aşkın kaybolması bir yana, sevginin de kaybolmasıdır bu, başka bir şeye duyulan özlemdir, kişiye değil. Sevginin aslında taşınamayacak kadar çok çarpıklığın üzerini örtmesi çok ilginç; insan öylesine değişir ki sürüklememesi gereken şeyleri ceplerine tıkıştırır. Bir benzetme çok hoşuma gitmişti; sevene filler karınca gelir, sevmeyen için karınca yüktür. Böyle bir şeydi. Fillerle yaşıyoruz ama o ağırlığı hissetmek, üstesinden birlikte gelmek, birinin acısına omuz verebilmek -izin verirse- ve hayatın yıpratıcı yanlarına birlikte dayanabilmek -eğer isterse- sanırım yaşadığımı hissetmemin tek yolu. Paylaşmak, çekinmeden. Eğer isterse, izin verirse, saklamazsa, umursarsa.

Adam umursamıyor ve muhtemelen devam ediyor, ayrılacakları çok önceden belli olmasına rağmen kadın da devam ediyor. Biteceği belliyken, neden? Çok basit; insan umut eder. Her şeyin gerçek olduğunu düşünüyorsa mücadele eder veya bekler, inanır. "Bunları okuyacak olursan bilmeni isterim ki bir zamanlar, tüm bu kelimeler yerine senin yanımda olmanı, tüm mavileri yerine yanı başımda senin durmanı tercih ederdim." (s. 98) Aşkın bir teselli değil, ışık olduğunu Simone Weil söylemiş zamanında, anlatıcı öyle diyor ve henüz hayattayken hasretin değil ışığın öğrencisi olmayı hedeflediğini söylüyor. Mavi, işgal ettiği her yerde ışığı kendi özüne boyuyor. Bir renkten kurtulmanın en iyi yolu, sanırım, ona boğularak bir yeniliğe bakabilmekte. Kendiliğinde bir ağacın, bir denizin, bir insanın kendi renklerini görebilmek, mavinin huysuzluğundan kurtulmak.

Pascal'ın söylediği, epigraf: "Ve öyle olsaydı derdik ki tekmil felsefe bir saat acı çekmeye bile değmez." (s. 7) Pascal'la Thoreau'yu tanıştırmak isterdim, belki Thoreau hiçbir şeyin bir saniye bile acı çekmeye değmeyeceğini anlatabilirdi. Geçen hafta otuz yaşına girdim, yaşamın çok kısa olduğunu sezmeye başladım. Yaşam kendine ve başkalarına acı çektirmek için çok, çok kısa. İstikametsiz olmak için de. Yenilik açlığı için, eskiye hapsolmak için, yorulmak için. Mutluluk için sonsuz bir tek. Mutluluğu arayış için de değil, hayır, Aristoteles'e bağlamak istemem ama bağladım bile, sürüklendiği yeri kabul eden, edebilen insanın, bir anlamda erdemli insanın mutluluğu yakalayabileceğini düşünüyorum, sonrasında sayısız filozof bunun karşısına sayısız engel çıkartmış olsa bile.

Nelson maviye aşık olduğunu söylüyor, varsayıyor bunu, Tanrı'nın izi, yaşamın özü, aşkının anlamı. Mavi. Mallarmé için gökyüzü mavinin bir tonu, gökyüzü değil. Artık büsbütün ölene kadar öyle. Nelson da en sonda ölür gibi, onun mavisi de bu parçalı anlatı mıydı, adı değiştirilen? Bluets adıyla? Anılar üşüşüyor tabii, Joni Mitchell'ın şarkıları, Chelsea Hotel ve otelden yola çıkarak, haliyle Leonard Cohen, Famous Blue Raincoat. Maviler arasında bir yolculuk, Nelson'ın -şimdilik- sonsuz yolculuğu.

Yitirmeyi bir renge denklerseniz, yitirmenin parçalı yapısını bilmek isterseniz, budur. Şarkısı da bu:

30 Ocak 2018 Salı

Unica Zürn - Yasemin Adam

Şurada çok şahsi bir deneyimim var, burada metin üzerinden gideyim.

Altı yaşındayken aynanın içindeki dünya, duvarın ötesindeki alem, algılananın ötesindeki bir başka boyut, artık her neyse, kendini gösterdiği zaman yıllar sonrasını parçalamaya başlıyor. Çocukluğun animizm, nesne devamlılığı gibi sihirli edinimleri yetişkinliğe bir ölçüde yansıyor ve bu durum bir nevi lanet; beynin gelişimi arkada izler bıraktığında çok sonrasının "makul" denen düşünce biçimini sakatlıyor. Da diyemem, yetişkinlerin dünyasından ayırıyor kişiyi. Evet, sanırım bu. Çok canlı bir hatıram var: Sokakta top oynuyoruz, gökyüzü bir anda bakıra kesiyor, korku ve merakla yukarı baktığımızda yağmur başlıyor. Oyunu unutuyoruz, o zamanlar denizi görebildiğimiz Şehit Anneler Parkı'na koşuyoruz ve gökkuşağını görüyoruz, sırılsıklamız, üstümüze kırmızı ışıklar düşüyor, su birikintilerinde zıplarken kahkahalar atıyoruz ve yukarı bakıyoruz, yukarıda bir şey var. Bir daha aynı renk olmadı ama dünya turuncuya boyandığında yukarı bakıyorum, göremiyorum ve gözlerim doluyor. Zürn bu öteyi görmeyi başarmış, başarmasaydı belki de şizofren olmayacaktı. Kelt inanışına göre çocuklar her şeyi bilirmiş, büyüdükçe unuturlarmış. Animizmi vs. bu bilgiye bağlıyorum ve sonrasında beş duyuya tıkılı kalmaya lanet okuyorum.

Öteden gelen adam, beyazlı ve yaseminli, kız çocuğu bu adamla evlenir. Kimsenin bilmemesi iyidir, "ilk ve en büyük sır" budur. Beyazlı adam ataleti ve mesafeyi öğretir, böylece kimse kıza/kadına yaklaşamaz. İçinde döndürülen pek çok anahtara rağmen kız kendini açmaz, erkekler yorulup vazgeçer, kız çocukluktaki evliliğine sadık kalır. Rüyasında her şeyi içine alan bir girdap gibi görür kendini, kaçanlar haricinde herkes yakalanır, parçalanır ve sindirilir. Boşluk dolmak ister, bir türlü dolmaz. Dolmadıkça kadının düşünceleri de emilir, işe yaramayan acılar kalır.

Yasemin Adam en olmadık yerlerde karşısına çıkar, Paris'te bir otel odasında mesela. 9'lar sayılır, çarpım tablosu kutsal bir kitapmış gibi okunur, 9 üzerine yapılan güzellemelerin sonu gelmez. Dünyanın en hızlı yüzyılında bazı insanlık dışı olayların engellenmesi için toplantılara katılır kadın, sonunda sarılık olur ve doktoru onu uyarır: "'Dilek dilemek sağlığa zararlıdır. Size yasaklıyorum. Son dileğin gerçekleşmesi masalı, sadece bir masal. Çok hastasınız çünkü biri bir çift kalbi gözlerinizden dışarı attı.'" (s. 15) Sanrılar sürer, tavandaki kırmızı akrep aşağı atlar ve iğnesini kendi kalbine saplar. Pek çok sanrıdan biri, kadın bunlardan kurtulamaz.

Aşık olacağı ressamın yüzünü Yasemin Adam'ınkine benzetince doğru Paris'e. Anagram işi ve resimler ressamın işi, kadına o öğretiyor ve kadının dışavurumcu psikozunu biçimliyor. Kadın bunlarla uğraşmasaydı sonu çok daha önceden gelebilirdi. "Yani eğer gece karanlık gökyüzünde resimler beliriyorsa, o resimler kesinlikle oradadırlar." (s. 20) Tabii ki, orada olmadığını söyleyenler gerçekten göremeyenler ama işin kötüsü, göremeyenler kendilerini "sağlıklı" olarak niteleyip sağlıksız olanları hastanelere, odalara kapatıyorlar, sağlıklı olmaları için.

Deli olunca kendi kendini eğlendirmenin kolay olduğunu söylüyor kadın, nispeten sağlıklı okurlar olarak yaşamını ve intiharını kadının gözlerinden görerek de okuyabilmeliyiz. Bir zaman yapacağım bunu. Sağlıklıların çektirdiği acılar dışında başka bir acı çekiyor mu kadın, bunu sormak gerek.

Kenzaburo Oe - Kişisel Bir Sorun

Neydi bu? Okuyalı sekiz ay olmuş, suçluluk duygusu ve ani bir kurtuluştan fazlasını hatırlamıyorum. Sadakat, sürüklenme ve sorumluluğun çarpışan doğaları, bir de bu var. Gözden geçiriyorum bir.

Oe 1994'te Nobel'i kazandı, Japonya'da kendi adıyla bir ödül veriliyor, iyi bir yazarsanız ve Japonsanız -kriterleri bilmiyorum ama Japonluk şartı vardır belki, çünkü kim bir Japon olmak istemez ki- bu ödülü kazanabilirsiniz. Oe kendi ödülünü kendine vermiştir, Nobel'den bahsetmiyorum, özürlü bir oğlanla yaşamayı bilmiştir. Bu metnini ister istemez kendi yaşamıyla bağdaştırıyorum. Esas oğlanın adı Bird, bildiğiniz gibi kuşlar uçar. Uçmak, cazibesine karşı konulamayan yeryüzüne isyan etmek demektir, çokça özgürlüktür. Bird de özgür olmak ister, haliyle. Evliliğini bir hapishane olarak görür, gitmek istediği Afrika onun için uçsuz bucaksız bir mutluluk alanıdır ama gidemez. Haritalar alır, gidemez. Aklında sürekli planlar kurar ama gidebilecek gibi değildir, hapishanesinden çıkamadığı gibi özürlü bir çocuğa sahip olduğunu öğrenir öğrenmez görünmez bağlarla sabitlendiğini, bir daha hiç hareket edemeyeceğini dehşetle görür. Nevrozlarla çevrilmiş bir huzursuzdur o, mutlu olmaktan çok uzaktır, mutluluk düşüncesi onun için pek bir şey ifade etmez, mutluluğun çerçevesi anlık çarpıklıklarla, kendisini ayna olarak gördüğü için insanların düşünce yapılarına bürünüp ürettiği tek yönlü düşüncelerle doludur. Travestinin travesti gibi düşündüğünü sanır mesela, onu bir birey olarak değerlendirmez ve iletişim kurmadan iletişimi kendince biçimler. Cinsellik tek kimlikmiş gibi. Yorucu bir yaşam, sağlıksız.

Bird yirmi beş yaşında evleniyor, evlendiği sıralarda çok içiyor. Ne yaptığının farkında değildi muhtemelen. Lisansüstü programından ayrılıp kayınpederinin kendisi için bulduğu dershane öğretmenliği işine başlar. İçmeye devam eder, içki onun en büyük problemlerinden biridir. Sudan'daki yerliler hakkında okuduğu bir makalede yerlilerin köklü bir mutsuzluk yüzünden deli gibi içtiğini öğrenir, kendisini de bir yerli gibi görmeye başlar. Afrika, kendisi gibi olan insanların ülkesidir, gitmek istemesinin sebeplerinden biri budur. Aynı mutsuzluğu paylaşan insanların yanında insan daha güvende hisseder. Acının başka bir insanda karşılığının olması huzur verir, anlaşılma duygusunu doğurur. Anlaşıldığını düşünmez Bird, hatta girdiği bir oyun salonunda mekanik bir kadına sarılarak girdiği güç testinden düşük sonuçlarla çıkar ama daha da önemlisi, sonucun oldukça düşük çıkmasından sonra kadının yüzündeki şikayetçi ifadeyi görünce kadını utandırdığı hissine kapılır. Herhangi bir nesne karşısında bile yeniktir Bird, kırk yaşındaymış gibi bitiktir ama yirmi yedi yaşındadır aslında. Aslında bu salonlar bir bitikliğin sembolüdür, Bozkurt Güvenç, Japon kültürüyle ilgili yazdığı şahane bir incelemede oyun salonlarının Japonya'da her köşe başında bulunduğunu ve kayıp insanların bu salonlarda saatlerini, günlerini geçirdiğini söyler. Bird tam buranın adamıdır, oyun salonları onun Afrika'sıdır ama ulaşılabildiği için arzuyu tatmin eder ve dolayısıyla geçicidir.

Kavga. Salondaki gençler Bird'ü dışarıda kıstırırlar, içlerinden biri sağlam bir yumruk çakar. Bird ayağa kalkmazsa bütün hayallerinin yiteceğini düşünür ve doğrulur, çılgınca bir öfkeyle oğlana saldırır ve iki aparkat, bir depdepdudep, iki aduketle elemanı bayıltır. Fight Club'a bağlar olay, Bird delicesine keyiflenir, oğlanlar uzar. Aslında anlatının özü buradadır; dik durduğu an kazanmıştır. Sürüklenişin sona ermesi de yine böyle bir dik durma anına, bu sefer hayatı için dik durmaya bağlanacaktır.

Hastaneye gider, ucube oğlunu görür ve kendini yıkmaya karar verir. Dibe vurduğunu hissettiği an oğluna babalık edebilecektir belki, normale -normal?- dönebilecektir. Ölüm korkusu kendisini delirtir ama ölüme daha hızlı yürümek ister; negatif arzu. İşini savsaklar, kayınpederini savsaklar, eşini savsaklar. Elindeki her şeyi elden çıkarmaya çalışır. Bu elden çıkarışlar metnin büyük bir bölümünü oluşturur, Bird'ün öğrencileriyle, doktorlarla ve etrafındaki diğer insanlarla ilişkileri mizahi bir çarpıklığı gözler önüne serer. Derinleşemeyen bir insandır Bird, derinleşmek için insanlarla yüzeysellikten uzak, asgari paylaşımlı bir ilişki sürdürmek gerekir ki paylaşımların birey için önemi arttıkça derinlik de artar. Her şey aleladeden, bir başkasıyla da yaşanabilir halden öteye geçmez yoksa, Bird'ün durumu bu. Olabildiğince derinleştiği tek insan Himiko'dur, okuldan arkadaşı ve seks dostu. Seks dostu değil, cinsellik arkadaşı. Da değil, sevgilisi değil, fuckbuddy zaten değil, metres değil, bunun için bir kelime yok sanırım. Yeterince sıcak ve yeterince uzak biri Himiko, intihar eden kocası hakkında konuşuyor ve Bird'ü bu uzaydaki sorumluluklarından kaçtığı için suçluyor. Aralarındaki tecavüz oyunu, geçmiş zamanın Bird tarafından berbat edilmiş tecrübesi de bu yakınlığın kurulmasında önemli bir etken.

Sonuç; çocuğun ucubeliğinin ameliyatla geçebileceği anlaşılır, benzer kurtuluşlarla Bird özgürleşir ama sürüklenişi bitirmesinden sonra gelir her şey, yaşamında kendisini dibe çeken ne varsa hepsinden kurtulması gerektiğini düşünür düşünmez kurtulur. Eh, aşağı yukarı böyle bir şey.

Hüseyin Can Erkin çevirisi. Oe çok iyi bir yazar.

29 Ocak 2018 Pazartesi

Kevin Lynch - Kent İmgesi

Lefebvre, kentin sermaye ekseninde yapılandırıldığını, bunun doğanın yapılandırılması üzerinden döndüğünü söyler, başka pek çok şey de söyler ama hatırlayabildiğim bu kadar. Rezil bir hafızam var. Biraz daha eşeleyeyim, mekânların kodlardan ibaret olduğunu ve bu kodların da imal edildiğini söyler. Mekânın olduğu yerde varlık vardır, var olan her şey yeniden üretilebilir, dönüştürülebilir. Para babaları mekân algılarıyla oynar, beşeri bilimler bu babaların emrinde olduğu için edebiyattan psikolojiye pek çok disiplin belli perspektiflerin dahilinde mekânı çözümler ama her bir tanım, her bir imge, her ne varsa hepsi güdülmüştür, çerçevenin dışında bırakılanlar mekân-zaman birliğinin yapısını çürütür. Lefebvre sonrasında Hegel'in, Marx'ın mekânı biçimlendirmesine girişir ve eleştirilerini sıralar, buraya girmiyorum çünkü yeterince kafa açtı. Bir daha Lefebvre okuyacağımı sanmıyorum. Yarına kadar.

Kevin Lynch buraya imge üretiminden giriyor, fenomenolojik verilerin uygulamalı olarak bir dökümünü çıkarıyor. İmgeler de çoktan satın alındığı için sermayenin form kazandırdığı, belki de amorf hale getirdiği kentin insanlar için ifadeleri, zorla oluşturulan imgeleri söz konusu. Lynch'in incelediği kentler Boston, Jersey City ve Los Angeles. İkisi batıda, biri doğuda. Kentlerin oluşumu sürekli bir çizgide ilerlediği için genişleme, biçimleme aşamaları yavaş yavaş ve düzenli olarak ilerliyor, bu oluşum sırasında "ilksel prensipleri oluşturacak bir yöntem" öneriyor Lynch: İmgelerin deneysel bir biçimde ortaya çıkarılıp kentin bu imgelere göre kurulması. İnsan deneyimler, deneyimleri imgelerini oluşturur ve imgeler deneyimleri etkiler, değiştirir. Bütün bu değişimlerin kenti yaşayan insandan anket vs. yoluyla sistematize edilmesi, farklı sonuçların karşılaştırılması ve ortaya çıkan tablo yardımıyla mekânın yaratılması yöntemi işe yarar gibi gözüküyor ama kapitalizmin gücü karşısında böyle bir şey mümkün değil tabii. İyi niyetli bir yöntem gözüyle bakabiliyorum. Mesela geçenlerde olay oldu, bir haber sitesinin, "İstanbul'da ev almanın tam zamanı!" konulu haberinde paylaşılan İstanbul fotoğrafını gördünüz mü? Başkaları kaos diyor, biz ev diyoruz, öyle mi? Mordor'dan bir fotoğraf olduğunu söyledi insanlar, haklı olarak. Övünülecek bir durum yok, bu hale getirilen bir şehirde yaşamak, bile bile yaşamak iftihar meselesi değil, patolojik bir vakayı yüceltme meselesi. Akıl sağlığımızı kaybetmiş durumdayız, başka bir şey değil.

Anlamayan adam olarak ahkâm kesiyorum şimdi. İnsanlar ve faaliyetlerinin sabit fiziksel kısımlar kadar önemli olduğunu söylüyor Lynch. Kadar? İnsanlar kentlerde oturmak için doğmuyorlar sanırım. Bir ön kabul var burada ve çok tehlikeli bu; kentin insanı sınırlaması kabulü. Betonun içinden geçememek gibi bir durum değil, sabit kısımların önceliği durumu. Pek kabul edilebilir gelmiyor bana, insanın şehirde yaşamasının bedeli ağır. Resim mi ne vardı öyle; bir sokak var, araçlara ayrılan alanlar haliyle insanlara kapatıldığı için boştu, kapalı alandı. Kuş kadar bir alan kalıyordu insanlara. Perspektif hapishanesi diye bir şey uyduracağım şimdi; uzamda boşluk bulamamaktan ötürü yorgunluk çekilen yer. Bir daha bir şey uydurmamam için devlet buna bir şey yapsın. Neyse, edebiyattan, müzikten ve benzeri tırı vırı işlerden dahi etkilenebilir kent, belki imgelem oluşumu aşamasında. Bunlara da dikkat edilmeli. Kent anlamla, zevkle dolup taşmalı. Aslında dolup taşmasına gerek yok, bunların ortaya çıkabileceği biçimde tasarlanması yeterli.

Okunaklılık, Lynch'in incelemesi için temel olgu. Kent okunabilmeli, doneleri de. Yol bulma süreci bu okumalardan en temelini oluşturuyor. Yürümeyle alakalı birkaç kitap var, onlarda kaybolmak ve yolu bulmakla ilgili güzel bölümler mevcut. Kahramanın sonsuz yolculuğunun kente indirgenmiş hali aslında; imgeler havada uçuşuyor, küçük kahramanlar her gün yollara dökülüyor ve kentten bir şeyler alıyorlar, kente bir şeyler veriyorlar, belirsiz bir hedef için yolları yaratıyorlar ki sayısız yoldan bahsediyorum, bir o kadar da sabit yollardan. Farkında oluş, yolun bilincinde olma hali bir yana, kaç farklı yol kullanılır bir hedefe varmak için? Basit bir örnek: işe giderken metro istasyonuna varmak için geçtiğim sokakları hep değiştiriyorum. Bir duvar yazısı, bir kuşun ötüşü, bir pencerenin sıcağı, hep değişik. Aynı yolu bir daha hiç bulamıyorum. Kendimi de bulamıyorum, bir başkasıyla karşılaşıyorum. Bir şeyler değişmiş oluyor. Gün değişiyor, ben değişiyorum, imgeler değişiyor, hiçbir şey aynı kalmıyor. "Seçme şansı" diyor buna Lynch, yolu seçmenin doğurduğu özgürlük. Özgürlük değişebilme olanağıdır.

Kolektif hafıza, semboller, bu imgeleri toparlayıp derler, sembolik bir harita ortaya çıkarır. Zihnimizde mevcut. Bilinçli kayboluşu yaşamayanların, haritanın karanlık noktalarını açmak için keşfe çıkamayanların, doğal kaybolucuların özgür olmadıklarını düşünüyorum. Kaybolmaktan korkarlar, bulamayacakları için. Aramaktan da korkarlar, bulamayabilecekleri için. Kapalı bir yaşam, imgeler kendilerine dönük. Açık toplumlarda yön bulmanın yöntemleri Ek-A bölümünde mevcut. Bir iki ilginç hadiseyi anlatayım. Bazı toplumlar bir denizin kıyı bölgesi için yirmi farklı isim kullanıyorlar ama yükseltiler için hiçbir isimleri yok, yükseltiler toprağın doğal bir parçası onlar için. Eskimoların kar yağışı için kullandığı kelimeleri hatırlayın. Yağmur onlar için isimsizdir. Bunun gibi şeyler.

Başka... Kent İmgesi ve Bileşenleri nam başlığın altında imgelerin toplumsalı ortaya çıkarmadaki rolü irdeleniyor. Çalışma, somut imgeler üzerine odaklanıyor. Yollar, sınırlar/kenarlar, bölgeler, düğüm/odak noktaları ve işaret öğeleri, üç farklı şehirde yapılan araştırmalardan sağlanan veriler üzerinden değerlendiriliyor. Şehirlerin sokakları, caddeleri, yapıları, her şeyi bu beş madde etrafında inceleniyor ve imge oluşumundaki rolü belirlenmeye çalışılıyor. Yer şekillerinin etkisi de kent imgeleminde önemli, dağların biçimlediği dar bir alanda kurulan kentlerle düzlüklerin kentleri aynı imgeleri üretmeyecektir. Lynch bu yer şekilleri olayına pek girmiyor, kentin sabit noktalarını göz önüne alıyor.

Kevin Lynch, kentte yaşayanın düşlemini daha yaşanabilir kentler kurmak için değerlendirmek istiyor ve bir öneri getiriyor. Getirmiş daha doğrusu; altmış yıl öncesinin önerisi bu ve neoliberalizm cehenneminde uygulanabilir gözükmüyor, hatta tahakküm kurmada bir silah haline dönüşmüş imgelerin varlığı her yerdeyken, özgürlüğünden soyutlanan insan neyi ne için yaptığını, hangi imgenin kendi imgesi olduğunu bilemezken... Eh, iyidir yine de. Tezi bu dönem bitiremezsem yüksek lisanstan atılıyorum, o yüzden mekan okumalarına giriştim, kurmacaya ara verdim. Üzülüyorum ama bitecek bu iş.


28 Ocak 2018 Pazar

Philip K. Dick - Uzay Piyangosu

Şişenin seğireceğini gösteren alametler belirdikten sonra yeni Direktör'ün kim olacağını minimax adlı sistem belirliyor. Belirsizlik, eş zamanlılık, benzer işler. Heisenberg ve o zamana kadar bu kuantum mekaniği dalgasıyla kim uğraşmışsa hepsine teşekkür borçlu PKD, bilinmezciliği ortaya koyarak etrafına paranoid bir dünya kurmasına yardım ettikleri için.

Aslında basit; dokuz gezegeni yönetecek bir adam seçiliyor, şişe sağ olsun. Random bir şekilde ensesinden tutulan sınıflı -snfszlar oyunun ışında, kast sistemi işlevsel- arkadaş törenlerle koltuğuna oturuyor ve sistemin seçtiği suikastçı kendisini öldürene kadar yönetiyor. Son derece rastgele bir sistem, sebebini üç paragrafta özetlemiş PKD. Metin 1955'te yazılmış, öngörülerin tutup tutmadığını okur söylesin. Neyse, 1980'lere gelindiğinde tüketim toplumu daha fazla tüketemeyecek bir hale geldiği için arz fazlası mallar yığılırken piyango sistemi doğuyor. İnsanlar satın alamadıkları ürünler için piyangoya katılıyorlar, ödüller güce ve prestije evriliyor, sonuçta Oyunun Efendisi unvanı büyük ödül haline geliyor. İstikrarlı bir dünyayı çoktan geride bırakan insanlar için en mantıklı yaşam biçimi, piyangodan ödül çıkmasını beklemek. Sebep-sonuç ilişkilerinin ortadan kalktığı, tamamen tesadüflere dayalı bir dünya bu.

Aykırı sesler, alternatif dünyaları arayanlar da var tabii, çok iyi bir örnek olmasa da dünyanın eski hali özleniyor ve Preston gibi adamlar ortaya çıkıp özgürlüğün peşine düşüyorlar. Dokuz gezegen sisteminin dışında, yeni başlangıçlar için uygun olan gezegenleri aramaya giden yarı çatlak Preston'ın müritleri, 150 yıldan beri haber alınamayan üstatlarının peşinden uzaya gidiyorlar. Şişenin seğirdiği sırada. Seğirme, Efendi'nin değiştiğini gösteriyor. Bazı efendiler birkaç dakika yaşayabiliyor, bazıları yıllar boyunca sağ kalıyorlar, kendilerini nasıl koruduklarına bağlı. Verrick kendini iyi korudu, şişe seğirene kadar. Yerine geçen Cartwright, Prestoncı arkadaşlarını onuncu, efsanevi gezegen Alev Diski'ni bulmak üzere uzaya yolladıktan sonra Efendi olmak üzere ofise geliyor. Telepatlar ve askerler tarafından korunacak ama kime güvenebilir? Yaşlı bir adam Cartwright, öldürülmemek için elinden geleni yapacak ama paranoyalarla da mücadele etmek zorunda kalacak.

Belirsizliğin içinden inanç yükseliyor, radikal bir grubun eylemleri ütopyanın kapılarını aralayabilir. John Preston, bir deli peygamber, uzaklardan verdiği umudun kaynağı olarak çoktan toza dönüşmüş olabilir ama yarattığı devinim hâlâ sürüyor. Bir şeyler uğruna mücadele etmek, ütopyanın ta kendisi. Belki bir hiç uğruna mücadele.

Tam PKD işi, tekinsizlik. Emin olamamak. Kendinden bile şüphe duymak, bir önceki anın kişiliğiyle şimdininki farklı olduğuna göre korkunun bir mesafesi yok, kişinin sıfır noktası da kendine bir o kadar uzak. O kadar uzak ki tepeden inen bir sistem koşulsuz kabul ediliyor, herkes piyonluğunu biliyor ama herkes kendi zihnine hapsedilmiş durumda, tekinsizlikten ötürü. Bu üst yapı hakkında pek bir fikrimiz yok, PKD bu noktayı es geçmiş gibi geliyor bana. Psikolojik bir hikâyeyi takip ediyoruz, işin ekonomi politik boyutu anlatıyı çok daha derinleştirirmiş. "Toplumsal ve siyasi sistemi destekleyen endüstriyel yapı" olarak "beş Tepe" bahsi geçiyor ama yayılmacılığın durduğu bir noktada sistemin sürmesini sağlayan nedir, bu mekanizmanın doğrudan sömürücü eylemleri nedir, bilemiyoruz.

Verrick ve Cartwright arasında bir kovalamaca başlayacak, Verrick kaybettiği unvanın acısını çıkarmak için Cartwright'ın kellesine ödül koyacak, yanında çalışan hırs delisi bir adamın yarattığı android sayesinde Efendi'nin canını almaya çalışacak. Sanırım olay budur, biraz da detaylardan bahsedip bitireyim. Tabii daha Ted Benteley var ama o daha çok anlatıyı görmemizi sağlayan gözlerden ibaret, özgürlükçü ve sistem karşıtı olduğunu da ekleyebiliriz. Ayrıntılar, mesela her konuda en yetenekli insanların reklam sektöründe çalışması. Güzel, daha çok ve daha pahalıya satmak iyi ama ekonomik anlamda çökmüş bir toplumda nasıl bir reklam stratejisi gelişebilir, bilemedim. Android, tek bir bedenden geçen çok zihin, ruhun maddeye üstünlüğü. "Düşünüyoruz, o halde varım!" Bir android vecizesi.

PKD'nin ilk romanı bu, genişçe bir dünyayı sınırlı bir forma sokmaya çalıştığı için bağlantılar iyi kurulmamış gibi geliyor ama bu dağınıklık onun biçem denemelerinden kaynaklanmış olabilir veya romanın devamını getirecekti belki, belki de getirmiştir, bilemiyorum. Her koşulda türün müptelaları tarafından mutlaka okunmalı.

22 Ocak 2018 Pazartesi

Georges Perec - Olağan-İçi & Gündelik Hayatın Envanteri

Dizi editörü Serdar Giritli'nin giriş yazısı iyi olmuş. Perec üslupçu değil, belli şemalarla -yeterince okuduğumuz yazarlarda alışkın olduğumuz en belirli şey, belki- kurduğu bir anlatı yok, o her şeyin her şey tarafından anlatıcısı. Mesela bir pencereyi ele alalım. Perec bir pencere gibi düşünebilir. Kendisinin kütüphaneciliği var, bir kütüphanedeki arşivleme sistemi gibi düşünebilir, arşivlenmeye gelmeyecek kitaplar gibi düşünebilir. Perec'in görüşünü düşünüyorum, sokakta. Keskin nesneler. Yanından geçip giden araçların plakalarını bir dakikalığına aklında tutabilir, o sırada uçan bir karganın gagasından düşen cevize doğru atılan bir diğer kargayı görüp köşesinden fırlayarak saldırıya geçen kara kediyi izleyebilir, aynı zamanda kirpiğine düşen yağmur damlasının tarihini çıkartarak on su dönüşümü öncesine giderek farklı coğrafyalarda gezinebilir, bir saniye içinde. Böyle bir deli berraklığı mı diyeyim, sonsuz farkındalık mı diyeyim, bilemedim, Perec'te ondan var. Dolayısıyla üslupçu olması doğasına aykırı bir şey. Giritli, Perec'ten alıntılamış: "Yazma arzusu, kendi ayak izlerinin üzerine hiçbir zaman geri dönmeme düşüncesiyle ilişkilenir." (s. v) Kendi ayak izlerinin üzerine hiçbir zaman dönmemek, her şeyin parlaklığını gören biri için kolay. Perec, anlaşılması zor dünyayı biraz olsun anlaşılabilir kılmak için gördüklerini metinleştiriyor. İddia edildiği gibi bir yazı üretme makinesi değil, son derece insancıl bir abimiz.

Perec kendi algısının mikro tarihçisi olarak görülebilir. Bu kitaptaki metinlerinde aslında görülmeyen, belki önemsenmeyen ayrıntıların yaşamın büyük bir bölümünü oluşturduğunu gösteriyor. Her gün yinelenenler, her gün yerinde bulduğumuz sokaklar, dükkanlar, eşyalar, insanlar rutinin içinde kaybolup gidiyor, oysa bir parçamız onlardan oluşuyor. "Trenler ancak raylarından çıktıklarında var oluyor; uçaklar yalnız kaçırıldıklarında değer kazanıyor; arabaların tek kaderi çınar ağaçlarına çarpmalarıdır: yılda elli iki hafta sonu, elli iki bilanço: bunca ölü ve eğer rakamlar artmaya devam ederse, ne âlâ haber!" (s. 1) Facialarla var olduklarını bildiklerimiz, medyanın varlıklarından haberdar ettikleri, hepsinin bir dökümü yapılmalı ve dünya sadece bunlardan ibaret olmamalı, bunların arkasındaki sebepleri de bilmeliyiz. Perec, grizu patlamasından çok madenlerdeki insan emeğine dikkat çekiyor, asıl rezalet/hayat bu noktada. "Arka plandaki uğultu" diyor Perec, bileşenlerini belirleyip sorgulamamız, çözümlememiz ve sonuçta kendimizi konumlandırmamız, hatta bulmamız gerekiyor. Mekânımız, bedenimiz, hayatımız hayatın kendisiyle ölçülüp biçilir, kimliğimizi böyle oluştururuz. Yoksa sürekli bir uğultuyla, bilmeden, bilmeyi akla bile getiremeden yaşarız.

Perec'in metinleri için bir formül de var, formül değil de bakışını anlatan bir bölüm. Yaşam Kullanma Kılavuzu'ndan Kayboluş'una pek çok yerde karşımıza çıkan şeyler.

"Sokağınızı tarif edin. Bir başka sokağı tarif edin. Karşılaştırın.
Cebinizdekilerin, çantanızdakilerin dökümünü yapın. İçinden çıkardığınız her bir nesnenin kökeni, kullanılışı ve geleceği hakkında kendinize sorular sorun. 
Kahve kaşıklarınızı soruşturun.
Duvar kâğıdınızın altında ne var?
Bir telefon numarasını çevirmek için kaç el hareketi gerekir? Neden?" (s. 3)

Neden gerçekten; hiç merak edip hayalini kurmadığımız, bir olguya dönüşmedikçe varlığından haberdar olmadığımız için mi?

Vilin Sokağı: Paris semti tüketildi, sokağı tüketeceğiz bu kez. Sokak boyunca sıralanmış dükkanlar, saat öğleden sonra dört. Saatin dükkanlar üzerinde biçimleyici bir etkisinin olmasını boşa bekledim, her şey olduğu gibi. Perec sayıp döker; binalar, kaldırımlar, isimler, numaralar, kasaplar, manavlar, bakkallar, kırtasiyeciler, kasaplar... Şuna benzettim biraz, filmi ve yönetmenin diğer filmlerini izlemenizi tavsiye ederim:


Duvarların yerine binalar. Hepsinin dökümü. Tabelalarda uyarılar, isimler, duvar yazıları. Az insan. Boş arazide çubuktan kılıçlarla düello yapan iki çocuk. Araplar ve Yahudiler arasındaki olaylar, metruk evler, kan damlaları. Yıllar geçtikçe değişen meskenler, anlatıcının şaşkınlık sözcükleri. Burukluk: "36'dan bir kadın çıkıyor: orada 36 senedir yaşıyor, sadece üç ay için gelmişti." (s. 12)

Samimi Yanlarıyla İki Yüz Kırk Üç Kartpostal: Calvino'ya ithaf edilmiş. İki yüz kırk üç kısa yazıdan ibarettir, işbu öykü. Çeşitli tatil beldelerinden gönderilen kartlar, yenen onca yemek, edinilen dostlar, bronzlaşma, bir sürü iş. Özlenen, aranan, düşünülen kişiler. Belki bir tanedir.

Sonraki iki öykü kurmacaya ilişen mekânlarla ilgili.

Çepeçevre Beaubourg: Sokağın köşesinden çıkıp gelen akrobatlar renklerini akıttılar. Sirk topluluğu mekânı daha farklı görmemize yol açtı, iyi oldu. Çevre, Paris'in en eski mahallelerinden biri ve geçmişten de bir tortu taşıyor, sokakların hikâyelerini sıralamak uygun olurdu ama yetmezdi, geleneksel tarzda bir yapılaşmanın kuşattığı semtin az ilerisinde modern bir dünya var, oradan geçen bir gezgin hızla değişen dünyada kaybolduğunu kolaylıkla hisseder.

Londra'da Gezintiler: Mekânları taşıyan sözcüklerin, dillerin bir karşılaştırılması denebilir. Anlatıcı, defalarca Londra'ya gitmiştir ve uçağın kalktıktan kısa bir süre sonra inişe geçmesiyle görülen bloklar halindeki yerleşim yerlerini görünce sözcüklerin taşıdığı anlamları düşünür, sokak, cadde, mahalle gibi anlamlar taşıyan sözcükleri karşılaştırır. Fransızca, mekân isimleri olarak daha fakirdir, İngilizce daha zengin.

Stendhal, Londra'nın sokaklarda gezinmek için en uygun şehir olduğunu söyler, şehirlerin şehridir Londra. Anlatıcı, şehrin tamamının gezilmesi için birkaç günün yetmeyeceğini söyler, metro bile başlı başına bir keşif alanıdır. Şehrin kendini doğuran gizemleri gezginleri bağlar. Londra bir örümcek ağıdır.

Kalan üç öyküden ikisini kısaca anlatayım. Birinde anlatıcının bir sene boyunca yiyip içtiği her şey var. Diğeri, anlatıcının masasının üzerindeki nesnelerden ibaret. Her şey sayılıp döküldükten sonra bahsedilmemiş tek bir nesne kalır, yazılı bir kağıt. Kağıtta okunan metin yer almaktadır ve metin kendini tekrarlar, ikinci defa. Küçük farklarla; yanan sigaranın külü biraz daha birikmiştir, sözcük sayısı artmıştır, yazım esnasında gerçekleşen her şey yazma eyleminden sonra bütün farklarıyla oradadır.

Böyle, bir Perec şaheseri. Bu da ne doğru şarkı.