Bazı günlerin gerçekleri Galeano'nun diğer metinlerinde de var, örneğin katliam yapan askerleri küfürlerle kovan hayat kadınlarının hikâyesi, diğer kadınların hikâyelerinin çoğu Kadınlar nam Galeano metninde vardı. Güldeste gibi bir şey bu, yeni metinlerle birlikte eskilere de yer verilmiş ve yılın her bir gününe gerçeklerden biçimlendirilenler yerleştirilmiş. Epigrafta Mayaların bir deyişi var, günlerin yürümeye başlamasıyla birlikte insanları "yapmasına", günlerin çocukları, sorgulayıcılar ve yaşamı arayanlar olarak insanların doğmasına dair güzel bir deyiş, Mayalara göre yaradılış. Yaratıldık ve yürüyoruz, günlerle birlikte. Nereye, önce İsa'ya. Vatikan Roması tarafından icat edilen bu gün dünya çapında yılın ilk günü olarak kabul edilmiş durumda. İsa bundan aşağı yukarı 2019 yıl önce doğdu ve onun doğumu günleri başlattı, din belirledi ve evrensellik kazandırdı. Paralel bir evrende Hicri takvimin kullanıldığına şahit olabilirdik ama frekansımız farklı, paralel evren başka bir evrendir, oraya ulaşamayız. Bilinen fizik kanunlarına göre en azından. Neyse, "January" adı bile Roma tanrısından geliyor, Janus'tan. Batı kültürü yükünü çoktan bıraktı ve yerleşti, Dune'daki hikâyelerin anlattığı büyük bir değişim lazım ki bu köklü değerler sistemi değişsin. Şimdilik zor gibi gözüküyor. İkinci günde Müslüman İspanya düştü, 1492'de, aynı tarihte Amerika'nın fethi başladı ve sonrasında Müslümanların, Yahudilerin ve Hristiyanların kutsal metinleri bir bir yakıldı. Ateş ayırt etmeksizin her bir dini -sözde- cezalandırdı, inananları cehenneme yolladı. Geçtiğimiz yıllarda kiliselerin önüne etten duvar örüldüğünü gördük, Mısır'da birkaç aklı başında insan katliamları engellemek için küçücük de olsa bir umut ışığı sağladı ama nefret dalgası yeterince büyüdü, politikacılar çıkıp başka milletleri, dinleri, insanları aşağılamayı sürdürüyor. Korkunç. Clashdiye bir film var, izlemediyseniz mutlaka izleyin. Mısır'daki olayları anlatıyor. Karşıt grupların tek bir polis aracına sıkıştırılmaları, insanların insan olduklarını hatırlamaları ve muazzam bir son, şahane bir film. Kısacası şu, yeterince kışkırtılmış bir topluluk doğruyu yanlıştan ayırt edemez hale geldiğinde orada merhamet bulmak mümkün değil.
Bazı hikâyelerin günlerle ilgisi yok, bazılarıysa doğrudan ilgili. Örneğin Newton'ın doğduğu günde Newton anlatılmış derken hemen ardından Nazım Hikmet'le karşılaşıyoruz. 2009'da vatandaşlığının geri verilmesiyle ilgili bir şey, tabii o bunu görmek için elli yıl daha yaşayamadı. Giderayak'tan bir bölüm paylaşmış Galeano, cuk oturmuş. Bu arada dünyanın büyük bir şairinin dizelerini çevirisiz, dolaysız okumanın ne kadar kıvanç verdiğini anlatamam, çok güzel bir duygu. Var oldun, daha da var ol Nazım Hikmet. Evet, çağlar öncesinin hikâyeleriyle birlikte günümüzün hikâyeleri de paylaşılmış, örneğin şu. Joshua Bell'i izleyemedim ve dinleyemedim, Zonguldak'ta yaşıyordum o sırada, bir dahaki gelişinde iki elim kanda olsa giderim. Dredg ve Blonde Redhead de aynı sebepten kaçtı. Dredg dağıldı üstelik, şansıma tüküreyim ya. Neyse, Bell metroda çalıyor ve insanlar gitmeleri gereken yerlere gidiyorlar, çok azı durup dinliyor. Washington Post ayarlamış bu metro olayını. "Güzellik için bir dakikanız var mı?" Pek yok, Tanrı'yı kurşunlamak için mahkeme düzenleyecek şevke sahip insanlar var onun yerine. Lunaçarski 1918'de devrimci coşkunun etkisiyle sanık sandalyesine İncil'i oturtuyor, İncil suçlu bulunuyor ve şfak vakti beş mitralyöz mermilerini gökyüzüne doğru boşaltıyor. Güneşe sıkan Adanalılarla bu arkadaşlar arasında bir bağ var.
Genellikle büyük insanların hemen ardından küçük ama dev insanlar geliyor, sırayla. Peygamberlerin ardından ismini hiç bilmediğimiz, adalet duygusuyla hareket edip katledilen insanların hikâyeleri anlatılıyor. James Watt'ın geliştirdiği buhar makinesinin dünyayı makineleştirmesi, köylüleri işçiye çevirmesinden hemen önce kutsal su meselesi var, Kutsal Engizisyon İspanya'da yıkanan insanlara Müslümanlık günahı işlemiş gözüyle bakarmış, kir Tanrı'dan geldiği için sökülüp atılmamalıymış falan, öyle bir hikâye var. Sonrasında Güegüence geliyor, Nikaragua'da sokak tiyatrosunun babası. "Kazanamayacaksan berabere bitir. Berabere bitiremiyorsan karışıklık çıkar" sözü ona aitmiş, iş yapıyor açıkçası. En son KHK felaketzedelerini insandan saymayacaklar diye korkuyorum, bizden yakın bir örnek. Bu saçma sapanlık içinde gerçek diye bellediğimiz şeye nafile tutunmaya çalışıyoruz ya, ironinin büyük bir parçası gibi geliyor bana. Ne aptallık. Kendiliğinden güzele sarılıyorum, başka hiçbir şeye inanamıyorum. Yeşim'i seviyorum, müzik mesela. Atahualpa Yupanqui'yi tanıştırdı Galeano, 31 Ocak'ta. "Hayatta üç kişi oldular: gitarı, atı ve o. Ya da, rüzgârı da sayarsak, dört." (s. 41) Şu şarkının güzelliği, bundan başka ne tür bir gerçek var, bilmiyorum. Şubat'a yeni gelebildik bu arada, atladığım sayısız hikâyenin önünde de sayısız hikâye var ama sadece işaretlediklerimi anlatıyorum. Violeta Parra'nın yaşamı. Yeni Şarkı'nın arkasındaki isimlerden biri, aşk acısı yüzünden gitarındaki deliğin bir eşini kendi vücudunda açıyor. Gitarla birbirlerini çağırıyorlar, yıllar boyunca ama gitarın son çağrısına cevap vermiyor Parra, başka bir gitara dönüşüyor. Çok hüzünlü.
Son bir şey, benim ben olduğuma dair. Karl ve Gudrun Lenkersdorf Almanya doğumlu iki profesör. 1973'te Meksika'ya gidiyorlar, Maya dünyasında bir Tojolabal kabilesine kendilerini takdim edip "öğrenmeye geldiklerini" söylüyorlar. Yerliler susuyorlar, sessizliğin sebebini içlerinden biri açıklıyor: "Biri bize bunu ilk kez söylüyor." İki adam orada yıllarca kalıyorlar, öğreniyorlar. Selamlaşmayı öğreniyorlar önce: "Ben diğer bir senim." "Sen diğer bir bensin." Sonlarda bir hikâye daha var, Attâr'dan alıntı. Kapı çalıyor, kimin geldiği soruluyor, gelen, "Benim," diyor, kapı açılmıyor. "Senin kim olduğunu tanımıyorum." Aynı şey tekrarlanıyor, kapı kapalı. Üçüncü kez, gelen, "Ben senim," diyor ve kapı açılıyor. Dün pek bir şey okumadım, özellikle bu iki hikâyeyi düşündüm.
İnsanlığın binlerce yılından, Lucy'den Bell'e 365 hikâye. Galeano'nun şahane bir konuşmasıyla bitiriyorum.
Satranç oynamayı bilmiyor musunuz? Bilseniz süper olurdu, oynardınız. Satranç oynamayı iyi bilmiyor musunuz? İyi bilmek zorunda değilsiniz, yine oynarsınız. Yenilmekten hoşlanmıyor musunuz? Yenilin, ben 3083 defa yenilmişim son bir yılda, hayat daha güzel. Çünkü insan yeniliyor, buna alışması lazım. Alacağım oyunu verdiğimde masayı yumrukladığım da oldu, rakibime tebrik mesajı yolladığım da oldu, yenilmek iyi. Yenince, eh, yeni oyuna kadar sevinebilirsiniz. Satranç defterini tek ve daimi bir galibiyetle kapayan var mıdır, bence yoktur. Oyun süper çünkü. İyi bir oyuncuyla oynamak iyi bir yazarın metinlerini okumak gibi; anlatıyı geriye sarıp kilit noktaları bulabileceğiniz gibi hamleleri de geriye sarabilirsiniz, kırılma noktaları açığa çıkar ve daha iyisini yapmaya çalışırsınız falan, satranç süper bir oyundur.
Schneider ve Schulmeyer ikilisi bir satranç ustasıyla birkaç ilkokul çocuğunu alıp onların üzerinden uygulamalı bir eğitim veriyorlar. Hikâyeli. Satrancın doğuşu, Pers diyarına yayılması, oradan Araplara ulaşması, oradan Avrupa'ya zıplaması derken güzel bir kurmaca yaratmışlar, tebrikler. Hatta arada Lüneburg Varyantı'nın esinlendiği gerçek olayı da gördüm, çok heyecanlandım. II. Dünya Savaşı sırasında toplama kampına kapatılan bir satranç oyuncusu, kampta terör estiren bir komutanın dikkatini çekiyor ve komutan genç adamdan hemen her gece kendisiyle satranç oynamasını istiyor. Oynuyorlar, adam Şehrazat'ın rolüne bürünüyor, canı için oynuyor. Tabii Maurensig hikâyeyi çok uçuk, muazzam bir hale getirmiş ama işin gerçeği bu. Başka sanatçıların da ismi geçiyor, metinleriyle birlikte. Zweig, Beckett, Dürrenmatt, Canetti, Nabokov gibi yazarlar metinlerinde satranca yer vermişler. İki yazar en tepeye Maurensig'in şahane romanını koymuşlar, gerçekten de satrancın doğrudan yer aldığı metinlerin en iyisi. Marcel Duchamp da her sanatçının bir satranç oyuncusu olmadığını ama her satranç oyuncusunun bir sanatçı olduğunu söylemiş. Kendisi de Fransız satranç milli takımının oyuncusuymuş zamanında, şaşırdım bunu okuyunca. Helal. Aralara serpiştirilmiş hikâyeler ve ilginç bilgiler de yer alıyor, ELO sistemi, büyük ustalar, küçük ustalar, bir sürü şey. Alman tarihinde satrancın yayılması ve önem kazanmasıyla ilgili genişçe bir bölüm var, o da ilgi çekici. Başka, korsanlar tarafından yaşamı için oynamaya zorlanan bir adamın hayatını kurtarması da hoş bir hikâye. Taşların isimlerinin ve şekillerinin değişimi, oyunun farklı coğrafyalarda başka kurallarla oynanması ve isminin toptan değişmesi yine ilginç.
Onca gırgırın, geyiğin yanında oyunla ilgili teknik bilgiler de can sıkmadan sokuşturulmuş araya. Temelden başlıyorlar, metnin alt başlığı zaten yeterince açıklayıcı. Taşlar, taşların değerleri, rok, pat, mat, açmaz, şu, bu, her şey var. "Geçerken alma" olayına gelince güldüm biraz, metinde de söylendiği gibi yılların satranç oyuncuları bu kuralı bilmeyebiliyormuş ki ben bunu geçen sene öğrendim açıkçası. Şöyle, diyelim ki piyonunuz tahtanın rakip tarafındaki yarısına kadar ilerledi. Rakibiniz de höyt diye bir yandaki sütundan iki kare açıverdi piyonu. Ne oldu, onun piyonuyla sizinki yan yana geldi. Evet, bu noktada rakibin piyonunu sanki bir kare gerideymiş gibi yiyebiliyoruz. "En passant" deniyormuş buna, ben bu mevzuyu bilmediğim için internetten oynarken rakibin hile yaptığını düşünüp içimden küfrederdim. Bir arkadaşım beni sığırlıkla itham edip kuralı söyledi, aynı şeyi ben yapmaya başladım, şimdi bana küfrediyorlar. Öğrenin arkadaş ya, kural var kural. Neyse, boğmaca matı, çoban matı, İskoç açılışı, Hint bilmem nesi derken iyice bir öğreniyorsunuz meseleyi. Tabii tamamen ezberden değil, yaratıcılıkla gitmeliyiz ki hem kalıplardan uzak duralım, hem de Bobby Fischer'ın şikayetçi olduğu camışlardan olmayalım. Sırf ezber değil bu oyun. Gerekirse çok aptalca gözüken, değişik bir hamle yapmalıyız ve ortaya çıkan karmaşadan keyif almalıyız. Kazanmak şart değil, kazanmak için oynamıyoruz. Kafamıza dayanmış bir silah yoksa.
Canım Morgenstern'den alıntı da yapmışlar, çok hoş.
"Şah, mağrur ve ağır başlı.
Önemli, ama her zaman kudretli değil."
Tabii, şah en hassas ve önemli taşımız. Onu korumalı, kollamalıyız. Oyunun başında zart diye ileri atmamalıyız, yoksa çatallanır, açmaza alınır, başına bir iş gelir. Gelmemeli, mümkünse rokla korumaya almalıyız. Tabii sadece şah yok, her taş için taktikler, planlar verilmiş. Örneğin filleri veriştik, atlar kaldı. Atlarla ilgili pek çok pozisyon, pek çok taktik verilmiş. Benim işime yaradı. Ben at severim, filden daha çok severim. Fil biraz "sniper" işi, kendini unutturup uzaklardan vurabilir, iyi ama benim için, eh, hoş değil. Zaten Diablo oynarken de barbarı alırdım hep, yakın dövüşü seviyorum ben. Atlar da yakından çat çat adamın canına okur valla. Tabii kolaylıkla açmaza alınırlar, dikkat etmek lazım. Kalelerle, piyon finalleriyle ilgili ayrı ayrı bölümler de var, hepsi iyi.
Metin iyi, çoluğunuz çocuğunuz varsa ve satranç oynasınlar istiyorsanız ellerine tutuşturun bu kitabı. Kendiniz de şöyle bir bakın. Lichess'te iki maç atarız. "ohayavv" adıyla oynuyorum, teklif atarsanız yaparız bir maç. Haydi bakalım.
Bir de, dün Gospodinov'a kitabımı verdim ve Hüznün Fiziği'ni imzalattım. Çok şeker bir adam, hayranlıkla dinledim ama kısa kestiler imza faslı için, hiç hoş olmadı. Ertuğ Uçar moderatördü, Gospodinov'dan bir tık daha az konuşmuş olabilir. Normalde yirmiye seksenmiş konuşma oranları ama kırka altmış falan oldu, dolayısıyla iyi olmadı. Yine de dünya gözüyle gördüm adamı, fotoğraf çektirdim falan. Çok güzeldi ya. Evet.
Başka bir şey anlatmam lazım önce. Aşağı yukarı üç buçuk yıl önce ilk kez dinlediğim bir şarkı var, çalmaya başlar başlamaz vurulmuştum. Çekirdek Sanat Evi'nin kayıtlarını ayıla bayıla dinlerdim ama Zeynep'i dinlememiştim hiç, rast gelmemiştim. O sıralarda askere gitmek üzereydim, kaygılıydım ve mutluydum. Sonuçta o yazı bu şarkıya denkledim, hatta askerdeyken sabaha karşı garaj nöbetlerinde defalarca dinledim. Askerlik bitti, döndüm ve Emre'yle şu şekilde yorumladık şarkıyı. Şarkının sahibinden izin almak gerekiyordu tabii, Zeynep'i araştırdım ama hakkında hiçbir şey bulamadım. Hiç. Aramayı bıraktım, çok oldu. Üç küsur yıldan sonra Soundcloud üzerinden bir mesaj geldi, Yüksek lisans tezini Çekirdek Sanat Evi üzerine yazan birinden. Zeynep'in izini bulmuş, yorumumuzu dinletmiş. Zeynep çok beğenmiş ve mutlu olmuş, süper. Mesajı atan kişi iletişime geçmek istiyorsak mail adresimizi ve telefonumuzu yazmamızı söylemiş, yazıp gönderdik. Bekliyoruz, çok heyecanlıyım ben. Şarkıyı canlı canlı çalıp söylesek ne güzel olurdu. Evet, bu kadar. Şimdi Zabel Yesayan'ın metni.
Yesayan 5 Şubat 1878'de Üsküdar'da doğmuş, 1895'te ilk edebi eseri yayımlanmış, "ümit vaat eden genç bir yazar" olduğu söylenmiş. 1890'ların ortalarında Ermeni katliamları sürerken babasının tavsiyesi üzerine diğer pek çok Ermeni gibi Fransa'ya gitmiş, Sorbonne'da edebiyat ve felsefe derslerini takip etmiş, üniversiteye giden ilk Ermeni kadın olmuş. Orada İstanbul doğumlu ressam Dikran Yesayan ile evlenmiş, iki çocuğu olmuş. 1902'de İstanbul'a dönmüşler, sonrasında Zabel Yesayan pek çok edebi eser kaleme almış ama burada geçinemeyip Paris'e geri dönmüşler, genç çiftin yeteneğinin bilinmediğini söyleyenler İstanbul Ermeni cemaatini eleştirmiş. Jöntürk Devrimi'yle birlikte İstanbul'a dönmüşler, sonra Yesayan Kilikya'daki Ermeni katliamının izlerini belirleyen aydın ve siyasilerin arasında yer almış. Jöntürklerin talimatlarıyla öldürülen Ermenilerden biri olmamak için kılık değiştirerek Bulgaristan'a kaçmış, oğluyla yıllar sonra buluşabilmiş. 1933'te önceden ziyaret ettiği Sovyet Ermenistanı'na yerleşmiş, 1937'de Stalin kovuşturmaları sırasında tutuklanmış ve 1942'de veya 1943'te bilinmeyen bir yerde ölmüş. Önsözden aktarıyorum, bunun yazarı belli değil ama muhtemelen çevirmen Mehmet Fatih Uslu yazmıştır. İkinci bölümde Yesayan'ın edebiyatıyla ilgili birtakım bilgiler yer alıyor, yazdığı metinler ve yaşamına dair detaylar bir arada verilmiş, Ermeni yazarların en büyüklerinden biri olduğu söylenmiş. Dönemin yazarlarından daha üstün, daha modern bir tekniği olduğunu söyleyebiliriz, romanın zirve yaptığı memleketlerden birinde yıllarca yaşamış olmasının etkisi.
Son Kadeh, kendisinin en iyi metinlerinden biri olarak görülüyor. Başlangıçta metnin uzaklardaki "sevgili bir dosta" ithaf edildiği söyleniyor. Uzaktan bile olsa fikirlerin ve duyguların bir olması için sarf edilen çabanın sebebi geçmişi canlandırmak, anımsamanın mutluluğuyla güzel zamanlara dönmek gibi gözüküyor. Metnin bir nevi mektup olduğunu söyleyebiliriz, iç dökmenin samimiyeti yer yer Lispector'unkini anımsatsa da öylesi bir derinlik yok. Zaten anlatıcı edebi bir eser yazmaya niyetlenmiyor, dostunun isteğiyle ruhunu tanıtmak istiyor ve bunun için farklı anlatım tekniklerine, alengirli anlatıya başvurmuyor. Zamanda yolculuk yaparak anılarını canlandırıyor ve geçmişini kuruyor, bu başlı başına bir teknik zaten, geçmiş her kuruluşunda bir anlatı biçimine kavuştuğundan anlatım biçimi de kendiliğinden ortaya çıkmış oluyor. Işıldayan bir saadetin aydınlığını yakalamak için kaleme alınan metnin hüzünlü bir hikâyeyi sakladığını anlıyoruz, daha en başta. "Ben kalbimi ifade etmek istiyorum, saadetimin şarkısını söylemek istiyorum, ben sadece senin için yazıyorum, sevgilim..." (s. 19) Aileyle başlıyoruz, babasının şımartılmış ve biricik kız çocuğu olarak büyüyen anlatıcı, annesinin ölümünden ve kendi zayıf bünyesinin yol açtığı hastalıklardan ötürü sıkıntılı zamanlar geçirmeye başlayınca kendisini hayaller kurarak avutmaya başlıyor. Kayıp var yine, travmatik bir yokluk ortaya çıkar çıkmaz kişisel doldurma şekli geliştiriliyor ve hayat anlatıcıyı saf ve iyimser kılıyor. Adrine kendisini güzel bulmasa da erkekler etrafından eksik olmuyor, babası gülerek kızında şeytan tüyü olduğunu söylüyor. Mikayel çıkıyor sahneye, gerçek bir adam. Kendi fikirleri, duruşu, yargıları var ve kararlılığı sayesinde Adrine'nin yıllar süren inadını kırıyor. "O hakiki bir adamdı. Ancak kadınlar bilir ki, hakiki bir adam nadirattandır." (s. 26) Sonrasında insanların gizledikleri yönleri olduğunu, Mikayel'inse açık bir adam olduğunu söylüyor Adrine, adamı bu yüzden beğeniyor ama yanlış bir ölçüt kullanıyor bu noktada, evleneceği adamı düşünceleriyle tarttıktan sonra seçiyor, duygularıyla tartmadan. Dolayısıyla mutsuzluğa mahkum bir evlilik doğuyor böylece. Mikayel'in kendisini tutkuyla sevdiğini anlıyoruz satır aralarından, adam Adrine'nin drahomasını gayet akıllıca işletiyor ve parası olmasa dahi Adrine'yi yine seveceğini, sevgisinin samimi olduğunu söylüyor. Burası çok ince bir nokta, aslında bütün kırılma bir tarafın tutkusuz, diğer tarafın aşırı tutkulu olmasından doğuyor. Adrine, insanların belirli şartlarda belirli şekillerde hareket ettiklerini söylüyor, eleştirel bir tona sahip olduğu söylenebilir. Kendisini de eleştirmiş oluyor böylece, o da bahsettiği insanlardan biri haline geliyor, zaman içinde. Aslında aralardan çıkarılacak çok şey var ama yargılayıcı olmak da istemiyorum, sadece güvenilmez bir anlatıcıyla karşı karşıya olduğumuz ihtimalini hatırlatıyorum. Adrine'ye göre Mikayel'in kasvetli ve kederli ruhu uzlaşılabilir değil, dolayısıyla yıllarca birlikte yaşamışlar ve çocukları olmuş ama iki insan için gerekli olan en önemli şeyi bir türlü ortaya çıkaramamışlar; aralarında sevgiye dayalı tek taraflı bir bağ var. "On senelik evlilikten sonra aynı heves, aynı ateşle seviyordu beni." (s. 31) Burası çokomelli. Son derece basit bir denkleme indirgeyebiliriz geri kalanını. Adam tercih ediliyor, bu güzel. Tercih edilme sebebini kendi tercih sebebinden bağımsız düşünemiyor ki düşünemez, duyguları yüzünden başka sesleri duyamıyor, bu çok kötü. Sonuçta adam Adrine için hayatı önce üzüntüsüyle ve durgunluğuyla ıstıraba çeviriyor ve sonrasında, olayların koptuğu noktada kadına şiddet uyguluyor, Adrine günlerce baygın yatıyor. Bu hikâyeyi bir de Mikayel'in tarafından okumak isterdim açıkçası.
Çok ince, özünden gelen bir dille anlatıyor yaşadıklarını Adrine, neler hissettiğine dair söyledikleri, yaptığı benzetmeler, çektiği ıstıraplar çok içten. Tutkularını canlı tutmak için her şeyi yapıyor, kocasına genelgeçer kanunlara uyarak sadık kalsa da kendisini suçluyor durmadan, karşısına çıkan erkeklere duyduğu uçucu ilgiyi daima yaşamak istiyor. Aslında ihalenin bu hitap edilen adama kaldığını söyleyebiliriz, Adrine'nin önceki kırığı savaşta öldükten sonra çektiği acı ve Mikayel'in sorgulamalarının verdiği sıkıntı büyükçe bir oyuk bırakmış geride, aşık olunan son adam önceki bütün acıları temize çekiyor sanki. Yargılayıcı olmayayım diyorum ama bunu söylemeden de duramayacağım, Adrine'nin bir bakıştan çıkardığı anlamlar için ayrı bir metin yazılabilirmiş, aşka duyduğu açlık korkunç bir noktaya erişiyor ve Mikayel'in her şeyi anlamasına yol açıyor nihayetinde. Mikayel'in onca beklemesinin sebebi hakkında bir şey bilmiyoruz, bir tek en sonda çocuklarını alıp İzmir'e gittiğini, Adrine'yi terk ettiğini öğreniyoruz. Kadın için yıkım, evlatlarından ayrı kaldığı için. Sonuçta çocuklarından kopamıyor Adrine, eşinin peşinden İzmir'e gidiyor ve sevdiğini ardında bırakıyor. Bu metin sevdiği insan için.
Hatalar silsilesi, tutkunun herhangi bir toplumsal kurala, ataerkil baskıya gelememesi, bir kadının arzuyu özgürce yaşama biçimi. Özeti budur. İyi metin.
Yeşim'le pazartesileri dersimiz biter bitmez İstiklal'deki YKY'ye gidiyoruz, ikimizin de okumadığı bir kitabı seçiyoruz, okuyup altınız çizdiğimiz, yıldızladığımız bölümleri karşılaştırıyoruz. Bu kitabı seçene kadar iki kez baştan sona dolaştık mekanı, kapakları birbirimize gösterirken birkaç kitabı raflardan düşürdük, bir kez de çarpıştık, bilanço Kensington Bahçeleri. İkimiz de sakarız, birbirimizi yaralıyoruz ve gülüyoruz. Gerçi bu metni tartışırken pek gülmedik, büyümeme hikâyeleri hep hüzünlü oluyor, Peter Pan bile daha ilk cümlesiyle fantastik bir dünyayı müjdelerken insanın ulaşamayacağı bir noktaya parmak basar; sonsuz bir çocukluk. İmkansız. Eskisi kadar üzülmüyorum, Bernhard'ın çocuklukla ilgili söylediklerini hatırlıyorum, yetişkinlerin çocuklukla ilgili düşünceleri hakkında söylediklerini hatırlıyorum, çocukluğun da kendine ait bir mutsuzluğu olduğunu da hatırlıyorum, böylece tam bir tablo çıkıyor ortaya. Köşede imzamız, geri kalanında iç içe geçmiş duygular ve olaylar bir şeyleri açığa çıkarıyor, gizliyor, sadece sihri gösteriyor. Keşfedilecek bir dünya vardı ve keşfettik, bu kadar. Büyütülecek çocuk zamanın kendisi için bir şey ifade etmediğini anladığı zaman kendisinin aynı kaldığını da görüyor. Büyümek, küçülmek, yaşlanmak, zamanı biçimlemekten öteye gitmiyor, anlamsız biçimler. Şimdiden öteye nasıl gidilir? Bilmiyorum, bu yüzden geleceği merak etmiyorum bir süredir, geçmişi yıkılan bir tabu, put gibi görüyorum. Geçmiş tamamen inşa edilen bir şey, gerçekle uzaktan yakından ilgisi yok. Gerçeğin gerçekle de ilgisi yok, kurma biçimlerine yeterince maruz kaldıktan sonra hazır paketlerden olabildiğince kurtulmak için mücadele etmek gerekiyor, yılların yerleşik inançlarından bir bir kurtulmalıyız. Neyse, bu metnin hikâyesinde de bir kurma biçimi mevcut, son derece afili, sayısız teknikten yararlanıyor ve kayıpların temelinde yükseliyor, kişisel kayıplar. Kaybolan bir insanın yerini dolduramamakla ilgili, travmayla daha çok ilgili. Travmaların yaşı gerçek yaşımız, doğum tarihlerimiz travmalarımızın tarihleri. "Her şey asla büyümemiş bir çocukla başlayıp asla çocuk olmamış bir yetişkinle bitiyor." (s. 13) İki farklı hikâye birbirine paralel ilerliyor, her ikisinde de ölü bir kardeş ve iki yazarın -biri anlatıcı- kaleme aldıkları metinler var. Anlatıcı kendi acılarını J. M. Barrie'nin, Peter Pan'ın yazarının hayatındaki burukluklarla eşliyor. Sadece benzer duygular üzerinden değil, paylaşılan mekanların doğurduğu ortaklık üzerinden de ilerliyoruz. Nereye, hiçbir yere. Yüz yıl boyunca ileri geri giden bir anlatının ulaştığı bir nokta yok, anıların çıkardığı yolculuklar aynı yerde, aynı zamanda bitmeye mahkum. İlk bölümün adı aynı zamanda: Mahkûm. Peter Pan'ın intihar ettiğini söylüyor anlatıcı, metroda raylara atmış kendini. Kadınlar bağırmış, başka kadınlar bağırmış, olayı görmeyenler de bağırmaya başlamış. Calvino'nun Sen "Alo" Demeden Önce'sindeki ilk öykü, bağıran insanlar. Sihirli bir an, tarihe tanıklık eden insanlar, Neverland'e yolculuk. Fresán "iddialı" ve saygıya hayli hayli değer bir dünya kuruyor, metnin herhangi bir noktasında vecizleşmeyen cümlelerle anlatıyı sürdürüyor. Neyse, başlarda yine derleyip toparlamamız gereken bir dünya insan ve olay çıkıyor ortaya, örneğin hakkında "Peter Pan Yayıncılığa Soyunuyor" haberleri çıkan Peter Llewelyn Davies'in intihar ettiğine dair bir haber görüyoruz, Peter Pan'ın ta kendisi, Barrie için. Peter raylara düşerken II. Dünya Savaşı yıllarını hatırlıyor, derin yerlere hayatı kurtulsun diye iniyordu ama şimdi hayatını geride bırakmak için iniyor, kardeşleri gibi, her biri Peter Pan'ın bir parçasını oluşturan kardeşleri gibi. Not defterlerine düştüğü notlara bakarsak ölülerin her şeyden farksız olduğunu düşünmeye başladığını görürüz. Ölüm su içmek gibi, nefes almak gibi bir şey, korkulacak bir durumu yok. Başka notlar, Barrie'nin beş kardeş için anlamı, yaşadıkları çatışmalar, mutluluk zamanları, geçmişin uzak topraklarında ayakların yere değmediği bir yürüyüş. "Peter Llewelyn Davies unutmanın ona ebediyen yasak olduğunu ve olacağını asla unutamıyordu." (s. 18) Kardeşi George'un cephedeki ölümünü ve başka bir manşeti hatırlıyor: "Peter Pan Cephede Öldü" başlığı gözlerinin önünde, bütün yaşamı ve ailesi gözlerinin önünde, raylara düşerken. Annesiyle babası, Arthur ve Sylvia yanında, kardeşleri yanında, ölülerle birlikte alçalıyor, yüzü yere dik hale gelene kadar.
Asıl hikâye değil bu, anlatı zamanının sonlarından bir parça. Barrie'nin hikâyesini anlatmaya başlıyor anlatıcı, Peter Hook. Keiko Kai'ye anlatıyor, okurlar olarak dinliyoruz, Kai'nin kim olduğunaa dair uzzunca bir süre fikrimiz olmayacak.
Epigraftaki bölümlerden birinde yaşam hikâyesini anlatana sonsuz lanet diliyordu Barrie, Hook zaten lanetlendiğini düşündüğü için pek korkmuyor açıkçası, yaşamındaki yükleri bırakabileceği kadar yaşamış durumda, anlatıyor. J. M. Barrie'nin sporcu kardeşi David Barrie ölüyor, gömülüyor. Anne Margaret Ogilvy, en sevdiği evladının ölümünden sonra toparlanamıyor, diğer çocuklarıyla zaten pek ilgilenmiyordu, artık tamamen sisler içinde yaşıyor. Anlamaya fırsat bulamadığını özlemeyeceğini düşünüyor, David'in yer aldığı ne varsa -yaşam, ev, ne olursa- işlenmeyen kodlar haline geliyor Margaret için. Bu sırada J. M. Barrie'ye odaklanıyoruz, sahne onun. 1860'ta İskoçya'da doğuyor ve altı yaşına geliyor, abisinin ölümünden sonra altı yaşında kalıyor. Kitap okumaya, geceleri düşlerinde yolculuğa çıkmaya başlıyor. Kurmacayla gerçeklik arasındaki ilişkiyi irdelemeye başlıyor, büyümekle ilgili takıntılı düşüncelerini de bu dönemde geliştiriyor. Tek bir emri var Margaret'ın, Davudi sesle söylüyor: Büyümeyeceksin. On defa. Annesi tarafından büyümeyen bir çocuk haline getirilen adamımız bir gece okuduğu kitabı kapatıp büyümeyeceğini söylüyor, penceresini açıyor ve gecenin kokusunu içine çekiyor. Peter Pan çoktan doğmuş aslında, kendisine gereken tek şey bütünleşebileceği bir vücut. Yıllar sonra gelecek o da. Kendi çocukluğuna dönüyor bu noktada Hook, iki hikâyeyi birbirine bağlama biçimleri öylesine yaratıcı ki sanki tek bir yaşam sürüyormuş gibi, farklı zamanlardaki tek yaşam. Margaret ve Lady Alexandra Swinton-Menzies arasında büyük bir benzerlik var, ikisi de çocuklarını kaybetmiş ve buğulu bir dünyaya çekilmiş. Tabii Hook'un ailesi çok daha ilginç; The Beatles'ın zamanında müzik yapan, ünlü müzisyenlerle takılan bir anneye ve babaya sahip Hook. Bu aile üzerinden 60'lı yılların müziği ve bu müziğin bayağılaşması meselesi üzerinde çok duruluyor. Hook'un annesiyle babasının grubu zamanında çok ses getirmiş birkaç albüm yapmış ve sonrasında yükselen benzer bir dalganın gerisinde kalarak unutulmuş. The Kinks'le benzerlikler kurabileceğimizi söylüyor Fresán, yanlış olmazmış. The Beatles, geç yıllarında Bob Dylan ve diğerleri davayı satmış, Hook'un babasının düşüncesi. Kardeş Baco öldükten sonra anne puslu bir dünyaya çekiliyor, baba da geçmişi iyice eşelemeye başlıyor ve küçük Hook'la, çocuk sanki bir yetişkinmiş gibi konuşmaya başlıyor. Dönemin siyasi ortamı, müzik endüstrisi, aile, sanat dünyası, hemen her şey hakkında. Travma üzerine bir de babanın ağırlığı çöküyor Hook'un omzuna, o da bir ödünleme yöntemi olarak çocuk kitapları yazmaya başlıyor. Kendi büyümeme yöntemi, Peter Pan'dan esinlenerek. Hook'un kahramanının adı Jim Yang, tarihteki kötü adamların isimlerinden uydurulmuş bir ada sahip kötü adamla kapışıyor, zamanda yolculuk ediyor, biraz Doctor Who havasında. Metin hacimli olduğu için bu çocuk kitaplarına genişçe bir yer ayrılmış, Hook kitaplarında değindiği meseleleri açıp Peter Pan'a ve Barrie'nin yaşamına kusursuz geçişler yapıyor. Gerçekten on numara bir anlatım yöntemi var Fresán'ın, bazı noktalarda "Oha" diye not düştüğüm oldu.
Alwaysland'e yapılan bir yolculukla bitiyor metin, sonu da önceki bölümler gibi oldukça görkemli. Ben aralardan seçtiğim birkaç şeyle bitireyim; Bob Dylan'ın yatağına kustuğunu hatırlıyor Hook, adam çocuktan özür dileyerek çıkmış odadan ama yatak berbat olmuş. Halikarnas Balıkçısı'nın kızı İsmet Hanım'ın bir sabah yatağında çırılçıplak uyuyan Neyzen Tevfik'i bulması gibi, çok gülmüştüm buna, evi ayağa kaldırmış, "Odamda çıplak bir adam var!" diye. Neyse, ortalarda bir yerlerde Hook herkesi bir noktaya topluyor, aslında şimdinin bir metaforu; tek bir mekan ve tek bir zamanda bir yaşamlık veri. Tanıdığı bütün ünlüleri o mekanda görüyor ve hepsini sayıyor, yakından tanıklık ettiği özellikleriyle birlikte. Eric Clapton'ın izlediği kadın ve George Harrison'ın dansı, Jimi Hendrix'in mor sisi, bir dünya şey. Ailelerin mutsuzluklarının da birbirine benzeyebildiğini görüyoruz, hatırlamanın lanetini görüyoruz, en sonunda da unutuşun huzurunu görüyoruz, unutuş ölüm olarak beliriyor.
Müthiş bir metin, ciddi bir şekilde ıskalandığını düşünüyorum, hakkında tek bir haber çıkmamış gibi gözüküyor. Saadet Özen çevirisi. Çok çok iyi.
Bir günü ve bir ömrü içeren metinlerden biri. Epiraf Alıklar Birliği'nden, günün salı veya çarşamba olmasına dair bir şey. Fark etmiyor, cuma da olabilirdi. Uyanma anının ayrıntısı da güzel, çatlaktan giren ışık huzmesinin düştüğü nokta sabahın hangi zamanı olduğunu söylüyor. Evse burası, çatlaklarla dolu eski bir ev. Yıkıntıysa zaten yıkıntı, herhangi bir yer olabilir ama hemen sonrasında çatı katında kiremitlerin altında uyuduğunu söylüyor anlatıcı, her taraf küf kokuyor ve çatıdan samanlar sarkıyor, yıllar önce konmuş samanlar. Bir süredir çürüyen adamın biri var elimizde, anlatıcı rolünü bazen üstleniyor, bazen üstlenmiyor. Belki bir fügün içinde, depersonalizasyondan mustarip, kendini bir başkası olarak görüyor olabilir, bilemiyoruz. Adım adım ilerliyoruz, dünya kendini açıyor. Güvercin geliyor her zamanki gibi, saati kesinleştiriyor. Adam kalkıyor, koltuğunun yanında annesinden kalan emaye bir lazımlık var. İçinde çamaşır suyu, lazımlığın kapağı açıldığında odayı dezenfekte ediyor. Günün geri kalanında rutinlerini gerçekleştirecek, taze çimen toplayacak ve ayaklarını yıkayacak, çok işi var. Yaşlı bir adamın hatırlamaktan başka işi yok aslında, geçmişini her gün baştan kuruyor ve bu kez, bu gün kişisel tarihe biz de şahidiz. Pek bir şey bildiğimiz yok; bir abinin lafı geçiyor, Kongo'da konuşulan lehçelerden haberdar oluyoruz falan, hikâyenin kurulmasını sabırsızlıkla bekler hale geliyoruz. En azından neyle karşılaşacağımızı sezmemiz için gerekli bilgi veriliyor: "Kafasının içinde düşünceler, hayaller, tereddütler, küçük planlar bir değirmen gibi dönüp duruyordu, yetmiş altı yıllık düzensiz, darmadağınık, kontrol edilemeyen bir arşiv gibiydi, düşüncelerini sonlandırmadan yerinden kalktı." (s. 12) Parçalı bir geçmiş var, kronolojik sırayla anlatılmayacağından dikkatle takip etmeliyiz. Günlük işler devam ediyor bu sırada, terlikler ayağa geçirilince güven duygusu geliyor, takma dişler takılıyor, çoraplar giyiliyor, Simone hatırlanıyor. Simone huzurevine gittikten altı ay sonrasına kadar uyuduğu çift kişilik yatağın bulunduğu odaya giriyor ve yaşamının bir bölümünü daha açıyor adam, Simone günün birinde ölene kadar adamı yavaş yavaş unutuyor, sevgi hafızanın büyüyen boşluğunda yitip gidiyor ve kabuk işte, kabuk ölüyor en sonunda. Zamanında yaşanmış onca tutkudan geriye çift kişilik bir yatak kalıyor, oda havalandırıldığı için küf kokmuyor. Adamın mutlulukla hatırladığı nadir zamanlardan birini oda olarak görebiliyoruz. Sonrasında adam donunu giyiyor ve sosyal hizmetlerden gelen kızı beklemeye başlıyor. Kızın neden geldiğini söyleyemiyoruz, yaşlı bakımı için olduğunu düşünebiliriz. Muhtemelen yanlış bir kanıya vardığımız için. Yanıltmaca aslında, Peeters anı parçalarını vererek okuru her anlama gelebilecek eylemlerle karşılaştırıyor ve kurmacanın sürpriz unsurunu güçlendiriyor. Örneğin Kongo'dan dönüş anına zıplıyoruz hemen, adamı karşılayanlar arasında annesi, abisi, teyzesi ve eniştesi karşılıyor. Baba öldüğü zaman annesi adama haber vermiş ama adam cenaze için dönmemiş, bu iş için senelerce geç kaldığını söylüyor. İyi bir oğul değil, adam hakkındaki olumsuz izlenimimiz yavaş yavaş kuvvetleniyor.
Kahve, sigara. Her eylem detaylı bir şekilde anlatılıyor, adam törensel davranışlarla yaşıyor. Elinde bir tek bu kaldığı için. Daha fazla geçmiş: Simone ve ondan önce Erna ile Afrika Müzesi gezisi. Afrika'daki yaşamının neye benzediğini görmeleri için. Kongo dönemi kapanalı yıllar geçtiyse de sancısı olduğu gibi duruyor. "Brüksel'in bulunduğum bu noktasında güzel havalarda dışarıda gezinerek, yağmurlu havada içerde oturup yağmuru seyredip ciğerlerimi dumanla doldurarak Kongo'da yaptıklarımı herhangi bir şekilde değiştiremem." (s. 24) Kolonyal meselelerin başlangıç noktası. Belçika'nın kıtaya saldığı vahşeti biliyoruz, adamlar iyice sömürdükten sonra içini iyice karıştırdıkları ülkeleri kendi kaderlerine terk ediyor, hatta "insan bahçesi" oluşturuyorlar 1960'larda, tam bir insanlık suçu. Afrika'dan getirdikleri siyahileri kafeslerde sergiliyorlar falan, rezillik. Neyse, adam özel olan her şeyi yaşadığını, o gün özel bir şey olmadığını düşünüyor. Yetmiş altı yaşının getireceği herhangi bir sürpriz, heyecan verici bir olay yok. Market alışverişi sırasında tır şoförlüğü yaptığını da öğreniyoruz, aslında yaşamı Kongo'dan önce ve sonra diye ikiye ayrılabilir. Gündelik gizemleri sona bırakacağım ve geçmişini anlatacağım ama bu ikisi iç içe geçmiş bir şekilde kurgulanmış, başlarda verilen bir detayın açıklamasını metnin sonunda bulabiliyoruz mesela. Öncelikle şu itiraf önemli: "Her defasında yeniden başlamak için huzur ve enerji topladım, gerçekten hiçbir şey için cezalandırılmadım." (s. 27) Adamımız gençliğinde arkadaşlarıyla bir kıza tecavüz ediyor ve Afrika'ya, teyzesiyle eniştesinin kahve plantasyonuna gönderiliyor. Yerlilerle sıradan ilişkiler kuruyor ve yediği haltlardan sonra akrabalarının yanından ayrılıp başka şehirlere, başka maceralara sürükleniyor. Araba yarışçısı bir adamın arabasının bakımını yapıyor, abisinin çiftliğinde öğrendiği bir şey bu bakım olayı. Adamı tokatlıyor bir güzel, aslında tokatlayabileceği herkesi tokatlayıp arazi olmakta üstüne yok. Yanında çalıştığı bir adamdan uçak kullanmayı öğreniyor, pilotluk da cepte. Tabii iç savaşlar gırla, topraklar bölünüyor ve birleşiyor, adam "yeni" bir ülkenin hava ordusunu kurmak için görevlendiriliyor ve yanındaki Avrupalılarla yerleşimleri havaya uçuruyor, insanları öldürüyor. Bir kiliseyi basıyorlar, yaşananlar yine insanlık dışı şeyler, detaylara girmiyorum. Bir rahibin penisinin kesilmesi ve rahibelere tecavüz edilmesi falan, bir sürü leş iş. BM'ye karşı da savaşıyorlar ama en sonunda adam yakalanıyor, hapse atılıyor, hapisten çıkınca yallah memlekete. Metnin başındaki aileyle karşılaşma sahnesine ulaşıyoruz, sonrasında tır şoförlüğü günleri geliyor. Abisi mülayim bir insan, kardeşinin dolandırıcılık işlerine ses çıkarmıyor, sabun tozu dalaveresinde az daha yakalansa da belki korkusundan, belki her şeye rağmen kardeş sevgisinin sürmesinden adamı ele vermiyor falan, adam ailesini de yakacaktı az kalsın. Bu arada yaşamına iki kadın giriyor adamın, Erna ve Simone. Erna fahişe ama fahişeliği bırakıyor, kanserden ölüyor. Adam Erna'nın soğuyan bedenine saatlerce sarılıp kalıyor, ortalığı bok kokusu kaplayana kadar. Koku ve kadın hatıralara dönüşüyor, Simone da alzheimer yüzünden huzurevine kapatılıyor, orada ölüyor. Bu kadınları sevdiğini ve her şey gibi sevginin de geçici olduğunu düşünüyor adam, herhangi bir şeye bağlanmıyor, günün doğal akışı gibi etrafında insanlar, mekanlar, yaşam akıp gidiyor.
Gündelik yaşamın ayrıntılarında geçmişin parçalarını buluyoruz; bir lazımlık, bir sigara, pencereden görülen manzara, her şey geçmişle yüklü. Ağırlık duyumsanıyor, adamın omuzları çökmüşse de yaşamak için gücü var, gücü bitene kadar mücadeleye devam ediyor. Sosyal hizmetlerden gelen kadının adamı evden çıkarmak için uğraştığını öğreniyoruz, civardaki evler yıkılacak ve yeni yapılar inşa edilecek, ev sahipleri onay vermiş ama bir tek bizimki diretmiş, hâlâ diretiyor. Kadın adamı bir türlü ikna edemiyor, durmadan gelip gidiyor ama başarılı olacak gibi gözükmüyor. Adam "biraz" sorumsuz, kendini düşünmekten başka ciddi bir işi yok. Geçmişten bir olay mesela; tır şoförlüğüne başladığı zamanlarda bir tünele giriyor ve arabaların kendisine neden korna çaldığını bir türlü anlamıyor. En sonunda polislerce durdurulduğunda aracın yüksekliğini pek umursamadığından ötürü tırın tünel lambalarını bir bir patlattığını, arkasındaki yolun kapkaranlık olduğunu görüyor. Gazetelere çıkmasının heyecanı dışında bu olayın bir etkisi yok. Sıçramalar sırasında öğreniyoruz bunları, kendisi de zamanın sadece oradan oraya yolculuk edilecek bir araç olduğunu söylüyor bir yerde. Bu kadar. Gün geçiyor, gece oluyor, uykunun önünde hiçbir engel kalmıyor ve adam uykuya dalıyor. Son.
Alef'in bastığı metinler şimdiye kadar çok hoşuma gitti, bir süre sadece Alef okuyacağım sanırım. Tavsiye ederim. Yüz Kitap da yeni bir metin bastı, onu da kaçırmayın. Böyle yayınevlerini destekleyelim, bastıkları şeyleri okuyalım. İyi işler.
Bu novella ortalama bir metin olarak değerlendirilmiş, insanlar bunaltıcı ve "amaçsız" olduğunu söylemişler, Michon'un kendini sürekli tekrar ettiğinden yakınmışlar falan, son iddiaya bir şey diyemem ama geri kalanı, bence tam öyle değil. İki sebepten değil, ilki kasabaların doğasından ötürü, ikincisi de birincisiyle ilgili. Kasabalar, az nüfuslu ve merkezden uzak yerleşim yerleri çok ilginç yerlerdir. Buralarda sosyal ilişkiler bir gariptir, ahlaki düşünce ve davranışlar popülasyonla doğru orantılıymış gibi sergilenir. Neden, çünkü insan yok. Kahvede ana avrat küfürleşip birbirine giren insanlar ertesi gün tekrar aynı masaya oturacaklardır, çünkü başka masa da yok. İnsanlar birbirlerini tutarlar, ne kadar yamuk yaparlarsa yapsınlar. Gerçekten garip bir ortam, iki yıl böyle bir ortamda yaşadım ve öylesine garipseyip tırstım ki gecenin bir vakti bilinmeyen bir numaradan aranınca, arayan kadın, "Seni almaya geliyorum, evde misin?" deyince ışıkları söndürüp arka odaya çekilmiştim. Kimin aradığını hâlâ merak ederim ama bilmek istemezdim, başıma nasıl bir bela açabileceğimi kestirebiliyorum, öfkeli bir sevgilinin bağırsaklarımı elime verdiği an gözümde canlanıyor. Bu örneklem beni bağlar tabii, kişisel deneyimlerimin sonucudur, her yer böyle olmayabilir ama duyduklarımdan hareketle söyleyebilirim; çoğu kasabada çok acayip işler döner. Acayiplikler demografik ve coğrafi yapıya göre farklılık gösterebilir, o da zamanın, mekanın ve insanın ruhuyla alakalı bir şey. Artık nasıl rast gelirse. Bağırsaklardan ibaret değil olay, hafta sonları köpeğiyle birlikte ava gittiğini gördüğüm komşum bir gün av tüfeğiyle beynini dağıtmıştı. Neden intihar ettiğini bilen yoktu. Sıkıntıdan muhtemelen. Zonguldak'ın bir beldesi, günlerce aralıksız yağmur yağıyor, kömür dumanı havayı iyice karartıyor derken beyaz ışık çekici hale geliyor tabii. Yağmur noktasında bir yakalandım, metin beni tuttu çünkü küçük bir kasaba ve yağmur var, çok tanıdık. İkinci neden, yaşamın sürüp gitmesi isteği. İnsan bir noktadan sonra yaşadığı yere uyum sağlıyor, insanlarla geçinmeye çalışıyor, güzel ama evine kapanıp kalamıyor sonuçta. Yaşadığını hissetmesi lazım insanın, cinsellik kendini şöyle bir gösteriyor o an. Heyecan verici başka bir şey yok çünkü, sevişilecek. Eh, sıkıntı öteleniyor ve bağırsaklar...
Michon'un dünyası bu sıkıntıyı taşıyor. Taşrada bir öğretmen, 60'lı yıllar, kadınlar derken kapalı bir faunanın tutkuyla dolup taşmasına şahit oluyoruz. Epigraf Platonov'dan, toprağın çıplak ve sıkıntılı bir halde uyumasına dair. En sonda herkes uykuya dalıyor zaten, gözler kapanınca metin de sona eriyor. Başa döneyim, Castelnau kasabası. "Henüz büsbütün düşmüş değildim, ilk görev yerimdi, yirmi yaşındaydım. Castelnau, garı olmayan, kuş uçmaz kervan geçmez bir yerdir; sabahları Brive'den ya da Périgeux'den kalkan otobüsler sizi ancak çok geç saatte, yolun en sonunda oraya bırakır." (s. 9) Irmak kenarı, yağmur kapkara ve son durağın saatler süren yolculuğun verdiği sıkıntıya kendi sıkıntısını da eklemesi, kasaba bu kadar. Civarda tek bir otel var, Chez Hélène'e yerleşiyor adamımız. Mekanı anlatıyor biraz. Ortaçağ esintili, biraz dökük. Dışarıdan mobilet sesleri geliyor. Böyle yerlerde ulaşım sıkıntılı olduğu için patpatlarla, bisikletlerle, motosikletlerle falan sağlanıyor ulaşım. Eylülün serinliği ruhu hep dinç tutuyor, bir de bol ve temiz hava, tamam, yaylar gevşedi. Balıkçı Jean'le tanışıyor eleman, bölgenin hayta adamlarından biri. Otelin sahibi Hélène'le arası iyi, yeni gelen genç öğretmenle de iyi nispeten. Birbirlerini tanıyorlar, vakit geçiriyorlar falan. Öğrenciler iyi, okul iyi. Okulla alakalı pek bir şey görmeyeceğiz, elemanın çocuklardan birinin annesiyle sevişmesi hariç. Çocukların dünyasına eğiliyor biraz, defterler ve sözcükler arasından neler hissettiklerini anlamaya çalışıyor ama yirmi yaşında olduğunu hatırlıyor sonra, onları anlayacağı zamandan biraz uzaklaştığını düşünüyor ama sonra öğretmenliğini hatırlıyor, empati kurmak zorunda. Gerçi zaman içinde bu empatinin yerini kadınlarla yaşadıkları alıyor, birkaç mesele daha.
Geride bırakılan çağlardan gelen bir yaşam biçiminin izini buluyor anlatıcı, Eflak topraklarında olduğunu düşünüyor ve bölgenin tarihini gözlerinin önüne getiriyor. Attila'nın akınları sırasında dökülen kan, kesici taşlardan kılıçlara doğru evrilen bir şiddet eğilimi, Memphis'ten Antik Yunan'a vahşet gösterileriyle karşılaşmış her coğrafyanın varlığını dünyanın herhangi bir yerinde sürdürüyor olması, özellikle o bölgede. Civarda Lascaux var, şu meşhur resimlerin bulunduğu mağaraların bölgesi. Duvarlarda avcılar, toplayıcılar, kadınlar, erkekler, av hayvanları, bir sürü şey. Sadece kılıçların şakıdığı savaşlar yok, kadınla erkek arasındaki üstünlük mücadeleleri de o zamanlardan 60'lı yıllara kadar gelmiş, pek biçim değiştirmeden. Tütün dükkanında Yvonne'la tanışıyor ve onunla sevişmek istediğini düşünüyor hemen, tutkuyu sürdürmek için uzaklardaki sevgilisine gerek yok, bulunduğu yerdeki kadınlar da gerilimli ilişkileri sunabilir. Hélène kolay, otelde her gün görüşüyorlar ama Yvonne yeni bir cephe, işlenmeye değer bir güzellik. Zaman ilerliyor bu arada, kasım geliyor ve balıklar değişiyor, toprak değişiyor, her şey durmaz bir akışta yenileniyor. Doğaya uyum sağlıyor anlatıcı, isteklerini yeniliyor. "Turnalar geçiyor, öğrencilerim fiil çekmeyi öğreniyorlardı." (s. 29) Bu cümleyi özellikle aldım, sosyal yaşamla mevsimlerin metindeki ilişkisini gösterebilmek için. Günler de bu döngüye uyuyor ve hızla akıyor, Yvonne'la sürdürülen ilişki dedikoducu kadınların şerrinden uzak tutulmaya çalışılıyor, başlar eğiliyor, yanaklar gizleniyor, bu sırada sular donmaya başlıyor, kış geliyor.
Tilki avlarından elde edilen derileri Yvonne'la kurduğu ilişkiye benzetiyor anlatıcı; yüzülmüş ve kurutulmuş. Bitmeye yakın bir şevk bütün parıltısını kaybediyor ama alışkanlıklar kolay kolay yıkılmıyor, anlatıcının sevgilisi Mado'nun gelişi de pek bir şey değiştirmiyor, paylaşılan bir erkeğin duyduğu sıkıntı dışında. Durağanlığın ardından Mado yeni bir renk getiriyor ama eskiye bulanma tehlikesi var, Balıkçı Jean Mado'yla pek ilgilenmese de kız adamdan etkileniyor. Michon çok ince bir şekilde anlatıyor burayı; tutkunun doğuşu ve kadınların yavaş yavaş "ısınması" bahsi hoş. Neyse, Yvonne ve Mado da bir ara yalnız kalıyorlar, anlatıcı ardından konuşulanları merak ediyor ve erkeksi bir gururla doluyor. Seviştiği iki kadın kendisi hakkında konuşuyor olabilirler, anlatıcı arkadan bıçaklanıyor olabilir, bunun gıcıklayıcı bir mutluluğu var.
Novella işte, kısalığını hatırlatmayacak kadar meselesi var, dil bu yoğunluğu derinleştiriyor, bilmem ne. Güzel, Michon çevrilirse daha okurum ben.
Bundan on beş, on altı yıl önce arkadaşlarla odaya kapanıp Dream Theater konserlerini deli gibi izlerken -Kazaa'dan indirirdim o zamanlar, tedarikçi bendim- lüle saçlı bir adamla karşılaştık. Derek'in gruptan ayrıldığını biliyorduk, yerine Jordan Rudess'ın geldiğini de biliyorduk ama herifi ilk kez görüyorduk işte, saçlarına kıl olduk ve adamı hiç sevmedik. Sonra ben Disappear'ı dinledim ve adamın hayranı oldum. Hatta -müzik tanrıları beni çarparsa çarpsın- bana göre Space-Dye Vest ayarında bir şarkı. Neyse, bizim tayfa adamı sevmemeye devam etti ama ben adamın yaptığı işleri takip etmeye başladım. O sıralar tabii, şimdilerde geçen yılki Türkiye konseri haricinde kendileriyle hemen hiç işim olmuyor. En son Octavarium'u dinledim ve sevmedim, 2005'ti, biz tayfayla sık sık görüşmeye devam ediyoruz, onlar dinlemeye devam ediyorlar ama ben başka dünyalara zıpladım. Neyse, Kurzweil'ı Jordan'ın klavyesinin markası olarak bildim ilk. Ray Kurzweil ses teknolojisi üzerinde de çalışmış ve çok acayip bir alet icat etmiş. Klavyelerin şahı olarak görülüyor Kurzweil, gerçekten çok değişik bir alet. Neyse, yıllar içinde adamın aslında kafayı hafiften kırmış bir deha olduğunu gördüm ve yazdığı metni de okuyunca kanaat getirdim; bu adam geleceğin elçisi olarak aramızda bulunuyor. Fikirleri çokça eleştiri alıyor, insanın form değiştirirken geçireceği evreleri irdeleyiş biçimini insanlık dışı bulanlar var ama adamın yaptığı şey teknolojinin bizi getireceği konum, ötesine pek bulaşmıyor, bazı denetim mekanizmalarının gerekli düzenlemeleri yaparak bilimin yıkıcı etkilerinden yırtacağımızı düşünüyor. Metnin son bölümlerinden birini kendisine ve fikirlerine yöneltilmiş olumsuz eleştirileri bertaraf etmek için ayırmış, cevapları hazır. Teknolojinin o kadar da ilerlememesi gerektiğini düşünenlere eldeki potansiyellerin yer altına inebileceğini, kontrollü bir ilerleme yerine kontrolsüzlüğün ortaya çıkacağını ve gücü elinde tutan örgütlerin/devletlerin dünyayı cehenneme çevirebileceğini söylüyor. Makul. Buluşların önünde duramayacağız, dalga sürekli büyüyor ve geriye dönmek için artık çok geç. Geri dönülemezlik tarım devrimiyle birlikte ortaya çıktı, yerleşik yaşam ve elde edilen ürün bizi daha çok üretime götürdü, buna uygun olarak sayımız çoğaldı, tabii üzerinden çağlar geçen bir olaydan bahsediyoruz ve biçimlenenden farklı bir yaşamı, eh, hayal edip yaşayabiliriz, bedel olarak kendimizi yalıtmamız gerekir. Her açıdan. Kısacası, dünyamızı çok büyük bir ölçüde bilim şekillendiriyor ve Kurzweil bilimin atlılarından biri. Yazdıklarını dikkatli bir şekilde okuyup gelecekten haber almalıyız. Nostaljiden, geçmişin yararsız özleminden kurtulursak gelecek süper gözüküyor. Tabii ikinci bir Whitey On The Moonortaya çıkmasın diyeceğim de on yıllar geçti, çıka çıka bir hal oldu zaten.
Önsöz bölümünde bilime duyduğu tutkunun doğuşunu anlatıyor Kurzweil, on iki yaşındayken, 1960'ta bilgisayarla tanışıyor ama öncesinde çocukken okuduğu bilim serileri var, çocuklar için bilim setleri olur ya, onlar. Kaku Jules Verne okuduğunu söylüyordu, eminim ki Batı'daki çoğu bilim insanı bilimin hikâyeleşmesini sağlayan insanlardan veya doğrudan edebi eserlerden etkilenmişlerdir, ne güzel. Neil deGrasse Tyson da Carl Sagan'la bilim müzesi gezdiğine dair bir şeyler anlatmıştı, önemli şeyler bunlar. Onlu yaşlarımın başında uzaya dair azıcık bilimsel bir şeyler okuduğumda aklım gitmişti, ben de oradan tutuldum. Gerçi edebiyat okudum sonradan ama bu tutkum kaldı, iyi ki kalmış. Neyse, 1990'larda teknolojilerin bilinen ivmeleri hakkında deneysel veriler toplayıp bu verilerle matematik modelleri geliştirmeye çalıştığını söylüyor Kurzweil, zaten bütün paradigma değişimlerini, üstel artan bilimsel hızı bu modellemelere dayandırıyor ve elde ettiği verileri dipnotlarla paylaşıyor. Kendi kaynak kodumuza ulaşıp biyolojik temellerimizi salt bilgiye çevirerek evrenden çıkardığımız bilgiyle birleştireceğiz ve tekilliğe doğru adım adım ilerleyeceğiz, anlattığı şey çok çok özet geçilirse budur. Sonrasında birinci bölüm, Altı Evre. Yapay zekanın satranç ustalarını yenmesi bahsinden giriyoruz ve makinelerin insanın sahip olduğu biyolojik niteliklerin temel inceliklerinden yoksun olduğu fikriyle devam ediyoruz. Tam bu noktada bilimin üstel ilerlemesiyle alakalı uzunca kısım başlıyor. Grafiklerle anlatıyor Kurzweil, doğrusal eğilim ve üstel eğilim hakkında çokça bilgi veriyor. Belirli zaman aralıklarıyla hızlanan bilimsel gelişmeleri doğrusal eğilimle değerlendirmeye meyilliyiz, hep aynı hızla ilerlediğimizi düşünüyoruz ama hayır, her bir buluş hızı katlayarak artırıyor, ta ki doğal sınırlara kadar. Moore Kanunu örneğin, belli bir alana belli sayıda transistör yerleştirme mevzusu ilerleyen teknolojiyle birlikte giderek daha ucuz ve kullanışlı hale getirildi ama işlemcilerin hızlandırılması konusunda fiziksel sınırlara çok yaklaştık, farklı çözümler bulunması gerekiyor, yoksa Kurzweil'ın bahsettiği duvara toslayacağız. Tam bu noktada paradigma değişimleri ortaya çıkıyor, farklı bir çözüm yolu bulunuyor ve ilerleme sürüyor, tekrar üstel olarak. Moore Kanunu konusunda Kaku'nun önerdiği çözümler vardı, süperiletkenlerin kullanımı, kuantuma dair zamazingolarla farklı bir teknolojinin üretilmesi, böyle şeyler. Sonuçta evrimin altı evresinden bahsediliyor, biz dördüncü evredeyiz. Beşinci evrede teknoloji ile insan zekasının birleşimi var, altıncı evredeyse evrendeki madde ve enerji örüntülerinin zeki işlemlere ve bilgiye doyma noktasına erişmesi yer alıyor. Biz bu noktadan çok uzaktayız, Kurzweil her bir aşamayı detaylarıyla anlatıyor ve tekilliğin beşinci evrede ortaya çıkacağını söylüyor.
Tekillik. Lucy'nin, "I am everywhere," dediği sahneyi hatırlıyorum da, her şeyin bilgisine erişildiği için her yerde olma durumu diye düşünebiliriz bunu. Aşırı bir fikir, zaten Kurzweil'ın anlattığı tam olarak böyle bir şey değil. Bilgiye dönüşeceğiz ve bunun için biyolojik yapımızın ötesine uzanacağız. Güzel. Beynin işlerliğinin tam olarak çözülmesi gerekmiyor, örüntülerin anlaşılması konusunda tersine mühendislik uygulamaları devam ettiği müddetçe tekilliğe bir adım daha yaklaşıyoruz demek. İşin bilimkurguya kaçan kısmı da devreye giriyor burada, yazar birçok maddeyle tekilliğin neye benzeyeceğini anlatıyor. Sanal gerçeklikte farklı bedenler seçebileceğiz -ki Ready Player One bu meseleyi şahane işliyordu, gerçi tek bir gözlükle dünya değiştirmekten çok daha muazzam bir şey var burada- ve istediğimiz kişiliğe bürünebileceğiz, olasılıkların ucu bucağı yok. "Uygarlığımızın zekası sonuçta büyük ölçüde biyolojik olmayan zekadan oluşacaktır." (s. 54) Nanobotlar girecek işin içine, biyolojik evrimimizle birleşen yapay zekaları onları "her şeye" evirebilecek. "Gri çamur" mu ne diyor Kurzweil, sisçikler halinde dolanacaklar ve moleküler değişimlerle her türlü nesneye dönüşebilecekler, kendilerini sentezleyip baklava veya araba olacaklar. Tabii kötü amaçlar için de kullanılabilirler, bir tanesi bedenimizle temas ettiği anda bizi çözebilir ve Thanos'un toz ettiği kahramanlara dönüşebiliriz. PKD'nin öykülerinden birinde vardı bunlar, kelebeğe benzer varlıklar bütün gezegeni toza çevirmişti bir güzel. Bu nanobotlar kafalarına göre herhangi bir şekil alıp takılabilirler, balçık halinde dolanabilirler ya da, bilemiyorum artık.
İkinci bölüm, İvmelenen Getiriler Yasası. Algoritmik bilgi içeriklerinden DNA'nın yapısına uzanıyoruz. Bu yapının verdikleriyle karmaşık bilgi kümelerinin sıkıştırılmış bir halde var olabileceklerini, evrimsel bir ilerlemenin mümkün olabileceğini görüyoruz, aslında DNA'yı yapay zekanın yaratımında bir metafor olarak görüyoruz desek pek yanlış olmaz. Bu noktada düzen ve karmaşa da giriyor işin içine, fraktal yapılardan bilginin kümeleniş biçimlerine çok kapsamlı mevzulara giriyor Kurzweil, bunu da canlıların evrimiyle örneklendiriyor. Evrim düzeni artırıyor, düzen karmaşıklığı artırıyor ve bilgi birikiyor, düzenle karmaşa sürekli bir döngü halinde birbirini iteliyor. Evrimin dolaylama yoluyla hareket ettiği düşüncesinden her şeyin daha düzenli, öngörülebilir bir şekilde ilerleyebileceğini çıkarsıyor yazar, evrim yönetilebilir ve istenen biçime sokulabilir, böylece tekilliğe doğru giden yolda koca bir adım atmış oluruz. Teknolojinin yaşam döngülerinden bir parça, cep telefonu teknolojisini örneklem noktası alarak meseleyi açıyor Kurzweil, zaman içinde cep telefonlarının ve bilgisayarların geliştirilmesi süreçlerinin hızlanmasını, adeta uçmasını anlatıyor bir güzel.
Sonraki bölümlerde beynin tersine mühendislikle bileşenlerine ayrılabileceği meselesi nöroloji ve sibernetik temel alınarak irdeleniyor, beynin yapısına dair şahane detaylar var burada ama asıl olay Kurzweil'ın GNR olarak adlandırdığı üçlemede. Genetik, nano teknoloji ve robotbilim. Geleceğimiz bu üçündeki gelişmelerle inşa edilecek, ediliyor. Kafada havai fişekler patlatacak kadar heyecan verici bir biçimde ele alınıyor bu bölümler, geleceğin çoktan geldiği müjdeleniyor aslında.
Kurzweil'ın ölümsüzlüğü "yakalamak" için her gün 300 civarında hap içtiğini, son derece organik beslendiğini ve spor yaptığını söyleyerek bitireyim. Adam 1940'larda doğduğu için pek zamanı kalmadı aslında ama ölümü hastalık olarak gördüğü için elinden gelen her şeyi yapıyor. Aldığı onca vitamine rağmen ölmesine ramak kalırsa bedeninin dondurulmasını garantiye almıştır diye düşünüyorum. İşin hukuki, etik yanını falan hiç bilmiyorum ama öyle bir tutkusu var ki illegal işlere girmiştir, girmemişse girecektir gibi geliyor bana. Bilemiyorum, sonunda öleceğimi bilerek ömrümü uzatmak isteyebilirdim sanırım. Otuz yaşımın bedenini tekrar tekrar kullanmak, yüz yılları böylece aşmak, bunun gibi şeyler. Tabii onca insanı bu dünya kaldırmaz, başka gezegenlere açılmak lazım. Teknoloji biraz daha ilerlemeli. Hızla.
700 sayfalık bir metin bu, çok leş özetledim. Çok daha fazlası var içinde, meraklılar için temel bir metin. Kaçırılmamalı.