Rousseau'ya geliyoruz. "Filozofun, modernliği ve kendi çağını eleştirme saplantısına sahip olduğu, buna bağlı olarak da ancak mitik denebilecek, doğaya uygun yaşama yatkın olduğu bilinir." (s. 39) Doğanın bizi bilimden korumak istediğini düşünen Rousseau göçebelik ve yerleşiklik, doğanın doğası gibi konularda birtakım ileri geri düşünceleri üretirken yemeyi bilmemiz gerektiğini söylüyor. Basit ve kırsal ürünler tüketmeliyiz, en azından son derece az hazırlık gerektiren besinler bulmalıyız. Voltaire mantarlı hindi diyor, güvercin palazı eti diyor, Rousseau da süt ürünleri ve sebze diyor. Bu garip yemekleri merak ediyorum ben ya, örneğin portakallı ördek kuşkonmazı. Kuchko peynirli bizon muzu küşlemesi falan var ya, bu tür şeyler. İnsanlar neler yiyor ya(v). Rousseau davetlerin nasıl olması gerektiğine kadar kafa yormuş, herkes herkese hizmet edecek, herkes kardeş olacak. İtiraflar'da söyledikleri alınmış, bir köy ekmeği kadar güzel bir ikram düşünemiyormuş falan. Bu arada filozofların metinlerinden parçalar kırpılmış ve aralara serpiştirilmiş, diyetetik böyle oluşturuluyor. Beslenme tipinin insanın bir anlamda kaderi olduğunu söylüyor Rousseau, fazlasıyla ot ve sebze yedikleri için İtalyanların kadınsı olduğunu, ete gömüldükleri için İngilizlerin sert ve barbar olduğunu, esnek ve değişken Fransızların her türlü besini tükettiğini söylüyor. Yoğurdu övüyor, karma yemeklere karşı olduğunu belirtiyor, etin tadının insanın doğasına uygun olmadığını iddia ediyor, canilerin kan içtiğinden ve çiğ et yediğinden bahsediyor falan, Rousseau'nun beslenme kuramı oldukça kapsamlı. Spartalılara özgü olduğunu söylüyor Onfray, vazgeçişin, çilenin ve manastır kurallarının kuramı bu.Kant. "Immanuel Kant, otuzu geçtiği bir dönemde, öteden beri müdavimi olduğu kahvehanelerden birinde o kadar çok içki içti ki dönüşte Königsberg, Magistergasse'deki evinin yolunu bulamadı." (s. 53) Her akşam bilardo ve kağıt oynayıp öğlenleri şarap içer, öğle yemeklerine dostlarını çağırır ve bu yemekler akşam saatlerine kadar uzar, çağıracak birilerini bulamayınca hizmetçilerine yoldan geçen birini yakalayıp sofraya oturtmalarını söyler. Asla bira içmez, biranın etkisini ağır ağır gösteren öldürücü bir zehir olduğunu düşünür. Basurun ölümüne yol açtığı düşünülüyor, sağlam yiyor Kant, aşkınlığı sofrasında görmekten hoşlanıyor. Tat alma deneyiminin tek başınalık ve öznellik taşıdığını düşünüyor, Gerçek, Doğru ya da Güzel için evrenselleştirilebilir yargıya izin veren duyuları yeğliyor ki tat alma bunların başında geliyor. Metinlerinde sanata pek yer vermediği söyleniyor, resimlere veya müziğe pek yer yok. Müzik sadece duyguları ifade ettiği için sallamazmış pek. "Sağır filozoflardan kendimizi sakınalım," diyor Onfray, hay yaşa. Kantçı sarhoşluktan girdiği bölümde metinlerden ve Königsberg sokaklarındaki yürüyüşlerden diyetetiği ortaya koyuyor; gözlem kendi bilgilerini tamamlamasını sağlıyor, bu yüzden saf ve pratik aklın doğrularının kendiliğinden, doğal bir bireşimden doğacağını düşündürüyor. Aşırılığa karşı çıkıyor, hazdan entelektüel ölçülere uygun biçimde yararlanmak için canavar gibi yememek ve içmemek gerektiğini söylüyor. Alkol de uyuşturucu gibi kendine hakim olmayı engellediği için Kant'ın "bağışlayıcılığı elden bırakmaksızın" incelediği bir mesele haline geliyor. Sonrasında yeme alışkanlıkları geliyor, Kant'ın midesinden çok çektiğini öğreniyoruz. "Onun yaşamöyküsünü kaleme alanların sadakat ve titizliği o derecede ki Kant'ın kabızlığı hakkındaki ayrıntıları bile biliyoruz. Freudcular buna sevinirlerdi: Kantçı etiğin oluşmasında büzük ve büzüğün rolü." (s. 62)
Marinetti'nin fütürist kurguları bu incelemenin en matrak ve okunası parçası ama girmiyorum oraya, hatta burada bırakıyorum, kalanlar: Fourier, Nietzsche, Marinetti ve Sartre. Sartre'ın deniz ürünlerinden duyduğu tiksintinin izlerini romanlarında ve diğer metinlerinde aramanın sonucu da kapsamlı bir bölüm çıkarmış ortaya, Simone de Beauvoir'nın Sartre hakkında söyledikleriyle birleşince ilginç bir Sartre portresi çıkıyor ortaya. Kısacası bu metin iyi, geçen yaz D&R'larda -yanlış hatırlamıyorsam- 5 TL'ye satılıyordu. Hatta aldığım günü çok iyi hatırlıyorum, bisiklete atlayıp önce sahilden Cevizli'ye kadar gidip sonra Maltepe Park'a çıkmıştım, Can'ın kelepire düşürdüğü kitaplardan iki koca torbayı doldurup gidonun iki yanına asarak eve dönmüştüm. Çok eğlenceliydi, yorgunluktan gebermiştim ama güneşin batışını falan izlemiştim, güzeldi. Bu yazın kelepirlerini merak ediyorum, yine çıkarım sefere. Genelde aynı ama başka AVM'lerde başka kitaplar olabiliyor, tek bir yere bakmamak lazım. Bir yerde biten kitap başka bir yerde oluyor falan. Üç beş yer gezmek lazım. Evet.





